insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

38. Bölüm — Bir Bedende İki Kişi

38. Bölüm Kapak

Maer, önce düşmediğini sandı.

Sonra düşmenin ne demek olduğunu unuttu.

Bedeninin nerede başladığı, nerede bittiği bir anda anlamını kaybetmişti. Az önce yemek odasının duvarına ellerini dayamış, taşın ve ahşabın içinden ona uzanan korkmuş, eski, yaralı bir varlığın davetini kabul etmişti. Şimdi ise kendisini ne duvarın önünde, ne duvarın içinde, ne de duvarın ötesinde buldu.

Hepsindeydi.

Bir kapı menteşesi omzu gibi sızlıyordu.

Merdivenlerin her basamağı, kaburgalarının arasına dizilmiş eski kemikler gibiydi.

Kazan dairesindeki borular damarlarıydı; içlerinden geçen sıcaklık kan değil, ateşin hatırladığı bir şeydi. Pencereler göz kapağı gibi titriyor, kırık camlar derinin üstündeki ince kesikler gibi yanıyor, tavan kirişleri omurgasının çok eski, çok yorgun parçaları gibi inliyordu.

Ve kalp…

Kalp mahzendeydi.

Kazan, evin kalbiydi.

Maer bunu öğrenmedi. Hatırladı.

Sanki bunu hep biliyordu da, insan bedeni bunu taşımaya fazla küçük olduğu için unutmak zorunda kalmıştı. Şimdi evin bedensel varlığında, kazan yalnız bir makine, yalnız bir ocak, yalnız Türki’nin üzerinde çalıştığı o tuhaf düzenek değildi. O, Bir Varmış Bir Yok Olmuş’un göğsünde atan sıcak, aç, korkmuş ve öfkeli merkezdi.

Maer nefes almak istedi.

Bunun yerine bütün ev hafifçe gıcırdadı.

“Tamam,” dedi Maer.

Sesini duydu mu, yoksa yalnızca düşündü mü bilmiyordu. Cümle duvarlardan geçip gitmedi; daha çok kirişlerin arasına yayıldı. Kendi kendine konuşur gibi söylemişti ama cevap geldi.

Kelime olarak değil.

Korku olarak.

Acı olarak.

Kirlenmiş olmanın tiksintisi olarak.

Evin içinde bir şey tutuluyordu. Kalbin etrafında yeşil, hasta bir ağ vardı. Rhurmok’un ölüm büyüsü kazanın uyanan reflekslerine dolanmış, onu tam canlanacağı anda boğazından yakalamıştı. Maer bunu kendi boğazında hissetti. Yutkunmaya çalıştı. Yutkunamadı.

“Biliyorum,” dedi.

Ev kelime duymadı ama Maer’in yöneldiğini hissetti.

Maer her yeri aynı anda görmek istedi.

Başaramadı. Bütün evin içinde olmak, bütün evi aynı anda anlayabilmek demek değildi. Bunu ilk denediğinde görüşü paramparça oldu. Giriş katında Subutai’nin Khalid’den kaçan gölgesi, Fırtık’ın Bok kokusuna bulanmış savaşçı öfkesi, Ro’lanthus’un fülütü, Cin Cüce’nin zinciri, Davor’un yapışkan bir felaketin içindeki iri bedeni, Runik’in kırık aynalar arasından doğrulan mor cübbesi aynı anda üstüne geldi. Bunların hepsi ona aitti ama hiçbirini aynı anda tutamıyordu; tıpkı insanın iki eliyle bütün bir nehri kavrayamaması gibi.

Sonra üst kat açıldı.

Sim’uyel’in elinde kırılmış zamanın soğuk izi vardı. Talon, Pinina’nın kapısına neredeyse ulaşmışken geriye alınmıştı. Pinina’nın kapısının ardındaki kirli rıza artık bir ağıtla desteklenmiyordu. Maer bunu o anda fark etti. Bir süredir kulağının ardında, aklının uzak bir kıvrımında, kapının ritmini arayan o barbar ağıtı artık yoktu. Sükûnet şarkıyı kullanmış, rızayı kapıya ulaştırmış, sonra ağıt görevini bitirmişti.

