11. Bölüm — Büyücünün İçindeki Sesler

Maer odaya, peşinde Subutai ile birlikte girdiği sırada Subutai gözlerinde yaşlarla kahkahalar patlatıyordu. “Demek ki kız senden beklemiyormuş hiç,” diyordu.
“O zamanlar gençtim, beklemesi gerekirdi. Benimle aynı odada kalmak istemesi onun kabahatiydi. Her şey olup bittikten sonra neden öyle sinirlendiğini hiç anlamadım. Görende zorla birlikte oldunuz sanar!” Uşak, dinleyicisinin kahkaha atmasına şaşırmış gibiydi. Bir bardan daha çay dolduruyordu. “Ah, tuvaleti bulabildiniz mi bari genç efendi?” dedi Subutai bir kahkaha daha patlatırken Maer’in kapıdan girdiğini fark ederek.
Maer bir an şaşkın şaşkın onlara baktı, ardından “Buldum, buldum sağolasın,” dedi.
“Ne oldu aniden öyle?” diye sordu uşak.
Maer ne diyeceğini bilemeyince sessizliği Fırtık bozdu. “Korkudan mideyi bozdu garibim,” dedi.
Subutai bir kahkaha daha patlattı. Maer ise bezmiş bir halde konuyu değiştirmeye çalışarak “Dışarıda bizim fırlattığımız kurbağaya denk gelen kedi kadınlar olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu.
Kahkahalar kesilirken Subutai “Umarım onunla kapışmaya çalışmazlar öyleyse,” diye içinden geçeni bildirdi. Uşak ise “Aynı fikirdeyim. Onları uyarmamıza gerek olduğunu sanmıyorum. Zaten bizim evden çıkmamız ve onları uyarmamız daha sıra dışı kaçacak ve tepki göstereceklerdir.”
“Doğuştan savaşçı olan bir halktır Catterian’lar, bırakalım da başlarının çaresine baksınlar.” diye onayladı Subutai.
“Kedigiller kendi başının çaresine rahatlıkla bakabilirler,” diyen Fırtık bir anda eski haline dönerek yere yığıldı. O anda, kimsenin gözüne, kendi kendinin başının çaresine bakabilecekmiş gibi gözükmüyordu işte.
Maer yavaşça ilerledi, kendinden geçmiş, baygın haldeki Fırtık’ı kaldırarak koltuğa yatırdı ve masaya ilerleyerek uşağın kendisine doldurduğu fincana temkinle bakındı. Ardından Subutai’nin çoktan içmekte olduğunu fark ederek omuz silkti ve bir yudum aldı. Çok hassas ayarlanmış, özenle demlenmiş bir çaydı ve tadında da sıra dışı herhangi bir şey sezilmiyordu. Hatta çok lezzetliydi. Ama Maer yine de bir bardak içmekten öteye gitmeyecekti. Belli ki Subutai gereğinden fazla içmiş, resmen çaya gömülmüştü.
Ona şaşkın bir şekilde bakarken uşak yavaşça oturduğu yerden doğruldu ve “Siz biraz daha dinlenin, yemek hazırlıklarım bitmek üzere. Birazdan sizi yemek odasına alacağım,” dedi. Subutai peşinden gidecek gibi oldu; ama Maer onu tutarak durdurdu. “Gerçekten de durulmaya ve dinlenmeye ihtiyacımız var.”
“Ama o çevremizde değilken bu evde neler ile karşılaşacağımızı bilemeyiz Maer!” diye ısrar etti Subutai.
“Eğer ki adamın uyardığı gibi hiçbir şeye dokunmazsak ve sadece beklersek bilebiliriz Subutai!” diye karşı çıktı Maer. “Adam ya gerçekten de hiçbir şey bilmiyor ya da şeytana külahını ters giydirebilecek kadar iyi bir yalancı. Ancak gerçeklerden bahseden ya da gerçekleri kendisi de benimseyecek kadar iyi yalanlar söyleyebilen birisi sözleri ile uyuşan mimikler sergileyebilir.”
Subutai bu sözler üzerine duruldu. Elini cebine attı ve hancı Ned’in verdiği tirbişonu bularak irkilmeden edemedi. Daha birkaç saat mi geçmişti? “Dört beş saat olabilir,” diye düşündü duvardaki saate bakarak. Saatin kendi kendisine dönüp duran kadranını ve büyü beslemeli haznesini görünce şaşırdı. Simyacılar bu günlerde gerçekten de çok kaliteli icatlar yapıyorlardı. Bir an yanına gidip saati inceleyecek oldu, ardından olduğu yerde kalakaldı. Hayır, Maer haklıydı! Kesinlikle hiçbir şeye dokunmamalıydılar!
Hızla Fırtık’ın horul horul uyumakta olduğu kanepenin karşısında, tam şömineye doğru duran diğer kanepeye yöneldi ve kendisini salarak, düşünceler içerisinde öylece yayıldı. Maer ise masanın sandalyelerinden birisini çekmiş, heyecanla belindeki kitaptan yırttığı sayfaları çıkartmış ve titreyen ellerle açmaya çalışıyordu.
Subutai onun bu durumunu fark etmedi. Zira fark etseydi de Maer için bir önemi yoktu şu anda. Tedavisi sadece bir adım ötede duruyordu ve Maer bu fırsatı kaçıramaz, geriye tepemezdi. Sayfanın tepesindeki ‘Derin Duygular’ yazısını bir çırpıda geçti ve metinleri ilk seferinde hiçbir şey düşünmeden, adeta nefes bile almadan okudu.
Grinin türlü bastırılmış musibetinden sadece bir taneside olsa, yetenekli ve her şeyden de önemlisi akıllı bir gri büyücü tarafından dezavantajdan avantaja dönüştürülebilecek de olsa, yinede baskın bir psikolojik hastalıktır diyebiliriz.
Gel gelelim bu psikolojik hastalığın çaresi öyle basitte değildir. Uzman simyacı-büyücüler türlü araştırma ve çalışmalar yapmış olsalar da bu musibetin tedavisini bulamamışlar, hastaların sadece onun ağırlığını, duygusal yansımaların sertliğini bastırmak için sakinleştiriciler kullanarak hayatlarını sürdürmelerini sağlamak adına türlü ilaç ve uyuşturucular geliştirmişlerdir.
Yandaki temsili resmimizde tarih boyunca süregelmiş, bu hastalığa sahip bir çok ünlü gri büyücüden birisinin bir resmi de yer almaktadır.
Tüm metin boyunca Maer’in tek durakladığı nokta burasıydı. Zira işte, Maer’in resminin bulunduğu yer hemen de burasıydı ve yazıda da resme bir gönderme yapılıyordu. Kendisini ünlü diye niteleyen bir gönderme… Bu nasıl olabilirdi?
Arka sayfayı çevirdiğinizde karşınıza çıkacak olan başkaca resimlerde daha bir çok hasta büyücünün resmine rastlayabilirsiniz; lakin bu büyücülerden hiçbirisinin durumu Maer kadar kritik değildi. Tarihte hastalığını bir deney kazası sonucu elde etmiş olan sayılı büyücüden birisidir kendisi.
Gel gelelim işte bu temsili resimde yer alan ünlü büyücü Maer, zamanın birinde bir tedavi yöntemi bulmayı başarmış ve bunu alarak yüksek konseyin huzuruna taşımıştır.
Bu bölümde kocaman, kızıl ve mavinin tonlarının karmaşasını yürek gibi yansıtan bir elmas damarı resmi vardı. Maer, elmas damarına ilgi ile bakarken aklında bin türlü soru yavaş yavaş dönmeye başlamıştı bile.
Usta Maer'in konseyin huzurlarına taşıdığı bilgiye göre "Dena Damarları" adı verilen, bir tür kristalin ham maddesi olarakta kullanılan, bizzat saf damarlarda bulunan tozlardan üretilmesi zaruri olan hammadde, hastalığı kalıcı olarak tedavi etmektedir. Bunun için hammaddenin, yani saf Dena tozunun sulandırılarak kullanılması gereklidir ki usta büyücünün verdiği bilgilere göre sulandırılması için kullanılacak olan sıvının tamamen saf, doğal bir kaynak suyu olması maddenin çözünmesini imkansız hale getirmesi için önemlidir.
Bu tedavi yöntemi ulaşılması zor ve tehlikeli bir yolculuğun eseridir diyebiliriz. Hatta bu büyücünün bile neden o yollara düştüğü, aynı yanındaki hiç ayrılmadığı yoldaşı ile tedavinin olduğu yere nasıl ulaştığı pek bilinmemektedir. Bu konuda türlü efsaneler olmasına karşılık usta büyücü Maer bu konuda bilgi vermemek konusunda bilinmeyen bir nedenle ısrarcı olmuş, konseye hammaddeyi bildirmesine karşılık hammaddenin bulunduğu yerle ilgili ser verip sır vermemiştir.
Yine de daha yüce bir soru hemen akıllara gelebilir. Acaba neden usta büyücü Maer, bu delaleti alt edecek yolu bulmuş olmasına karşılık hastalığı kabullenmiş ve çekmeye devam etmiştir?
Maer hızla kağıdı çevirdi. Arkasında bir şeyler daha yazıyor olmalıydı! Ne? Nerede? Büyücü öfke ile yerinden kalktı ve onun ayaklandığını fark eden Subutai hemen yerinden fırladı. “Neler oluyor dostum?” diye sorarak ona baktı.
Sessizlik…
Koltuğun üzerinde uyumakta olan Fırtık hafifçe miyavlayarak gerindi ve Maer sonunda başını kaldırarak sessizliğini bozdu. “Nasıl bir şeyin içerisindeyiz biz Subutai?” diye sordu ilk defa endişelenerek. Yavaşça ilerledi ve Fırtık’ı kaldırarak kucağına almak koşulu ile Subutai’nin yanına oturdu.
“Benim bir hastalığım var,” dedi. “Etrafımdaki duyguları normalde olduklarından on kat daha fazla hissetmeme neden olan ve bu duyguların üzerinde boğulmamı sağlayan bir hastalık bu.”
Subutai şaşırmıştı. Bu ne kadar da tehlikeli bir hastalıktı böyle? Hem de ilk defa şimdi duyuyordu. “Tedavisi yok mu?” diye sorarken buldu kendisini.
“Yok sanıyordum,” dedi Maer. “Şu âna kadar.” Elindeki sayfaları Subutai’ye uzattı ve Subutai önce Maer’in ona uzattığı sayfalara, ardından Maer’in garip bir hüzünle çevrelenmiş suratına baktı. Ardından sayfaları alırken “Seninle ilgisi olabilecek olan o kitaptan mı koparttın bunları?” diye sordu. Maer ise başı ile onaylayarak anlatmaya devam etti.
“Bundan bir yıl kadar öncesiydi,” dedi genç büyücü. “Ustam diye çağırdığım serserinin yanına kabul edildiğim için çok mutluydum. Ne kadarda safmışım! Enerjileri ilk gördüğüm zamanın üzerinden bir yıl geçmişti ve o adam bana gerçekten birkaç temel şey öğretmişti. Daha çoğunu kitapları karıştırarak, kurcalayarak öğreniyordum diyebilirim. Ama adam, ismini bile telaffuz etmek istemiyorum, günün birinde aniden bana olan ilgisini kesti. Gününün çoğunu laboratuvarında, simya ile uğraşarak geçirmeye başladı. Beni de öğrencilikten çıraklığa terfi ettirdi.
Ben çıraklığın bir tür ödül olduğunu, bana artık daha çok şey öğreteceğini düşünürken kendisi bir tür maddenin peşinde türlü deneyler yapıyordu; ama deneylerinin ucu bana dokundu. Laboratuvarda büyük bir patlama olduğunda beni korumadı. Ben de kendimi koruyabilecek düzeyde güçlü büyüler bilmiyordum. Yoğun duygusal bir sendromun üzerime çökmesini sağlayan bir enerji alanı beni yutarken yıllarca ustam diye çağırdığım o adam kendi kendisini korumak için gereken kalkanını kurmuştu bile.
Hayatım boyunca hiç o kadar yoğun kâbuslar gördüğümü hatırlamıyorum. Kasabanın dört bir yanından üzerime doğru çöken kâbuslardı onlar. Adeta etrafımdakilerin iyi ya da kötü rüyaları üzerime çöküyor ve bende bir kâbus etkisi yapıyorlardı. Onlar ne gibi duygular hissederlerse hissetsinler bu duygular bende bir tür kâbusa dönüyorlardı.
Sarhoş bir serseri ile birlikte kadere lanet ederken heyecanlı bir müzisyenin duygularına gömülmek ve bu karmaşayı kat kat fazlasıyla yaşamak nedir bilir misin? Mart ayıydı, azmış kediler etrafta koşuştururken ben onların azgınlığını bile hissediyor, adeta kendi kendimi tırmalıyordum.”
O zamana kadar şaşkın bir şekilde dinleyen Subutai o anda gülümsemeden yapamamıştı. Sonradan gülümsemesine pişman olsa da Maer bunu umursamamış gibiydi. “Peki sonra ne yaptın, nasıl çare buldun?” diye sordu genç adam.
“Sorunda orada işte,” dedi Maer. “Bulmadım.”
Genç büyücü bakışlarını harıl harıl yanmakta olan ateşe doğru çevirdi ve ateşin derinliklerinde kaybolurken tekrar anlatmaya başladı. “Ustam diye çağırdığım o adam beni terk etti,” dedi. “Hasta bir zibidi ile uğraşamayacağını söylediğinde henüz darbeyi alalı daha birkaç gün olmuştu. Yatağımdan kalktım, valizimi topladım ve onun evini, laboratuvarını, her şeyini terk ettim.” Bakışlarını tekrardan Subutai’ye doğru çevirdi. Şimdi Fırtık’da başını kaldırmış, duygudaş bakışlar ile dinliyordu.
“Sana hayatımın en zor dönemini nasıl anlatabilirim, doğrusu bilmiyorum,” dedi Maer. “Hayatımın bir döneminde Seidonkel Adasındaki büyücü okuluna gitme şansım olmuştu. Ama ustam beni kabullendiğinde çok sevinmiştim. Onun bana büyüyü, okulda, bir çok gencin arasında öğreneceğimden daha iyi, bire bir öğretebilecek bir öğretmen olacağını düşünmüştüm. Şimdi düşünüyorumda, ne hata etmişim! Belki de sadece bir denektim. Belki de laboratuvardaki o patlama, karışımda meydana gelen sızıntı ve yayılan enerji alanı, hepsi ustamın benim üzerimde deney yapabilmek için oynadığı bir oyun olabilirdi. Ustamın başarısız deneyinden başka bir şey olmayabilirdim!
Sokaklar bana yabandı. Hani bu barış zamanlarında dahi ana yollardan ayrılmaz, ara yolları tercih etmezsin ya… İşte benim için tam tersi geçerliydi! Bir insanla, hatta bir insansıyla, ufacık bir zeka kırıntısı olabilecek bir canlıyla karşı karşıya gelmekten korkarak ve denk geldiğim her anımda türlü acı çekerek attım kendimi yollara. Perişan… bitap bir halde… Tek amacım vardı, o da bir çare bulabilmek, acılarımı dindirebilmek adına simyacılara ulaşabilmekti. Günler geceleri, geceler kabusları kovaladı. Duygularım beni mahfetti. Ben duygularımdan korkar oldum.
Sonra ulaştım. Bir sabah, artık ümidimi kesmek üzereyken oraya vardım. Hani şu, hep içip durduğum tütünüm var ya, onu, yani sakinleştiricilerimi bulduğum ve cebimdeki en küçük meteliğe kadar sayarak alabildiğim kadarını aldığım Diş dağlarının yüreğinde kurulan simya pazarına varmıştım.
Pazarda ilk karşılaştığım kişinin bana uyuşturucu kakalamasına da kızmıyorum. Zira o an için kurtarıcım oldu. Kafa bulanıklığım ile duygularımda çırpınıp durmaktan kurtulmuştum. Hatta o uyuşturucu sayesinde duygularımın yönlendirilebileceğini de öğrenmiş oldum. Kafam güzelken yüreğimdeki yükü kucakladım. Nefret ede ede, öfke duya duya, aşk ile tutup çıkardım. Karmaşanın baskısını hissederek, türlü dertle aldım onları ve saldığımda karşımda duran, bana acıyan bir çocuğun yerde çırpınmaya başladığını o anda fark ettim. Üzerime oradan buradan çöreklenen ve adeta benim oluveren tüm duygularımı salmak istememiştim; ama o anda hepsinden kurtulmak istiyordum. Çocuğu kurtarmak için az daha geç kalacaklardı. Simyacı büyücüler onunla ilgilenirken ilk defa kendimi tüy gibi hafif hissediyordum. Uyuşturucunun bağımlılığının bile bir duygu olarak çocuğa geçtiğini o anda bilmiyordum.
Neyse ki simyacılar onunla ilgilendiler. Ben ise o an için bulduğum huzurdan şimdilerde tiksiniyorum. Bilinçli bir haldeyken asla yapmayacağım bir hataydı, bir kazaydı bu!
İşte tam o anda ne yaptıysam yaptım. Gerçekten beni anlayabilecek bir büyücü-simyacı bularak ona durumumu anlattım ve bana yeni geliştirilen bir tür sakinleştiriciyi, onu nereden bulabileceğimi önerdi. Uyuşturuculardan uzak durmamı, ilk anda bana iyi gelebileceğini; ama bunun zamanla daha da kötüye gideceğini söyledi. Söylediğine göre bu hastalık gri büyücüler arasında, zaman zaman doğal seleksiyon ile ortaya çıkabilen bir hastalıkmış; lakin benim kadar yüksek miktarda belirti gösteren ve hastalığı bu kadar ağır olabilen bir başkasına hiç rastlanmamış.”
Subutai kağıdı açarak ilk sayfaya göz atmaya başladı. Bir satır okuyor, Maer konuştuğu anda kulak kabartıyor; ama gözlerini kağıttan alamıyordu. Adama karşı çok büyük bir empati besler olmuştu. Sanki kırk yıllık arkadaşı, kardeşi ile dertleşiyor, onun acılarını en derinlerden hissediyordu. Nasıl olmuştu da bunca acıya katlanabilmişti bu adam! Subutai hayal dahi edemiyordu.
“Sonuç itibariyle son bir çırpınışla, biraz da o büyücü-simyacının desteği ile ilaçlarıma ulaştım ve aradığım huzuru bulabildiğimde her şeye değil, tek bir şeye; büyüye karşı lanet ediyordum. Elimden gelse büyüden ve onun getirilerinden tamamen uzak dururdum; ama çevremin, doğanın, taşların, her şeyin büyü ile çevrili olduğunu bilecek kadar da bilgiliyim.”
Maer sustu, ayaklandı ve camdan dışarıya, uçsuz bucaksız çöle doğru daldı gitti. Subutai ise şaşkın şaşkın metinleri okurken “burada senin resmin…” diyecek oldu sonra metinlerde yazanları görünce iyice şaşırarak kalakaldı.
“Bu sensin!” dedi. “Gelecekten bir metin mi bu?”
Bir hışımla, öfke ile arkasını dönen Maer “Orada, hastalığımı tedavi etmeyeceğim yazıyor!” diye ellerini iki yana doğru suvururcasına açarak patladı. “Bu hastalığı kabulleneceğim yazıyor!” Hızla koştu ve kağıdı alarak buruşturdu, katlayarak ateşe doğru fırlattı. Şimdi kağıt, şömine ateşinde cayır cayır yanıyordu. Subutai ise çoktan okumayı bitirmiş, yeni tanıştığı ama çok ısındığı bu adamın dertlerini, duygularını anlayarak ona doğru bakıyordu. “Ayrıca tedavinin yerini de yazmıyor.”
Bir an bir sessizlik oldu, ardından Subutai ayaklandı ve şömine üzerindeki kitaplara giderek “Gizli Ruh Hastalıklarının Çok Gizli Tedavileri” kitabını açtı. Yüz on birinci sayfayı çevirerek üç sayfayı kopardı ve ilerleyerek Maer’in yüzüne doğru savurdu. “Ayrıca,” dedi rulo halindeki kağıt sayfaları Maer’in yüzüne doğru vurup gülümseyerek “yol arkadaşın ile birlikte tedaviyi bulacağında yazıyor!”
BÖLÜM NOTU
11. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Bir kitap, gerçeği anlattığında bile yeterince tehlikeli olabilir; ama geleceğinizi bilen bir kitap, daha da kötü olabilir.
Hikayeyi beğendiyseniz, takip etmek, favorilere eklemek ya da yorum yapmak benim için çok anlamlı olur.
Aradığınız çareyi bildiğini iddia eden bir sayfaya güvenir miydiniz?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı