insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

30. Bölüm — Mekanizma Değil, Ev

Bölüm 30 - Kapak

“Kapıdaki mekanizmayı bozabilir miyiz?” diye sordu Subutai.

Soru doğrudan geldi. Giriş kapısının önünde duruyorlar ve holün üzerinde yükselen, ilk bakışta bir zilden çok evin kendi başına icat ettiği pofuduk bir karar düğmesine benzeyen mekanizmaya bakıyorlardı. Bir Varmış Bir Yok Olmuş’un giriş holü, daha önce de tuhaf şeyler görmüştü; fakat şimdi tuhaflık bile sessizleşmişti. Üst kattan inen zaman kırıntıları, Pinina’nın odasında yaşananların görünmez tortusu ve Sim’uyel’in yorgun yüzü, holün havasına sinmişti.

Subutai’nin düşünce şekline Maer bazen istemeden hayran kalıyordu. Bir şey tehlikeliyse bozulabilirdi. Kırılabilirdi. Çalınabilirdi. En iyisi ise düşmanın elinden bir şekilde alınabilir ve kendisine karşı kullanılabilirdi. Basit ve düz mantıktı bu; ama basit şeyleri işe yarar hale getirmek her zaman en zor taktiklerden biriydi.

“Mekanizma bozulabilir,” dedi Sim’uyel.

Subutai’nin gözleri parladı. “İşte bu! Çok iyi.”

Sim’uyel hemen devam etti. “Ama olay mekanizmada değil.”

Subutai’nin gözlerindeki ışık söndü. “Tabii ki değil. Ne zaman oldu ki? Eh, ne o zaman?”

“Ev,” dedi Sim’uyel. “Mekanizma bozulsa bile rıza varsa ev onları içeriye alacaktır.”

Bu cümle, odadaki herkesin zaten bildiği ama henüz yeterince ciddiye almadığı şeyi söyledi. Ev. Kapı değil, düğme değil, ayna değil, kazan değil. Bunların hepsi evin parçalarıydı; uzantıları, belki de Maer’in içinden geçirdiği ama yüksek sesle söylemeye çekindiği biçimde organlarıydı. Hiçbiri tek başına karar değildi. Hiçbiri tek başına irade değildi. Hepsi, daha büyük ve daha garip bir bütünün, kendisini alet gibi göstermeyi seven bir evin parçalarıydı.

Maer bu düşünceyi sevmedi.

Çünkü bir evin parçaları olabilirdi. Kapısı, penceresi, odaları, tavan arası, kazan dairesi, merdivenleri, duvarları olabilirdi. Ama bir evin organları olmazdı. Organ kelimesi canlı bir şeye aitti. Canlı şeyler acıkır, korkar, bekler, yanılır ve kandırılırdı.

Henna’nın yağmur altında kapıya yaklaştırıldığı görüntü herkesin zihninde yeniden açıldı. Kimse kadının adını hemen söylemedi ama adı zaten holün içinde vardı. Yağmurun kokusu, fayton tekerlerinin çamuru, Pinina’nın yumuşak sesi, Henna’nın sadakati ve kapının yanlış duyduğu iyi niyet… Hepsi, pofuduk düğmenin önünde duran sessizliğe karıştı.

“Kapıdaki düğme,” dedi Sim’uyel, “sizin zil dediğiniz şey, aslında evin uzantılarından biridir.”

Fırtık kaşlarını çattı. “Bildiğin zil gibi çalıyor ama.”

“Zil gibi davranır.”

“Bu evde hiçbir şey aslında olduğu şey değil,” dedi Subutai, bıkkın ama bir yandan da kabullenmiş bir sesle.

Sim’uyel bunu inkâr etmedi. “Onu geçmeyi başaran herkes, evi çoktan iyi niyetine ikna etmiş demektir.”

Fırtık’ın tüyleri kabardı. “Henna.”

“Evet,” dedi Sim’uyel.

“Bu daha kötü.” Fırtık’ın sesi bu kez yalnız öfkeli değil, kırgındı da. “Kapıyı kırarak girmemiş. Eve, kendisini iyi biri getirmiş gibi göstermiş.”

“Çok daha kötü,” dedi Ro’lanthus.

Subutai duvara baktı, sonra hepsine tek tek dönerek, “Bir ev kandırılabiliyorsa, tekrar kandırılabilir, öyle değil mi?” diye sordu.

Sim’uyel ona döndü. “Yaşayan her şey kandırılabilir.”

Bu cümle havada kaldı.

Yaşayan her şey.

Maer elini duvara uzatmak istedi ama uzatmadı. Bunu neden yapmak istediğini de tam bilmiyordu. Belki duvarın sıcaklığını hissetmek. Belki evin gerçekten duyup duymadığını anlamak. Belki de yalnızca Sim’uyel’in söylediği şeyi doğrulamak. Pipo içmemişti ve bu yüzden çevresindeki duygular hâlâ ona çok açıktı. Subutai’nin korkuyu pratik parçalara bölüp işe yarar bir çözüme dönüştürme çabası, Fırtık’ın tüylerinin altında kıvılcım gibi dolaşan öfkesi, Ro’lanthus’un ince ve derin tedirginliği, Sim’uyel’in yorgun iradesi… Hepsi Maer’in göğsüne küçük küçük çarpıyordu.

Ama duvardan gelen şey bunların hiçbirine benzemiyordu.

Eğer geliyorsa tabii.

“Ev duyuyor mu?” diye sordu.

Sim’uyel’in gözleri Maer’e çevrildi. Bu kez cevap hemen gelmedi. Uşak, üst kata çıkmak üzere merdivenlere yönelmişti; fakat Maer’in sorusu onu olduğu yerde tutmuştu. Pinina’nın odasına dönmesi gerekiyordu. Zaman küreleri onun cebindeydi ve yukarıda, devasa pencereye bakarak oturan kadın, zihin hapsinin içinden hâlâ şarkısını örüyor olabilirdi. Buna rağmen Sim’uyel cevap vermeden gidemezdi. Çünkü bu soru, mekanizmanın değil evin sorusuydu.

“Her zaman değil,” dedi sonunda. “Her şekilde değil. Ama ev niyetleri duyar. Bazen yanlış duyar. Bazen geç duyar. Bazen kendisine gösterilen şeyin ardına bakamaz.”

“Henna gibi,” dedi Fırtık.

“Henna gibi.”

Subutai çenesini kaşıdı. “O zaman yapılacak şey kapıyı kırmak değil,” dedi. “Eve Pinina’nın ne yaptığını anlatmak.”

Sim’uyel’in yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Belki de Subutai’den bu kadar doğru bir cümle beklemiyordu.

Fırtık hemen fırsatı kaçırmadı. “Bunu sen mi söyledin?”

Subutai ciddiyetini bozmadı. “Ben bazen çok doğru şeyler söylerim.”

“Bazen.”

“Evet, kıymetini bilin.”

Maer’in ağzının kenarı istemeden kıpırdadı. Bu evde kahkaha atmak artık tuhaf geliyordu. Ama hiçbir şeyin gülünecek yanı kalmadığında, insanın geriye yalnız korkusu kalırdı. Fırtık ile Subutai de bunu bilerek yaşıyor gibiydiler. Birbirlerinin üzerine laf atıyor, o lafların arasında nefes alacak küçük yerler açıyorlardı.

Ro’lanthus o küçük yerlerden birine girmedi. Kitabını göğsüne yakın tutmuş, kapı mekanizmasına değil, sanki onun arkasında duran görünmez bir sıraya bakıyordu. Maer bunu fark etti.

“Roland,” dedi. “Gördüğün kişileri bize bir kez daha doğrula lütfen.”

Ro’lanthus’un bakışı ağır ağır Maer’e döndü. Son Görü Elfleri bazen bir görüntüyü anlatırken onu yeniden yaşamak zorunda kalırlardı. Ro’lanthus’un yüzünde de o ifade vardı; bir şeyi hatırlamak değil, hatırlanan şeyin kenarından tekrar geçmek zorunda kalan birinin ifadesi.

“Beş kişi,” dedi.

Fırtık hemen araya girdi. “Beş kötü kişi.”

Ro’lanthus ona baktı. “Evet. Fakat aynı şekilde kötü değiller.”

“Bunun teselli edici olmasını mı bekliyorsun?”

“Hayır.”

Subutai, “Devam et uzun kulak,” dedi. “Aynı şekilde kötü olmayan beş kötü kişiyi dinliyoruz.”

Ro’lanthus gözlerini kısa bir an kapattı. Sonra konuşmaya başladı. “Talon. Lider gibi duruyor. Daha doğrusu kendisini lider gibi konumlandırıyor. Pinina ile doğrudan bağı var. Üstat diyor ona. Bu kelimeyi saygı için mi, korku için mi, alışkanlık için mi kullandığını tam ayırt edemedim. Ama Pinina’nın rızasına güveniyor. Eve girmeyi bir saldırı gibi değil, gecikmiş bir hakkı kullanmak gibi görüyor.”

Maer, Talon adını zihninde tuttu. Bu adam Henna’yı tanıyacaktı. Henüz bilmiyorlardı ama bölümün ilerleyen karanlığı bunu şimdiden taşıyordu.

“Runik,” dedi Ro’lanthus. “Mor cübbeli büyücü. Hesaplıyor. Rüzgârı, mesafeyi, eşiği, rızanın zamanını… Her şeyi sanki bir kapının kilidi değil de bir denklemmiş gibi inceliyor. Büyüyü soğuk kullanıyor. Duygusu yok demiyorum; var. Ama büyüsünün içine sokmuyor.”

Sim’uyel’in gözleri hafifçe daraldı. “Mor cübbe.”

“Evet.”

“Khalid,” diye devam etti Ro’lanthus. “Barbar savaşçı. Evi biliyor. Ona bakarken bir düşmana bakar gibi değil, çocukken kendisine anlatılmış bir duaya bakar gibi bakıyor. Bir Varmış Bir Yok Olmuş onun için yalnız bir yapı değil. Kutsal bir yalnızlık yeri. Ama Talon’la arasında eski bir bağ var. O bağ, korkusundan daha güçlü.”

Fırtık burnundan soludu. “Kutsal saydığı eve saldırmaya geliyor yani.”

“Bazı inançlar insanı durdurmaz,” dedi Ro’lanthus. “Yalnız yaptığı şeyden daha çok acı çekmesini sağlar.”

Subutai kısık sesle, “Kötü bir anlaşma,” dedi.

“Davor,” dedi Ro’lanthus. “Khalid kadar konuşmuyor. Daha ağır. İlk bakışta yavaş sanılabilir ama görünün içinde bir an atının yanında hareket etti. Bedenini taşıma biçimi, iri bir adamın hantallığı değil; iri bir adamın hızını saklama biçimiydi. Ona karşı mesafeyi yanlış hesaplayan ölür.”

Subutai’nin yüzü ciddileşti. Bu tür bilgileri severdi. Birinin nasıl yürüdüğü, nasıl durduğu, hangi ayağına daha çok ağırlık verdiği, kılıcını nereye yakın tuttuğu… Bunlar hikâye değil, hayatta kalma bilgisiydi.

“Beşinci?” diye sordu Maer.

Ro’lanthus’un yüzü bu kez daha da soldu. “Yeşil cübbeli. Adını duymadım. Ölülerle ilgileniyor. Onları çağırmak ya da uyandırmak için değil yalnızca; kontrol etmek için. Fakat bu evden korkuyor. Daha doğrusu evdeki ölülerden. Zinciri kırılmış olanlardan. Kendi kontrol edemeyeceği ölülerden.”

Fırtık’ın bakışı istemeden yakınlardaki parlak pirinç süslemeye kaydı. Cin Cüce yoktu. Şimdilik yoktu. Ama yokluk, onun için hiçbir zaman güvenilir bir durum değildi.

Ro’lanthus devam etti. “Kapının önünde konuştular. Talon sabırsızdı. Runik beklemek gerektiğini söyledi. Pinina’nın şarkısı… her döngüde aynı yeri açmıyor. Dörtlüklerin arasında, nefes aldığı bir boşluk var. Rıza oradan geçiyor. Talon o boşluğa basmak istiyor.”

Tam o anda evin içinde bir ses yankılandı.

“Sizi içeriye davet ediyorum.”

Maer’in bedeni kaskatı kesildi.

Ses dışarıdan gelmemişti. Holün duvarlarından da gelmemişti aslında. Daha derinden, evin içinden, belki kapının ardındaki hafızadan, belki üst kattaki devasa pencereye bakarak şarkı söyleyen kadının rızasından geçmişti. İnce değildi, kalın değildi; daha çok bir frekans gibi, ahşabın damarlarına sinmiş ve oradan Maer’in göğüs kafesine çarpmıştı. Bu zil değildi. Kapının pofuduk düğmesinin evin içinde uyandırdığı mekanik ezgiye benzemiyordu. Bu, o ezgiden ayrı, daha kirli ve daha kişisel bir davetti.

Subutai konuşmaya devam edecek gibi ağzını açmıştı ama Maer elini kaldırdı.

“Duydunuz mu?”

Fırtık kulaklarını dikti. “Neyi?”

Maer’in bakışı Sim’uyel’e döndü. “Bir ses. ‘Sizi içeriye davet ediyorum,’ dedi.”

Sim’uyel’in yüzündeki yorgunluk bir anda başka bir şeye dönüştü. Şaşkınlık değildi yalnızca; tanınmış bir korkunun beklenmedik şekilde paylaşılmasıydı.

“Sen de mi duydun?” dedi.

Bu cümle, diğerlerinin duymadığı sesten daha çok şey söyledi.

Subutai yavaşça Sim’uyel’e döndü. “Sen duyuyordun yani.”

“Bazen,” dedi Sim’uyel.

“Bazen dediğiniz şey, bu evde genellikle kötü haberin kibar halidir,” dedi Fırtık.

Sim’uyel cevap vermedi. Merdivenlere bakıyordu ama bakışı üst kata değil, kapının içinde kalan görünmez bir noktaya takılmış gibiydi. “Düğmeye bastılar,” dedi. “Henüz doğru ana denk getiremediler. Ama rızanın yankısı içeriye ulaşıyor.”

Maer’in eli istemeden kapının yanındaki ahşap panele gitti. Bu kez kendini durdurmadı. Parmak uçları koyu cilalı yüzeye değdiğinde bir sıcaklık bekledi. Ya da soğukluk. Ya da titreşim. Bunlardan hiçbiri olmadı. Ahşap ahşaptı. Pürüzlü değil, yaşlıydı; bakımlı ama yorgundu. Fakat Maer elini çekmedi.

Çünkü cevap vermeyen şeylerin de bir biçimi vardı.

Ev ona konuşmadı. Ama Maer, cevap vermemekle hiç duymamak arasında fark olduğunu ilk kez o anda düşündü. Parmaklarının altında sanki bekleyen bir sessizlik vardı. Kendisine ait olmayan, ama ondan tamamen ayrı da durmayan bir sessizlik. Pipo içmemişti; bu yüzden bunun kendi korkusu mu, Sim’uyel’in gerilimi mi, Fırtık’ın kabaran öfkesi mi yoksa gerçekten evin kendisi mi olduğunu ayırt edemedi.

Yine de elini çekmedi.

Bundan kısa bir süre sonra, holün derinlerinde pofuduk düğmenin bağlı olduğu düzenek gerçekten çaldı.

Bu, az önce Maer’in tek başına duyduğu rıza yankısı değildi. Ondan sonra gelmişti; farklıydı, daha dışarıdan, daha gösterişli, daha evin kendisini sıradan bir ev gibi taklit etmeye zorladığı bir sesti. Zil sesi beklenenden daha neşeliydi.

Bu yüzden korkunçtu.

Sanki sıradan bir evin kapısında, sıradan bir öğleden sonra, sıradan bir misafir gelmişti. İnce, melodik, neredeyse çocukça bir ezgi holün ahşaplarında dolaştı. Duvar panellerinin içinden geçti, merdiven korkuluğuna tırmandı, tavandaki gölgeleri hafifçe titretti ve Maer’in parmaklarının altındaki ahşaptan göğsüne kadar ince bir sızı gibi uzandı. Bir ev ziliydi bu. Bildiğin ev zili. İşte en rahatsız edici tarafı da buydu.

Fırtık’ın tüyleri dimdik oldu. “Hayır. Bu kadar sevimli çalmaya hakkı yok.”

Subutai, “Kapıda bizi öldürmeye gelenler varken şarkılı zil çalan bir evdeyiz,” dedi. “Bunu biri bana yolun başında söyleseydi yine gelirdim, ama daha pahalıya gelirdim.”

“Sen zaten bedavaya gelmedin,” dedi Fırtık.

“Benim değerim paha biçilemez.”

“Bunu söyleyen herkes genelde çok ucuzdur.”

Holün dış tarafından ayak sesleri geldi.

Bu kez herkes sustu.

Sesler, kapının öte yanından değil de kapının kendi hafızasından geçiyor gibiydi. Birkaç kişinin taş basamaklarda yer değiştirmesi, deri kayışların gıcırtısı, rüzgârın taşıdığı boğuk konuşmalar… Ev, dışarıdaki holü içeriye aktarıyor muydu, yoksa kapının hatırladığı konuşmaları mı duyuruyordu, anlamak zordu. Ama kelimeler yavaş yavaş seçilir hale geldi.

“Bekle,” dedi bir erkek sesi. Talon olmalıydı. “Şimdi değilse ne zaman?”

Runik’in sesi daha soğuk ve ölçülüydü. “Dörtlüğün sonunu bekle. Rıza kelimenin içinde değil, kelimeler arasındaki boşlukta.”

Khalid’in gür ama bastırılmış sesi geldi. “Bu eve böyle yaklaşmak doğru değil.”

Talon’un cevabı sertleşti. “Bu eve gireceğiz.”

“Gireceğiz,” dedi Khalid. “Ama bazı kapılar yalnız açılmaz, kabul eder.”

Davor’un sesi pek duyulmadı. Daha çok ağırlığı duyuldu. Basamağın biri onun altında hafifçe inledi.

Yeşil cübbeli adamın kuru sesi kapıya sürtündü. “Uzun sürmesin. Burada beklemek hoşuma gitmiyor. Bu evin ölüleri sessiz değil.”

Sim’uyel’in yüzü taş kesilmişti.

Subutai ona baktı. Bir an konuşmadı. Sonra kaşını kaldırdı. “Demek sen de bizi holde konuşurken böyle duyabiliyordun?”

Sim’uyel tepki vermedi.

Hiç.

Bu tepkisizlik, neredeyse itiraf kadar açıktı.

Fırtık bir anda kızardı. Kedinin kızarması mantıksız bir şeydi belki, ama Fırtık bunu pek çok kez başarmıştı. Kulakları geriye yattı, kuyruğu sinirle oynadı, bakışları hemen başka bir yere kaçtı.

Subutai bunu kaçırmadı. “Ne söyledin?”

“Hiçbir şey.”

“Bu kadar hızlı cevap verdiğine göre kesin bir şey söyledin.”

“Ben holde kötü bir şey söylemedim.”

“Bunu kendiliğinden söylemen harika oldu.”

Fırtık’ın gözleri kısıldı. “Sen de sustuğunu sanırken çok şey söyleyen birisin.”

“Ben en azından kapıya aşk itirafı yapmadım.”

Fırtık’ın tüyleri bu kez başka bir nedenle kabardı. “O sırada psikolojik baskı altındaydım.”

Maer, parmakları hâlâ duvarda, istemeden gülümsedi. Gülümsemesi kısa sürdü. Çünkü aynı anda ahşabın altında bir şey yeniden gerildi. Kapıdaki zilin neşeli yankısı sönmüştü ama onun arkasında başka bir frekans vardı. Pinina’nın rızası. Kirletilmiş, parçalanmış, şarkı aralıklarına saklanmış bir davet.

“Sizi içeriye davet ediyorum.”

Maer bu kez hazırlıklıydı ama yine de nefesi kesildi.

Sim’uyel, “Yukarı dönmeliyim,” dedi. “Pinina’nın sesi, bu yankılarla birlikte güçlenebilir.”

“Zaman küreleri sende kalıyor,” dedi Maer.

“Evet.”

“Kaç tane?”

“Üç.”

Bu sayı holün ortasında taş gibi durdu. Üç küçük geri alış. Üç kırıntı zaman. Üç kez hata yapma hakkı bile değil; üç kez felaketin kenarından aynı korkuyla dönme ihtimali.

Sim’uyel merdivenlere yöneldi. İlk basamağa çıktığında durdu ve geriye baktı. “Evi zorlamayın,” dedi. “Ona emir vermeye çalışmayın. Bir ev, komuta edilmek için yapılmaz.”

Subutai, “Duruman bunu duysa üzülürdü,” dedi.

Sim’uyel’in yüzünde yorgun bir gölge belirdi. “Usta Duruman da hiçbir zaman ona yalnız komut vermedi.”

Sonra döndü ve yukarı çıktı. Adımları merdivende neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Birkaç basamak sonra holün gölgesi onu aldı. Artık aşağıda değildi. Artık Pinina cephesine dönmüştü.

Maer elini duvardan çekti.

“Peki,” dedi Subutai. “Biz aşağıda, evle kırmadan konuşmaya çalışıyoruz. Yukarıda Sim’uyel zihin hapsindeki şarkıcıyı tutuyor. Kazanda Türki var. Aynalarda küfürbaz bela var. Dışarıda beş kişi kapıya basıyor. Planımız hoşuma gitmedi.”

“Planımız yok,” dedi Fırtık.

“İşte o yüzden hoşuma gitmedi.”

Ro’lanthus kitabını açtı. Sayfalar kendi kendine çevrilmedi ama kâğıtların kenarları, duvarlardan geçen zilin yankısını duymuş gibi çok hafif titredi. “Bazen plan, doğru soruyu bulana kadar yalnızca dağılmamaktır,” dedi.

Fırtık ona baktı. “Bu uzun kulaklı bilgelikler için ücret alıyor musun?”

“Hayır.”

“İyi. Çünkü geri isterdim.”

Maer onları dinlerken bir yandan kendi nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Rıza sesi her duyulduğunda göğsünde bir yer daralıyor, evin içindeki hava biraz daha ağırlaşıyordu. Henüz boğulmuyordu. Henüz değil. Ama sanki bu ev, yanlış davet her tekrarlandığında nefesini tutmak zorunda kalıyordu.

Tam o sırada kapının ötesindeki sesler kesildi.

Bir an sonra dışarıda, pofuduk düğmeye yeniden basıldı.

Maer’in parmaklarının altındaki ahşap, bu kez çok daha ince bir gerilimle karşılık verdi. Zil çalmadı. Henüz değil. Onun yerine o kirli davet, mekanik ezgiden ayrı bir yerden yeniden sızdı; kelimelerden çok, kelimelerin evin damarlarına sürtünmesi gibiydi.

“Sizi içeriye davet ediyorum.”

Maer dudaklarını araladı ama konuşmadı. Artık bu cümleyi duyduğunu söylemesine gerek yoktu. Sim’uyel yukarı çıkmıştı. Diğerleri hâlâ duymuyordu. Bu, Maer’i yalnız bırakmıyor; tam tersine, evin içine daha fazla çekiyordu. Sanki kapının dışında birileri düğmeye basıyor, üst katta bir kadın şarkısının arasından rızasını sızdırıyor ve evin içinde yalnız Maer’in duyabildiği kirli bir frekans dolaşıyordu.

________________________________________

Talon sabrını sevmeyen bir adamdı. Sabrı gerektiğinde kullanırdı; ama onu erdem gibi görmezdi. Bir Varmış Bir Yok Olmuş’un kapısının önünde beklerken yüzündeki ifade de tam bunu söylüyordu. Rüzgâr, bozkırın kuru kokusunu taş basamakların üzerinden geçiriyor, evin dış yüzeyindeki eski ahşap çizgileri yalayıp gidiyordu. Uzakta, gökyüzünde süzülen evin başka bir yüzü vardı; ama kapı önünde duran bu eşik, sanki bütün o imkânsız uçuşu unutmuş ve kendisini yalnız eski bir giriş gibi göstermeye karar vermişti.

Runik pofuduk düğmenin hemen yanında duruyordu. Mor cübbesinin etekleri rüzgârda fazla hareket etmiyor, daha çok kendi çevresindeki görünmez bir hesap alanında asılı kalıyor gibiydi. Parmakları havada küçük daireler çiziyor, her daireyle birlikte kapının çevresindeki enerjileri dinliyordu. Meleran’ın yüzeyinde dolaşan serbest enerjiler burada sıradan bir alanda olduklarından daha huzursuzdu. Kapının eşiği onları çekiyor, sonra geri itiyor, sonra yeniden kendisine çağırıyordu. Runik, bu dalgalanmayı yüzünde hiçbir duygu göstermeden takip etti.

Khalid birkaç adım gerideydi. Geniş omuzları rüzgâra karşı set gibiydi ama bakışları kapının üstündeydi. Küçükken anlatılan hikâyelerde Bir Varmış Bir Yok Olmuş’a bakmanın bile bir adabı vardı. Yalnızlık ibadethanesi derdi yaşlılar. Bir evden fazlası. Bir sınavdan fazlası. Kendi kapısını kendi seçen eski bir kutsallık. Şimdi o kapının önünde silahla durmak, Khalid’in içinde iki farklı adamı birbirine kırdırıyordu.

Davor konuşmuyordu. Atından inmişti. İki ayağını taşlara sağlam basmış, bir eli silahına yakın, diğer eli boşta bekliyordu. Boş el de onun için silah sayılırdı. Birinin bunu anlaması için Davor’un bir kez hareket etmesi yeterdi.

Yeşil cübbeli ölü uyandıran ise kapıya yaklaşmaktan hoşlanmıyordu. Göz çukurları daha da çökmüş gibiydi. Evin içinden, yaşayanların değil, geride kalmışların, bağlanmışların, zinciri paslanmışların kokusunu alıyor gibiydi. “Bu eşik beklemeyi sevmiyor,” dedi.

Talon ters ters baktı. “Eşiklerin sevdiği şeyler umurumda değil.”

Khalid alçak sesle, “Bazen umursamadığın şey, seni içeri almaz,” dedi.

Talon ona döndü. “Sen benimle misin, yoksa bu evle mi?”

Khalid’in gözleri karardı. “Ben sözümle birlikteyim.”

Bu cevap Talon’u susturdu. Çünkü doğruydu. Khalid bir kez söz verdiyse, sözünün ağırlığı kutsallığın ağırlığıyla kavga eder ama kolay kolay yenilmezdi.

Runik elini kaldırdı. “Dörtlük bitiyor.”

Uzakta bir şarkı yoktu. En azından kulakların duyduğu türden değildi. Ama Runik kelimeleri değil, kelimelerin açtığı boşluğu dinliyordu. Pinina’nın rızası, şarkının her döngüsünde küçük bir açıklık bırakıyordu. Bir nefes. Bir davet. Bir “evet” kırıntısı. Bunu yakalamak için kapının tam o anda uyarılması gerekiyordu.

Talon düğmeye bastı.

Kapı uğuldadı.

İlk açılışta karşılarında bir hol belirmedi. Aransun’un dar bir arka sokağı açıldı kapının ötesinde. Taş duvarlar birbirine fazla yakındı; yukarıda çamaşır ipleri, eski levhalar ve rutubet kokusu vardı. Bir pencereden başını uzatan yaşlı bir kadın, bir anlığına kapının içindeki beş silahlı adamı gördü ve daha ne gördüğünü anlayamadan haç çıkarmaya benzer eski bir işaret yapıp içeri kaçtı. Aransun’daki ev uçmuyordu. Taşın üstüne oturmuş, gündelik hayatın arasına saklanmış, kendisini yalnız yanlış bir adrese açılmış sıradan bir kapı gibi göstermişti.

Talon öne hamle etti ama Runik kolunu kaldırarak onu durdurdu.

“Bu değil,” dedi mor cübbeli adam. “Rıza geldi ama eşik tutmadı.”

“Ne demek eşik tutmadı?”

Runik’in gözleri kapının kenarındaki titreşimi izliyordu. “Davetin sesi var. Ama bizi içeriye alan yer değil. Pinina’nın rızası parça parça geliyor. Yanlış boşluğa bastık.”

Kapı kendi kendine kapanmadı. Talon kapattı. Bunu öfkeyle yaptı ama kapı, onun öfkesini önemsemeyen eski bir sakinlikle yerine oturdu.

Khalid, Aransun sokağı kaybolurken alçak sesle, “Ev bizi istemiyor,” dedi.

Talon ona dönmeden cevap verdi. “Ev ne istediğini hatırlayana kadar basacağız.”

Runik yeniden bekledi. Parmakları havada, duyulmayan şarkının bir sonraki kırığını arıyordu. Bu kez daha uzun sürdü. Rüzgâr taş basamakların üzerinden geçti, yeşil cübbeli adam huzursuzca kıpırdandı, Davor ağırlığını diğer ayağına verdi.

“Şimdi,” dedi Runik.

Talon düğmeye ikinci kez bastı.

Kapı tekrar uğuldadı.

Bu kez karşılarında rüzgârın sarı bir duvar gibi yükseldiği çöl vardı.

Sıcak Ölüm Çölü’nün bir parçası mıydı, yoksa ona benzeyen başka bir kum cehennemi mi, o anda kimse sorgulamadı. Kapı açılır açılmaz kum içeri doldu. Rüzgâr dişlerin arasına girdi, göz kapaklarının altını yaktı, cübbelerin içine kadar sokuldu. Gökyüzü görünmüyordu; yalnız sarı, kahverengi ve kızıl arasında dönüp duran boğucu bir perde vardı.

Eşiğin hemen dışında biri bekliyordu.

Catterian kadın kum fırtınasının içinde sanki fırtına onun etrafında dönmek için yaratılmış gibi duruyordu. Esmer tüyleri rüzgârla birlikte dalgalanıyor, çekik gözleri kumun arasından kızıl bir dikkatle parlıyordu. Dizlerinin biraz altında biten, çöl koşularına uygun kesilmiş pantolonunun kenarları yıpranmıştı. Belindeki iki kıvrık kılıç, rüzgârın sesine rağmen sessiz görünüyordu; çünkü onları taşıyan eller henüz hareket etmemişti.

Kadın başını hafifçe yana eğdi. “Bu iş çok da iyi gitmeyecek.”

Sonra saldırdı.

İlk hamlesi Talon’a değil, eşiğin dengesineydi. İkiz kılıçlar aynı anda çekildi; biri yukarıdan inen, diğeri aşağıdan yükselen iki kısa ay gibi parladı. Catterian kumun üstünde yürümüyor, sanki kumun ona batmaya hakkı yokmuş gibi yüzeyden kayıyordu. Talon geri çekildi. Khalid refleksle araya girecekti ama Davor çoktan hareket etmişti.

Davor’un iri bedeni beklenenin aksine öne akmadı; önce aşağı çöktü. Ağırlığını topuklarına değil, ayaklarının önüne verdi. Catterian’ın ilk kılıcı onun omuz hattını yokladı. Davor başını santimle kurtardı. İkinci kılıç bel hizasına geldiğinde, elini kılıca değil, kadının bileğine yakın havaya soktu. Tutmadı. Tutmaya kalksa geç kalırdı. Yalnız yönünü bozdu.

Catterian bu küçük teması kullandı. Kendi ekseninde döndü, kuyruğu kum içinde dengeyi kurdu ve Davor’un sol kör noktasına girdi. İkiz kılıçlardan biri bu kez boğaz, diğeri diz arkasını arıyordu. Davor geri çekilse düşerdi. İleri atılsa kesilirdi. O yüzden hiçbirini yapmadı.

Nefesini tuttu.

Kumun içinde bir anlığına tamamen durdu.

Sonra sağ ayağı, fırtınanın sesini yaran kısa ve vahşi bir hızla kalktı. Tekme Catterian’ın göğsüne değil, kaburgalarının hemen altındaki denge noktasına geldi. Kadın darbeyi gördü, bir kılıcıyla yön değiştirmeye çalıştı ama Davor’un ayağı kılıçtan hızlıydı. Darbe, onu öldürmedi. Ama onu kapı eşiğinden kopardı ve kumların içine geriye savurdu.

Catterian yuvarlanmadı. İki eliyle kuma saplandı, pençeleriyle yüzeyi yırttı, dizlerinin üzerine kalktı. Gözleri bu kez öfkeyle yanıyordu.

Runik kolunu kaldırdı.

Mor cübbesinin kuma karşı duran kıvrımlarında ince ışık kırıntıları belirdi. Büyücü çevredeki serbest enerjileri seçiyor, kum fırtınasının içindeki yorgunluk taşıyan kahverengi titreşimleri, sıcaklığın kızıl baskısını ve eşiğin çevresinde pıhtılaşmış mor olasılıkları birbirinden ayırıyordu. Enerjiler ona dokundukça kısa süreli duygular yüzünden geçti: kumun sonsuz yorgunluğu, sıcağın saldırgan sabrı, kapının açılıp kapanan ihtimallerinden gelen soğuk kararsızlık. Runik bunları yüzüne almadı. Konsantrasyonunu daralttı, enerjiyi parmaklarının arasında büktü ve kapı eşiğine görünmez bir zar ördü.

Catterian yeniden sıçradığında mor basınca çarptı.

Kum fırtınası büyünün sınırını bir an görünür kıldı. Havada ince, yarı saydam bir perde dalgalandı. Kadının kılıçları bu perdeye vurduğunda ses metal sesi değildi; daha çok camın öfkeyle nefes alması gibiydi.

Runik, “İçeri,” dedi.

Talon tereddüt etmedi. Khalid bir an Catterian’a baktı; savaşçıya duyulan saygı, kutsal eşiğe duyulan çekinceyle birleşti ama yine de Talon’un ardından içeri girdi. Davor en son geçti. Catterian’a bakmadı. Bakarsa ona dövüş borcu kalırdı. Şimdi borçlanacak zaman yoktu.

Kapı kapandı.

Bir an sonra yeniden açılmak üzere içeriden uğuldadı.

________________________________________

Maer, evin nefesini ilk kez o zaman hissetti.

Bu bir ses değildi. Duvardan gelen bir fısıltı değildi. Kapının söylediği bir kelime ya da Pinina’nın rıza yankısı değildi. Daha bedensel, daha kaba, daha acildi. Sanki holün havası bir anda kalınlaşmış, ciğerlerinin içine girerken yolunu kaybetmişti. Maer nefes aldı ama aldığı nefes yetmedi. Bir kez daha aldı. Yetmedi.

Fırtık hemen fark etti. “Maer?”

Maer cevap vermedi. Cevap verirse boğulacağını sandı.

Sanki evin camlarının açılması gerekiyordu.

Bu düşünce ona ait değildi. Ya da yalnız ona ait değildi. Kendisi temiz hava istemiyordu sadece. Ev istiyordu. Ev nefes almak istiyordu. Bu o kadar saçma, o kadar imkânsız ve o kadar kesin bir histi ki Maer’in bedeni aklını beklemedi.

Holün yan koridoruna doğru yürüdü. Sonra yürümeyi bıraktı, koştu.

“Maer!” diye seslendi Subutai.

Fırtık arkasından fırladı. “Nereye gidiyorsun? Bu evde koşmak genelde kötü fikir!”

Ro’lanthus kitabını kapatıp onların ardından geldi. Subutai de bir küfür mırıldanarak peşlerinden koştu. Maer koridorun köşesini döndü. Burası Pinina’nın odasına giden üst kat hattı değildi; giriş katındaki küçük misafir odalarından birine açılan daha dar bir geçitti. Duvarlarda eski, solgun çiçek desenleri vardı. Hava burada daha durgun, daha kapalıydı. Sanki oda yıllardır bekletilmiş bir nefesi saklıyordu.

Maer kapıyı itti.

Küçük misafir odası, evin geri kalanına göre şaşırtıcı derecede sıradandı. Bir yatak, dar bir dolap, solgun örtülü bir masa ve karşı duvarda, dışarıya bakan genişçe bir pencere vardı. Pencerenin yanında küçük, yuvarlak bir düğme duruyordu. Düğmenin orada olduğunu Maer bilmiyordu.

Ama eli biliyordu.

Subutai daha onu yakalayamadan Maer düğmeye bastı.

Pencere açıldı.

Taze, sert, tertemiz dağ havası içeri doldu. Maer başını dışarı uzattı ve ilk nefeste ciğerlerinin yandığını hissetti. Bu yanma kötü değildi. Çölün kumlu boğuculuğundan, holün rıza frekansından ve evin içine sinmiş yanlış davetten sonra Diş Dağları’nın havası bıçak gibi temizdi. Soğuktu. Keskin ve gerçekti. Uzaklarda kayalar rüzgârla yıkanıyor, dağların yamacında sisler ince şeritler halinde sürükleniyordu.

Sonra Maer başını çevirdi.

Dışarıda Henna vardı.

Maer’in yansıtıcıda gördüğü genç kız değildi artık; yüzüne yılların, bekleyişin ve aynı kapıya duyulan inatçı sadakatin çizgileri oturmuştu. Yine de gözlerindeki bekleyiş, zamanın üstünü örtemediği bir biçimde aynıydı. Nohmaran onun biraz önünde duruyordu. Cüce, sanki yıllardır karısını bir kapıdan, bir yağmurdan, bir bekleyişten korumaya çalışmış ama kapının ne olduğunu hiç anlayamamış biri gibi sert ve yorgundu. Henna ise Nohmaran’ın arkasına geçmiş, kucağındaki bebeği iki koluyla kendisine bastırmıştı. Bebek henüz dünyanın bütün kötülüklerini anlayamayacak kadar küçüktü; ama anne ve babasının bedenlerinden geçen korkuyu hissedecek kadar canlıydı.

Henna, Maer’i görünce bir adım attı. “Kötü bir şeyler oluyor, değil mi?”

Maer’in boğazı kurudu.

Evin onu buraya bilerek getirdiğini hissetti. Buna inanmak istemedi. Çünkü inanırsa, duvarların yalnız duvar olmadığını, pencerelerin yalnız pencere olmadığını, nefesinin yalnız kendi nefesi olmadığını kabul etmeye bir adım daha yaklaşacaktı.

Ama Henna’nın yüzüne bakınca başka seçeneği kalmadı.

“Evet,” dedi. Sesi pencereden çıkan rüzgârın içinde zor duyuldu. “Sana anlatmam gereken bir şey var.”

Subutai arkasından yetişti. “Maer, ne yapıyorsun?”

Fırtık pencere kenarına sıçradı. Henna’yı görünce yüzü değişti. Bir an önceki alayı, korkusu, siniri kayboldu. Yerine saf, keskin bir öfke geldi.

Maer dışarıya bakarak konuştu. Pinina’yı anlattı. Yağmuru. Faytonu. Kapıyı. Henna’nın iyi niyetinin nasıl kullanıldığını. Pinina’nın, onun sesini, sadakatini ve bekleyişini bir anahtar gibi tuttuğunu. Evin onu duyduğunu. Ama yanlış duyduğunu.

Sonra Fırtık’a baktı. Kedi pencerenin kenarında, tüyleri kabarmış, gözleri Henna’dan ayrılmadan duruyordu. Maer onun korkusunu da aktardı; Fırtık’ın yalnız kendileri için değil, Henna için korktuğunu, yıllardır bekleyen birinin bir kez daha aynı kötülüğe yakalanmasından korktuğunu söyledi. Bunu söylerken Fırtık itiraz etmedi. Normalde ederdi. Kendisinin duygularının başkalarına aktarılmasından hoşlanmazdı. Ama bu kez sessiz kaldı. Çünkü bazı korkular, saklandıklarında değil, doğru kişiye ulaştıklarında anlam kazanırdı.

Henna’nın yüzü önce anlamadı. Sonra anlamak istemedi. Sonra anlamamak gibi bir hakkı kalmadı.

“Hayır,” dedi. “Hayır, hanımım… o…”

Nohmaran’ın yüzündeki kan çekildi. Cüce karısına döndü, sonra pencereye, sonra tekrar karısına baktı. Öfke yüzüne bir anda gelmedi. Önce yorgunluk geldi. Sonra kırgınlık. Sonra yıllarca karısından çalınmış zamanın, evladından çalınmış günlerin ve kapı önünde bekletilmiş hayatın gerçek öfkesi geldi.

Henna içeriye doğru bir adım attı. “Ben gelmeliyim.”

Nohmaran hemen önüne geçti. “Hayır.”

“Beni kullandıysa—”

“Hayır, Henna.”

Subutai, Maer’in omzundan tutup pencereyi çekti. “Yeter.”

Pencere kapandı.

Dışarıdaki ses bir anda kesildi. Rüzgârın uğultusu, Henna’nın nefesi, Nohmaran’ın sert sesi, çocuğun korkulu kıpırtısı… Hepsi camın ardına düştü. Görüntü kaldı ama ses yoktu.

Subutai’nin sesi alçaktı. “Zaten yeterince acı çekmediler mi Maer?”

Maer pencerenin önünde durdu. Göğsü hâlâ hızlı inip kalkıyordu. Bakışlarını Ro’lanthus’a çevirdi ama cevap Subutai’ye gitti. “Haklısın,” dedi. “Ama bunu, onlara anlatmalıydım. Uğradığı ihaneti bilmeliydi.”

Camın dışında Henna başını iki yana sallıyordu. Sürekli. İnanmak istemeyen, ama inanmak zorunda kalan birinin hareketiydi bu. Nohmaran onunla konuşuyordu. Seslerini duyamıyorlardı ama cücenin elleri, yüzü, sertleşen çenesi her şeyi anlatıyordu.

Subutai’nin yüzü karardı. “Kandırıldıklarını anladılar.”

Ro’lanthus’un sesi gergindi. “Daha doğrusu karısının, sevdiği kadının yıllardır kandırıldığını anladı.”

Fırtık cama bakıyordu. “Kim bilir bu evin kapısında ne kadar çok zaman geçirdi,” dedi. “Evladından, kocasından çalarak, hanımını beklemek için.”

Bu cümle odada küçük bir yara açtı.

Maer’in içinde yeni bir dürtü yükseldi.

Bu kez nefes değildi. Daha çok yön değiştirme isteğiydi. Ev, pencereyi kapatmıştı ama o sahneyi kapatmamıştı. Henna gerçeği duymuştu. Şimdi başka bir eşik açılmak istiyordu.

Maer elini pencerenin yanındaki düğmeye tekrar götürdü.

Fırtık öfkeyle döndü. “Neden mekanizmaya bastın şimdi?”

Maer’in cevabı düşünmeden çıktı.

“Mekanizma değil, ev!”

Pencerenin dışındaki Diş Dağları manzarası rüzgârla birlikte titredi. Soğuk kayalar, Henna’nın yaşlı yüzü, Nohmaran’ın öfkeyle kasılan omuzları ve çocuğun korkulu bakışları camın yüzeyinde bir an uzadı. Sonra görüntü, sanki bir perde içeriden çekilmiş gibi kaydı.

Aransun’un uzak çatı çizgileri belirmeye başladı.

Diş Dağları’nın rüzgârı ise kapanan camın ardında kalmadı. Bir kez açılmış, bir kez gerçeği duymuş, bir kez yarayı göstermişti. O rüzgâr şimdi kendi tarafında, Henna’nın titreyen omuzlarında ve Nohmaran’ın baltaya giden elinde esmeye devam ediyordu.

________________________________________

Nohmaran, Henna’nın omuzlarını iki eliyle tutuyordu. Cücenin elleri iri ve nasırlıydı; taş tutmuş, balta tutmuş, çocuk taşımış, yıllarca bekleyen bir kadının omzuna sayısız kez sabırla dokunmuş ellerdi bunlar. Şimdi titriyorlardı.

Henna ağlamıyordu önce. Ağlamak için hâlâ gerçeğe tam dokunması gerekiyordu. Gözleri kapalı kapının olduğu yere, az önce Maer’in başını uzattığı pencerenin artık göstermediği boşluğa takılmıştı.

“Ben onu bekledim,” dedi. Sesi rüzgârın içinde kırıldı. “Beni çağıracağını sandım. Beni hatırladığını sandım.”

Nohmaran’ın yüzü taşlaştı. “Seni kullandı.”

Henna başını iki yana salladı. “Hayır.”

“Henna.”

“Hayır.”

Nohmaran onu kendisine çekti. Kadın önce direnmedi. Sonra bir anda sarsıldı ve cücenin göğsüne kapandı. Ağlaması Diş Dağları’nın rüzgârında kaybolmadı; rüzgâr onu aldı, kayalara çarptı, geri getirdi. Bebek Henna’nın kucağında kıpırdandı. Nohmaran bir koluyla karısını sararken diğer eliyle bebeğin üstüne düşen örtüyü rüzgârdan korur gibi düzeltti.

“Ben buradayım,” dedi Nohmaran. “Biz buradayız.”

Henna’nın cevabı yalnız hıçkırık oldu.

Tam o anda evin kapısından bir uğultu geldi.

Nohmaran başını kaldırdı.

Kapı açılıyordu.

Bu kez sesleri duyuyorlardı. Ahşabın eski, derin, kendi içinde yankılanan açılışı; içeride bir yerlerde çalışan ama yalnız mekanizma olmayan bir şeyin kararı; kapı aralığından gelen yabancı hava… Nohmaran, Henna’yı ve kucağındaki bebeği arkasına aldı.

Kapının içinden beş adam göründü.

Talon ilk adımda durdu. Diş Dağları’nın soğuk havası yüzüne çarptığında kaşları çatıldı. Sonra bakışı Henna’ya kaydı. Önce tanımadı. Yıllar insan yüzlerini değiştirirdi. Bekleyiş, sadakat ve acı daha da çok değiştirirdi.

“Hey,” dedi Talon. “Bu kadın neden bana tanıdık geliyor?”

Henna’nın yüzü bembeyaz oldu. “Talon.”

Adamın gözleri tanımayla büyüdü. Sonra tanımanın yerini, zalimliğin rahat gülümsemesi aldı.

“Henna,” dedi. “Sanırım yılları doya doya yaşamışsın.”

Nohmaran’ın eli baltasının sapına gitti.

Runik kapı eşiğinden dışarı bakarken yüzünde neredeyse sıkılmış bir ifade vardı. “Demek ki Usta Pinina’nın planı başarılı olmuş,” dedi. Mor cübbesinin kolları Diş Dağları’nın rüzgârında titredi. “Neyse, yarım iş bırakmayalım.”

Havadan enerji parçaları toplamaya başladı.

Diş Dağları’nın soğuğu, Runik’in çevresinde ince bir çatırdamaya dönüştü. Mor olasılık kırıntıları rüzgârın içinden çekildi, beyaza çalan keskin hava enerjileri avuçlarının çevresinde dönmeye başladı. Enerjiler ona dokundukça dağın sertliğini, rüzgârın acelesini ve yıllarca beklemiş bir ihanetin kırık duygusunu taşıdı. Runik bunların içinden yalnız işe yarayanı seçti. Konsantrasyonu daraldı. Parmakları, görünmez ipleri büker gibi hareket etti.

Nohmaran baltasını çekti.

Küçük bedeni, o anda küçük görünmüyordu. Yıllarca kapının önünde bekletilmiş bir hayatın öfkesi, karısının çalınmış sadakati, bebeğinin daha başlamadan gölgelenmiş günleri ve bir cücenin ailesini koruma inadı omuzlarına dolmuştu. Henna’yı ve çocuğu arkasında bıraktı. Baltasının ağzı Diş Dağları’nın ışığını yakaladı.

Talon’un gülümsemesi biraz daha genişledi.

Nohmaran yürüdü. Sonra yürümeyi bıraktı.

Saldırdı.

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Bu bölümde Büyük Ev’in yalnızca kapılardan, pencerelerden ve düğmelerden ibaret olmadığını biraz daha yakından gördük.

Bazen mesele mekanizmayı bozmak değildir.

Bazen mesele, yaşayan bir şeyin neyi yanlış duyduğunu anlamaktır.

Henna gerçeği öğrendi.
Nohmaran gerçeği öğrendi.
Maer ise evin nefesini ilk kez gerçekten hissetti.

Şimdi kapılar açılmaya, yaralar konuşmaya ve eski ihanetler yerinden kıpırdamaya başlıyor.

Beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.