insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

🎵 Dört Diyar'ın şarkısının kısa bir sürümünü dinlemek ister misiniz? Bu sürüm ozanların yollarda gezerken çaldığı bir versiyondur:

YouTube’da aç: Dört Diyar (Core Cut)

Dört Diyar (Core Cut)

-----------------------------------------------------------------

Meleran Haritası - Barbar Bozkırları

Şaşkın bir şekilde kapılara bakıyorlardı. Bir değil, ikisinden de ses gelmişti. Her ne olursa olsun buna hazırlıklı değillerdi. Evet, bunun olmasını isteyerek, o şekilde hamle yapmışlardı; ama yine de iç kapının açılmasını beklemiyorlardı. Eğer ki kapılardan teki açılsaydı buna hazırlıklı olurlardı, zira bir süredir yaşadıkları bir tecrübeydi; ama şimdi…

Subutai, Fırtık’ı koltuk altına alarak “Ne yapacağız?” diye sordu. Önündeki iç kapıya bakarak “Direk girecek miyiz? Yoksa dışarıya bakmalı mıyız?”

Maer ise endişeli görünüyordu. Dış kapının açılması ve kapanması arasında fark vardı. Her kapandığında kapı kendi kendisine kilitleniyor gibiydi. İç kapının ise hangi duruma, nasıl tepki verdiği henüz belli değildi. Bu şekilde düşünen genç büyücünün cevabı “İki kapıyı aynı anda açsak, daha iyi olacak sanki,” şeklinde oldu.

Subutai bir an düşündü, ardından başı ile onaylayarak “Tamamdır,” dedi ve sokak kapısına doğru yöneldi. “Ben bu kapıyı açarken, sen de iç kapıyı açarsın,” dedi ve Maer iç kapıyı açarken o da aynı anda sokak kapısını açtı.

Subutai'nin dışarıya açılan kapıyı açması ile tanıdığı, bildiği, yağmurlu ve kasvetli bir sonbahar gününün aynı akşam üstünü yansıtan o Aransun'u ve ileride halen onları bekleyen şoförü görmesi bir oldu.

Adam, sanki onun kapıdan baktığını görmüş gibi gülümsedi ve eli ile ona doğru kısa bir selam işareti yaptı. Subutai’nin ise içinde hızlı bir şekilde adamın yanına gitmek ve kafasına bir yumruk indirmek gibi bir istek uyansa da adamın onun yaşadıkları konusunda hiçbir günahı olmadığını düşünerek kendisini teskin etmeye çalıştı.

Maer’in ise önünde duvarında, yuvalarında asılı duran kandiller ile aydınlatılmış, zemininde uzun ve örgü bir yolluk bulunan genişçe bir koridor uzanıyordu. Nar çiçeği duvar boyası ile oldukça estetik bir evin giriş koridoruydu burası.

Ama Maer çok fazla detaylara takılamazdı. Çünkü hemen önünde duran, üzerinde şık ve dar kesim, ışıl ışıl düğmeleri özenle iliklenmiş, tek bir kırışığı dahi olmayan bir smokin giyen bir adam duruyordu. Kuyruklu smokininin içinde orta yaşının sonlarına yaklaşmış bir adamdı bu, yarıdan bir tık fazla kel olan kafasını üç beş ince saç teli süslüyor, adama yaşına uygun bir karizma katıyordu. O bembeyaz gömleğinden yayılan güzel parfümünün kokuları sadece Maer’e değil, holün karşı tarafında ki diğer kapıyı açmış olan Subutai’ye bile ulaşıyordu.

Adam, avuç içleri birbirine dönük, ama içten birleştirilmemiş olan, sadece parmak uçları temas eden ellerini göğsünün az üzerinde tutarak hafifçe selam verdi ve "Tekrardan hoş geldiniz efendim," dedi. “Ben bu evin uşağı Sim’uyel. Hizmetinizdeyim.”

Maer gülümseyerek "Merhaba!” dedi şaşkın bir şekilde. “Sen de bizi bekliyordun sanırım… Tekrardan derken neyi kast ettin?" Belli ki kendileri hariç herkesin, onlar hakkında bir fikri vardı. Ne can sıkıcı bir durumdu bu!

Subutai ise meraklanmış bir şekilde içeriye, Maer’e doğru bir adım atınca tutmakta olduğu kapı hafif kapanır gibi oldu. Maer hemen durumun farkına vararak “Aman Subutai!” dedi. “Gözünü seveyim hemen kapatma o kapıyı. Hem sor bakalım ne kadar zaman geçmiş biz içeriye gireli.”

