25. Bölüm — Zihne Açılan Kapı

Pinina adı kazan dairesinde asılı kaldı. Bazı isimler yalnızca bir kişiyi çağırmazdı; bir niyeti, geçmişi, ihaneti, bekleyişi, hatayı ve tehdidi de beraberinde getirirdi. Pinina adı da öyle geldi. Tek bir kadının adı olmaktan çıkıp kazanın kızıl ışığına, kırık aynanın soğuk parçalarına, boklu battaniyenin ağır kokusuna ve Maer’in belinde giderek daha fazla anlam kazanan fülüdün ağırlığına yayıldı.
Türki kazanın yanındaki yıllanmış kemik yığınının üzerine çöker gibi oturdu.
“Oturacak bir orayı mı buldun saki?” diye düşündü Maer iç çekerek.
Bu, yorgun bir işçinin dinlenmesi gibi değildi; kendisini ayakta tutan şeyin yanına sığınan birinin hareketiydi. Bir eli hâlâ sıcak metale değiyor, kazanın gövdesi onun parmaklarının altında ağır ağır titreşiyordu.
Maer, adamın içinden yayılan soğukluğu hissedebiliyordu. Pipo içmemişti ve Türki’nin korkusu kendi göğsünde başka birinin nefesi gibi dolaşıyordu.
“Yıllardır eve girmeye çalışıyordu,” dedi Türki. “Yıllardır.” Sesindeki yorgunluk yalnızca zamanla ilgili değildi. Bir karanlığın evin çevresinde dolanmasını, kapının dışında beklemesini, içeri giremediği için sabırla yollar aramasını, sevgi hikâyelerinin içine zehir saklamasını hissetmiş gibiydi. Belki de gerçekten hissetmişti. Bu evde yaşayanlar, kapıların dışındaki niyetleri de bir şekilde duyardı.
Maer onu izledi. “Cin Cüce onun aşkından bahsetti.”
Türki başını kaldırdı. Gözlerinde, biraz önce ağladığını saklamaya çalışan o adamın yumuşaklığı kalmamıştı. “Hikâyelerini dinlemeyin,” dedi tekrar ederek. “Sizi kandırıyor olabilir. O hikâyeler ile sizi tuzağa çekmeyi amaçlıyor bile olabilir.”
Fırtık “Bunu demiştin,” diye mırlamayla karışık mırıldanırken Subutai hafifçe güldü ama gülüşü eğlenceli değildi. “Bu evde hikâyelerin tuzak olabileceğini zaten artık öğrendik. O yüzden bize güvenebilirsin”
Ro’lanthus’un yüzü bu cümlede gölgelendi. Bir kitabın içine hapsedilmiş biri için bu şaka değildi. Bir hikâyenin, bir sayfanın, bir anlatının insanı içine alıp bırakmaması ne demek, bunu oradakilerin çoğundan iyi biliyordu. Uzun parmakları kitabının kapağına gitti ve onu biraz daha sıkı tuttu. Az önce bu kitaptan neden ayrılamadığını düşünmeye başlayan birisine göre bu durum çok tuhaftı.
Fırtık aynaların olduğu yöne bakıyordu. Cin Cüce’nin her an bir yerden çıkabileceğini düşünmek onu huzursuz ediyordu; ama Pinina adı onda daha başka bir gerilim yaratmıştı. Çünkü o isim, bir ayna yüzeyinden sızan küçük bir musallatın değil, çok daha uzun süredir bekleyen birinin adıydı. Cin Cüce evin içinde dolaşan bir belaydı; Pinina ise eve girmiş bir niyetti. Amaçlı bir şey…
Türki uzun süre kazana baktı. Parmakları metalin üzerinde usulca gezindi. Kazan bazen hırıltıyla cevap veriyor, bazen yalnız kendi işini yapıyordu. Fakat Türki’nin ona bakışında bir makineye değil, eski bir dosta, hatta daha fazlasına bakan birinin hali vardı. “Duruman…” dedi. İsmi söyleyince sesi değişti. Usta dememişti. Bu kez adıyla seslenmişti; sanki orada olmayan birine hem sitem ediyor hem de onu özlüyordu.
“Duruman asla uşak kullanmazdı,” dedi Türki.
‘Sim’uyel’ adı henüz söylenmemişti ama herkes otomatik olarak onu düşündü: odalar arasında sessizce dolaşan, yemekleri, düğmeleri, yansıtıcıyı ve tuhaf nezaketiyle hizmetkârdan fazlası olduğunu belli eden adamı.
“Çünkü kendisine hizmet edilmesini zayıflık olarak görürdü,” diye devam etti Türki. “Kendi işini kendisi yapardı. Büyüsü, onun tek hizmetkârıydı.”
Subutai kaşını kaldırdı. “Hadi ama…” İsyankar sesi daha çok karşı çıkmaydı. “Bu evde bir uşak var!”
Türki başını salladı. “Sim’uyel aslında ona değil, eve hizmet ediyor.”
Bu bilgi odada usulca yer değiştirdi. Sim’uyel, Duruman’ın uşağı değildi. Evin hizmetkârıydı. Bu çok başka bir şeydi.
Maer kapıları düşündü. Yemek odasını, misafir odalarını, zamanı, düğmeleri, yansıtıcıyı. Sim’uyel’in bütün bunların arasında dolaşan sakin nezaketini. Eğer o Duruman’a değil de eve hizmet ediyorsa, bu evin bir kişi gibi kabul edildiği anlamına gelirdi. Bir yapıya hizmet edilmezdi. Bir göreve, bir kişiye, bir varlığa hizmet edilirdi.
Türki kazanın üstüne sevgiyle dokundu. “Tüm hayatımız boyunca en büyük doğrumuz bu evi inşa etmek, onu hayata geçirmek ve onunla birlikte…” Sesi kırıldı. Kazan derinden gürledi. “Güzel kızımız ile birlikte yaşamak oldu,” dedi. Bu kez hiç kimse gürlemeyi yalnızca ateşin sesi sanmadı.
Maer’in aklında o kelime kaldı: kızımız. Bir ev için söylenmişti ama Türki’nin ağzında ev, tahta ve taş olmaktan çıkıyordu. Kazan, kapı, ayna, oda, merdiven, çatı, yansıtıcı, düğme… Bunların hepsi bir araya geldiğinde yalnız bir yapı değil, sevilmiş bir varlık oluyordu. Duruman’ın, Türki’nin ve Sim’uyel’in birlikte kurduğu, büyüttüğü, koruduğu bir şey.
Ve Pinina bu şeye girmişti. Bir yol bulmuştu. Maer’in içi soğudu. Kazancı’dan, Türki’den mi yansıyan bir duyguydu emin değildi ama bu duyguya sıkı sıkıya tutunmayı seçti. “Onu nasıl içeri aldılar?” dedi.
Kazancı yavaşça Subutai’ye doğru ilerledi. Sarışın adam istem dışı geriye çekildi. Eli belindeki kılıcına gitti ama Türki bunu görmemiş gibi davrandı. Subutai’nin Cin Cüce’ye ait sandıklardan birinden hiç kimse farkına bile varmadan el çabukluğuyla aldığı ve alalade bir şekilde çantasının kenarına astığı bir gaz lambasını gösterdi.
Fırtık bir anda gözlerini kırpıştırdı. Kedi, az önceye kadar aynalara bakmakla meşguldü; şimdi gözleri Türki’nin gösterdiği lambadaydı. “Yansıtıcı,” dedi.
“Ne demek Yansıtıcı?” diye sordu Maer şüpheyle. “Daha önceden görmüş müydün?”
Fırtık da kendi söylediğine şaşırmıştı. “Evet, ama hayır. Nerede ve nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama…”
Türki bir an kediye derin derin baktı. Ardından düşünceli bir şekilde zincirini eline alıp sağa solla sallayarak şıngırdattı. “Anlıyorum,” dedi.
“Neyi?” diye sordu Fırtık ve Subutai bir ağızdan.
“Hiç,” dedi Türki. “Bu lamba ile öğrenmek istediğiniz geçmişi yansıtabilirsiniz ama unutmayın, herkes sadece bir kez niyetini lambaya yansıtabilir ve o konuda yaşanmış geçmişi görebilir.”
Subutai çantasını tekrar indirdi. Daha yeni toplamıştı. Yavaşça gaz lambasının kancasını çantasından çıkarttı.
Maer şüpheyle “Ne zaman aldın onu?” diye sordu.
Adam omuz silkti. “Bir süredir oradaydı aslında.”
“Cin cüceden çarptın deği mi?” Gözlerini kısmıştı Fırtık.
