39. Bölüm — Yatağında Yan Döndüğünde

Fırtık, Runik’e dik dik baktı.
Kızıl Büyücü formu küçük kalmıştı ama öfkesi hiç küçük değildi. Minik kızıl cüppesinin kenarları hâlâ Bok kalıntılarından, mahzen tozundan ve savaşın nereye bulaşsa orayı utandıran pisliğinden nasibini almıştı. Başlığının bir yanı yana kaymış, bıyıklarının ucunda kızıl kıvılcımlar titremeye başlamıştı. Burnunun kenarında kalan iğrenç leke ise bütün büyüsel görkemini baltalamaya çalışıyordu.
Fırtık bunu biliyordu ve bu yüzden daha da öfkeliydi.
Minik ellerini iki yana açtı. Avuç içlerinde kırmızı enerji toplandı. Önce küçücük kıvılcımlar belirdi; sonra bu kıvılcımlar yuvarlandı, sıkıştı, birbirine sürtündü ve iki küçük ateş topuna dönüştü. Fırtık toplardan birini havaya attı, diğerini parmaklarının arasında çevirdi. Havaya attığı ateş topu başının üzerinde dönüp düşerken onu pençesinin tersiyle yakaladı. Sonra ikisini birden havaya saldı. Ateş topları kızıl kuyruklar bırakarak döndü; Fırtık da onları bir akrobat gibi havada çevirdi, yakaladı, yeniden fırlattı.
“Gel bakalım,” dedi. “Kafama ayna yemiş mor cübbe.”
Runik’in yüzündeki ifade, artık yalnız öfke değildi.
Ayna darbesinin izi alnında duruyordu. Cam tozu hâlâ cübbesinin kıvrımlarına yapışmıştı. Az önce sarmaşıkları dondurmuş, Davor’a nefes alacak bir açıklık yaratmış, sonra Subutai’ye büyü göndermek üzereyken bu küçük kızıl felaketin ateş topunu yüzünde patlatmıştı. Burnunun kenarı kızarmış, kaşlarından birinin ucu hafifçe tütsülenmişti. Savaş alanı onun için saygısızlıkla doluydu: ayna, halı, lokum, Bok, fülüt, sarmaşık, kedi.
Özellikle kedi.
Runik havadan mavi enerjiler aldı.
Soğuk, ince çizgiler avucuna indi. Parmaklarını kapattığında mavi enerji sıkıştı, sivrildi, buzun içinde saklanan bir niyet gibi sertleşti. Avucunu açtığında minik buz sarkıtları doğdu. Bunlar sıradan buz parçaları değildi; uçları iğne gibi, gövdeleri ince ve kırılgan görünse de içlerinde mor enerji bekliyordu. Runik diğer eliyle mor enerjiyi çekti. Mor çizgiler, mavi sarkıtların üzerinden geçti ve onları yalnız keskin değil, itaatkâr yaptı.
Sarkıtlar havada süzüldü.
Bir.
İki.
Üç.
Dördüncüsü oluşmadan Fırtık saldırdı.
İlk ateş topu doğrudan Runik’in sağ eline gitti. Runik buz sarkıtlarından birini önüne çekti. Ateş buzla çarpıştı; buhar patladı, sıcakla soğuk birbirini ısırdı. Fırtık ikinci topu sol taraftan savurdu. Runik mor enerjiyle iki sarkıtın yönünü değiştirdi; biri ateşi karşıladı, diğeri Fırtık’ın önündeki zemine saplandı. Eski taşın üstünde ince bir buz kabuğu yayıldı.
Fırtık o kabuğun üstüne basmadı. Küçük bedeniyle yana sıçradı, kızıl cüppesinin eteği havada komik ama tehditkâr bir yay çizdi. Üçüncü ateş topunu yere yakın gönderdi. Runik bunu görmekte yarım nefes gecikti; top, cübbesinin alt kenarında patladı. Kumaşın ucu kızardı. Runik dişlerini sıktı ve havadaki sarkıtları birden Fırtık’ın etrafında yarım halka halinde dizdi.
Duvara ve zemine saplanan buz uçları, evin bedeninde ince iğneler gibi hissedildi. Maer’in dikkati tam bu cephede değildi ama her saplanış ona uzaktan gelen küçük bir batma olarak ulaşıyor, uyanmış evin artık yalnız büyük yaraları değil, küçük çizikleri de hissettiğini anlatıyordu.
Fırtık’ın gözleri parladı.
“Beni çevreliyorsun ha?” dedi. “Ben az önce Bok’un içinden çıktım. Çevrelenmenin dibini gördüm.”
Sarkıtlar aynı anda ileri atıldı.
Fırtık yere kapandı. İki sarkıt üstünden geçti, biri başlığını sıyırdı, biri de yanındaki sandalye ayağına saplandı. Ateş toplarından birini hemen arkasından fırlattı. Sarkıtların sonuncusu havada eridi. Runik mor enerjiyle eriyen parçaları dağıttı; buhar Fırtık’ın önünü kapattı.
Kedi büyücü gözlerini kıstı.
Buharın içinden küçük kızıl noktalar çıktı.
Bir değil.
Beş.
Fırtık bu kez tek büyük top yerine beş minicik ateş çekirdeği göndermişti. Runik üçünü buzla karşıladı. Dördüncü cübbesine çarptı. Beşinci yanağında patladı. Büyük bir darbe değildi. Ama can yakıyordu. Daha kötüsü, küçümsenmiş hissettiriyordu.
Runik’in öfkesi biraz daha sivrildi.
________________________________________
Davor, sarmaşıkların arasında yeniden böğürdü.
Bacaklarının bir kısmı hâlâ yeşil gövdelerle sarılıydı. Bileklerinden birinde donmuş sarmaşık parçaları vardı; Runik’in mavi-mor büyüsü onları sertleştirmiş ama tamamen koparmamıştı. Bok kalıntıları zırhının üstünde iğrenç bir tabaka halinde duruyor, her hareketinde daha da yayılıyordu. İri barbarın yüzünde savaşın doğal yorgunluğu değil, bu evde yaşadığı şeylerin savaş sayılmayacağına dair derin bir hakaret hissi vardı.
“Bu eve hiç gelmememiz gerektiğini söylemiştim Khalid!” diye bağırdı. “Baksana hiç onuruyla dövüşen yok, her yerde büyüsel ucubelik dolu!”
Khalid o sırada Subutai’den gözünü ayıracak durumda değildi ama Davor’un sesindeki öfkeyi duydu.
Cin Cüce ise sesi duymakla kalmadı, kendisine kişisel iltifat saydı.
Merdivenlerin ilk basamağında, Ro’lanthus’un ayağına bağlı zincirin ucunda duruyor, Davor’un sarmaşıklarla boğuşmasını sanki kendi elleriyle başarmış gibi seyrediyordu. Daha doğrusu, kendisi bunu elleriyle başarmış olsaydı bile bu kadar böbürlenemezdi.
“Duydun mu uzun kulak?” dedi. “Koca ayının gururunu bacaklarından yakaladık! Biraz daha tiz çal da silahını da aşağıdan yukarı doğru utandıralım!”
Ro’lanthus’un kulaklarının ucu kızardı.
“Bunu böyle söylemesen olmaz mı?”
“Olmaz. Teknik eğitim böyle verilir. Dikkat dağıtmadan öğrenemezsin.”
“Tam tersini yapıyorsun.”
“Çal uzun kulak!” dedi Cin Cüce, zinciri çekiştirerek. “Hadi daha tiz bir sesle çal! Şu irinin bileklerini öyle bir bağla ki bir daha kılıç mı tutuyor, kapı tokmağı mı okşuyor belli olmasın!”
Ro’lanthus fülüdü dudaklarına götürdü.
Sesi inceltti.
Perde deliklerinin üstünde parmakları hızlı ama kontrollü hareket ediyordu. Merdivenlerdeki konumu ona daha geniş bir görüş açısı veriyordu; Davor’un bacaklarını, sarmaşıkların kopan yerlerini, Runik’in dondurduğu parçaları ve Bokların hâlâ zeminde dalgalanan kalıntılarını görebiliyordu. Tiz nota taş zemine dokundu. Sarmaşıkların uçları yeniden kıpırdadı.
Cin Cüce yaklaştı. “Biraz daha. Azıcık daha. Tizi nazlı tutma, utanma. Fülüt bu, aile yadigârı gelinlik değil.”
Ro’lanthus’un yüzü tamamen kızarınca nota bir an bozuldu.
Davor bunu kaçırmadı.
Silah tutmayan elinin bileğini içeri kıvırdı. Sarmaşıklar derisine gömüldü, bileği neredeyse çıkacak gibi oldu ama iri barbar acıya aldırmadı. Birkaç yeşil gövde koptu, bazıları gevşedi. Gözleri yerde, devrilmiş masadan düşmüş bir ekmek bıçağına takıldı. Küçük, sıradan, mutfak işi bir bıçaktı. Bu evde sıradan şeylerin ne kadar tehlikeli olabildiğini herkes öğrenmişti.
Davor bıçağı kaptı.
Silah tutan elindeki sarmaşıklara indirdi.
Ro’lanthus notayı toparlamaya çalıştı ama bir an geç kalmıştı. Davor ilk sarmaşığı kesti. Sonra ikincisini. Buzla sertleşmiş yeşil gövdeler çatladı, kırıldı. Silahı hâlâ tamamen özgür değildi ama artık çekebiliyordu.
Cin Cüce çığlık attı.
“Çal dedim, utan dedim mi? Bak koca ayı bıçağı aldı!”
Sonra Ro’lanthus’un arkasına saklanmaya çalıştı.
Zincir buna tam izin vermedi. Cin Cüce’nin gövdesinin yarısı Ro’lanthus’un arkasında kalırken diğer yarısı merdiven boşluğuna doğru açıkta kaldı. Bu, saklanmanın en aşağılayıcı biçimlerinden biriydi.
“Beni daha geniş sakla!” dedi.
Ro’lanthus, “Nasıl?” diye sordu, hâlâ çalmaya çalışırken.
“Bilmem! Uzun kulaksın, yaratıcı ol!”
________________________________________
Khalid ve Subutai aynı anda toparlandı.
Khalid’in yüzünün ortasındaki yanık, onun her nefesini acıya çeviriyordu. Burnunun yerinde açılmış korkunç yara, konuşurken bile boğazından kanlı ve hırıltılı bir ses çıkmasına neden oluyordu. Buna rağmen kılıcı hâlâ elindeydi. Dizleri hâlâ sağlamdı. Gözlerinden biri acıyla kısılmış olsa da diğeri Subutai’yi takip ediyordu.
Subutai ise daha fazla yorulmuş görünüyordu ama yüzündeki gülümseme hâlâ gitmemişti. Bu gülümsemenin bir kısmı cesaret, bir kısmı alışkanlık, kalan kısmı da Khalid’in sinirlerini bozmak için kurulmuş özel bir düzendi.
“Çok yakışıklı değildin zaten,” dedi Subutai.
Khalid’in çenesi kasıldı.
“Sen savaşmıyorsun,” dedi. “Kaçıyorsun.”
Subutai omzunu hafifçe çevirdi. Kılıcının ucunu aşağıda tuttu. Gözleri ise yalnız Khalid’de değildi. Odanın içini tartıyordu. Kırık masa bacağı sağında kalmıştı. Masa örtüsünün uzun ucu yerde kıvrılmıştı. Dökülmüş yağlı sos, taş zeminde kaygan bir parıltı bırakmıştı. Kırık tabak parçaları, bir sandalyenin yarılmış ayağı, düşmüş bir şamdan, yarısı ezilmiş lokumlar, Runik’in buz sarkıtlarından kopan birkaç parça, yerdeki çatal bıçaklar… Hepsi birer ihtimaldi.
Şimdilik hiçbirine dokunmadı.
“Hayatta kalan taraf tarih yazarken buna taktik diyor,” dedi.
Khalid kılıcını iki eliyle kavradı. “Tarih seni korkak diye yazacak.”
“Yazacak eli kalırsa ona da bakarız.”
Khalid onun yeniden kaçmasını bekledi.
Subutai ilk saldıran oldu.
Bu, Khalid’in ritmini yarım nefes bozdu. Sarışın adam doğrudan geldi ama kahramanca değil; kahramanlık için fazla akıllıydı. Kılıcını yukarıdan değil, alttan getirdi. Khalid güçlü bir blokla karşıladı. Çelik çeliğe çarptı. Subutai darbeyi tutmadı; kılıcını açıyla kaydırdı, Khalid’in gücünü yanından akıttı ve gövdesini barbarın yaralı yüzünün kör tarafına soktu.
Khalid döndü.
Yaralı olmasına rağmen hâlâ profesyoneldi. Gözünün görmediği yeri, omzunun ve kalçasının dönüşüyle kapattı. Kılıcı yatay geldi. Subutai geriye değil, aşağı kaydı. Darbe saçlarının üstünden geçti. Subutai ayağıyla yerdeki kırık tabak parçasını Khalid’in adım hattına itti.
Khalid basmadı. Parçayı gördü.
Subutai gülümsedi. “Görüyorsun demek.”
Khalid bir sandalye kalıntısını tekmeyle kenara savurdu. “Yeterince.”
Subutai bu kez dirseğiyle geldi. Khalid göğsünü geri aldı. Subutai’nin kılıcı alçaktan diz hattını yokladı. Khalid kılıcını aşağı indirdi, Subutai’nin hamlesini kapattı ve iri omzuyla onu geriye itti. Subutai duvara çarpmadan önce şamdanı gördü. Elini uzatmadı. Henüz değil.
Khalid bastırdı.
Subutai kaydı.
Khalid’in darbesi eski masanın kırık kenarına indi. Ahşap parçalandı. Subutai o parçalanmanın içinden, neredeyse yere sürünerek çıktı ve Khalid’in yanından geçti. Khalid onun peşinden döndü. Kılıçları yeniden çarpıştı.
Bu kez kaçak dövüş ile profesyonel savaş, birbirinin tam karşısında değil, birbirinin içindeydi.
Kimse üstünlük kuramadı.
Ama ikisi de birbirini daha iyi anlamaya başladı.
Bu, daha tehlikeliydi.
________________________________________
Runik, Fırtık’ın üçüncü küçük ateş topunu yüzünün yanında patlarken karşıladı ve o anda kararını verdi.
Kedi can sıkıcıydı.
Kızıl büyüleri hızlıydı. Küçüktü ama sayıca fazlaydı. Runik her birini karşılamak zorunda kaldığında dikkatini bölüyordu. Fakat asıl tehdit o değildi. Davor’u tutan sarmaşıkların kaynağı merdivenlerdeki elfti. Fülüt sustuğunda sarmaşıklar yavaşlıyordu. Tiz ses başladığında yeniden büyüyorlardı.
Runik ateş topundan kaçmadı.
Bir tanesi cübbesinin göğsünde patladı. Kumaş kızardı. Derisi yandı. Runik dişlerini sıktı ama buz sarkıtlarını Fırtık’a değil, Ro’lanthus’a çevirdi.
Fırtık bunu fark etti.
“Hey!” diye bağırdı. “Ben buradayım, mor yanık!”
Runik cevap vermedi.
Üç buz sarkıtı merdivenlere doğru fırladı.