Genç adam kapı kapanmadan önce kapıyı tutarak, kapıdan uzaklaşmayarak şoföre seslendi. “Dostum,” dedi adamın ismini sormadıklarını hatırlayarak “Ne kadar zaman geçti biz içeriye gireli?”

Şoför kaşlarını çatarak tek kulağını o tarafa doğru eğdi ve eli ile kulak kepçesini siper ederek “Efendim, duyamıyorum sizi!” diye bağırdı.

Maer, “Ne diyor Subutai?” diye sorduğunda Subutai öfkeli bir şekilde “Duyamıyormuş beni kulağını sevdiğim!” diye cevapladı ve tekrar seslendi. “Diyorum ki, ne kadar oldu biz içeriye gireli!”

Adam kaşlarını çatarak onlara baktı ve “Ah,” dedi, ardından seslendi. “Henüz on dakika ya olmuş, ya olmamıştır!” Subutai bu cevabı Maer’e aktarırken ve büyücü kaşları çatık bir şekilde onaylarken uşakta bir yandan onun sorusuna cevap vermişti. “Siz ilk defa sokak kapısından girdiğinizde de, daha az önce sizi selamlamıştım ya efendim,” diyordu uşak. “Sizi bir süredir bekliyordum.”

Maer ilk defa Aransun kapısından girdiklerinde kendilerini selamlayan sesi hatırladı, sonra Bangidon’dan kaçtıkları çöl kapısından girişlerinde aynı sesin, aynı tonda yaptığı selamlamayı hatırladı ve “Çok oldu sen bizi selamlayalı,” dedi. O sırada şoförün kendisine ulaşan cevabını da kafasında tartarak zamanın aslında uşak için çok da geçmemiş olma olasılığını kafasında değerlendiriyordu.

"Ah," dedi uşak Sim’uyel. "Sanırım zaman sapmalarına denk geldiniz, gerçekten çok üzgünüm." Ardından gülümseyerek “Sizin holde olduğunuz sürede siz zamanın farklı bir noktasındaydınız, yine zamanın farklı noktalarına açılan kapılardaydınız. Dış kapıyı kaç kere çaldığınızı bilmiyorum; ama benim için siz, dış kapıyı, iç kapıdan girmeden önce sadece bir kez çaldınız. Ve işte bu nihai andan sadece birkaç saniye sonra size kapıyı açtım.”

Anlamıyordu! Maer deli gibi düşünüyor; ama net olarak sonuca ulaşamıyordu. Çölde zile bastıkları zaman ile Aransun’da zile bastıkları zaman aynı zaman mıydı? Ama içeride zaman geçirmişlerdi. Derken zamanı tek bir çizgi olarak düşünmeyi bırakması gerektiğini fark etti. Evet, zaman dışarıdakiler için iki farklı zamandı; ama ya içeridekiler için? Uşak için dışarıdan, iki farklı noktadan, iki farklı zamandan çalınan tek bir zil olabilir miydi? Aynı anda çalınan zil ve… uşak kapıyı açmıştı. Dur bir dakika… Dışarıdaki zil üç kez çalınmıştı! Henna, onlar içerideyken, onlar için zili çalmıştı. Dağlık bölgede de zil çalınmıştı ve bu bir tür yankı, eko yapmış olmalıydı. Aynı anda hem içten, hem dıştan çalınan zil evin kapısının açması için içerideki uşağa sinyal göndermişti. Düşüncelerinde o zilin yankılarını daha derinden hissediyordu şimdi. Aslında, uşağa sinyali gönderen tek bir zil vardı. Henna’nın dağlardan çaldığı zil. Diğerleri, yani Aransun ve çölde çaldıkları ziller sadece Henna’nın çaldığı zilin birer yansımasından ibaretti.

Bu mantıksız karmaşanın içinde kaybolan Maer’in zihni bu derinlikten çıkmak için çırpınıyor; ama boğulacak gibi oluyordu. Peki ya bu evde, girişine böylesi bir sınav koyacak kadar önemli ne olabilirdi ki? Sahipleri mi paranoyaktı? Yoksa gerçekten de bu ev çok mu önemliydi?

“Maer… Maer iyi misin?” Subutai’nin dış kapıyı tuttuğu yerden kendisine seslenmesi üzerine düşüncelerden sıyrıldı. Düşünceler içerisinde yüzerken uşağın beklenti ve sabırla kendisini izlediğini o anda fark etti. Subutai kendisine seslendiğine göre bir süre geçmiş demekti. Peki ne yapmalıydı? En iyisi aptala yatmak olacaktı belki de.

“Ah,” dedi. “O ses sana mı aitti?” Ardından kapıyı, Subutai’de karşı kapıyı tuttuğu yerden adamı görsün diye sonuna kadar açarak devam etti. “Şey diyeceğim... Sizin derdiniz ne acaba?” Kaba kaçmamıştı inşallah. “Evinizin niye böyle bir girişi var? Bakın, kapıyı bile bırakamıyoruz bir şey olur, yeniden kilitlenir, tekrardan ne yapacağımızı bilemeden kalırız diye."

Kapıyı bırakmadan, yerinden ayrılmadan görebildiği kadarıyla içeriyi inceliyordu. Bir yandan kaba konuşmamaya da çalışıyordu aslında.

"Şeyi de merak ediyorum... Madem buradaydın, kapıyı bize niye açmadın? Meraktan soruyorum." Aslında kafasındaki taslak fikre göre uşak daha ilk seferinde kapıyı açmıştı; ama Maer yine de bu uçuk fikre çok fazla güvenemiyordu. Daha iyi ve basit bir açıklama bulmayı umuyordu.

Adam şaşırmış gibi Maer'in yanından diğer kapıyı görebilmek için hafifçe eğildi ve kapıdan dışarıya doğru baktı. Ardından "Ah," dedi. "Bence artık kapıyı bırakmanızda bir sakınca yok. Sonuçta giriş holü senkronize olmuş durumda." Ardından düşünceli bir şekilde tekrardan Maer'e bakarak "Kapıyı hemen açtım zaten efendim," dedi. "Daha siz kapıyı çaldığınız anda ben kapıyı açmıştım."

Maer, adam dışarıdaki kapıya doğru bakmak için eğildiği zaman koridoru daha net görebilmişti. Az önce yandığını gördüğü kandillerin, koridorun iki yanındaki karşılıklı iki kapının sağında ve solunda olacak şekilde, duvarda asılı durduğunu görebiliyordu. Sağdaki kapının hemen yanında bir kapı daha vardı ve koridorun sonunda da çift kanatlı, geniş bir kapı duruyordu. Yani uzun koridorda toplam dört adet kapı bulunuyordu ve bu kapılar oldukça iyi işlenmiş ahşap kapılardı.

Halı ise daha çok dikkatini çekti. Bu sadece örgü bir yolluk değildi. Bir Huşu halısıydı. Meleran’ın güney yerleşimlerinden birisi olarak bilinen Huşu, eşsiz halıcılığı ile bilinen bir şehirdi. Orada yaşayan yöre halkı bu halıları yapıp satarak iyi para kazanırlardı ve kuzey bölgelerde ya da Aransun gibi orta bölgelerde yaşıyorsanız, yüksek nakliye ücretleri nedeniyle bu halılardan bir tanesine sahip olabilmek için iyi para ödemeniz gerekirdi.

Maer mecburiyetin farkında olarak uşağa doğru bir adım attı. Dış kapının tekrar kilitlenmesi durumunda normalde hiç sevmediği kaba kuvveti kullanmaya kararlıydı. Hiç tahammül edemediği bir şey vardıysa o da göz göre göre kendisine yalan söylenmesiydi.

Aslında kendisini etrafındakilerin duygularına maruz bırakan duygusal kanalını açarak dışta çok sakin görünen bu adamın, uşağın duygularını alabilir ve nasıl birisi olduğunu böylece anlayabilirdi de; ama bunu yapmadı, yapmak istemiyordu. Daha az önce büyülü bir aletin bulunduğu, sıra dışı bir holden, hiç tanımadığı bir adamın kendilerini selamladığı bir koridora geçmek kaidesiyle eve giriyorlardı. Ve Maer, kendisini böylesi hiç tanımadığı bir adamın duygularına maruz bırakmak istemiyordu. Aynı zamanda mecbur kalmadıkça büyü kullanmayı da hiç istemiyordu.

Uşağa, ya da kendisini uşak olarak tanıtan sakin bu adama her an üzerine atlayabileceği bir mesafeye kadar yaklaşarak dışarıda kendisinin direktifini bekleyen Subutai’ye “Subutai,” diye seslendi. “Artık kapıyı kapatabilirsin.”

