🎵 Fırtık'ın Şarkısı’nı dinlemek için:
Youtube'da Aç: Seni Gidi Sihirli, Yaramaz Kedi

-----------------------------------------------------------------------------------------------
Maer kapıya yönelirken Subutai onu durdurmak için bir anlığına hamle yapsa da geç kalmıştı. Büyücü çoktan kapıyı açıp dışarıya çıktığında Maer’in cübbesini tutuyordu Subutai. Zira Maer teorisinin gerçek olduğunun bilincinde heyecana kapılmış olsa da duruma dair hiçbir bilgisi olmayan ve adamın sadece ortamdan bir an önce kurtulmak çabası içinde olduğunu düşünen Subutai ortamdaki sıcaklık değişiminin farkına varmıştı.
Büyücü kapıyı açtığı gibi bir kum denizi önlerine serildi ve o anda yüzünde koca bir sırıtış ile Subutai’ye ve doğrulmuş, kendilerine doğru yürümekte olan Fırtık’a baktı. “Bu bize sadece holün zeminindeki kumların kaynağını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda aklımdan geçen teorinin doğruluğunu da kanıtlıyor,” dedi.
Fırtık gökyüzüne bakarken yakıcı güneşin ağrıyan bedenini kavuracağını hissediyordu. Önlerinde uçsuz bucaksız bir çöl uzanıyordu. Bu neyi kanıtlardı ki? Subutai’de anlayamıyordu. Bu sadece ve sadece eve geriye dönmeleri gerektiğini, bu yolun onlar için hiç de uygun olmadığını gösterirdi.
“Anlamıyor musun Subutai?” diye onun omuzlarını tuttu Maer. “Bu cihaz bizim, belki de tüm evin sadece zamanda yolculuk yapmasını sağlamıyor…” Ellerini Subutai’nin omuzlarından çekti ve sağ yumruğunu havada geniş bir daire çizdirerek sol avcunun içine vurdu. “…bizi ve belki de tüm evi bir mekandan diğerine taşıyor. Tahminen dört farklı mekan arasında aktarıyor. C-D-A-B… C harfi üste geldiğine göre bu harf çöle karşılık geliyor olmalı. A harfindeyken Aransun’daydık.”
Subutai şok olmuştu. “Ne yani,” dedi heyecanla “Aransun’dan çıkıp Sıcak Ölüm Çölünde mi bittik?” Etrafına bir Catterian arayarak heyecanla bakındı. Her zaman o kedi kadınlardan bir tane görmenin ümidi ile yaşamıştı.
Büyücü evin kumlara açılan üç basamağını indiği gibi arkasını döndü ve eve doğru baktı. Ev öylece, koca bir çölün ortasında süzülüyordu. Kum o kadar inceydi ki buna hiç hazırlıklı olmadığını fark etti. Henüz botlarının tam kurumadığı için yapışan kumlarla da kaplandığını gördü. Hafif rüzgârlar çöl kumlarını havalandırıyor ve kaldırıp koparıyor, açık olan eve dahi yükselerek girmelerini sağlıyorlardı.
Subutai’de peşinden merdivenleri inerken bir an durdu. Uzaklarda bir karaltı mı vardı? Merdivenlerde, hemen yanındaki Fırtık’a ve Maer’e orayı işaret ederek “Şuradaki nedir?” diye sormakta gecikmedi. Catterian olabilir miydi? “Heeey!” diye bağırdı. Fırtık gözlerini kısmış o tarafa doğru bakıyordu.
Daha genç adam “Bir Catterian olabilir mi?” diye sorduğu anda üçününde tüylerini diken diken eden bir uluma sesi duyuldu. Bunun bir Cattieran olmadığını anlamaları için Fırtık’ın “Hayır, bu bir Catterian değil!” diye haykırmasına gerek yoktu.
“Ne o Fırtık?” diye soran Maer çoktan eve doğru gerilemeye başlamıştı bile. O eve geriye girmek ile burada durup bu sıcak cehennemde onlara doğru yaklaşmakta olan her neyse onunla yüzleşmek arasında gidip gelen Maer “Çıkarabildin mi?” diye sordu.
“İri kıyım bir yaratık,” dedi Fırtık. “Yemyeşil derisi, kalın, sert boynuzları var ve bir çeşit kanatları var. O kanatların o bedeni taşımayacağına yemin edebilirsiniz. Ha, o neden eğiliyor yere doğru?”
Maer hemen onlara bakarak “Çabuk içeriye girin,” dedi. “Bu bir Bangidon, bu tarafa doğru atlayacak!”
Subutai de, Maer’de biliyordu bu yaratıkları. Meleran’ın üzerinde görüp görebileceğiniz en tehlikeli yaratıklardan birisi olarak bilinirlerdi. Güçlü bacakları sayesinde destekledikleri dizlerini kırmaları demek zıplamaları anlamına gelir, o kanatlar uçmaya değil, yumuşak iniş yapmalarına ve böylece üzerlerinden atladıkları avlarının kafalarını bedenlerinden ayırma işlemini gerçekleştirmelerine yardımcı olurlardı. İkisi de doğal olarak namı iyi bilinen bu yaratıklardan biriyle ilk defa karşılaşıyorlardı. Zaten bu yaratıklarla karşılaşmasına karşın halen hayatta olan pek kimse ile karşılaşamazdınız da.
Subutai hızla arkasını dönerek kapıya yönelmişti bile; ama gözleri Fırtık’a takıldı bir an… Fırtık çoktan girdiği stres altında bir KOP sesi çıkartmıştı bile. Kedi kısa bacaklarını kapatan, sıcak havaya rağmen boylu boyunca süzülen kalın, kızıl cübbesi ile bir kızıl büyücüye dönüşmüş, kızıl bakan göz bebekleri ile Bangidon’a doğru öfke saçıyordu.
Subutai bir küfür mırıldanırken Fırtık “Başka bir şey isteseymişim olacakmış!” diye haykırıyordu ve “Gel bakalım seni pislik, sana kaçmak neymiş göstereceğim!” Maer çoktan basamakları çıkmıştı bile ki Subutai’de durmadı, elindeki o garip, kedi patisi şeklinde olan asasını kaldırmakta olan Fırtık’ı kaptığı gibi kapıya yöneldi.
Maer, dışarıdaki butonun yanından geçerken şeklinin içerideki ile aynı olduğunu fark etmişti. Ama ne anlamı vardı ki? Tüm iş, içerideki butonda bitiyordu nede olsa! Aynı anda kapıya ulaşarak açmaya çalışınca büyük bir şokla kalakaldı. Kapı kilitliydi!
Fırtık asasını kaldırmıştı ki “Bu şey ile savaşamazsın seni susak!” diyen Subutai onu kaptığı gibi merdivenleri tırmanmaya başladı. “Seni anında yutar, kaçmaya bile fırsat bulamazsın!”
Onlar ulaştığında Maer çoktan kapıyı birkaç kez tekmelemiş, ardından koşarak zile defalarca kez basmaya başlamıştı.
Bangidon atladı. Zil ise o anda aheste aheste Ding Dong sesi çıkararak çaldı ve iri cüsseli yaratık havada, onlara doğru süzülürken bir koltuğu altında öfke ile haykıran diğer eli ile kısa kılıcını çeken Subutai sırtını kapıya dayamıştı. Kapının klik sesi duyulduğunda içeriden aynı "Buyrun, buyrun, bizde sizi bekliyorduk!" diyen kibar erkek sesini işittiler; ama Maer kapı koluna asılınca Subutai geriye doğru, içeriye savrulmuş, ikisi birlikte kapıyı aynı anda yüklenerek kapatmışlardı.
Kapı kapandığı anda bir küt sesi duymuş; lakin yaratığın tüm cüssesine karşılık kapıda hiçbir darbe ya da ağırlık hissetmemişlerdi.
Fırtık hiç olmadığı kadar öfkeliydi. Öyle ki Bangidon'a ciddi ciddi büyü yapmayı düşünüyordu. Hem de nasıl olduğunu bilmeden, bildiğinden bile emin olmadan bildiği çok sağlam da bir büyüsü vardı ve daha bir kaç dakika önce kop kop yaparken aklına gelmişti. Subutai kendisini kaldırıp büyücü arkadaşları ile birlikte eve girmiş, kapıyı kapatmış ve o anda Fırtık’ın bu büyüyü icra etmeye şansı hiç kalmamıştı. Öfkeden çıldıracak gibi oluyordu.
Yaratığın kapıya vurduğu darbeyi duyabiliyorlardı. Nitekim kapı bu darbelerden hiç zorlanmıyor gibiydi. Yine de korku içerisinde geriye çekilen Subutai "bin babanın oğlu kapıyıda kıracak," diyerek oraya bakıyordu.
Fırtık ise “Bırak beni Subutai! Bırak alayım ayağımın altına şu fazla büyümüş balonu!”
Bir yandan Fırtık’a da kızan genç adam " Bırakaydımda üzerine konuverseydi, değil mi?" diyerek söylendi. Maer ise sanki bir etkisi olacağını düşünürmüş gibi kapıya yüklenmekteydi.
Subutai daha fazla beklemedi. Gitti ve olanca gücü ile butona bastı.
Buton içine geçerken bir an dışarıdan o korkunç kükreyiş tekrar geldi, ardından yaratığın darbelerinin sesi bıçak gibi kesildi, yer değiştirmenin getirdiği titreşimler ile oradan kalkarak başka yere gittiklerini artık biliyor, bu durumu anlıyorlardı. Nitekim bu yolculuk, sıcaktan çok korkudan terlemiş, bir anda bitap düşmüş Subutai ve Maer’e bir rahatlama dahi vermişti. Kalpleri halen deli gibi atıyordu; ama ikisi de kurtulduklarının bilincindeydiler.
Durumun heyecanı ile ne titreşimler ne de odaya cihazdan yayılan rüzgar onları rahatsız etmemişti. Cihaz tekrar açıldığında ve üzerindeki semboller tekrar gözüktüğünde bile soluklanmak için bir süre geçirmeleri gerekmişti.
Kendilerine gelmeleri için geçen kısa sürede kollarını kavuşturmuş, öfke ile mırıl mırıl söylenmekte olan Fırtık’a dönerek Maer öfke ile “Fırtık ne düşünüyordun ki sen?” diye sordu.
Fırtık öfkeli bir şekilde sanki onlara küsmüş gibi yere oturarak ve bağdaş kurarak "Dövecektim ben onu!" diye bozuk attı. O sırada havayı koklayan Maer ilginç bir şekilde son zamanlarda hiç almadığın kadar güzel, temiz bir hava kokusu alıyordu. Bu hava ne kadar da tanıdık geliyordu ona?
Dışarıdan kapıya vurulduğunu duyduklarında yerlerinden zıplamadan yapamadılar. İlk önce Bangidon geriye döndü sanarak bir süre dehşet içerisinde kapıya baktılar ve ardından kapıdan gelen ses tekrarlandığında rahatladılar. Resmen dışarıdan kapıyı çalan birisi vardı. Ama bu kişi zile basmıyor, sadece kapıya vuruyordu. Tık Tık Tık! Akabinde ise "Orada biri mi var?" diye içeriye doğru gelen ince ve tiz, yumuşacık bir kadın sesi işittiler.
Temkinlice kapıya yaklaşan Subutai’de karşılık olarak kapıya tık tık tık şeklinde, aynı tonda vurarak “Hey, buradayız!” diye seslendiğinde dışarıdaki kadın bir an karşılık vermeden durakladı ve kısa bir süre Maer ile Subutai birbirlerine baktıktan sonra Maer bilmiyorum şeklinde bir el işareti yaptı. Ardından Subutai “Orada mısınız?” diye seslendi.
Bir süre sonra kadından "Kimsiniz? Yalnız mısınız orada?" şeklinde bir dönüş oldu.
En sonunda Maer dayanamayarak Subutai’den önce atladı ve "İki adam bir de Fırtık burada mahsur kaldık da! Zile basabilir misiniz acaba?" şeklinde cevapladı kadının sorusunu.
Ses, Maer'in cevabı üzerine bir anda kesilmişti. Ardından yine o kısa sessizlik çöktü. Kadın neden bu kadar çok sessizleşiyordu? Ne yapıyordu? Bir şey mi düşünüyordu?
O sırada Subutai ayaklarının dibinde kulağını kapıya dayamış kızıl cüppeli Fırtık'ı fark etti. Merakı öfkesine hakim gelmiş gibiydi.
Sessizlik uzadıkça Maer’i bir sinir sarmaya başlamıştı. Bir an kanal açıp dışarıdaki kadının duygularına uzanmayı bile düşündü; ama daha o buna fırsat bulamadan kadın tekrar konuştu. "Yapamam,” şeklindeydi kadının cevabı. "Sonuçları sizin için kötü olabilir."
Ardından kadın tekrar sessizleşmişti. Maer, "Neden? Neyin içindeyiz biz?" diye sormasına karşın kadından hiçbir cevap alamadı. Ardından Subutai dayanamayarak patladı. "Hanım efendi neden konuşmuyorsunuz? Bizim için ne kötü olabilir? Nasıl bir kapı bu? Neredeyiz biz?"
Kadın sanki kısa süren sessizliğinde bir karara varmış gibi aniden konuşmaya başladı. "Kendiniz keşfetmelisiniz!" dedi. "Tek yapmanız gereken zile basmak." Sonra durdu. "Ev sizi taşıyacak. Sizinle tekrar karşılaşır mıyız bilmiyorum; ama olur da benden önce hanımım ile karşılaşırsanız ona... ona burada olduğumu, tam da buyurduğu gibi onu beklediğimi söyleyin! Şimdi... Lütfen gidin!"
Ama Maer şimdi kızmaya başlamıştı! "Hanımının gittiği yeri biliyor musun? Onu nasıl bulabiliriz?" diye sordu haykırarak ve daha fazla cevap almayı umarak. Bu kadının, şoförün bahsettiği iki kadından birisi olduğunu ve başka bir mekanda kaldığını, hanımını orada beklediğini tahmin ediyordu. Kadın, hizmetlisini neden yanından ayırmıştı? Her şeyden de önemlisi onu neden dışarıda bırakmıştı?
Tüm bu sorular Maer’in aklını doldururken kadın hiçbir cevap vermemiş, üstüne üstlük kapının yanından uzaklaşan ayak seslerini duymuşlardı.
Kapının iç tarafını incelemesine karşılık hiçbir hasar göremiyordu Maer. Tuhaf bir şekilde kapı içeriye doğru hiçbir hasar almamış, hatta şeklinde en ufak bir ezilme, darbe izi dahi olmamıştı. Oysa ki o iri Bangidon’un darbeleri altında kapının hafifçe içeriye göçmeye başlaması kadar doğal bir şey olamazdı. Eğer ki kapı hasar almış olsaydı Subutai’ye kırıp çıkmayı önerecekti büyücü.
Subutai kollarını kavuşturmuş düşünüyordu. Maer’in aklından geçen cevap ve soruları o dile getirmekte gecikmedi. “Butona basmaktan başka çaremiz yok gibi,” diyerek başladı. “Ne dersin? Hanım nereye gitti acaba? Neden hizmetlisini dışarıda bıraktı ki? Hem o kadın neden kapıyı açmadı dersin? Acaba hanımda başka bir yerlere gidip orada hapis mi kaldı dersin? Bulmacayı çözmüş olabilir mi acaba?”
Kapıdan vazgeçip döndü Maer. Belli ki kapı da, belki ev de kendisini koruyordu darbelere karşı.
"Dediğim gibi bir bulmaca değil bu Subutai. Dört adet sembol, ikisi kapının durumunu, ikisi günün konumunu belirtiyor. Dört harf ise mekanı işaret ediyor. Bu bir bulmaca değil… Bir tuzak!” Sözlerinin havada asılı kalmasına izin verdi. Ardından devam etti. “Zaman ve mekan arasındaki on altı olasılığa kilitlenip kaldık. Aletin düğmesine basmak dışında bir şey de yapamıyoruz. Sanki kurulan tuzağın içerisindeki olasılıklarla bezeli bir elekteyiz. Kadın rastgele de bir yere de gitse, istediği yere de gitse nasıl anlayacağız ki? Ben evin içinde girdi sanmıştım. Öbür kapıyı uygun zamanda açabilirsek kurtuluruz belki diyordum; ama emin değilim şimdi." Ardından önündeki, evin içine giren kapıya yönelerek “Hem,” dedi endişe içerisinde “Evin içerisine nasıl giriliyor, bu kapı nasıl açılıyor ki?”
Fırtık gözlerini Maer’den ayıramıyordu, bu nedenle düşünceler içerisinde ona doğru bakmakta olan Maer ile göz göze gelmeleri kaçınılmazdı. “Fırtık,” dedi Maer birden. “Çok büyük bir olasılık vermiyorum; ama şu düğmeye bir de sen basarsan ne olur?”
Fırtık düşünceli bir şekilde Maer’de ki bakışlarını kaldırarak Subutai’ye döndü ve “Ne dersin Subutai,” dedi.
“Bizi eve sen getirdin sonuçta,” diye ısrar etti Maer. “Düşünsene, belki de sen basınca kapı sana farklı tepki veriyordur. Nihayetinde büyülü cihazların neye, nasıl tepki vereceklerini kestirmek gerçekten de zordur.”
Subutai bir an düşünceli gibi duruyordu; ama Maer’in ısrarlı ikna çabaları karşısında o da başı ile onaylamadan edemedi. “Maer’in haklılık payı da olabilir hani,” dedi. “Bir bas bakalım Fırtık. Sonuçta öyle ya da böyle butona tekrar basmamız gerekecek, bu kaçınılmaz. Basan neden sen olmayasın ki?”
“Hepimiz şansımızı deneyelim,” diyen Maer gülümsedi. Bu arada Subutai eğilerek Fırtık’ı kucakladı ve onu kaldırarak butona doğru uzattı.
Arkadaşlarından onayı alan ve Subutai tarafından havaya kaldırılan Fırtık butona yaklaştıkça içindeki öfkenin artmaya başladığını hissediyordu. Sanki kor bir alev gibi onu kavurmaya başlamıştı, ardından parmağını uzatarak, Maer'e son bir kez yan yan bakarak butona yavaşça dokundu.
Fırtık daha butona bastığı anda cihazdan yayılan enerji akımları altında bedeninden yayılan dalgalar eşliğinde geriye doğru savrularak Subutai’nin ellerinden kurtuldu ve Maer’e çarparak yere devrildi. Maer onu tutup kaldırırken kedi normal haline dönmüş; ama üzerinden dumanlar çıkıyordu. Sanki düğmeye karşı beklenmedik bir tepkime vermiş gibiydi. Maer hemen bunun doğru bir hamle olmadığını, bu botun her nasıl bir büyülü cihazsa büyülü yaratıklara karşı savunması olduğunu anladı.
Buton yine aynı hareketlere başlamış, odayı rüzgâr doldurmuştu; ama iki yoldaş Fırtık’ın durumuna o kadar endişelenmişlerdi ki ne bu durumun ne de titreşimlerin, mekan değiştirmenin farkına çok net varamadılar. Zaten artık bu zaman ve mekan değişimine o kadar alışmışlardı ki fark etmemeleri de gayet doğaldı.
Subutai, Fırtık’ı sarsarak uyandırmaya çalışsada Fırtık tepki vermiyordu. Maer ise kalbini dinleyince iyi olduğunu fark edene kadar rahatlamadı. Bunun üzerine Subutai oturarak “Çok da iyi bir plan değilmiş Maer,” diye bildirdi.
Canı oldukça sıkkın olan genç büyücü derin bir nefes vererek “Bu iş çok can sıkmaya başladı,” diye duygularını dile getirmeden edemedi. Derken kaşlarını çatarak kapıya doğru ilerledi. O tanıdık, temiz havanın değiştiğini, yerini daha ağır bir havanın aldığını fark eden Maer kapıyı yavaşça açtı.
Uçsuz bucaksız bozkırların orta yerinde duran bu sıra dışı ev yüz yıllardır barbar gençlerinin uğrak mekanı olmuştu. Her kabileden onlarca barbar genci on altı yaşlarına adım attıkları gün kabilelerinden ayrılır ve bu eve, onun avlusuna ulaşarak burada Tanrıları Horn’a ibadet etmeye başlarlardı. İbadetleri sırasında Hayat Öğretilerini edinene kadar sadece su içerek, tek bir lokma yemek dahi yemeyerek evin avlusunda, kapısının önünde oturan ve yüreklerini savaş tanrısının boynuzlarına açan barbar gençleri eninde sonunda, öyle ya da böyle hayat amaçlarını, gerçek öğretilerini öğrenerek evlerinin yolunu tutarlardı.
Henüz on altısındaki genç Kon’un bozkırları aşıp gelmesinin ve o gün, tam da orada durmasının tek nedeni de işte buydu. Evin içerisinden tuhaf sesler geldiği o ilk anda, bu sıra dışı durumda hemen yerinden ayaklanmış ve beklediği anın geldiğini hemen anlamıştı.
Maer kapıyı açıp uçsuz bucaksız bozkırlara şöyle bir göz attıktan sonra evin merdivenlerinde durmakta olan barbar gencini işte tam da bu anda görmüştü. Maer’in o anda bilmediği şey o gün, orada, bu barbar genci ile tanışarak gelecekte bu adamın hayatını çok farklı bir şekilde etkileyeceğiydi.
Barbar genci gülümseyerek “Yüce Horn,” dedi ve sol avcu ile sağ yumruğunu kapatarak başını, ellerinin üzerine eğmek kaidesi ile selam verdi.
Şaşkın bir şekilde, omzuna attığı Fırtık ile Maer’i takip eden Subutai’de kapıdan çıkarak barbar gencin karşısında durdu ve “Neredeyiz bu sefer?” diye sordu.
“Sanırım barbar bozkırlarında,” diye bildirdi Maer etrafına ve oradan da genç adama doğru bakarak. Sonra genç adama hitaben “Selamlaman için teşekkür ederiz genç adam,” dedi. “Bize adını bahşeder misin lütfen?”
“Adım Kon yüce olan!” dedi barbar genci başını kaldırıp Maer’e doğru bakarak. Ardından Subutai’yi ve omzundaki Fırtık’ı fark ederek şaşkın bir şekilde o tarafa döndü. Ne diyeceğini, hatta ne düşünebileceğini bile bilemiyordu. “Yüce olan,” dedi Maer’e hitaben. “Hayat Öğretim sürecinde bana bizzat gözüktüğünüz için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.”
“Ben yüce olan filan…” Ama Subutai durumu kavramış ve Maer’i hemen kenara çekerek “Sakin ol bakalım,” demişti.
Arkasındaki eve bakan ve onu işaret eden Subutai “Bu evin senin için anlamı nedir?” diye sordu.
Sınandığını düşünen genç adam “Kutsal olandır o,” diye cevap verdi. “Yüzyıllardır bozkırlarımıza güzellik ve huzur katar. Onun varlığı sayesinde barbar kabileleri kendi aralarındaki savaşlarına ara vermiş, onun varlığı ile kutsanmışlardır. Her barbar genci, onun ve sizlerin huzurunuzda hayat öğretilerini öğrenmek için reşit olduğu gün buraya gelir ve amacını edinerek yollanır. Bu amaç, bu güne kadar asla ve asla savaş olmamıştır.”
Bu kadar net olan barbar gencinin açıklamalarını dinleyen Maer, Subutai’nin kendisini susturduğuna şükretmeden edemedi. Eğer ki barbar gencine dönüp te aslında yüce olan olmadıklarını söyleseydi delikanlı kendilerini kutsal olana zarar vermek için içeriye girmiş olan birer soyguncu ya da hazine avcısı sanabilirdi.
Nitekim Kon’da onlara bu açıklamayı bahşetmişti bahşetmesine; ama açıklamasının ardından bunları nasıl olupta bilmediklerini merak ederken şüphelenmeden de edememişti. Şimdi merakla onlara doğru bakıyordu barbar genci. Önde olanın, ilk önce Tanrı Horn’un bir elçisi ya da bizzat kendisi olduğunu düşündüğü bu varlık ne kadar da zayıf gözüküyordu öyle? Arkadaki sarı saçlı adamın gücüne inanabilirdi; ama bu adamın bir Tanrı olduğuna ilk başta nasıl da inanabilmişti acaba?
Bu durumun, barbar gencinin şüpheciliğinin farkına ilk varan Subutai oldu. Hemen durumu düzeltmeye çalışarak “Genç savaşçı,” dedi. “Bunları bildiğini, kutsal mekanın tarihini iyi bildiğine sevindim. Peki ya daha öncesi, savaşların olduğu zamanlar. Ev buraya nasıl geldi, bunu da biliyor musun?”
O anda, kapıdan çıkan bu kutsal varlıklar karşısında kendisinden utanan ve aslında yüce olanlar tarafından sınandığını düşünen Kon hemen hatasını düzeltmeye çalışarak “Efendilerim,” dedi artık Tanrısının elçileri olduğuna emin olduğu bu iki adama hitaben “Kavimler arası savaşlar kaçınılmazdı. Kanlar dökülürdü, erkekler ölürdü, kadınlar kaçırılırdı; ama bu kaçınılmazdı.” Eli ile göğsüne vurarak “Yine olsa yine ölürüz,” diye gururla belirtti. “Kavimler arasında toplanan en büyük savaşlardan birisinin, en can alıcı noktasında, Elli Yıllık Bozkır Savaşları’nın ortasında adete gökyüzünden, kavimlerin tam ortasına indi kutsal olan.” Eli ile evi gösteriyordu şimdi. “Ve varlığı ile kutsadı bizi…”
Subutai anlıyordu. Zaten vahşiliği ve acımasızlığı ile bilinen barbar bozkırlarının dış halklara çok fazla açık olmadığı bilinirdi; ama kendi içlerinde de çılgın bir savaş sürdürmeleri, zaten çetin olan bu toprakların normalde ölümcül halini kat be kat arttırması anlamına geliyordu.
“Öncesinde kavimler ona saldırdılar, onu düşman kavimlerin bir oyunu sandılar; ama üzerinde tek bir çizik dahi açamıyorlardı. Kapılarını kıramıyorlardı. Ne yaptılarsa, hangi güçleri kullandılarsa üstesinden gelemediler. Birlik olup aşmaya çalıştılar; ama aşamadılar. Varlığını kabullenmeleri on yıllarını aldı ve bu on yıllarda birbirlerine olan kinlerini dahi düşünmez oldular. Tek amaçları kutsal olana girmekti. Bu amaçlarını aşmaları ise daha da uzun zamanlarını aldı. En sonunda onu Tanrımızın bir öğretisi olarak kabul ettik.” Koca barbar genci ağlamamak için zor duruyor gibiydi.
Subutai başı ile onayladığı sırada Maer etrafına bakınıyordu. Uçsuz bucaksız bu topraklarda yol alabilirlerdi; ama şimdi içine düştükleri durumun daha iyi farkına varıyorlardı. Subutai’de durumun farkındaydı. Yüzyıllardır burada duran bir eve bir kedi tarafından getirilmişlerdi. Hem de Aransun Şehri’nin göbeğinden girmiş, çölden ve şimdi de bozkırlardan çıkmışlardı.
Şoförün uzun süredir hanımı beklemesine şaşmamalıydılar. Hanım neredeydi, hizmetlisi neden başka bir yerde kalmıştı, evin içerisinde ne vardı. İkisi de içine düştükleri bu gizemli evin kendilerini yeniden çekmeye başladığını hissediyorlardı. İlk defa handa hissettikleri o çekim tekrardan içlerinde yükselmeye başlamıştı.
Subutai ve Maer tekrardan gence baktılar ve ardından Maer, genç delikanlıya hitaben “Şimdi bizi iyi dinle Kon,” dedi. “Bu kutsal mekan varolduğu sürece, barbarlar ve onların uçsuz bucaksız, eşi benzeri bulunmayan evleri,” eli ile bozkırları kaplayan bir işaret yaptı. “huzur içerisinde olmaya devam edecek. Onu iyi koru, olur mu? Evi ve barbarların evi olan bu bozkırları iyi koru.”
Ardından huşu içerisinde kendisine doğru bakmakta olan genç barbarı arkasında bırakarak, kendisini izleyen Subutai ile birlikte eve girdi.


BÖLÜM NOTU
4. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Ev artık çöle, bozkırlara ve Maer, Subutai ile Fırtık’ın beklediğinden çok daha eski bir tarihe açılıyor.
Bu tuhaf küçük yolculuktan keyif alıyorsanız, bu erken aşamada hikâyeye takip, favorilere ekleme ya da yorum yapmanız gerçekten çok yardımcı olacaktır.
Sizce ev onlara gerçekte ne öğretmeye çalışıyor?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı