insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

14. Bölüm — Gürleyen Alevlerin Bekçisi

Canavar Rehberi: Zincirli Ruh - Kazan Teknisyeni

Gözlerini açtı açmasına; ama yine de etrafını çevreleyen yoğun bir karanlık vardı. Hiçbir şey göremiyordu. Gerçekten de açmış mıydı gözünü? “Karanlıkta bir şey var, hemen kendine gelmelisin,” diyordu yanı başındaki bir ses. Evet, karanlıktı. Hem de zifiri karanlık.

Subutai baş ağrısı içerisinde etrafına bakınır ve yoğun karanlıkta yolunu bulmaya çalışır, bir yandan da doğrulurken yanında duran Maer’in yerden destek almış olan elini hissetti. Elini çekerek “Maer?” dedi.

“Subutai,” dedi genç gri büyücü yine o endişeli sesi ile. “Çantam, buralarda mı? Senin çantanı buldum.” Yerde itilen ve eline değmesi ile yerini bulabildiği çantasının sesini duydu. Hemen belini yokladı ve kılıçlarının orada olduğunu hissedince rahatladı.

Ardından bir gıcırtı sesi karanlığın içerisinden kulaklarını doldurdu. Aynı anda hızla doğrulan Subutai belinin sol tarafında kalan kılıcının tokasını açtı ve kılıcını sağ eli ile hafifçe kınından sıyırdı. Etrafını, hiç göremediği karanlıklarda bir şeyler görebilmek amacıyla süzüyordu. Aklına gelerek, aksi bir şekilde “Maer, senin ışık yapacak bir büyün filan yok mu?” diye sordu.

Maer ise “Yok!” dedi aynı ses tonunda. Az önce endişeli gelen sesi şimdi aksi geliyordu adamın. “Çantamı bulmam lazım!” Ve gıcırtı sesi tekrar duyulurken karanlık içerisinde bir parlama oldu. Ardından bir kazanın ızgaraları arasından aniden alevlenerek yayılan ışık ile aralandı karanlık.

“Çantan hemen arkanda, aynaya yakın duruyor,” dedi hiç tanımadıkları yaşlı bir adamın sesi. “Kedi de az ön tarafınızda. Henüz kendine gelmedi.”

Sesin sahibi, şimdi, aniden yanmaya başlayan, bu yeni ışığın da kaynağı olan kazanın yanında duran bir adamdan başkası değildi. Ve evet, evin mahzenindeydiler. Bu da çok netti. Adam bir kazancı gibi kazanla ilgileniyordu. Yandaki odun dolu kovayı yavaşça kaldırdı ve kenara doğru iterek onlara doğru dönmeden, sessizce kazanı ile ilgilenmeye devam etti.

Sessizlik… Gürleyerek mahzenin kenarlarına kadar ulaşmasa da ısı ve sıcaklık yayan kazanın ateşinden gelen sesin dışında hiçbir ses olmadan bir an öylece beklediler. Ardından kazancı yavaşça küreğini, dayanmış olduğu kazandan aldı ve arkasını dönerek kazanın yanı başındaki sandalyesini çekti ve oturdu. “Kimsiniz siz?” diye sordu temkinli bir sesle. “İn misiniz, cin misiniz? Anlatın bakalım, ne gibi bir kötülük getirdiniz?”

Maer ve Subutai ondan gözlerini ayırmadan, hafifçe yan gözlerle birbirlerine baktılar. Ardından ilk konuşan yine Maer oldu. “Ne iniz,” dedi. “Ne de ciniz. Bizler bu eve kaderin bir oyunu sonucu gelen yolculardan başka bir şey değiliz.”

Kazancı dikkatle onları süzdü ve o anda adamın eriyik suratını ve o suratın solgun yapısını fark ettiler. Kazancının o ana kadar gördükleri; ama tam olarak fark edemedikleri tuhaflığının kaynağını ilk defa anladılar. Maer, gayet açık sözlülükle “Biz in ya da cin değiliz; ama görünüşe göre siz öylesiniz.” Diyerek malumu ilan etti. Kazancının dökülmüş suratı bir yana, eriyik derisi öbür yana, solgun varlığı onun bir ruh olduğunu adeta gözler önüne seriyordu.

“Ben mi?” dedi kazancı hiç istifini bozmadan, sakin bir şekilde onlara doğru bakmaya devam ederek. Bir an sessizce bakmaya devam etti. Ardından birden bire mahzeni dolduran bir kahkaha patlatarak “ben de in ya da cin değilim evlat,” dedi. “Sadece alalade bir kazancıyım ben.” Arkasındaki kazan bunu doğrularcasına harıldadı ve gürledi. “Sakin ol kızım,” dedi kazana hitaben, babacan bir tavırla. Kazan ise yeniden gürledi.

Subutai hiç kımıldamıyordu. Bu sıra dışı durumun, eve girdiklerinden bu yana karşılaştıkları onlarca sıra dışı olaydan sadece bir tanesi olduğunu dile getirmeye gerek bile yoktu. Hele o uşağı eline bir geçirsindi, onu lime lime edecek, un ufak edecekti. Onlara resmen oyun oynamıştı. Onları evin mahzenine kapatmıştı. Hem de… hem de… hem de bir kazancı hayaleti ile birlikte!

O anda midesi bulanarak öğüren ve iki büklüm bir şekilde diz çökmek durumunda kalan Maer ile dikkati kazancıdan yoldaşı olarak görmeye başladığı adama döndü. “İyi misin?” dedi kılıcını kınında serbest bırakıp adamı destekleyerek; ama bir yandan bakışlarını da kazancıdan ayırmadan. “İyi görünmüyorsun?”

Maer “iyiyim, yani en azından yakında iyi olacağım,” diye fısıldadı. “Zaten kullanmakta olduğum… şey… hani ilaçlarım olduğundan… O uşak yemeğimize her ne karıştırdı ise, etkileşime girmiş olmalı. Başım dönüyor ve o maddeleri dolaşım sistemimden atmam bir miktar sürecek gibi.”

Subutai ciddi bir şekilde başı ile onayladı. Burada her ne oluyorsa bir süreliğine tüm kontrolü devralması gerektiğini düşünüyordu. Bu arada yerde yatmakta olan Fırtık’ı kucaklayan Subutai hafifçe sarsarak “uyan dostum,” dedi. “iyi misin?” Fırtık hafif mırıldanarak kendisine gelmeye başlamıştı, ama bir cevap vermedi. Subutai onu da omzuna koyarak tekrar kazancıya döndü. “Şimdi anlat bize,” dedi. “Neredeyiz? Niye buraya kapatıldık? Sen kimsin? Neyin nesisin?”

Kazancı önce hiçbir cevap vermedi. Sadece onları izledi. Sonrasında konuşmaya başladı. “Birden bire olduğunuz yerde belirdiniz,” dedi.

Arkalarını gösterdi ve o anda hepsi istem dışı oraya, mahzenin en köşesindeki karanlıklara bakmak sureti ile onu gördüler. Bir yansıtıcı ayna daha! Üst katlarda Subutai’yi baktığı anda bir odadan diğeri taşıyan ve başını bir kurbağa ile belaya sokmasına neden olan aynalardan bir tane de burada vardı! İki yanında ikişer ayaktan dört ayak üzerinde duran, oval bir boy aynasıydı bu. Tekerlekli ayakları ile hareket kabiliyeti olduğu aşikardı; ama uzun zamandır temizlenmemekten bir hayli kirlenmiş gibiydi. Aynaya bakınca ise kendilerinden ve bulundukları mahzenden başka bir şey göremiyorlardı.

“Birden bire önünde belirdiniz,” dedi kazancı sakin bir ses tonuyla. “Buraya niye geldiğinizi bilmiyorum açıkçası. Çok sık misafirim olmaz.” Düşünceli bir şekilde çürümüş işaret parmağını çenesinin yanında gezdirdi. “En son ne zaman misafirim olduğunu da hatırlamıyorum. Şey… Kim miyim? Onu da hatırlamıyorum. Tek hatırladığım alalade bir kazancı olduğum ve uzun zamandır güzel evimde,” etrafındaki mahzeni gösterdi. “güzel kızım ile birlikte yaşadığım.” Ellerini sıcak olması gereken kazanın yüzeyinde, onu okşarcasına gezdirdi.”

Maer hafifçe Subutai’nin kolunu çekiştirdi ve ona kazanın yanında, karanlıklarda kalan bir duvar dibini işaret etti. Subutai o tarafa baktığında, duvar dibinde yığılı olan kemikleri gördü ve tekrardan kılıcını kınından sıyırarak “Yalan söyleme,” dedi. “Buraya kimse gelmediyse şu yerdeki kemikler nedir?”

Acı gerçek bir dünya yoldan gelip onların aklına davullar çalarak üşüşürken dehşet içerisinde kalakaldılar. Soru sorulmuştu; ama bir de kafalarındaki şüphelerin acı gerçeğe dönüştüğü an vardı. İşte bu, o andı. Hanımın kemikleri olabilir miydi bunlar? Derken Maer derin bir nefes verdi ve “çok eski görünüyorlar,” dedi. “Pek anlamam bu işlerden; ama hangi ruh bir kemiğin tüm etlerini ve liflerini, ne biliyim, geriye ne kaldıysa hepsini kısa sürede, bu şekilde sıyırıp tüketebilir?”

Kazancı tam anlamıyla şaşkınlıkla kemiklere doğru baktı. Sanki onları ilk defa görüyormuş gibi şaşkındı. Bir de üstüne üstlük “Ne kemiği?” diye sorması tuzu biberi oldu.

“Ne kemiği mi? İşte orada duruyor ya!” Subutai öfkeli bir şekilde işaret etmişti kemikleri. Fırtık ise işte tam bu anda gerinerek kendisine geliyordu. İkisindeki baş ağrısının onda olmadığını tahmin etmek için şifacı filan olmaya gerek yoktu. Zira gayet güzel bir şekilde gerine gerine, ağzını şapırdata şapırdata ve mutlu bir şekilde uykusundan uyanmaya başlamıştı. “Fırtık!” dedi Subutai bezgin bir şekilde.

“Ne var Subutai?” Fırtık homurdandı. “Bu ne gürültü? Ne güzel uyuyordum!”

Subutai bir küfür savurdu. “Biz zindanlara kapatılalım, kendimizi ölü kazancılarla yüz yüze bulalım, sen ise şekerlemeler yap!”

O ana kadar şaşkın bir şekilde kemikleri incelemekte olan kazancı işte tam da bu sözler üzerine alınmış bir şekilde tekrar onlara dönerek “aşk olsun,” dedi. “Ben de en az sizin kadar canlıyım.” Oturduğu yerden ayağa kalktığı anda ayağından gelen bir şangırtı ile ilk defa o zaman zincirlerin farkına vardılar. En az kazancı kadar şeffaf olan zincirler kazancının ayağına sıkıca bağlanmış, yerden uzanarak kazanın bacaklarından birisine dolanmıştılar.

Düşünceler adeta bir çuvaldan boşaltıldılar sarışın adamın üzerine. Maer’in o anda fikrini değiştiren işte bu zincirler oldu. Belki de az önce acı gerçek olarak düşündükleri ve onları terden sırıl sıklam eden çıkarımların gerçek ile yakından uzaktan ilişkisi yoktu?

“Sende bir tutsaksın!” dedi dehşet ve şaşkınlık içinde Subutai. Fırtık omzundan sıçrayarak yere inerken Maer ise gayet düz ve bilinçli bir şekilde “Sadece bir tutsak değilsin sen,” dedi. “Oradaki kemiklerde senin kemiklerin. Muhtemelen burada öldün.”

Kazancıdan bir dehşet çığlığı geldi. “Neey?” dedi. “Kim ölmüş?”

Subutai kılıcını kınına geriye yerleştirirken yavaşça “ve belli ki burada üşüttün,” diye mırıldandı. Ruh gerçekten de dehşete düşmüş bir şekilde kemiklere bakıyordu. Tekrardan kazana doğru sokulmuş, adeta onun sıcaklığında ruhunu ısıtmaya çalışır gibiydi. “Evim evim güzel evim,” diye mırıldanarak kazana iyice sokulmuştu. Şimdi bu cümleyi aralıksız tekrarlayarak kazanı okşamaya başlamıştı.

Ruh kazanı okşarken az ötedeki demir kapıyı işaret eden Maer “kazancı tehlikeli bile olsa zinciri kapıya kadar ulaşmaz,” diye bildirdi. Çantasını daha da yakınına çekerken “buradan bizi çıkartabileceğimi düşünüyorum; ama öncesinde ne olur ne olmaz diyerek kazancının dikkatini uzakta tutmaya devam edin,” diye kısa ve öz planını aynı kısık sesle aktardı. Ardından çantasından aldığı ufak bir çilingir setini sıkıca elinde tutarak zindan kapısına doğru sinsice, karanlıklardan ilerlemeye başladı.

Maer ağrıyan başına karşılık olabildiğince sessiz bir şekilde diğer tarafa doğru meylederek gözlerini kazancıdan ayırmadan “uzun zamandır mı buradasın?” diye sordu. Kazancı ise sokulduğu kazandan ona doğru yan yan bakarak “Sanırım,” diye cevap verdi. “Başka bir yer hatırlamıyorum. Burası… ben kendimi bildim bileli benim evimdi.”

“Peki ya başka bir yerde olmak istemez miydin?” diye bastırdı Maer. “Bu…” etrafına bakındı. “…rutubetli, kokuşmuş mahzenden kendini kurtarmak istemez miydin?”

İlginç bir şekilde kazancı hiç alınmadı. Kendisine ölü denmesinden alınan kazancı, evim evim diyip durduğu, uğruna deyimler sarf ettiği evinden bahsedilmesine hiç alınmamıştı. Hatta düşünceli bir şekilde dönüp direk Maer’e bakmaya başlamıştı. “Ben…” dedi bir süre sonra. “Bilmiyorum… Bunu hiç düşünmemiştim.”

Maer bir umut kırıntısı ile bastırmaya devam etme kararı verdi. “Belki seni zincirinden kurtarabilir, azat edebiliriz,” dedi. “Seni bu kazana bağlı yaşamaktan kurtarabiliriz.”

Kazancı bir anda hiddetle “kızımdan, evimden kurtulmak istediğimi de nereden çıkarttın?” diye patladı. “O benim evim, canım, kalbim, yüreğim! Bir tanecik kızım benim! Hayır,” dedi. “Buradan gitmek istediğimi hiç sanmıyorum!”

Onlar konuşadursunlar, Subutai, dibinden düşmeyen Fırtık ile birlikte mahzenin solunda, mahzenin karşı duvar dibinde, iki yana aynı uzaklıktaki kazan ve kazancının ise sağında kalan demir kapıya sessiz, sedasız ulaşmış, onu bir güzel incelemeye başlamıştı. Kapının kilitli olduğu doğruydu. Bunu gacırtı çıkartma riskine girip kapı tokmağını çevirmeden de anlayabilirdi. Nitekim kapı tokmağının ortasındaki anahtar deliğine sessizce açtığı kutusundan çıkarttığı ufak çilingirini yerleştirip bir diğer sivri ucuda yukarıdan soktuğu gibi o hassas noktayı aramaya başlamıştı bile. Gerisi sadece sessizlik ve sükunet içinde dinlemekten geçiyordu. Ve Subutai arkasında dönüp duran tüm düşünceleri bir anlığına –tüm bu stres anına rağmen- aklından uzaklaştırmayı başararak kapıyı dinlemişti ve dil hafif bir klik sesi ile kurtulurken sesin mahzende yankılandığını da o yüzden fark etmemişti.

Maer yutkunarak ona doğru bakarken, kazancıda başını o tarafa doğru çevirirken Subutai başarının verdiği sevinçle gülümseyerek tokmağı kavradı; ama kazancı ruhun sesi ile tüyleri diken diken olarak olduğu yerde kalakaldı. “Yerinde olsaydım o kapıyı açmazdım!”

BÖLÜM NOTU

14. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!

Zincirlenmiş bir bekçi, gürültüyle çalışan bir kazan, eski kemikler ve yasak bir kapının ardındaki kahkahalar… Bu evin misafirperverliği çok korkunç!

Hikayeyi beğendiyseniz, takip etmek ya da favorilere eklemek bana çok yardımcı olur.

Bu arada, o kahkahayı duyduktan sonra kapıyı açar mıydınız?




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.