Maer, adama adeta bir panter edasıyla bakıyordu ve bu nedenle adam resmen iki elini hafifçe, göğsüne doğru havaya kaldırarak ikisinin arasına alma ihtiyacı duymuştu.

Subutai kapıyı kapatarak –ki çekerek kapattığı için kapı normalinden biraz daha sert kapanmıştı- ve sert kapattığı için özür dileyerek Maer’in yanına geldi; ama hiçbir kilitlenme sesi duymadılar; ama Maer yine de temkinli bir şekilde beklemeye devam ediyordu.

Uşak istifini bozmadan "Önemli değil efendim," dedi. Ardından Maer'e ve Subutai'ye sırası ile bakarak "Hemen solumda duran kapı," derken eli ile Maer'in sağında, kendi solunda duran kapıyı gösterdi ve "misafir odalarımızdan birisidir,” şeklinde açıkladı. Efendim gelene kadar sizi ağırlamama izin verir misiniz?" diye sordu. "Belki de karnınız da acıkmıştır?"

Maer bir an öylece, sessizce orada durarak ne yapacağını düşündü. Bir kere olan olmuştu artık. Şu anda içine düştükleri durumu kabullenmekten ve geçtikleri sınavın neye, hangi amaca hizmet ettiğini öğrenmeye çalışmak belki de en iyisiydi. Eğer ki evin sahibine ya da onları karşılayan bu hizmetliye zıt giderse kendi önüne taş koymuş olmaz mıydı?

“Olan oldu artık,” diye bir yandan adamı; ama temelde kendi kendisini telkin ederek cevap verdi. “Değişik bir sistem,” dedi yine de sorgulama isteğine mani olamadan. “Neden böyle bir girişe sahip burası? Başka bir odayı bunun için kullanmak daha az soruna sebep olmaz mı?" Az önce açtığı, holden koridora açılan bu kapıyı hâlâ elinde tutuyordu. "İçeri girip kapıyı kapasak, geri açabilecek miyiz?"

Adam tekrardan şaşırmış gibi baktı. "Ama efendim," dedi. "Başka bir kapıdan eve girilmiyor ki?" Ardından gülümseyerek Maer’i rahatlatmaya çalışırcasına "Girdiniz bir kere efendim," dedi. "Artık istediğiniz gibi çıkabilirsiniz."

‘Ah şu lanet olası kanal!’ Maer, adamın rahatlığının kendisine doğru aktığını hissetti ve daha kendi kendisini frenleyemeden elindeki kapıyı kapattı. ‘Lanet olsun!’ Ne yapmıştı o? Kilit sesini duymaya o kadar odaklanmıştı ki neredeyse sesi duyar gibi olmuştu; ama aradan geçen birkaç saniyenin ardından o sesi aslında duymadığını anlayacaktı.

Subutai ise anlamıyordu. Adam çok kibar görünüyordu. Maer ise ilk başta çok şüpheciydi; ama sonradan bir anda kapıyı kapatmış, sanki adamın söylediklerine inanıvermişti. Bir çeşit büyü yaparak adamın doğru söylediğine kanaat getirmiş olabilir miydi? Kapı da kilitlenmemişti zaten.

“Hey Maer,” dedi. “Dostum artık adamın doğru söylediğine inandığına göre onun yemek teklifini geriye çevirmek kabalık olmaz mı?” Başı ile uşağa selam veren Subutai öne doğru birkaç adım atarak “Hangi odadan efendim?” diye sordu. “Bize yolu gösterebilir misiniz?”

Uşak gülümseyerek “Hemen efendim,” demişti ve koştura koştura Subutai ve Maer’in, giriş yönünde koridorun da sağında kalan odaya, peşinde Subutai ile birlikte yönelmişti bile.

Ve Maer’in elinden o anda, kendi kendisine söylenerek, kızarak, hastalığına ve onu böyle bir durumda savunmasız yakalamasına, ona bu hastalığı veren adama, büyüye ve hatta büyücülüğe lanetler ederek peşlerine takılmak dışında bir şey gelmezdi.

Sihirli Kapı Mekanizması

BÖLÜM NOTU

6. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!

Kapılar nihayet açıldı – ama bu evdeki cevaplar, çözdüklerinden daha fazla soru ortaya çıkarıyor gibi görünüyor.

Maer, Subutai ve Fırtık’ın serüvenini beğendiyseniz, bu erken aşamada hikâyeye takip, favorilere ekleme veya yorum yapmanız gerçekten çok yardımcı olacaktır.

Sim’uyel’e güvenip evin içine biraz daha girer miydiniz?




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.