Sessizlik kalmıştı.

Daha doğrusu, ağıtın yokluğunda savaş çok daha çıplak duyuluyordu.

Maer’in içinden Pinina’ya dönüp bakma isteği geçti. O kirli rızanın kaynağına, üst kattaki kapıya, Talon’un ulaşmaya çalıştığı yere bakmak istedi.

Zamanı yoktu.

Mahzen, onu bütün bedeninden çekti.

Kalp.

Önce kalp.

Subutai savaşıyordu. Fırtık tehlikedeydi. Ro’lanthus fülütü tutuyordu. Sim’uyel üst katta Talon’la yüzleşiyordu. Bunların hepsi önemliydi. Hepsi can yakıyordu. Ama kazan düşerse, ev düşecekti. Ev düşerse, odalar, kapılar, merdivenler, dostlar, savunmalar ve umut denen o ince şey aynı anda çökecekti.

Maer bakışını mahzene çevirdi.

Diğer cepheler bulanıklaştı.

Kazan dairesi berraklaştı.

Türki küreğini iki eliyle tutmuştu. Rhurmok, yeşil ölüm ağlarını kazanın etrafına germiş, uyanan evin ilk reflekslerini daha doğarken kıskıvrak yakalıyordu. Kazanın içindeki ateş kabarıyor, sonra boğuluyor, tekrar kabarıyor, tekrar bastırılıyordu. Türki Rhurmok’a yürüyordu ama büyücü mesafeyi iyi tutuyordu. Fazla yakın değildi. Fazla uzak da değildi. Yeşil ağlar kopmayacak kadar yakın, küreğin ulaşamayacağı kadar uzaktaydı.

Maer öfkelendi. Bu öfke yalnız kendisinin değildi; ev de öfkeliydi. Birileri kalbine elini sokmuştu. Kazanın etrafındaki yeşil ağ her gerildiğinde Maer bunu kendi göğsünde, kaburgalarının arasına dolanan soğuk bir tel gibi hissediyordu. Rhurmok’un büyüsü yalnız kazana değil, Maer’in yeni bedenine de acı veriyordu.

“Bırak,” dedi Maer.

Rhurmok duymadı.

O zaman Maer duymasına gerek olmadığına karar verdi.

Gri enerjiyi aradı.

Eskiden büyü onun ellerinden, nefesinden, zihninin küçük ve insani merkezinden başlardı. Şimdi başlangıç başka yerdeydi. Gri enerji mahzenin taşlarında duruyordu. Temelin içinde, duvarların rutubetli çizgilerinde, kazan dairesinin karanlık köşelerinde, yıllarca ağırlık taşımış kemerlerin belleğinde. Kaya, yalnız kaya değildi. Dirençti. Yığılmaydı. Sıkışmaydı. Bir şeyin hareket etmeyi reddetmesiydi.

Maer onu çağırdı.

Dışarıdan duvarlara sis hücum etti.

Mahzenin taş yüzeylerinde önce ince bir pus belirdi. Gri, mat, ağır. Sonra o pus yoğunlaştı. Duvarlar sanki dışarıdaki soğuğu içeri çekiyormuş gibi değil, içerideki ağırlığı dışarı çıkarıyormuş gibi karardı. Enerji taşın içinde dolaştı, derzlerin arasından geçti, eski çatlaklara doldu, sonra yukarı doğru akmaya başladı.

Maer şeffaf enerjinin inceliğini de hissetti.

Boşluk değil bu kez.

Sabitlik.

Ağırlığın nereye çökeceğini belirleyen görünmez çizgi.

Gri enerjiye şekil verdi. Şeffaf dokuyu çevresine sardı. Bir kaya yapmıyordu; kaya fikrini, ağırlık fikrini, hareket etmeme fikrini, evin kemiklerinden topluyordu.

“Kaya gibi,” dedi Maer.

Ama bu kez kaya onun elinden değil, evin kemiklerinden geldi. Gri enerji, o eski büyü reçetesinin bildiği şeyi yapıyordu: ağırlığı çağırıyor, taşıyıcı yüzey arıyor, dayanıklılık fikrini büyütüyor ve şeffaf dokuyla sabitlendiğinde hareketi reddeden bir kütleye dönüşüyordu. Maer bunu artık parmak ucunda değil, duvarın sırtında, taşın hafızasında, evin temelinde kuruyordu.

Rhurmok başını kaldırdı.

Geç kaldı.

Tavanın üstünde bir şey oluşmadı. Hiçbir gülle görünmedi. Hiçbir taş düşmedi. Fakat Rhurmok’un üstündeki hava bir anda karar verdi. Aşağı inecekti.

Ve indi.

Ölüm büyücüsünün dizleri çöktü. Yeşil ağlar bir an titredi. Rhurmok ellerini açık tutmaya çalıştı ama omuzları yere doğru bastırıldı. Sanki birkaç tonluk görünmez bir kaya doğrudan sırtına oturmuştu. Başlığı yüzüne kapandı, nefesi boğuk bir sesle kesildi. Parmakları hâlâ kazana uzanıyordu ama çizgiler gevşedi.

Türki fırsatı kaçırmadı.

Kendi ruhani zinciri, o ana kadar görünür olmaktan çok hissedilir bir şeydi. Şimdi kazanın sıcaklığında, yeşil ağların gevşediği aralıkta, Türki’nin omzundan ve göğsünden çıkan eski bir bağ gibi parladı. Kopmak üzereydi. Rhurmok’un büyüsü onu da bastırmış, evi tutarken kazancıyı da dizginlemişti. Ama Maer’in ağırlığı ölüm büyücüsünü yere yapıştırınca zincir bir anda nefes aldı.

Türki ileri atıldı.

Zincir yerde yatan Rhurmok’un boynuna dolandı.

Ölüleri yürütmeye alışmış adam, bu kez canlı bir zincirin boynunda sıkıldığını hissetti. Rhurmok boğuk bir ses çıkardı. Maer ağırlığı sürdürdü. Türki zinciri iki eliyle kavradı ve asıldı.

“Kalbinden elini çek,” dedi Türki.

Rhurmok cevap veremedi.

Yeşil ağlar biraz daha gevşedi.

Kazan ilk kez tam bir nefes aldı.

________________________________________

Giriş katında Fırtık, ağzından burnundan Bok saçarak dışarı çıktı.

Bu cümle onun gururuna yapılmış bir hakaret gibi durabilirdi ama olayın kendisi daha kötüydü. Savaşçı formundaki zırhının kenarlarından yapışkan parçalar sarkıyor, kalkanının üstünde ne olduğu düşünülmemesi gereken lekeler duruyor, iki minik kılıcından biri hâlâ elindeyken diğeri bir Bok dalgasının içinden kurtulmaya çalışıyordu. Fırtık öksürdü. Sonra tükürdü. Sonra tükürdüğü şeye bakıp daha da kötü oldu.

“Ben,” dedi.

Öğürdü.

“Ben bunu hak etmedim.”

Subutai, Khalid’in karşısında bir an gözünü ona çevirdi. Bu hataydı. Bunu bildiği halde çevirdi.

“İyi misin Fırtık?” diye bağırdı. “Fırtık, bana cevap ver!”

Khalid bu anı gördü.

Yüzünün ortası yanmış, nefesi bozulmuş, gözlerinden biri yaş ve acı yüzünden kısılmıştı ama savaş alanındaki küçük açıkları hâlâ okuyordu. Büyük kılıcı yandan geldi. Subutai son anda geri çekildi. Darbe omzunu sıyırdı ve yemek masasının kenarına çarptı. Tabaklar zıpladı. Eski bir kadeh devrildi. Masanın üstündeki yenmiş yemek artıkları, artık savaşa dahil olmaları gerektiğine karar vermiş gibi kaydı.

“Bana bak!” dedi Khalid boğuk bir sesle.

Subutai’nin yüzündeki endişe, yerini yeniden o tehlikeli gülümsemeye bıraktı. “Kıskandın mı?”

Khalid saldırdı.

Bu kez Subutai’nin kaçacak çok az yeri vardı. Sırtı yemek masasına yakındı. Masanın üstü tabak, çatal, bıçak, dökülmüş içki, yarım bırakılmış yiyecekler ve her an birinin ayağını kaydırabilecek artıklarla doluydu. Khalid onu oraya sıkıştırdığını düşündü. Haklıydı da.

En azından normal bir savaşçı için.

Subutai normal bir savaşçı değildi.

Khalid kılıcını yukarı kaldırdığında Subutai kendisini yere attı ve masanın altına kaydı. Darbe masanın kenarını parçaladı. Çatal bıçaklar şıkırdadı. Khalid masanın üstüne bir dizini koyup eğildi, onu diğer taraftan yakalamaya çalıştı. Subutai, masanın altından geçerken bir an cebindeki lokumları düşündü. Bir tane daha yesem mi?

Fırsat yoktu.

Khalid çok yakındı.

Subutai bunun yerine topuğunu masanın bacağına geçirdi.

İlk tekme bacağı çatlatmadı.

İkinci tekmede ahşap inledi.

Üçüncü tekmede masa bacağı kırıldı.

Masa bir tarafa çöktü.

Khalid’in ağırlığı, kırık tarafa doğru kaydı. Üstündeki tabaklar, yenmiş yemek artıkları, çatal bıçaklar ve dökülmüş içkiyle birlikte bütün sofra bir anda eğildi. Masanın kırılan bacağı evin bedeninde küçük ama keskin bir acı gibi çıtırdadı; Maer’in dikkati mahzende olsa bile bu acı ona uzaktan ulaştı ve içindeki koruma isteğini bir an daha büyüttü. Khalid düşmedi. O kadar kolay düşmezdi. Kolu masanın kenarına gitti, dizini bastı, dengesini toplamaya çalıştı.

Subutai diğer taraftan çıktı.

Çıkarken masa örtüsünü yakaladı ve çekti.

Sofra Khalid’in üstünde bir fırtına gibi aktı. Çatal bıçaklar kollarına, göğsüne, yüzünün yanık kısmından uzak duracak kadar şanslı ama can sıkıcı yerlere çarptı. Bir kase içindeki ne olduğu belirsiz sos, barbarın omzundan aşağı döküldü. Khalid masayla birlikte kırık tarafa doğru devrildi ama yine de yere düşmedi. Kılıcını masaya saplayıp kendini tuttu.

Subutai ona hayranlıkla baktı.

“Sen gerçekten sinir bozucusun.”

Khalid’in yanmış yüzündeki öfke ağır ağır toplandı. “Savaşmıyorsun,” dedi. “Sürünüyorsun.”

Subutai kılıcını çevirdi. “Hayatta kalmak bazen yerden daha yakın geçiyor.”

________________________________________

Ro’lanthus, sağa doğru kayarak merdivenlere yöneldi.

Bunu yaparken fülüdü indirmedi. Bir eliyle fülüdü tutuyor, diğer eliyle duvarı yokluyor, ayağına bağlı Cin Cüce’nin zincirinin onu tökezletmemesine dikkat ediyordu. Merdivenlerin ilk basamağına ulaştığında yeni bir açı kazandı. Artık yemek odasının içini, koridorun bir kısmını, Davor’un hâlâ Boklardan sıyrılmaya çalıştığı hattı ve Runik’in kırık aynanın altından doğrulduğu kapı tarafını daha iyi görebiliyordu.

Cin Cüce, zincirin ucunda sürüklenir gibi geldi. “Yavaş yürü uzun kulak! Ben bir aksesuar değilim!”

“Biliyorum,” dedi Ro’lanthus.

“Bilmiyorsun. Bilseydin ayağına bağladığın musallatı merdivene sürtmezdin.”

“Ben bağlamadım.”

“Detaylara takılma. Şimdi dinle.”

Davor, Bokların içinden bir kolunu daha kurtardı. Yapışkan kütleden iri silahını çekmeye çalışıyordu. Boklar artık tam kontrol altında değildi; Ro’lanthus’un müziği kesmesiyle ritim dağılmış, Davor’a yalnızca gecikmiş bir direnç bırakmıştı.

Cin Cüce fülüdü işaret etti. “Perde deliklerini daha hızlı değiştir. Parmaklarını bir indir, bir kaldır. Böyle değil, daha ince. Tiz istiyoruz.”

Ro’lanthus parmaklarını deliklerin üzerinde denedi. “Böyle mi yapacağım?”

“Evet.”

“Ama o zaman çok ince, tiz bir ses çıkacak.”

Cin Cüce’nin yüzünde sabırsız bir zafer belirdi. “Evet işte, o tiz seste güzel bir şeyler çalarsan işe yarayacak. Çirkin çalarsan muhtemelen hepimiz ölürüz ama bunu şu an motivasyon olsun diye söylemiyorum.”

Davor, Bok canavarının içinden koca bir parça kopardı.

Parçanın ne olduğu düşünülmemeliydi.

İri barbar, parçayı doğrudan Cin Cüce’ye fırlattı.

Cin Cüce dehşet içinde geriye sıçradı. Zincir onu yarı yolda tuttu. Parça, az önce durduğu yere çarpıp iğrenç bir ses çıkardı.

Cin Cüce’nin ağzı açıldı.

“Senin o iri ellerini alıp—”

“Çalıyorum,” dedi Ro’lanthus.

“Çal! Çal tabii! Bana bok atıyorlar, eğitim ortamı diye buna mı geldik!”

Ro’lanthus tiz notayı yakaladı.

Ses inceydi.

Ama zayıf değildi.

İlk anda merdivenin kenarında titredi, sonra zemine indi. Ro’lanthus’un ayaklarının dibinden ince sarmaşıklar çıktı. Taş zeminden çıkmaları gerekiyormuş gibi çıkmadılar; daha çok müziğin zemindeki çatlaklara “yukarı” dediği ve çatlakların bu emre yeşil, ince, kıvrak cevaplar verdiği hissini taşıyorlardı.

Sarmaşıklar dolana dolana Davor’a uzandı.

Davor silahını çekti.

İlk sarmaşıkları ezdi.

Bir adım attı.

Ro’lanthus notayı sürdürdü.

Sarmaşıklar yeniden geldi. Bu kez daha yoğundu. Davor kılıcını aşağı indirdi, birkaçını kesti, birkaçını ayağıyla ezdi. Kütlesi ve öfkesi, yeşil ince şeyleri umursamayacak kadar büyüktü.

Cin Cüce bağırdı. “Tizi kaçırma! Tiz keskin tutar! Kalınlaştırırsan sarmaşık seni dinlemez, adamı sever! Kimse iri barbarın sevdiği sarmaşık olmak istemez!”

Davor tekrar hamle yaptı.

Tam o anda sarmaşıklar yerden yukarı fırladı.

Bu kez yalnız ayaklarına değil, silahına gittiler. İnce gövdeler kılıcın kabzasına, bileklerine, ön kollarına dolandı. Davor homurdandı, bütün gücüyle çekti. Sarmaşıklar gerildi. Birkaçı koptu. Daha fazlası geldi. Ayakları da sarılmaya başladı. Davor bir ayağını kaldırıp yere vurdu; taş çatladı, sarmaşıklar ezildi, ama yenileri hemen boşluğu doldurdu.

Bu onu durdurmuyordu.

Ama yavaşlatıyordu.

Ve şu an yavaşlamak bile önemliydi.

Koridor kapısında Runik belirdi.

Mor cübbesinin bir yanı cam tozuyla kaplıydı. Alnından kan akıyordu. Gözlerinden biri tam açılmıyordu. Yine de elinde çoktan şekillenmiş mor-mavi enerji vardı. Kırık aynanın altından çıkmış, dünyayı hâlâ uğultulu görmüş, ama savaş alanındaki en kritik şeyi hemen seçmişti: Davor’un silahı ve bilekleri sarmaşıklarla tutuluyordu.

Runik parmaklarını açtı.

Mor enerji itici bir çizgi, mavi kırağı ise dondurucu bir kabuk olarak sarmaşıklara yürüdü. Büyü, havada uzun bir yol almadı; sanki Runik odaya girerken onu çoktan salmıştı. Sarmaşıkların üstünde ince buz çizgileri belirdi. Sonra kılıcın etrafındaki yeşil gövdeler dondu. Davor, bir kez çekince buz içindeki sarmaşıklar çatladı.

Ro’lanthus’un nefesi bozuldu.

Cin Cüce küfretti.

Runik ikinci elini kaldırdı.

Bu kez hedef Subutai’ydi.

Mor enerji avucunda sertleşmeye başladı.

Tam o anda odada küçük, sinirli ve fazlasıyla keskin bir ses duyuldu.

YUP.

Fırtık değişti.

Savaşçı formun kalkanı, kılıçları ve caka satan gövde dili bir anda kızıl bir pufun içinde kayboldu. Yerine küçük, öfkeden tüyleri kabarmış, bıyıklarının ucunda kıvılcımlar gezinen, minik kızıl cüppeli bir büyücü kedi geldi. Cüppesinin kolları neredeyse patilerini kapatıyordu. Başındaki küçük başlık yamuktu. Burnunun kenarında hâlâ Bok kalıntısı vardı.

Bu onu daha öfkeli yapıyordu.

“Bokun içinden yeni çıktım,” dedi Fırtık, sesi tiz ama zehir gibi keskin. “Şimdi bir de arkadaşımı mı yakacaksın, mor suratlı felaket artığı?”

Runik büyüsünü salmaya fırsat bulamadan Fırtık’ın önünde küçük bir ateş topu oluştu.

Küçüktü.

Ama çok hızlıydı.

Ateş topu Runik’in yüzünde patladı.

Mor büyücü geriye sendeledi. Cübbesinin başlığı tutuşmadı ama kenarı kızardı. Runik ellerini yüzüne götürdü. Fırtık bir ateş topu daha hazırladı. Sonra bir tane daha. Sonra iki küçük kızıl kıvılcım oku, Runik’in koluna ve omzuna çarptı.

“Mini,” dedi Cin Cüce merdivenden. “Ama sinirli.”

Fırtık ona dönmeden bağırdı. “Sen de sus yoksa sıradaki ateş topunu zincirli musallat bölgesine yollarım!”

Cin Cüce bir an düşündü. “Bu tehdit anatomik olarak belirsiz ama duygusal olarak etkili.”

________________________________________

Üst katta Sim’uyel’in elinde bir mendil vardı.

Talon, bunu ilk gördüğünde hakaret saydı.

Sonra mendilin sağa doğru savrulmasıyla birlikte havadaki üç çatalın aynı anda yüzüne yöneldiğini fark etti.

Geri çekildi.

Çatallar şeffaf cübbesinin kenarını sıyırıp duvara saplandı. Sim’uyel mendili sola savurdu. Bu kez iki bıçak, bir uzun et çatalı ve nereden geldiği belli olmayan ince saplı bir tatlı kaşığı havada dönerek Talon’un kaçış hattını kesti. Talon boşluk enerjisinin kırıntılarını ayaklarının altına aldı ve yana kaydı. Bıçaklar geçti. Tatlı kaşığı yanından anlamsız ama gururlu bir hızla fırladı.

Talon, “Beni mutfakla mı durduracaksın?” dedi.

Sim’uyel mendili bileğinin etrafında döndürdü. “Evde ne varsa onunla.”

Bir kepçe havalandı.

Talon keskin olanlardan kaçmaya odaklanmıştı. Kepçe keskin değildi. Bu yüzden onu ciddiye almakta yarım nefes geç kaldı.

Koca kepçe suratının ortasına indi.

Ses, üst kat koridorunda tatmin edici bir metal yankıyla patladı.

Talon küfretti.

Sim’uyel’in yüzünde en ufak bir gülümseme bile belirmedi. Bu onu daha sinir bozucu yapıyordu.

Talon, küfrün ardından havadaki şeffaf enerjileri toplamaya başladı. Bu kez boşluk cepleri değil, kendi etrafında bükülen bir örtü istiyordu. Görünmezlik. Pinina’nın kapısına ulaşmak için bir sonraki nefeste Sim’uyel’in bakışından silinmesi yeterliydi.

Sim’uyel el hareketini tanıdı.

On yıllarını bir ilizyonist büyücünün yanında geçirmiş bir adam, görünmezlik örtüsünün parmaklarda nasıl başladığını unutmazdı. Talon’un bileği hafifçe döndü. Parmakları avuç içine değil, havanın kenarına kapandı. Cübbenin şeffaf çizgileri birbirine yaklaşmaya başladı.

Sim’uyel kesesine uzandı.

Küçük küre yoktu.

Bunu parmaklarıyla anladı.

Geriye yalnız iki büyük küre kalmıştı. Bir kademe daha büyük. Daha ağır. Daha pahalı değil; daha tehlikeli. Küçük küre bir koridoru, bir anı, bir hatayı geri alabilirdi. Büyük küre evin tamamında yankı yapardı.

Talon neredeyse görünmezliğe girmişti.

Sim’uyel tereddüt etmedi.

Büyük kürelerden birini kırdı.

Küre kırıldığında ses yalnız üst katta duyulmadı. Aslında belki duyulmadı bile ama bütün ev hissetti.

Yemek odasında dökülen lokumlardan biri eski yerine doğru yuvarlandı. Khalid’in kılıcının havada bıraktığı çizgi bir nefes geri çekildi. Fırtık’ın kızıl cüppesindeki kıvılcımlar içeri doğru toplandı. Davor’un bileğindeki donmuş sarmaşık çatlamadan önceki haline döndü. Mahzende kazanın alevi içine çekildi, sonra tekrar yükselmek üzere bekledi. Türki’nin zinciri Rhurmok’un boynunda bir an gevşedi, sonra zamanın ters akışında eski hamlesine geri çağrıldı.

Sim’uyel etkilenmedi.

Kürenin merkezinde oydu. Dibinde başka kimse yoktu.

Maer ise bunu unutmadı, çünkü artık yalnız kendi bedeninde değildi. Zamanın geri alınışı onun için bir déjà vu olmadı; evin damarlarında ters akan sıcaklık gibi geldi. Kazanın alevi içeri çekilirken bunu kendi göğsünde hissetti. Gri enerji duvarlardan geri süzülürken bunu parmaklarında hissetti. Rhurmok’un üstünden kalkmak üzere olan ağırlığın izini, daha kalkmadan hatırladı. Giriş katında Subutai’nin hamlesi yeniden başlamış, Fırtık’ın YUP sonrası kıvılcımları içine çekilmiş, Ro’lanthus’un tiz notası bir nefes geri sarılmıştı; ama Maer bu tekrarın ortasında uyanık kalan tek şeylerden biri olduğunu biliyordu.

Ve ikinci kez aynı ana geldiğinde, daha hazırdı.

________________________________________

Mahzen tekrar berraklaştı.

Bu kez Maer beklemedi.

Gri enerji duvarlara ikinci kez hücum etti ama bu kez daha düzenliydi. İlkinde öfke onu taşımıştı. Şimdi öfkenin yanında bilgi vardı. Kazanın nefes alabileceği aralığı, Rhurmok’un ağını ne zaman sıkı tuttuğunu, Türki’nin zincirinin hangi anda boşluk bulduğunu görüyordu.

“Kaya gibi,” dedi yeniden.

Ağırlık Rhurmok’un üstüne bu kez daha doğru noktadan indi.

Yalnız sırtına değil, omuzlarına ve kollarına da yayıldı. Ölüm büyücüsünün elleri kazana uzanacak gücü bulamadı. Dizleri zemine çakıldı. Nefesi kesildi. Yeşil ağlar gevşedi.

Türki, sanki aynı hamleyi ikinci kez yapıyormuş gibi değil, bu kez tam nereden çekmesi gerektiğini bilen biri gibi ileri atıldı. Zincir Rhurmok’un boynuna dolandı. Türki iki eliyle asıldı.

Rhurmok boğuldu.

Ağırlık onu yere bastırıyor, zincir boynunu sıkıyor, kazan karşısında uyanmaya çalışıyordu. Rhurmok’un parmakları kazana ulaşamadı. Yeşil enerji havada titredi, sonra kopmaya başladı.

Türki zinciri bir kez daha çekti.

Rhurmok’un bedeni, Maer’in görünmez ağırlığına rağmen zeminde sürüklendi. Bu, kolay değildi. Sanki bir çuval değil, kendi ölüm büyüsünün bütün inadı sürükleniyordu. Türki dişlerini sıktı, omuzlarını gerdi, zinciri kendi gövdesine sardı ve bir adım daha attı.

Rhurmok’un sesi çıkmadı.

Maer onun bilincinin söndüğünü hissetti.

Bayılıyordu.

Maer büyüyü kesti.

Ağırlık kalkar kalkmaz Türki Rhurmok’u yakaladı. Ölüm büyücüsünün bedeni bir an boşaldı; başlığı yana düştü, yüzünün gölgede kalan kısmı ateşin ışığıyla aydınlandı. Türki onu iki kolundan kavradı, kazana doğru sürükledi.

Rhurmok son anda kendine geldi.

Yeşil bir kıvılcım parladı.

Türki küreği aldı ve kafasına indirdi.

Kıvılcım söndü.

“Sen de,” dedi Türki, nefes nefese, “bırak.”

Rhurmok’u kazana soktu.

Ateş onu hemen almadı. Adam çığlık attı, kazanın kenarına tutundu, dışarı çıkmaya çalıştı. Yeşil ölüm ağı son bir kez duvarlara doğru uzandı ama artık köksüzdü. Kazan, bu kez ölü bir bedeni değil, ölümün kendisine tutunmuş bir büyücüyü yakalıyordu.

Türki küreği kaldırdı.

Rhurmok’un kafasına indirdi.

Adam tekrar içeri düştü.

Çığlık yükseldi.

Tekrar çıkmaya çalıştı.

Türki bir darbe daha indirdi.

Kazan alevi yükseldi.

Yeşil ağlar yandı.

Rhurmok’un cübbesi ateşin içinde kıvrıldı, ölüm büyüsünün hasta parıltısı önce direnmeye çalıştı, sonra kazanın altın-siyah-beyaz alevleri arasında çözüldü. Ev, onu yuttu. Kirli ağı, boğazına dolanan ölüm parmaklarını, kalbini tutan o soğuk baskıyı yuttu.

Ve beslendi.

Bu kez akım çok daha güçlüydü.

Duvarlar içten ışık almadı ama Maer onların uyandığını hissetti. Kapı menteşeleri omuzlarını gerdi. Merdiven basamakları altlarındaki ağırlığı hatırladı. Pencereler gözlerini açmaya çalıştı. Tavan kirişleri inledi ama bu inleme acıdan değil, uzun bir uykudan doğrulan bir bedenin ilk gerinmesinden geliyordu.

Kazan artık tutulmuyordu.

Kalp atıyordu.

Maer’in yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı.

Bu yalnız sevinç değildi. Şaşkınlık, korku, hayranlık ve bir çocuğun ilk kez ayağa kalkışını gören birinin telaşlı gururu da vardı içinde. Ev cevap veriyordu. Korkusunun altında yeni bir güç, kirinin altında yıkanmak isteyen bir öfke, uykusunun altında yıllardır bekleyen bir canlılık vardı.

“Demek…” dedi Maer, nefesi kesilerek.

Ev, bütün duvarlarıyla cevap verdi.

Maer’in gözleri büyüdü.

“Demek artık tamamen uyandın.”

Sonra o uyanmış bedenin içinde ilk kez gerçekten ne kadar büyük olduklarını hissetti.

Ve heyecan, korkudan daha hızlı yayıldı.

BÖLÜM NOTU

Maer ve ev birleşti.

İlk hareket güçlüydü, görkemliydi… ve neredeyse felaketle sonuçlanacaktı.

Ev eğildiği için Pinina az kalsın kaçıyordu; bu durum Sim’uyel’i, hatayı telafi etmek için son büyük zaman küresini kullanmaya zorladı.

39. bölümde Maer-Ev'in neler yapacağını merak ediyor musunuz?

Lütfen yorum bırakmayı ve beğenmeyi ihmal etmeyiniz!

- M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.