Ro’lanthus notayı kesmeden yana kaymaya çalıştı. İlk sarkıt merdiven korkuluğuna saplandı. İkincisi duvara çarptı ve mor-mavi soğuk bir patlamayla dağıldı. Üçüncüsü Ro’lanthus’un yüzüne yakın yerde patladı. Soğuk ve mor enerji, yanağını ve omzunu çarptı. Ro’lanthus’un nefesi kesildi. Fülüt elinden çıkmadı ama notası kırıldı. Merdiven basamağına dizinin üstüne düştü.
Sarmaşıkların ilerleyişi durdu.
Davor hâlâ sarılıydı ama artık yeni sarmaşık gelmiyordu.
Cin Cüce zincirin ucunda dehşetle döndü. “Uzun kulak! Kalk! Ben daha eğitim ücretimi almadım!”
Ro’lanthus fülüdü tutan elini sıkmaya çalıştı. Parmakları titriyordu.
Fırtık, Runik’e doğru döndü.
Bu kez yüzündeki öfke küçücük değildi.
“Yanlış elfe saldırdın,” dedi.
Runik yeni buzlarını hazırladı.
________________________________________
Mahzende, Türki kazanın karşısına oturdu.
Daha doğrusu çöktü. Dizlerinin gücü bir süre önce tükenmiş olmalıydı ama savaş buna izin vermemişti. Şimdi Rhurmok kazanın içinde yanmış, yeşil ölüm ağı çözülmüş, kazan yeniden kendi ritmini bulmuştu. Türki’nin zinciri hâlâ kazana bağlıydı. Bu bağ görünür olduğunda bile tam görünmüyordu; daha çok sıcaklığın içinde parlayan bir hat, kalbin etrafında tutulmuş bir söz gibiydi.
Türki nefes nefeseydi.
Kazanı izledi.
Alevin içinde yalnız ateş görmedi. Daha derinde bir atış vardı. Sıcaklık kabarıyor, çekiliyor, yeniden kabarıyordu. Sanki evin göğsü çok uzun zaman sonra düzenli nefes almayı hatırlamıştı.
Türki gülümsedi.
“Yeniden kalbin atmaya başladı demek, bebeğim.”
Duvarların ardında, evle birleşmiş Maer gıdıklanmış gibi kıkırdadı.
Bu ses mahzende duyulmadı belki ama kazan bir an daha sıcak parladı.
“Öyle söylemesen iyiydi,” dedi Maer.
Bunu söylerken bile gülümsüyordu. Çünkü Türki’nin kazana duyduğu o kaba, tuhaf, sıcak sevgi artık ona da değiyordu. Ev bunu yadırgamadı. Hatta hoşuna gitmiş olabilirdi. Maer, büyük ve eski bir varlığın böylesine basit bir sözle utanmaya benzer bir şey hissetmesini çok garip buldu.
Sonra dikkati başka bir yere kaydı.
Evin dışına.
Uçuşun eski izlerine.
Zaman döngüsünün bıraktığı halkaya.
Ev yalnız odalar, merdivenler ve kapılardan oluşmuyordu. Bir zamanlar uçmuştu. Bozkırların üzerinden geçmiş, gökyüzünde bir ev olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmişti. Maer, bu anı tam hatırlamıyordu; çünkü bu onun anısı değildi. Ama evin bedeninde bir merkez vardı. Hareketle, yönle, gövdenin ağırlığını taşımakla ilgili eski bir düğüm.
“Şimdi,” dedi düşünceli bir sesle, “sanırım artık şu uçtuğun zaman döngüsünü merkez kabul edeceğiz.”
Ev cevap vermedi ama Maer onun dikkat kesildiğini hissetti.
________________________________________
Üst katta Sim’uyel’in mendili bir kez daha havada sallandı.
Bu kez yalnız çatal ve bıçaklar değil, tabaklar da uçtu. Bir porselen tabak Talon’un soluna, bir diğeri sağ omzuna doğru fırladı. İnce bir kahve fincanı havada döndü, sapı küçük bir kanca gibi Talon’un cübbesine takılmaya çalıştı. Bir tepsi parçası duvardan sekip geri geldi. Mendilin her savruluşu, yemek odasından üst kata taşınmış küçük bir fırtınayı yönetiyor gibiydi.
Talon geriye kaydı.
Keskin olanlardan kaçmakta ustaydı. Tabaklar can sıkıcıydı. Kepçe ise hâlâ yüzünde hayalet gibi hissediliyordu.
“Acaba bunlardan elinde kaç tane var, doğrusu merak ediyorum,” dedi Talon.
Yerdeki kırık küre parçasını gösterdi.
Sim’uyel’in yüzü değişmedi.
Bu, Talon’u daha çok rahatsız etti. Çünkü tepki vermeyen bir adamın ne düşündüğünü anlamak zordu. Ama Talon doğru yere basmıştı. Küreler sınırsız değildi. Sim’uyel’in zamanı geri alma hakkı sonsuz değildi. Ve Pinina’nın kapısı hâlâ birkaç adım ötedeydi.
Tam o anda ikisinin de bakışları soldaki pencereye kaydı.
Pencerede Aransun sokakları vardı. Islak taşlar, gece ışığı, terk edilmiş bir faytonun eski gölgesi, dar sokakların suskunluğu… Sonra manzara değişti.
Gökyüzü geldi.
Mavi değil. Tam bir gökyüzü mavisi değil. Daha çok yükseklerde, rüzgârın evi çevrelediği, bulutların altından geçen bir açık hava parçasıydı. Bir grup kuş pencerenin yanından geçti. Kanatları hızla çırpıldı. Sonra hepsi birden yana kırıldı, pike yapar gibi alçalıp yeniden yükseldi. Gövdeleri sağa yattı. Kanat açıları değişti. Rüzgârı kesme biçimleri yönlerini değiştirdi.
Maer kuşları izledi.
Evin dışına bakışını çevirmişti.
O ana kadar evin içinde savaşan herkesi, kalbini, merdivenlerini, odalarını ve acısını düşünmüştü. Şimdi ilk kez uyanmış bedenin dışarıdaki gövdesini hissetti. Ağırlığını. Dengesini. Havada ya da yerde, fark etmez; bir bedenin yön değiştirmek için kendisini nasıl yatırdığını.
“O zaman,” dedi.
Kuşlar yükseldi.
Maer kendisini sağa doğru yatırdı.
“Şöyle yapsak nasıl olur?”
Ev onu takip etti.
________________________________________
Bir Varmış Bir Yok Olmuş sağa yattı.
Bu, dışarıdan bakıldığında belki tek bir hareketti. İçeride ise dünyanın anlamının bir anda değişmesiydi. Zemin artık zemin olmaktan vazgeçti. Sağ duvar, yeni zemin olmaya karar verdi. Masa, sandalye, tabaklar, çatal bıçaklar, kırık cam parçaları, yarısı ezilmiş lokumlar, donmuş buz sarkıtları, sarmaşıklar, Bok kalıntıları, kırık masa bacağı, şamdan, tepsi parçaları, kırık küre parçaları ve yerde ne kadar savaş artığı varsa hepsi aynı anda sağa aktı.
Önce küçük şeyler kaydı.
Lokumlar pudralı küçük taşlar gibi yuvarlandı. Çatal ve bıçaklar metal bir yağmur gibi şıngırdadı. Kırık tabak parçaları yeni zemine doğru ince ve tehlikeli çizgiler halinde aktı. Dökülmüş sos, zeminin artık duvar olan yüzeyinde aşağı doğru uzadı. Buz sarkıtları önce titredi, sonra bazıları kırılıp sağ duvara saplandı.
Sonra büyük şeyler geldi.
Masa yana kaydı. Kırık bacağı sürtündü, ahşap çığlık attı. Sandalyeler birbirine çarptı. Bokların kütlesi ağır, iğrenç ve geç kalmış bir dalga gibi sağa doğru aktı. Sarmaşıklar gerildi, bazıları koptu, bazıları Davor’un bacaklarına daha kötü dolandı.
Khalid, daha ne olduğunu anlayamadan sırtını sağ duvara vurdu.
Yeni zemin artık orasıydı.
Çarpmanın gücü yüzündeki yanığı bile bir an unutturdu. Nefesi kesildi. Kılıcını tutmaya çalıştı ama elinin altındaki yüzey değişmişti. Aynı anda Subutai gökten düşer gibi üzerine geldi.
Subutai de ne olduğunu tam anlamamıştı.
Ama bedeni, aklından daha hızlı karar verdi. Dizlerini çekti, ellerini açtı, omuzlarını gevşetti. Bir kedi gibi dört noktaya dağılarak Khalid’in üstüne indi. Bir eli barbarın omzuna, bir dizi göğsüne, diğer ayağı yeni zemine bastı. Khalid’in iri bedeni altında sert ve öfkeliydi.
Subutai bir an Fırtık’ı düşündü.
Sonra kendisinin gerçekten kedi gibi düştüğünü fark etti.
“Bunu ona söylemeyin,” dedi nefes nefese.
Khalid hırladı.
Fırtık da aynı anda dört ayak üstüne düşmeyi bekledi.
Sonuç utanç vericiydi.
Kızıl Büyücü formunun cüppesi ayağına dolandı, başlığı gözüne indi, minik ellerinde toplamaya çalıştığı kırmızı enerji dağıldı ve Fırtık, bir kedi gibi değil, küçük bir insanın çok kötü bir karar sonucu duvara çarpması gibi yeni zemine çakıldı.
Bir an öyle kaldı.
Sonra başını kaldırdı.
“Ben neden kedi gibi düşmedim?” dedi.
Runik ise zemin boyunca kaydı.
Yaralı kafası, cam tozlu cübbesi ve yarım kalmış büyüleriyle sağa doğru sürüklendi. Kendi buz sarkıtlarından biri önünde kırıldı. Mor enerji hattı dağıldı. Runik masanın kenarına çarptı ve yere, yani yeni zemine, kötü bir açıyla düştü. Buz mızraklarından ikisi kontrolsüzce duvara saplandı. Bir tanesi dönen bir tabakla çarpışıp parçalandı.
Davor daha ağırdı.
Bu yüzden daha sert gitti.
Sarmaşıklar, donmuş parçalar ve Bok kalıntılarıyla birlikte yana aktı. İri bedeni yeni zemine çarptığında ev bile bunu hissetti. Davor’un silahı elinden tamamen çıkmadı ama kolu savruldu. Bir sarmaşık bileğine daha kötü dolandı. Bok kütlesinin bir kısmı üstünden kayıp yanına yayıldı.
“Ev bile onursuz!” diye böğürdü Davor.
Merdivenlerde Ro’lanthus, korkuluklara tutunmayı başardı.
Son anda.
Bir eliyle fülüdü göğsüne bastırdı, diğer eliyle korkuluğu yakaladı. Basamaklar artık basamak gibi değil, yana dönmüş dar çıkıntılar gibiydi. Ayağı kaydı ama tutundu. Omzu merdiven kenarına çarptı. Nefesi kesildi.
Cin Cüce ise tutunamadı.
Zincir onu Ro’lanthus’un ayağına bağlı tuttuğu için tamamen düşmedi. Bu iyi haberdi.
Kötü haber, Cin Cüce’nin merdiven boşluğunda aşağıya doğru sallanmasıydı.
Zincir gerildi.
Cin Cüce havada baş aşağı döndü.
Bir an doğrudan aşağıya, artık neyin aşağı olduğu belli olmayan o korkunç boşluğa baktı. Sonra Ro’lanthus’a bağırdı:
“Uzun kulak! Beni yukarı çek! Zincirli süs kabağı değilim ben!”
Ro’lanthus dişlerini sıktı. “Tutun!”
“Nereye tutunayım? Ahlakıma mı? O da senden sonra sallanıyor!”
Cin Cüce bir kez daha döndü. Zincir tıkırdadı. Merdiven korkuluğuna çarptı, küfretti, sonra yine sallandı.
Üst katta Sim’uyel ve Talon da savruldu.
Sim’uyel duvara omzuyla çarptı ama mendili bırakmadı. Talon daha zarif düşmeye çalıştı, fakat evin bir anda yön değiştirmesi zarafete saygı duymuyordu. O da yeni zemine kaydı. Havada uçan tabaklar yön değiştirdi, kırık küre parçaları sağ duvara doğru aktı. Bir tepsi Talon’un arkasından kayıp geçti. Sim’uyel’in mendili elinde savruldu ve az önce kontrol ettiği mutfak eşyaları küçük bir metal sürüsü halinde yeni yöne döküldü.
Mahzende kazan yerinden kopmadı.
Kopamazdı.
O kalpti.
Ama alevi yana eğildi. Türki kazanın önünde savruldu, zinciri onu geri çekti. Omzu borulardan birine çarptı. Sıcak metal derisini yaktı ama zinciri bırakmadı.
“Bu da neydi be?” diye hırladı.
Duvarların içinde Maer önce sevinçle nefes aldı.
Olmuştu.
Gerçekten olmuştu.
Ev onunla birlikte hareket etmişti. Düşmanların dengesi bozulmuş, bütün savaş alanı yeniden çizilmişti. Bu güç, bu koca beden, bu eski ev artık yalnız kapı açıp kapatmıyor, yalnız korkmuyor, yalnız inlemiyordu. Hareket ediyordu.
Maer içeridekilere baktı.
Subutai, Khalid’in üstündeydi ama bu tehlikeli bir tehlikeydi.
Fırtık yeni zeminde şaşkın şaşkın oturuyordu.
Ro’lanthus korkuluğa tutunmuş, Cin Cüce zincirde baş aşağı sallanıyordu.
Türki kazana bağlı kalmıştı.
Sim’uyel dengesini toplamaya çalışıyordu.
Davor hâlâ çok güçlüydü.
Runik çok yakında tekrar kalkabilirdi.
Maer’in heyecanı, endişeyle çarpıştı.
“Bunu bir daha yapmasak iyi olacak,” dedi.
Olayın mutluluğuna fena halde kapıldığını ancak o an anladı.
Sonra çığlık geldi.
Maer kalakaldı.
Bakışını hızla sesin kaynağına çevirdi.
Üst katta, Pinina’nın bulunduğu devasa cam yüzey artık eski açısında değildi. Ev yana yattığında, hapsin dengesi bozulmuştu. Pinina’nın bedeni, yıllardır neredeyse sabit görünen o oturuşundan kaymış, cam yüzeye çarpmış ve oradan düşmüştü. Büyünün etkisi, bir zincirin kilidi kırılmamış ama halkalarından biri yerinden çıkmış gibi dağılmıştı.
Pinina Yıldızdoğan ayağa kalkıyordu.
Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzü öfkeyle gerilmişti. Gözlerinde sersemliğin ardından gelen korkunç bir uyanıklık vardı. Etrafına baktı; önce odayı, sonra camı, sonra kapıyı gördü. Yıllardır onu tutan düzenin bir yanının gevşediğini anlaması uzun sürmedi.
Sonra bağırdı.
Bu bağırış, evin duvarlarında eski bir yarayı yeniden açtı.
Sim’uyel bunu fark etti.
Yüzündeki ifade değişmedi.
Ama Maer, evin bütün duvarlarıyla birlikte o ifadenin ne anlama geldiğini hissetti.
Korku değildi.
Hesaptı.
Ve hesap, yalnızca tek bir sonuca çıkıyordu.
Sim’uyel elini cebine attı.
Son büyük küreyi çıkardı.
Hiç düşünmeden kırdı.
BÖLÜM NOTU
39. bölümü okuduğunuz için teşekkür ederim. Bu bölümde evin yatağında dönmesinin aslında nelere yol açabileceğini net bir şekilde görmüş olduk.
Lütfen yorumlarınızı ve puanlarınızı eksik etmeyiniz.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı