insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

23. Bölüm — Suzame’nin Kokusu

Eşya: Suzame Tozu ve Gaz Lambası

Battaniyenin altındaki Cin Cüce sustuğunda, kimse onun gerçekten sustuğuna inanmadı.

Bir Varmış Bir Yok Olmuş’ta susan şeyler genellikle ya dinliyordu ya da daha kötü bir şey yapmaya hazırlanıyordu. Üstü boklu battaniyeyle örtülmüş çift taraflı ayna, kazan dairesinin taş zemini üzerinde biçimsiz, kirli ve rahatsız edici bir tümsek gibi duruyordu. Battaniyenin kenarlarından hâlâ kötü koku yükseliyor, o koku kazanın metal sıcaklığıyla birleşip odanın havasına ağır, yapışkan bir katman gibi siniyordu. Kırık değildi ayna; en azından henüz değildi. Cam görünmüyordu ama camın orada olduğunu herkes biliyordu. Daha kötüsü, camın arkasında Cin Cüce’nin de orada olduğunu biliyorlardı.

Maer belindeki fülüdün soğukluğunu parmaklarının altında hissediyordu. Fülüt, deriye değdiği yerde sıradan bir eşya gibi durmuyordu artık. Az önce Cin Cüce’nin onu isteme biçimi, bu küçük nesneye bambaşka bir anlam yüklemişti. Bir musallat ruh, bir şeyi böyle açlıkla istiyorsa, o şey ya çok değerliydi ya çok tehlikeli ya da çoğu zaman olduğu gibi ikisi birden. Maer’in pipo içmemiş olması, odadaki bütün duyguları daha açık, daha çıplak ve daha yorucu hale getiriyordu. Fırtık’ın kırılmış kedi gururu hâlâ keskin bir diken gibi havadaydı; Ro’lanthus’un yeni katılmış olmanın ve az önce gösterdiği taklit yeteneğinin ardından duyduğu çekingen dikkat, ince bir soğukluk gibi yanlarında duruyordu. Türki’nin korkusu ise daha derin, daha eski ve kazanın kızıl gövdesine bağlıydı. Subutai’nin duygusu ise her zamanki gibi en tehlikelisiydi; korkunun içinden bile işe yarar bir şey çıkarabileceğine inanan birinin kıpırtılı merakı.

Subutai çantasını yavaşça yere indirdi.

Bu hareket, odada küçük bir alarm gibi yayıldı. Çantanın içindeki eşyalar artık yalnızca yolculuk yükü değildi. Şeffaf cübbeler, pembe ve mavi kumaşlar, genç gösteren çoraplar, beyaz toz kesesi, parşömenler, belki de isimlerini bile bilmedikleri başka küçük felaketler… Hepsi o çantanın karanlık ağzında bir araya gelmiş, bekliyordu. Cin Cüce’nin büyülü eşyalara duyduğu zaafı öğrendiklerinden beri çanta artık bir yardım sandığından çok, aç bir yaratığın burnunun dibine tutulmuş kapalı bir yemek sepetine benziyordu.

“Ne yapıyorsun?” dedi Maer.

Subutai’nin yüzünde, kötü fikirleri iyi fikir sanan insanlara özgü o ifade vardı. Bu ifadeyi Maer hiç sevmiyordu; çünkü Subutai’de genellikle “bir şey deneyeceğim” ile “herkes birazdan bağıracak” aynı bakışta başlardı.

“Balık tutuyorum,” dedi Subutai.

Maer battaniyeye baktı. Battaniyenin altında bir balık değil, küfürbaz, musallat, açgözlü ve muhtemelen kırılgan ruh dengesini yıllar önce kaybetmiş bir Cin Cüce vardı. “Cin Cüce balık değil.”

“Daha kötü.”

Fırtık, battaniyeye bakıp tısladı. Tüyleri tam kabarmamıştı ama kabarmaya hazırdı; kedinin bütün bedeni, “Ben bu işe zaten en başından karşıydım,” diye yazılmış küçük bir pankart gibiydi. “Bence yem olarak bizi kullanma.”

“Henüz öyle bir planım yok.”

“Henüz kelimesini sevmedim.”

Ro’lanthus bu konuşmayı dikkatle izliyordu. Uzun kulakları, battaniyenin altından gelebilecek en küçük sese ve Subutai’nin çantasından çıkacak her hışırtıya karşı hafifçe gerilmişti. Bir Son Görü Elfi olarak geleceğin kırıntılarına bakmaya alışmış olabilirdi, ama bu ekibin plan yapma biçimi, geleceğin kendisinden bile daha belirsiz görünüyordu. Yine de geri çekilmedi. Kitabını göğsüne yakın tutuyor, gözlerini bazen çantaya, bazen battaniyeye, bazen Maer’in belindeki fülüdüne çeviriyordu.

Türki kazanın yanında duruyordu. Kazanın kızıl ışığı yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer yanını karanlıkta bırakıyordu. Eli metalin üstündeydi ve o el, sıcaklıktan yanmıyor gibiydi. Kazan, onun dokunuşuna alçak bir gürleme ile cevap verdiğinde Maer’in içinde hafif bir ürperti geçti. Bu evde metal bile yalnız metal değildi. Hele de Türki’nin “güzel kızımız” demesine neden olacak kadar sevilmiş, beslenmiş, korunmuş bir evin kazanı hiç değildi.

Subutai çantanın ağzını açtı. İçeriden eski kumaş kokusu, toz, kapalı kalmış büyülü eşyalara özgü o hafif metalimsi serinlik ve Maer’in artık ayırt etmeye başladığı küçük enerji izleri yükseldi. İlk olarak cübbeleri çıkardı. Şeffaf olanlar kazan ışığında var ile yok arasında duruyor, kumaş olmaktan çok ışığın yanlış katlanmış hali gibi görünüyordu. Pembe cübbe kenarda neredeyse utanmaz bir neşeyle duruyor, mavi olan ise loş ışığın içinde daha donuk, daha düşünceli bir parıltı taşıyordu. Subutai onları iki eliyle kaldırıp battaniyeye doğru gösterdi.

“Bu mu?”

Battaniyenin altından ilgisiz bir homurtu geldi. Homurtu boğuktu ama içindeki küçümseme gayet açıktı. Cin Cüce cübbelere ilgi duymuş olabilir, hatta kumaşların büyüsünü koklamış bile olabilirdi; fakat bu ilgi onu ele verecek kadar güçlü değildi.

Subutai cübbeleri biraz salladı. “Bak, şeffaf olan var. Pembe olan var. Mavi olan var. Cübbe sonuçta. Bir büyülü eşya meraklısı için güzel başlangıç.”

Battaniyenin altındaki ses bu kez daha net homurdandı. “Kumaş kokutma bana, hırsız. Onlarla köylü kandırırsın.”

Fırtık başını yana eğdi. “Zevki var demek.”

Maer ona baktı. “Şu an cübbe zevki tartışmayalım.”

Subutai cübbeleri kenara koydu ve çorapları çıkardı. Genç gösteren çoraplar, bütün bu dehşetin ortasında fazlasıyla sıradan durmayı başarıyordu. Hatta neredeyse hakaret eder gibi sıradandı. İnsanları genç gösterebilen bir çift çorabın en azından biraz daha gösterişli olması beklenirdi; ama bunlar, uzun süre yanlış çekmecede unutulmuş ve sonra büyülü olduğu fark edilmiş yün parçaları gibi duruyordu.

Subutai çorapları battaniyeye doğru kaldırdı. “Peki ya bu?”

Yine belirgin bir tepki yoktu. Battaniyenin altında kısa bir kıpırtı oldu ama bu, açgözlülükten çok rahatsızlık gibiydi.

Fırtık burnunu kırıştırdı. “Belki çorap sevmiyordur.”

“Büyülü çorap bunlar,” dedi Subutai. “Sevmemesi ayıp.”

Maer yorgun bir sesle, “Şu an çoraplara haksızlık edilip edilmediğini tartışmayacağız,” dedi.

Ro’lanthus çoraplara ciddi ciddi baktı. “Hem de genç gösteren çoraplar, değil mi?”

Subutai başını salladı. “Evet.”s

Cin Cüce battaniyenin altından alaycı bir ses çıkardı. “Genç görünmek için ayağına büyü takanlardan hayır gelmez.”

Fırtık hemen karşılık verdi. “Aynanın altında boklu battaniyeyle yatan biri için çok yüksekten konuştun.”

Battaniyenin altından öyle bir küfür yükseldi ki Ro’lanthus’un yüzü görünür biçimde soldu, dudakları buruştu. Son Görü Elfi, Meleran’ın karanlık ihtimallerine, kanlı savaşlarına, yarım kalmış geleceklere ve kitap içi hapisliğe dayanmıştı belki; ama Cin Cüce’nin kelime tercihleri onda bambaşka bir ruhsal yorgunluk yaratıyordu. “Böyle konuşmak zorunda mı?” diye sordu alçak sesle.

Subutai çorapları çantanın yanına bırakırken, “Zorunda değil, ama seviyor,” dedi.

“Sevmiyorum,” diye bağırdı Cin Cüce. “Doğam bu!”

Fırtık kuru kuru güldü. “Doğan biraz lağım kokuyor.”

Cin Cüce yine cevap verdi ama bu kez battaniye sesi biraz boğdu. Bu da herkes için küçük bir lütuftu.

Subutai çantanın içine yeniden uzandı. Bu kez eli daha dikkatli hareket etti. Cübbeleri ve çorapları çıkarırken gösterdiği oyunbaz rahatlık kaybolmuştu. Parmakları, çantanın dibinde daha küçük, daha sessiz bir şeyi buldu. Maer bunu gördüğü anda içindeki huzursuzluk belirginleşti. Çünkü bazı eşyalar çıkmadan önce bile odanın havasını değiştirirdi.

Küçük bir keseydi çantadan çıkan. Dışarıdan bakıldığında pek de görkemli sayılmazdı. Ağzı sıkıca bağlanmış, kumaşı yol tozu ve eski eşya kokusunu içine çekmiş, birkaç yerinden buruşmuş sıradan bir keseydi. Ama Maer onun sıradan olmadığını biliyordu. Kesenin çevresinde, cübbelerin saklanmak isteyen kaygan titreşimi ya da çorapların tuhaf, fazla canlı enerjisi gibi açık bir parıltı yoktu. Tam tersine, bu küçük kese kendi çevresindeki havayı sessizleştiriyor gibiydi. Sanki içindeki toz, çağrılacağı amacı beklerken nefesini tutmuştu.

O anda battaniyenin altındaki hava değişti. Cin Cüce görünmüyordu ama nefesinin kesildiği duyuldu. Kısa, aç, saklanamamış bir ses. Bir şeyin kokusunu almıştı. Bir hazineyi. Ya da kendisinin hazine sandığı bir felaketi.

Subutai’nin gülümsemesi inceldi. “Bunu biliyorsun.”

Battaniyenin altından cevap hemen gelmedi. Sonra ses, gereğinden hızlı ve gereğinden sert çıktı. “Bilmiyorum.”

“Biliyorsun.”

“Bilmiyorum!”

“Sesin biliyor.”

“Bilmiyorum, hissediyorum!” diye patladı Cin Cüce. “Değerli hazinenin kokusunu alıyorum!”

Bu cümle, odadaki herkes için Türki’nin uyarısını doğruladı. Cin Cüce büyülü eşyaları yalnız görmekle ya da dokunmakla anlamıyordu. Onların doğasını kokluyor, tadıyor, belki de açlığının diliyle yokluyordu. Kesenin ağzı daha açılmamışken böyle tepki vermesi, içindekinin cübbelerden ve çoraplardan bambaşka bir yerde durduğunu gösteriyordu.

Maer, Subutai’nin elindeki keseye baktı. Pipo içmemiş olduğu için Cin Cüce’nin açlığını şimdi daha net hissediyordu. Bu, mideye ait bir açlık değildi. Daha aşağılık, daha sivri, daha saplantılı bir şeydi. Bir nesneye sahip olma isteği, insanın ruhunun en derin yerlerine kadar uzanıp orada bir pençe gibi kapanınca buna artık yalnızca arzu demek yetmezdi. Cin Cüce’nin bu keseye verdiği tepki de öyleydi. İstiyordu, ama aynı zamanda ondan korkuyordu.

“Subutai,” dedi Maer.

Bu, yalnızca bir uyarı değildi. Fren gibiydi. Dur, demiyordu belki; ama hızını bil, diyordu. Subutai ona baktı. “Biliyorum.”

“Bildiğini sanıyorsun.”

“Bu, bende sık görülen bir durum.”

Fırtık çantanın biraz gerisinde duruyor ve bütün tüyleriyle bu fikre itiraz ediyordu. “Ben hâlâ bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum.”

Subutai kesenin bağını parmaklarıyla yoklarken, “Sen çoğu şeyi kötü fikir olarak düşünüyorsun,” dedi.

“Ve çoğunda haklı çıkıyorum.”

Maer, “Bu konuda haklı olabilir,” dedi.

Subutai’nin yüzünde kısa süreli bir kırgınlık belirdi. “İkiniz de aynı anda bana karşı birleşince insan dostluğun sıcaklığını başka türlü hissediyor.”

“Bu dostluk değil,” dedi Fırtık. “Hayatta kalma içgüdüsü.”

Ro’lanthus, bu atışmayı izlerken keseden gözünü ayırmıyordu. Yüzündeki beyaz dövmeler kazan ışığında solgun bir parlaklık kazanmıştı. Son Görü Elfi’nin bakışı, bir nesnenin yalnız şimdi ne olduğuna değil, ileride neye dönüşebileceğine bakmaya alışmış birinin bakışıydı. Fakat burada görü açılmadı. En azından Maer’in anlayabileceği biçimde açılmadı. Ro’lanthus yalnızca daha sessiz, daha dikkatli hale geldi.

Türki’nin eli kazanın üzerinde kasıldı. “Dikkatli olun,” dedi. “O şeyin ne olduğunu bilmiyorsanız bile, onun böyle tepki vermesi yeterince kötü bir işaret.”

Cin Cüce hemen bağırdı. “Ben tepki vermedim!”

Subutai keseyi kaldırdı. “Küçük bir nefesin kesildi sadece.”

“Kesilmedi!”

“Kesildi.”

“Sen nereden bileceksin, hırsız?”

“İnsanların yalan söylerken nasıl ses çıkardığını bilirim.”

Ro’lanthus, bu cümlede Subutai’ye baktı. O da sesleri dinliyordu; ama Subutai’nin dinleme biçimi başka bir şeydi. Bir Son Görü Elf’i seslerin içindeki kader kırıntılarına kulak verebilirdi. Subutai ise sesin içinde saklanan menfaati, korkuyu, yalanı ve açığı arıyordu. Bu, büyü değildi; ama küçümsenecek bir yetenek de değildi.

Subutai kesenin ağzını açtı.

İçindeki beyaz toz ilk bakışta ışık saçmadı. Parlamadı. Ortama kutsal bir müzik yaymadı. Büyülü eşyaların çoğu, hikâyelerde anlatıldığı gibi kendini beğenmiş değildi zaten. Bazıları sessiz kalırdı; çünkü ne olduklarını bilenlerin bağıra çağıra tanıtılmaya ihtiyacı olmazdı. Toz taneleri, kesenin karanlık ağzında küçük, mat ve fazlasıyla masum görünüyordu. Fakat Maer daha dikkatli bakınca tanelerin ışığı yansıtmadığını, ışığı beklediğini düşündü. Sanki her biri bir amacın çevresinde şekil almak için yaratılmış küçücük, sabırlı bir varlıktı.

Battaniyenin altından yutkunmaya benzeyen bir ses geldi.

Fırtık’ın kulakları dikildi. “Bunu duydunuz mu?”

Subutai’nin gülümsemesi inceldi. “Duydum.”

Cin Cüce hemen hırladı. “Hiçbir şey duymadın, hırsız.”

“Duydum.”

“Duymadın!”

“Duyduğumu inkâr etmekte bu kadar ısrar etmen, duyduğumu daha değerli hale getiriyor.”

Battaniyenin altından kısa, boğuk ve iğrenç bir küfür yükseldi. Ro’lanthus’un yüzü yine buruştu; bu kez kelimenin anlamını tam olarak anlamış olmasa bile, kelimenin niyetini fazlasıyla anlamıştı.

Subutai keseden parmaklarının ucuyla çok az toz aldı. Taneler parmaklarına bulaşmadı; daha çok onun tenine değip orada kalmaya razı olmuş gibi durdular. Maer, o küçük hareketin bile kesenin içindeki sessizliği bozduğunu hissetti. Toz, çıkarıldığı anda dünyayla anlaşma yapmış gibi oldu. Karanlıktan ayrıldı. Bir avuç niyet bekleyen beyaz zerreye dönüştü.

Maer bir adım attı. “Subutai.”

Ama geç kalmıştı.

Subutai tozu yere savurdu.

“Hayııır!” diye çığlık attı Cin Cüce. “Kullanma! Harcama onu, lanet olası altın beyinli ahmak!”

Tozlar pis zemine düştü. Düşer düşmez dağılmadılar. Kazan dairesinin taş zemini kurum, yağ, eski lekeler ve Fırtık’ın battaniye taşırken daha fazla tanımlamak istemediği izlerle kaplıydı. Böyle bir zemine düşen sıradan bir toz ya kaybolur ya da kirin parçası olurdu. Fakat beyaz taneler, kirin içine karışmayı reddetti. Önce birbirlerinden uzaklaştılar, sonra görünmez bir emir almış gibi yavaşça durdular. Birer canlıymış gibi titrediler. Ardından taşın en küçük çukuruna, kurumun en ince çizgisine, eski lekenin kenarına tutunarak kaymaya başladılar.

Maer dizlerinin üzerine eğildi. Tanelerin hareketinde belirli bir yön yok gibi görünüyordu ama bu yalnızca ilk bakıştı. Dikkatli bakınca, her tanenin bir başka taneye göre yerini aradığı anlaşılıyordu. Bir harf mi oluşturuyorlardı? Bir yol mu? Bir yüz mü? Henüz belli değildi. Ama amaçsız değillerdi. Bu, Maer’in en çok ürperdiği şey oldu. Büyü bazen gürültülü olurdu, bazen renkli, bazen yakıcı. Bu toz ise düşünüyormuş gibi hareket ediyordu.

Meleran’daki büyülerin çoğu, enerjiyi çağıran iradenin çevredeki tayflardan kendine uygun olanı çekmesiyle şekillenirdi. Maer bunun teorisini biliyordu; hatta fazlasıyla iyi biliyordu. Büyücü, etraftaki enerjiyi seçer, o enerjinin duygusuna maruz kalır, onu kendi iradesiyle, bazen de tabiri caizse elleriyle biçimlendirir ve sonra hedefe yöneltirdi. Enerji azaldığında büyü zorlaşır, irade zayıfladığında büyü bozulur, yanlış tayfa fazla yaklaşılırsa büyünün bedeli büyücünün içinde yankılanırdı. Ama bu tozda durum başka gibiydi. Toz, çevredeki enerjiyi çekmiyordu. Kendisi bir soru bekliyordu. Kendisi, amacı bulmak üzere eğitilmiş bir kalıntı, bir simya hatırası, belki de kaybolmuş bir büyü disiplininin son parçalarından biriydi.

Fırtık başını yana eğdi. “Bu ne yapıyor?”

Subutai battaniyeye baktı. “Ben de bunu soruyorum.”

“Ziyan ediyorsun!” diye inledi Cin Cüce. Sesi artık öfkeden çok acıya benziyordu. Açgözlü bir çocuk, gözü önünde tatlısı yere atılmış gibi değil; yıllarca sakladığı bir sırrın bir avuç cahil tarafından kurcalanmasına dayanamayan biri gibi inliyordu.

“Ne işe yarıyor?” diye sordu Subutai.

“Kıymetsiz!”

Maer kaşlarını kaldırdı. “Kıymetsiz bir şey için fazla ağlıyorsun.”

Subutai keseye tekrar uzandı. Bu hareketin yarattığı etki, keseden toz çıkarmaktan bile daha büyüktü. Battaniyenin altındaki varlık panikledi. Kumaş hafifçe kabardı; sanki Cin Cüce camın öte tarafında sağa sola çarpmaya başlamıştı.

“Hayııır!”

“Söyleyecek misin?” dedi Subutai.

“Ben kimseye bir şey söylemem!”

Subutai keseyi biraz daha kaldırdı. “Bu cümlelerin hepsi pazarlık başlatmak için fazla gürültülü.”

Fırtık Maer’e yaklaştı ve alçak sesle, “Subutai pazarlık yaparken genelde karşı taraf mı daha çok soyulur, biz mi?” diye sordu.

Maer gözünü tozdan ayırmadan, “Duruma göre,” dedi.

“Bu cevap hoşuma gitmedi.”

“Bana da.”

Ro’lanthus da yerdeki tanelere eğildi. Uzun kulaklarının biri hafifçe battaniyeye, diğeri tozun çıkardığı neredeyse duyulmaz sürtünmeye dönüktü. Onun yüzünde merak vardı ama Maer bu merakın yanında bir çekinme de hissetti. Ro’lanthus, bilinmeyen bir büyülü nesneye yaklaşırken yalnız bilgi aramıyordu; onun doğurabileceği görü kırıntılarından de korkuyor olabilirdi. Yeni katılmıştı, evet; ama bu evin bir eşyayı insana nasıl hapishane yapabildiğini en iyi bilenlerden biri de oydu.

Tozlar zeminde küçük bir toplanma oluşturdu. İlk anda bir kulağa benziyordu. Sonra bu şekil bozuldu. Bir çizgi, sonra yarım bir daire, sonra bir nokta. Sanki bir harita çizmek istiyor ama soruyu doğru duymadığı için kararsız kalıyordu.

Maer bunu fark etti. “Bir şeye cevap vermeye çalışıyor olabilir.”

Cin Cüce battaniyenin altından hemen hırladı. “Bir şey bilmiyorsunuz! Hiçbir şey bilmiyorsunuz! Onu böyle kullanamazsınız!”

Subutai’nin bakışı keskinleşti. “Demek kullanımı var.”

“Her şeyin kullanımı var, kalın kafalı hırsız! Ama bazı şeyler rastgele yere savrulmaz!”

“İyi. O zaman rastgele savurmamam için ne işe yaradığını anlat.”

Battaniyenin altındaki varlık sustu. O suskunluk, inatla açgözlülük arasında gidip gelen zor bir suskunluktu. Maer, Cin Cüce’nin içindeki çatışmayı neredeyse hissedebiliyordu. Söylemek istemiyordu. Ama tozun harcanmasına da dayanamıyordu. Bu ikisi arasında ezilen sesi, kumaşın altından gelen hafif metal tınısıyla birlikte dalgalanıyordu. Cin Cüce bir yalan hazırladı; Maer bunu, yalan daha ses olmadan hissetti. Pipo içmemişti ve bu tür küçük duygusal kaymalar, istemese de ona geliyordu. Yalanın kenarı parlak olurdu bazen; sahibinin onu fazla hızlı cilalamasından.

Sonunda Cin Cüce’nin sesi, ağlamak üzere olan açgözlü bir çocuğun sesi gibi çıktı. “Kullanıcısına, amacını ve nerede olduğunu gösterecek bir büyülü toz bu. Suzame Tozu denir. Çok nadirdir. Nasıl yapılacağını bilene rastlamadım. Bir simyacıya bunu satarak hem büyük kâr edebilir hem de kayıp bilginin tekrar Meleran’a getirilmesine olanak sağlayabilirim.”

Subutai başını saygıyla eğmiş gibi yaptı. “Kutsal bir amaç. Takdir ettim.”

Fırtık burnunu kırıştırdı. “Ben etmedim.”

Ro’lanthus’un bakışı battaniyeye sabitlendi. “Amacını ve nerede olduğunu göstermek…” diye tekrarladı.

Bu bilgi, kazan dairesindeki havanın şeklini değiştirdi. Artık ellerindeki şey yalnızca değerli bir toz değildi. Kayıp birini bulabilecek, belki Duruman’ın izini sürebilecek, belki Pinina’nın gerçek amacını gösterebilecek, belki de yanlış sorulursa hepsini daha kötü bir yere götürebilecek bir araçtı. Maer’in zihninde kapılar açıldı. Çatı katındaki kütüphane. Duruman. Pinina. Cin Cüce’nin Pıtırcığı. Fülüt. Ev. Rıza. Yansıma. Henüz adını koyamadıkları büyük düğüm.

Türki kazanın yanında çok sessiz kalmıştı. Maer onun korkusunu hissetti. Bu korku Cin Cüce’den değil, tozun açabileceği ihtimallerden geliyordu. Kayıp şeylerin bulunması her zaman iyi değildi. Bazı şeyler kayıp kalmalıydı. Bazı yollar, ancak kimse nerede olduklarını bilmediği sürece kapalı sayılırdı. Türki bunu biliyor muydu, yoksa evde bağlı kalmış bir ruh olarak yalnızca sezgisi mi böyle söylüyordu, Maer emin olamadı.

Maer’in yüzü sertleşti. “Doğrusunu söyle.”

Battaniyenin altından küçük bir inleme geldi. “Lü… lütfen…”

“Amacını söyleyecek misin?” dedi Maer.

“Simyacılara sat—”

“Doğrusunu.”

Bu kez Maer’in sesi yükselmedi. Ama odadaki herkes, onun daha derinden bastırdığını hissetti. Maer’in hastalığı bazen başkalarının duygularını onu yıpratacak kadar içine alırdı; ama bazen de bu duyguların yalan söylediği yeri görmesini sağlardı. Cin Cüce’nin simyacı hikâyesi tamamen yalan değildi belki. Toz gerçekten satılabilirdi. Çok büyük para edebilirdi. Kaybolmuş bir bilginin geri gelmesine bile neden olabilirdi. Ama asıl gerçek değildi. Asıl gerçek daha küçük, daha kişisel, daha utanç verici bir yerde saklanıyordu.

Sessizlik uzadı. Kazan çıtırdadı. Borulardan biri içten içe tısladı. Battaniyenin altındaki aynada bir şeyin çok hafif hareket ettiği hissedildi.

Sonra Cin Cüce’nin sesi küçüldü. “Onunla… Pıtırcığımı bulabilirim.”

Bu kez kimse gülmedi.

Normalde Pıtırcık adı, Fırtık’ın birkaç dakika boyunca dalga geçebileceği kadar tuhaf bir isimdi. Subutai’nin kesinlikle en az üç uygunsuz yorum çıkarabileceği bir isimdi. Ama Cin Cüce’nin sesi o adı söylerken öyle kırıldı ki, odadaki mizah kendiliğinden geri çekildi. Bir an için battaniyenin altında yatan şey yalnızca küfürbaz bir musallat değil, kendisini rezil edecek kadar özleyen, kendisini tehlikeye atacak kadar saplanmış, kendi açgözlülüğünü bile bir ismin çevresine bağlamış kırık bir varlık gibi duyuldu.

Fırtık’ın kulakları oynadı. “Pıtırcık mı?”

Cin Cüce cevap vermedi.

Subutai de bu kez şaka yapmadı. Bu, Fırtık’ın dikkatinden kaçmadı. Subutai gibi biri Pıtırcık adını duyup susuyorsa, gerçekten ağır bir yere basılmış demekti.

Maer aynanın altındaki görünmeyen varlığa bakar gibi battaniyeye eğildi. Kumaşın altında yalnızca bir musallat ruh değil, bir takıntı, bir aşk, bir açlık ve belki de eski bir yaranın kabuğu vardı. “Peki ya nasıl gideceksin?” dedi.

Battaniyenin altından çok hafif bir metal sesi geldi.

Zincir.

Bu ses, kazan dairesindeki bütün seslerden farklıydı. Kazanın gürlemesi canlıydı, boruların tıslaması mekanikti, Fırtık’ın homurtuları kişiseldi, Subutai’nin çantasındaki eşyaların hışırtısı ihtimal doluydu. Zincir sesi ise bağa aitti. Mecburiyete. Bir yerde kalmaya. İnsanın ya da ruhun kendisini istediği yere götürememesine.

Maer o sesi duyunca Türki’ye baktı. Kazancının yüzü kararmıştı. Bu, onun bildiği ama duymak istemediği bir konuya girildiği anlamına geliyordu. Türki de bir zincirli ruhtu. Cin Cüce gibi değildi belki; ama zincir kelimesi onun dünyasında soyut bir şey olamazdı.

“Yerini tespit edersen,” dedi Maer, “oraya nasıl gideceksin?”

Uzun bir sessizlik oldu. Cin Cüce’nin içindeki açlık, korkuyla çarpıştı. Maer bunu hissetti. Bir yanıyla hemen cevap vermek istiyordu; Pıtırcık kelimesi onda her şeyi acele ettiriyordu. Diğer yanıyla zincir konusuna gelmek, belki de onun hakkında açık etmemek için yıllardır küfürle, açgözlülükle ve edepsizlikle örttüğü şeyi açacaktı.

Sonra Cin Cüce içini çekti. O iç çekişte hâlâ pislik vardı, hâlâ hırs vardı; ama ilk kez yorgunluk da vardı. “Benim için neyin daha önemli olduğuna karar vermem gerekiyor. Bu sandıklar ve büyülü hazinem mi, yoksa… Pıtırcığım mı?”

Türki’nin yüzü daha da karardı.

Cin Cüce devam etti. “Bir zincirlenmiş ruhun yerinden ayrılmasının tek yolu zincirinin kırılmasıdır. Pıtırcığımın yerini tespit edersem bir saat içinde ona ulaşabilir ve işimi görüp huzura kavuşabilirim. Ama benim de diğer zincirli ruhlar gibi delirme ihtimalim her zaman var. Zincir kırılması ruhumuza zarar verebilir. Bizi delirtebilir.”

Oda sessizleşti.

Çünkü bu bilgi yalnızca Cin Cüce hakkında değildi. Bu evde zincirler vardı. Bu evde ruhlar vardı. Bu evde bekleyenler, bağlı kalanlar, delirmekten korkanlar ve yine de gitmek isteyenler vardı. Türki’nin kazana tutunan eli, o anda daha anlamlı hale geldi. Sim’uyel’in evdeki varlığı, Duruman’ın yokluğu, aynalarda dolaşan gölgeler, sandıklara kapatılmış belalar… Hepsi bir anda aynı büyük ve karanlık düzenin parçaları gibi görünmüştü.

Ro’lanthus başını hafifçe eğdi. “Zinciri kırmak özgürlük gibi duyuluyor,” dedi. “Ama bazen bir ruhu bir arada tutan son şey de zincir olabilir.”

Cin Cüce battaniyenin altından homurdandı. “Bunu uzun kulaklı şiir defterine yazarsın sonra.”

Ro’lanthus’un yüzü buruştu ama karşılık vermedi. Maer, Ro’lanthus’un bu kaba cevaptan iğrendiğini hissetti; yine de elfin sözlerinin geri çekilmediğini de hissetti. Cin Cüce’nin edepsizliği, söylenen gerçeği yok etmiyordu.

Subutai kesenin ağzını kapattı.

Bu hareket, küçük ama kesin bir karardı. Keseyi kapatırken yüzündeki oyunbazlık azaldı. Onun için değerli bir şeyin değerini anlamak zor değildi; ama bu kez değer yalnız para ya da pazarlık anlamında değildi. Suzame Tozu artık çantadaki en tehlikeli araçlardan biriydi. Yanlış soruyla harcanırsa, yalnızca toz ziyan olmayacak; belki birinin kaderi yanlış kapıya sürüklenecekti.

“Bunu kimseye vermiyoruz,” dedi Subutai.

Fırtık hemen başını salladı. “Özellikle de battaniyenin altındaki sinirli şeye.”

Battaniyenin altından boğuk bir homurtu geldi. Cin Cüce itiraz etmek istedi ama belki de ne diyeceğini bilemedi. Kendi zaafını fazlasıyla açık etmişti. Tozu istiyordu. Pıtırcık’ı bulmak istiyordu. Zincirini kırmayı göze almakla hazinesine bağlı kalmak arasında bölünmüştü. Ve en kötüsü, bunu başkaları artık biliyordu.

Ro’lanthus bir süre battaniyeyi dinledi. Sonra Cin Cüce’nin sesiyle, çok alçak ve yaralayıcı derecede doğru bir taklitle fısıldadı:

“…beni dolandırdılar…”

Bu kez kimse sıçramadı, ama herkes ürperdi. Çünkü Ro’lanthus’un taklidi artık yalnızca şaşırtıcı değildi. Yararlı da olabilirdi. Tehlikeli de. Cin Cüce’nin sesi, boklu battaniyenin altından çıkıp bir Son Görü Elfi’nin ağzında yankılanınca, odadaki herkes aynı şeyi düşündü: Bu evde hiçbir ses yalnızca ses değildi.

Cin Cüce kısa süre susup sonra öfkeyle bağırdı. “Ben öyle demedim!”

Subutai başını yana eğdi. “Dedine çok yakındı.”

“Benim sesimi çalma, uzun kulak!”

Ro’lanthus sakin kaldı. “Çalmadım. Tekrar ettim.”

“Tekrar etmek de çalmaktır, eğer yeterince iyi yaparsan!”

Fırtık bu cümleyi düşündü. “Bu beklediğimden mantıklı.”

Subutai, “Hırsızlık teorisi olarak zayıf değil,” dedi.

Maer ikisine baktı. “Şu an Cin Cüce’den hırsızlık etiği öğrenmeyelim.”

“Bence geç kaldık,” dedi Fırtık.

Bu kısa atışma, ağır havayı tamamen dağıtmadı ama nefes aldırdı. Maer buna minnettar olduğunu belli etmedi. Bir yandan da yerdeki toz tanelerine bakıyordu. Savrulan küçük miktar hâlâ tamamen sönmemişti. Pis zeminde oluşturduğu belirsiz şekil, yavaş yavaş bozuluyor, sonra yeniden bir araya gelmeye çalışıyordu. Sorusu olmayan bir cevabın çırpınışı gibiydi bu. Eğer doğru soru sorulursa, belki yolu gösterecekti. Eğer yanlış soru sorulursa, belki yalnızca yolları karıştıracaktı.

Türki alçak sesle konuştu. “Onu saklayın. Ustanın bazı şeyleri bulmak için neden böyle tozlara ihtiyaç duymadığını bilmem. Belki vardı, belki yoktu. Ama bu evde kayıp olan her şeyin bulunmasını isteyeceğinizden emin olmayın.”

Maer ona baktı. “Duruman kayıp.”

“Evet.”

“Onu bulmak istemiyor musun?”

Türki’nin eli kazanın üzerinde dondu. Bu soru ona acı verdi. Maer bunu hissetti ve sorduğu için neredeyse pişman oldu. Türki, Duruman’ı istiyordu. Elbette istiyordu. Ama bir şeyin bulunması, onun sağ olduğu ya da bulunmaya hazır olduğu anlamına gelmiyordu. Bir insanın özlediği şeyle korktuğu şey bazen aynı isimde birleşebilirdi.

“İstiyorum,” dedi Türki. “Ama onu bulmak için yanlış kapıyı açarsanız, o kapıdan yalnız Duruman gelmez.”

Bu cümle odada kaldı.

Subutai toz kesesini çantasına yerleştirdi ama eli çantanın ağzında biraz fazla uzun kaldı. Maer bunu fark etti. Fırtık da fark etti. Ro’lanthus ise fark etmekle kalmadı, o hareketin etrafındaki sessiz kararı da duydu sanki.

“Bunu kullanmayı düşünüyorsun,” dedi Ro’lanthus.

Subutai ona baktı. “Düşünmek suç değil.”

Fırtık, “Senin düşünmen bazen suç hazırlığı oluyor,” dedi.

Subutai’nin gülümsemesi bu kez kısa sürdü. “Duruman’ı bulmak zorundayız.”

Maer cevap vermedi. Çünkü aynı şeyi düşünüyordu. Suzame Tozu, Cin Cüce’nin Pıtırcığını bulmak için kullanmak istediği bir şeydi. Ama doğru soru sorulursa belki Duruman’ın izini de gösterebilirdi. Ya da Pinina’nın amacını. Ya da evin neden kendisini koruyamadığını. Ama yanlış kullanılırsa? Yanlış sorulursa? Amaç nerede diye sorarken, amaç sandıkları şeyin aslında başkasının tuzağı olduğu ortaya çıkarsa?

Maer, yerdeki dağılmış tanelere baktı. Tozun bıraktığı şekil artık neredeyse kaybolmuştu. Sanki soru gelmediği için cevap vermekten vazgeçmişti. Yine de son birkaç tane, taşın çatlaklarından birinde inatla beyaz kaldı. Maer bu küçük beyazlığı unutmayacağını biliyordu.

Battaniyenin altındaki Cin Cüce sessizleşmişti. Yine de bu kez gerçekten susmuş gibi değildi, sadece bekliyordu.

Maer bunu hissetti ve içi daha da soğudu. Çünkü artık yalnızca onlar Cin Cüce’yi yoklamıyordu. Cin Cüce de onları yokluyordu. Tozu görmüştü. Fülüdün Maer’de olduğunu biliyordu. Ro’lanthus’un sesini öğrenmişti. Subutai’nin pazarlık etmeye yatkın olduğunu fark etmişti. Fırtık’ın kolay öfkelendiğini görmüştü. Türki’nin zincirler konusunda ne kadar kırılgan olduğunu duymuştu. Yani bu sorgunun sonunda bilgi almışlardı, ama daha fazlasını da vermişlerdi. Ve, Bir Varmış Bir Yok Olmuş’ta bilgi, çoğu zaman bedelini sonra ödetirdi.

Subutai çantanın ağzını kapattı. Kapanan deri sesi, odada küçük bir karar gibi duyuldu. “Şimdilik toz bizde. Fülüt Maer’de. Cin Cüce battaniyenin altında. Ro’lanthus onun sesini çalabiliyor ya da tekrar edebiliyor, artık hangi kelime daha az kavga çıkaracaksa. Türki zincirler konusunda bizi ürkütmeye devam ediyor. Ve Duruman hâlâ yok.”

Fırtık başını kaldırdı. “Böyle özetleyince iyi bir yere varmışız gibi durmuyor.”

“Ben iyi demedim,” dedi Subutai. “Sadece durumun özeti bu.”

Ro’lanthus, battaniyeye baktı. “Pıtırcık adını söylediğinde sesi değişti.”

“Bunu hepimiz duyduk,” dedi Fırtık.

“Hayır,” dedi Ro’lanthus. “Duyduğunuzdan fazlası vardı. O isim, onu yumuşatmıyor. Onu daha dengesiz yapıyor.”

Maer başını salladı. Bunu o da hissetmişti. “Yani Pıtırcık’ı koz olarak kullanmak tehlikeli.”

Subutai kuru bir sesle, “Burada tehlikeli olmayan koz var mı?” dedi.

Kimse cevap vermedi, çünkü yoktu.

Kazan gürledi. Sıcaklık, battaniyenin pis kokusunu ve tozun bıraktığı sessizliği bir kez daha odanın içinde çevirdi. Yukarıda hâlâ kütüphane vardı. Duruman’ın bıraktığı cevaplar ya da daha büyük belalar. Üst katta Pinina vardı. Evde yansıtıcılar, aynalar, kapılar ve artık yeni öğrenilmiş zincir kuralları vardı. Aşağıda ise bir kese Suzame Tozu, doğru soruyu bekliyordu.

Maer, çatı katını düşündü. Duruman’ın orada bıraktığı bir cevap var mıydı? Yoksa yalnızca daha büyük bir bela mı vardı? Henüz bilmiyorlardı. Ama şunu artık biliyorlardı: ellerindeki toz, yalnız kayıp birini bulmak için değil, kayıp bir niyetin yerini göstermek için de anahtar olabilirdi. Ve anahtarlar kapı açardı. Bu evde ise kapılar, çoğu zaman insanın açtığına pişman olduğu yerlere bakardı.

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Büyük Ev’de yine “küçük bir eşya” sandığımız şeyin aslında hiç de küçük olmadığını gördük. Suzame Tozu, Cin Cüce’nin Pıtırcık meselesi ve tabii hâlâ kayıp olan Duruman derken yol biraz daha ilginçleşti.

Sahi, sizce bu toz kimi ya da neyi gösterecek?

Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın. Özellikle Cin Cüce’ye bu bölümden sonra biraz olsun acıdınız mı, çok merak ediyorum.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.