“Hiç de bile!” diye gücenmiş bir sesle cevapladı sarışın adam. “Orada öylece duruyordu, ben de bu karanlıkta lazım olabilir diye alıverdim işte.”
Roland, cin cücenin neden kızdığını bir an anladığını düşündü.
“Aslında size söyleyecektim,” dedi Subutai diğerleri hiç ses çıkartmayınca. “Ama araya başka şeyler girdi. Aslında o araya girenler hiç bitmedi!” Önceki karmaşada, aynalar, Ro’lanthus’un kitabı, Cin Cüce’nin küfürleri ve Suzame Tozu’nun sessiz ağırlığı arasında arka planda kalmıştı. Oysa camının içinde hâlâ, daha önce gösterdiklerinin solgun izi vardı. Bu evde bazı eşyalar, kullanılmadıkları anlarda bile kenarda beklemezdi; dinlerdi.
Fırtık gaz lambasına doğru yürüdü. Bu yürüyüşte kedilere özgü o umursamaz zarafet pek yoktu; daha çok cevabı öğrenmeden rahat edemeyecek birinin inadı vardı. Uzanıp onu Subutai’nin parmakları arasından aldı. ”Nasıl çalışıyor demiştin?” dedi. ”Böyle mi?” Kaşlarını çatıp derinlerine baktı. “Pinina eve nasıl girdi, bunu görebiliriz,” dedi.
Subutai, “Güzel soru,” dedi. Onaylanmak Fırtık’ın hoşuna gitmişti.
Türki yavaşça başını salladı. “Yansıtıcı niyetle çalışır. Dikkatli bakın.” Ro’lanthus gaz lambasına baktı. “Görü bazen görmek istediğiniz şeyi değil, görmeniz gereken şeyi getirir.” Bu cümle Maer’in hoşuna gitmedi ama o da lambaya doğru eğildi. Çünkü görmeleri gereken şeylerin çoğu son zamanlarda hiç de iyi çıkmamıştı.
Fırtık yansıtıcının karşısına geçtiğinde kimse onu durdurmamıştı. Belki durdurmaları gerekirdi; ama bu evde bazı sorular, soran kişiye aitti. Fırtık’ın gözlerinde merak vardı, daha derinde henüz adı konmamış bir kırgınlık vardı. Pinina’nın eve nasıl girdiğini bilmek istiyordu. Çünkü bilmemek artık daha kötüydü.
Gaz lambasının camı solgun ışık taşıyordu. Fırtık kendi yüzünü gördü: küçük, dumanlı olaylardan geçmiş, yorgun ama inatçı. “Niyetim net aslında,” dedi. “Maer yüzünden meraktan öleceğim.”
Maer ona bakmadı, çünkü bu haksız sayılmazdı. Evet, merak ediyordu ve kediye de yansımış olmalıydı. Kedi de bunun farkındaydı. Bu sefer duygusunu da yayılmasını da engellemeye çalışmıyordu.
Fırtık camın içine eğildi. “Yansıtıcı yansıtıcı, söyle bana bu Pinina eve nasıl girdi acaba?”
Subutai bir kahkaha patlattı.
Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra ışık yükseldi. Bembeyaz. Önce camın içinden taştı, sonra kazan dairesinin duvarlarını, kırık aynayı, boklu battaniyeyi, kazanın kızıllığını, Fırtık’ın kulaklarını, Ro’lanthus’un dövmelerini, Maer’in yüzünü ve Subutai’nin gergin gülümsemesini yuttu.
Yağmur başladı. Görüntü onların karşısında değil, zihinlerinin içinde açılmıştı.
Maer kazan dairesinin sıcaklığını hâlâ hissediyor ama aynı anda yağmurun taşlara vuruşunu duyuyordu. Bir sokak belirdi. Yeni başlayan yağmur taşların üstünde ince parlaklıklar bırakıyor, uzakta bir fayton duruyordu.
Faytonun kapısı açıldı ve Pinina indi. Gözleri inat, öfke ve bekleyişle doluydu. Bir insanın yüzünü zamandan önce yaşlandırabilirdi bu bakışlar. Nitekim genç görünen yüzüne rağmen genç olmadığını da anlatıyordu bu Yansıtıcı. Saçları özenle toplanmış, elbisesi yağmura bile hazırlıklı çıkmış bir kadının seçiciliğiyle düzenlenmişti; fakat bu inceliğin altında yüzünün çizgilerine sinmiş bir sertlik vardı.
Pinina’nın yanında genç bir kız vardı. Kibar, körpe, narin. Elindeki şemsiyeyi öyle tutuyordu ki yağmur kendisini ıslatsa da Pinina’ya değmesin. Kendi omzu ıslanıyor, saçlarının birkaç teli yanağına yapışıyordu ama o bunu dert etmiyordu. Yüzünde küçük, mutlu ve acı verici derecede temiz bir gülümseme vardı. Henna.
Maer onu daha yaşlı haliyle hatırladı. Şimdi ise sadakatinin en körpe halinde duruyordu.
Fırtık onu hemen tanıyamamıştı Yine de nefesi değişti. Kedinin içinde bir parçası, bu genç kızın başına kötü bir şey geleceğini biliyordu ve daha görüntü bitmeden yas tutmaya başlamıştı.
Pinina kapıya ulaştığında eve baktı. Bir Varmış Bir Yok Olmuş. “Uçup elimden kaçamaycaksın, değil mi?” diye sordu Pinina. Kapısı kapalıydı. Dışarıdan bakınca bir evden çok, kendisini dünyadan çekmiş bir sır gibi duruyordu. Pinina butona baktı ve yüzündeki kibarlık bir an çatladı. “Bu sefer başarılı olacağım,” diye mırıldandı. “Bu sefer kaçıp kaybolmana izin vermeyeceğim.” Bunu eve söylüyordu. Bir insana değil.
Sonra yüzü değiştirdi. Öfke örtüldü; yerine yumuşak, kibar, neredeyse sevgi dolu bir gülümseme geldi. Bu değişim o kadar hızlı ve ustacaydı ki Maer’in içi bulandı. Büyü bazen renklerle ve iradeyle yapılırdı. Pinina’nın yaptığı ise yüzüyle yaptığı bir büyüydü. “Lütfen zile basar mısın Henna?” dedi çok kibar bir üslupla.
Henna koştu. Hem de büyük bir mutlulukla. “Yeter ki siz isteyin hanımım,” dedi ve zile bastı.
Kapıdan bir cevap gelmedi. Tek gelen ses bir uğultu gibiydi. Sanki Henna’nın üzerinden geçmiş ve onu inceleyip onaylamıştı. “Klik.” Kapı açıldı.
Fırtık’ın gözleri bir anda tanımayla büyüdü. “Bu…” dedi görüntüdeki genç kızı işaret ederek. “O…”
Subutai “Evet,” dedi sadece. Kaşları ciddiyetle çatılmıştı.
Henna içeri girdi, Pinina da onun hemen arkasından hiç durmadan eve geçti.
Giriş holü belirdi. Pinina içeri adım attığı anda karşıdaki kapı kilitlendi, arkadaki kapı da kapandı. İki kadın içeride hapsoldu. Henna hafifçe irkildi. Pinina istifini bozmadı. Bu kapanı bekliyordu. “Lütfen bu zile de basar mısın Henna?” dedi. Henna korkmuştu ama yine de hiç tereddüt etmedi.
Kapının altından tanıdık bir rüzgâr süzüldü. Oda doldu. Pinina da Henna da duvarlara tutunarak dengelerini bulmaya çalıştılar. Sarsıntı durduğunda herkes dışarıda onları neyin, daha doğrusu nerenin beklediğini biliyordu. Arkalarındaki kapı çok geçmeden açıldı.
Henna kapıya yöneldiğinde ise Pinina ona doğru eğildi. Sesi tatlıydı, cümlesi ise bir o kadar zehirliydi: “Lütfen dışarıya çıkıp hazırım dedikten sonra üçe kadar sayarak oradaki zile basar mısın Henna? Bir gün dönüp seni oradan alacağıma emin olabilirsin. Ben dönene kadar oradan ayrılma ve beni bekle lütfen.” Sonra ekledi: “Ölsen bile kapının önünü terk etme.” diye tüm zerafetini katarak buyurdu.
Kazan dairesinde herkes sustu.
Henna ise gülümsedi. “Yeter ki siz isteyin hanımım. Siz ve kocanız küçüklüğümden beri bana sahip çıktınız. Bize karşı hep iyi oldunuz. Ne isterseniz yaparım.” Sonra kapıdan çıktı.
Pinina döndü ve kapıyı çekerek kapattı. Kızı dışarıda bırakmıştı. Hızlıca diğer kapının önündeki ikinci butona gitti. Daha o butona ulaştığı anda dışarıdan Henna’nın sesi geldi. ”Hazırım Hanımım!” Sonra saydı. ”1... 2... 3!” Pinina, Henna ile aynı anda zile bastı.
“Ding Dong.” Bir an sonra Pinina’nın olduğu oda yine rüzgârla doldu. Sarsıntı geldiği gibi çabucak geçti. Pinina’nın yüzündeki heyecan artık saklanmıyordu. Önündeki kapı kendiliğinden açıldı. Holden eve geçti.
Yansıtıcı ışık söndü, gitti.
Kazan dairesi geri geldi. Geri dönüş sert oldu. Kızıl sıcaklık, metal kokusu, kırık ayna, boklu battaniye, çantadaki Suzame Tozu, fülüt ve kazanın hırıltısı gerçekliklerini dayattılar. Ama Henna’nın yağmur altındaki hali, onun anısı odadan çıkmadı.
Fırtık ağlıyordu. Küçük gövdesi sarsılıyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Şerefsiz kadın!” dedi. “Resmen o hizmetçiyi kandırmış. Düşünsenize… orada kaç yıl beklemiş hanımım hanımım diye!”
Kimse onu susturmadı. Subutai’nin yüzünde alay yoktu. Ro’lanthus gözlerini indirmişti. Türki kazana daha sıkı tutunuyordu.
“Demek böyle yapmış,” dedi Türki düşünceli bir sesle. “Hayatımda bu kadar şeytan bir kadın görmemiştim. O hizmetçi kızı bu eve girebilmek adına kandırmak için kim bilir ne kadar zaman harcadı. Onu kendisine bu kadar derinden bağlayabilmesi inanılmaz bir şey.”
Maer’in içi soğumuştu. Pinina kapıyı kırmamıştı. Evi yenmemişti. Birinin sadakatini anahtar yapmıştı. Ve bu, gördükleri çoğu büyüden daha korkunçtu.
Çünkü kırılan kapılar onarılabilirdi. Ama yanlış yere verilmiş bir rıza, evin hafızasında hâlâ açık kalmış olabilirdi. Maer bunu düşündüğü anda kapının uzaklarda bir yerde, belki de yalnız kendi zihninde, çok hafif kıpırdadığını hissetti.
Maer için mesele hiçbir zaman yalnızca gördüğü şey değildi; gördüğü şeyin odada bıraktığı duyguydu. Pipo içmediği zamanlarda başkalarının korkusu, merakı, öfkesi ve tereddüdü kendi derisinin altına sızar, ona ait olmayan hisler onun bedeninde yer arardı. Bu yüzden her sahne onun için iki kat yaşanırdı: bir kez gözleriyle, bir kez de başkalarının içinden taşan o kirli ve dürüst dalgayla.
Bu evde eşyalar kenarda bekleyen sessiz nesneler değildi. Bir ayna, yalnızca yüz göstermezdi; bazen yüz saklardı. Bir fülüt, yalnızca ses çıkarmazdı; bazen bir ruhun ağzını burnunu dağıtırdı. Bir gaz lambası, yalnız ışık vermezdi; gerektiğinde geçmişi, kandırılmış rızayı ve yaklaşan felaketi camının içinde tutup herkese gösterirdi.
Henna’nın görüntüsü sadece bilgi değildi; bir yaranın açılışını izlemekti. Maer, Fırtık’ın acısını kendi içinden ayırmaya çalıştı ama başaramadı. Kedi ağladığında oda küçülmüş gibi oldu; çünkü bazı adaletsizlikler, büyük savaşlardan daha sessiz ve daha yakıcıydı.
Pinina’nın yüzü Maer’in aklından çıkmadı. O an ortada görünen bir büyü yoktu; enerji tayfı, parşömen, söz ya da mühür kullanılmamıştı. Yine de Pinina, Henna’nın zihninde kapı açmıştı. Demek ki bazı büyüler insanın elinden değil, sabrından ve acımasızlığından doğuyordu.

BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Bu bölümde Pinina’nın eve nasıl girdiğini gördük ve sanırım Büyük Ev’deki en tehlikeli şeyin her zaman büyü olmadığını da biraz daha iyi anladık.
Bazen bir kapıyı açan şey anahtar değil, kandırılmış bir sadakat oluyor.
Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın. Özellikle Henna’nın hikâyesi ve Pinina’nın yöntemi hakkında ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı