insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

music wave

Bu bölüme özel müzik eklendi!

Hikayenizi okurken, atmosferi tamamlayan özel müziği dinleyebilirsiniz.

🎵 Ned'in Şarkısı’nı dinlemek için:
YouTube’da aç: Ned'in Şarkısı



Mutfakta, bir lavabo içerisine yerleştirilmiş bir leğende, bardakları ovalarken çıkan o garip gacırtı ve su sesine eşlik ediyordu hafif tombul, uzun boylu hancımız Ned'in şarkısı:

"Bir uzun yol boyunca kovaladı durdu sevdiğini,

Sevdiği ve sevmek istediği kişinin kirli yüreğini,

Eninde sonunda bulacaktı kalbindeki ateşi

Ateş olacak ve yakacaktı o deli divane anıları,



Nitekim Ned, hanın kapısının açıldığını ve içeriye günün ilk müşterisinin girdiğini duymamıştı. Bunda zamanın etkisi de yadsınamazdı belki; zira hanın her zamanki müşteri çekme saatine, yani akşam üstü hafif hareketliliğine daha en az iki saat kadar vardı. Öğlen güneşinin yeni yeni alçalmaya başladığı saatlerdi o saatler ve işte, hanın ilk müşterisi, hancı farkında olsun ya da olmasın gelmişti.

Evet, neyseki han boştu. "Güzel," diye düşündü içeriye girmekte olan adam. Ama bri açıdan da bu durumun rahatsızlık verici olduğu da bir gerçekti; çünkü handa çalışmakta olan insanlar onunla gereğinden fazla ilgilenebilirlerdi fazla müşteri olmadığı için.

Hana girdiği gibi duyduğu sesle düşüncelerinden kısa sürede sıyrıldı. Arka taraftan bir şarkı sesi geldiğini anlaması için bir kaç dakika geçmesi gerekmişti. Kirlerden ve ateşlerden mi bahsediyordu şarkıda? Adam kendi han salonuna şarkı yazmış olabilir miydi? O kadar çok insan çeşidi vardı ki, çoğunlukla anlamak dahi istemiyordu bu tarz insanları.

Geldiğini bir süre daha hissettirmemek için yakın masalardan birinin sandalyesini kaldırarak oturabileceği kadar geriye taşıdı.

Üzerinde yıpranmış ama rengi atmamış, yani yeni sayılabilecek koyu kahverengi bir pelerin, pelerinin altında kum rengi bir cübbe vardı. Omzundaki kırış kırış deri çantasını otururken dikkatlice yere bırakmaya çalıştı. Sapı elinden kayınca çıkan dup sesini ise hiç beklememişti.

Ses resmen yankılanmıştı bomboş hanın içinde. Nitekim hancı Ned o kadar kaptırmıştı ki kendisini şarkısına, yani işine, hiç mi hiç duymamıştı hanına gelen müşterisinin çıkarttığı beklenmedik sesi. Kaldı ki, normal şartlarda çok keskin kulakları vardı ve kapının açılma sesini bile duyardı.

"Yaktı da aslında, kor alev gibi,

Çıplak ayaklar ile bastığı bir dizi,

Ve eline aldığı o çılgın meşale gibi,

Yaktı geçti yüreğini ve o deli divane anıları

..."

Şarkı sesi sanki söylendikçe yükseliyor, han boyunca daha gür yayılıyordu.

Hancı Ned hiç fark etmesede gelen misafiri, orada, tam hanın pencerelerinden birinin önünde duran bir kedi ilgiyle bakıyordu ona. İki kulağının arkasından başlayan ve sırtı boyunca kalınlaşarak uzanan beyaz bir çizgi koyu gri kürkünde ışıl ışıl parlıyordu. Sivri kulakları çantanın dup sesi ile dimdik olmuştu.

Adam bir an durup içeriyi dinledi. Yemeği yakmakla ilgili dizelerle devam ediyordu sanki. Ne biçim bir şarkıydı bu böyle? Adam bağırmaya da başlamıştı. Şimdi daha anlaşılırdı. Şarkıyı yazan kişi yaktığı yemeği yere dökerek çıplak ayaklarıyla üstüne basıp kendini haşlamıştı. Bir ara şarkının anlamını sormalıydı.

Kapıya bakıp bunları düşünürken pencerenin önündeki kediyle göz göze, kulak kulağa geldi. Ensesindeki tüyler dikilirken kedi "çok, hem de çok" ilgisini çekmişti. Hafif kamburunu çıkararak kafasını eğdi ve... ufak bir küfür savurarak çantasına eğildi. Çayının karışımını ve piposunu hazırlama vakti gelmişti. Ufak keseleri, tahta minik bir havanı ve piposunu masaya koymaya başladı.

Piposunu masaya koyarken çıkan hafif tıkırtı mıydı onu etrafına bakmaya iten yoksa boynunun arkasındaki tüylerde meydana gelen elektriklenme miydi bilemiyordu doğrusu. Nitekim sol arka çaprazında, hanın gölgeli köşesinde oturmakta olan adamı gördüğünde irkilmeden edemedi.Kapişonlu pelerininin yüzünü örtmesine karşılık sivri kulakları elf olduğunu ortaya koyuyordu; ama kapişon resmen yaşını da başı gibi saklıyordu.

Adamın, o hana ilk girdiğinde orada olmadığına yemin edebilirdi Maer. Yoksa o çantasını karıştırırken sessizce mi süzülmüştü içeriye? Yani, sessizce süzülüp ensesine bir bıçak saplasalar, öldürseler farkına varamayacaktı. Kendisine öfkelendi ve bu öfkenin başka kaynaklardan gelmeyen, kendiliğinden doğan bir öfke olduğunu anlayabilecek kadar yetkin bir gri büyücüydü Maer.

"Miyaaaavvv..." Kedi, adamın çantasına uzandığını görünce olanca sesiyle miyavladı ve Maer ister istemez irkildi. Maer, kapişonlu elf ile, elfin kapişon altından gözükmeyen yüzüne rağmen göz göze geldiğine yemin edebilirdi ve onu bu garip, yarı saklı bakışmadan uyandıran resmen kedinin miyavlaması olmuştu. Bir de üstüne kedi yavaş yavaş miyavlayarak onu, daha doğrusu onun masadaki piposunu kesiyordu.

Hancı Ned'i söylemekte olduğu şarkısı ve işlendiği mutfak işlerinden uyandıranda kedinin miyavlamasıydı belliki. "Hayırdır Fırtık," dedi bir yandan ıslak ellerini belindeki önlüğüne silerek ve yavaş yavaş, kedisine bakmak için mutfaktan koridora doğru geçerek. "Ah..."

Hancı Ned'in bakışları bir an hanın en ücra köşesindeki kapişonlu elfe gitti, ardından sanki onu çok yakından tanıyormuş gibi gülümseyerek bir baş selamı verdi ve "Hoş geldin Selas," dedi mutlulukla. "Senin için erken bir saat değil mi?"

Selas hafifçe kafasını kaldırdı ve Maer ilk defa o zaman adamın çenesindeki sakalları gördü. Hayır, yanılmıştı! Bu bir yarı elfti. Daha Maer'in bu durumu fark etmesi anında yarı elf uğursuz bir sesle "O kadar da erken değil Ned," dedi. "Hatta geç kalmış olmaktan korkuyorum dostum."

Ned bir an durup, kaşlarını çatarak ona baktı, ardından hafifçe, az önce farkına vardığı; ama henüz selamlamadığı asıl misafiri Maer'e dönerek "Sizde hoş geldiniz efendim," dedi. "Hemen sizinle ilgileneceğim." Sağ el işaret parmağı bir dakika der gibi kalkmış ve ardından arkasını dönerek tekrardan mutfakta kaybolmuştu.

Maer bu işte bir tuhaflık olduğunu biliyordu. Bunu ensesindeki tüylerin karıncalanmaya devam etmesinden değil, tüm benliğinde adamla göz göze geldiği andan beridir yayılmakta olan o garip huzursuzluktan hissediyordu. Bu adam bir elf değildi, bir yarı elfti; ama sadece bir yarı elf'de değildi. Başka bir şeydi. Adam kapişonunu incecik; ama eklemleri hafif tüylü olan parmakları ile tutup kaldırdığında ve yüzünü açtığında Maer onun suratındaki helezonlar çizen, hiçbir anlamı varmış gibi gözükmeyen beyaz dövmeleri rahatlıkla seçebildi ve onun bir son görü elfi olduğunu o zaman rahatlıkla anladı.

Son görü elfleri, Meleran'da yaşayan Math'natal elf'lerinin arasından doğanın işine karışacak şekilde geleceği görebildikleri gerekçesiyle kovulmak kaidesiyle dışlandığı bir elf grubuydu ve son yüz yıl içerisinde Aransun şehrinin kuzeyindeki Diş Dağlarının ve onun kuzeyindeki insan yerleşkelerinin de kuzeyinde bulunan Son Görü Ormanı'nda kendi topluluklarını kurarak yaşamaya başlamışlardı. İşin ilginç tarafı bu adamın bir yanı da insandı.

Maer bir yandan adamın varlığını düşünürken bir yandan da dudakları arasından çıkartmaya başladığı bir uğultu ile içindeki gitgide güçlenmeye başlayan, tamamen karşısındaki bu yarı son görü elfinden kendisine doğru yayılmakta olan huzursuzluğu itmeye çalışıyordu. Bu mırıltı şeklinde çıkarttığı uğultu kendi durumu ile baş etmek için kendi kendisine geliştirdiği gizli numaralarından birisiydi. Tamamen işe yaradığını söyleyemese bile hiç yoktan iyiydi.

Aynı zamanda hiç zaman kaybetmeden işine geriye dönmüştü. Keselerden çıkan otların bir kısmını piposuna, başka bir kısmını havana yerleştiriyordu. En azından piposunu daha önce hazırlayabilmiş olmayı diliyordu.

Aransun'a akşam saatleri, yağmur bulutları ile birlikte iyice kararmaya başlayan gökyüzü nedeniyle normalinden daha erken gelmiş ve bu nedenle Aransun sokaklarını hızlıca arşınlayan genç adamı daha da telaşa sokmuştu. Birazdan bastıracağından emin olduğu yağmur nedeniyle kapıldığı acelecilik yüzünden Aransun şehrinin en meşhur hanı olan Ejderha Ateşi Hanı'nı bile bulmakta zorlanmıştı Subutai. Daha fazla beklemek istemiyordu; ama yinede temkinli davranmaya öyle alışmıştı ki bir süre dışarıda gölgeler arasında hanın girişini izledi. Etrafın sakin olup tehditkar olmadığına kanaat getirince kapişonunu çıkarıp üzerine biraz çeki düzen verdikten sonra girdi kapılardan içeri.

Üzerinde uzun yolun yıprattığı kırmızı ve siyah karışımı bir renkte kapşonlu kısa bir pelerin ve altında işlemeli deriden şu şilahşörlerin kullandığına benzeyen hafif bir zırh vardı. Sırtında çok cepli sırt çantasını sağ omuzuna asmış eliyle askısını tutuyordu. Diğer eliyse belinde sarkan çift taraflı ince kılıcının kabzasındaydı. Bordo rengi pantolonu vücuduna tam oturuyordu ve dizine kadar bağlı deri ayakkabıları ile bir bütün oluşturuyordu. Uzun bir yolun yorgunluğu her bir parçasından akıyordu resmen. Kasafındaki bandana tek kulağını kapayarak arkasında bağlanmış olsa da uzun sarı saçlarını saklayamıyordu.

İçeriye girdiğinde hemen sol köşede, hanın gölgeli sıcaklığında oturmakta olan dövmeli elf ile orta bölgede oturan ve bir pipo hazırlamakta olan adama kısaca, şöyle bir göz gezdirip kafa selamı verdikten sonra deske doğru ilerleyip yüksek taburelerden birine oturarak çantasınıda yanındaki başka bir taburenin üzerine bıraktı.

Fırtık, pencere pervazındaki yerinden atlamadan önce yeni giren yolcunun han boyunca ilerleyerek yüksek taburelerden birisine oturmasını ve çantasını da hemen yanındaki diğer tabureye koymasını izledi. "Sonunda," diye miyavlandı. Ama şu anda hiçbir şey umrunda değildi kedinin. Bu yeni gelen yolcu bekleyebilirdi.

Onu asıl heyecanlandıran, şu anda piposunu ve havanı güzel kokulu, türlü otlar ile doldurmakta olan adamdı. Hatta adamda değildi, otların kendileriydi.

Fırtık yavaşça atlamıştı pervazdan; ama patileri yinede zeminde pıt sesini çıkartmaya yetmişti de artmıştı bile.

Hancı Ned'in mutfakta kaybolması, yeni yolcunun içeriye girip dikkatleri kendisine çekerekten han boyunca dümdüz ilerlemesi ve yüksek taburelerden birisine oturması ve Ned'in geriye dönmesi arasında bir dakika yoktu bile belkide... Ned, mutfaktaki şöminede pişmekte olan koca yahni kazanını kaldırarak şömine taşının sıcaklığında dinlenmeye yatırmış; ama yemeğin o eşsiz kokusu tüm Ejderha Ateşi Hanı'na yayılmaya başlamıştı bile.

Ned geriye döndüğünde fark etmişti yeni bir müşterisi daha geldiğini ve mutfak kapısına en yakın olduğu ve her zaman desklere oturan yolcularının daha aç ve susuz olabileceğini düşündüğü için önceliği, son gelen olmasına karşın yinede oraya oturan bu adama vermişti. "Hoş geldiniz sevgili yolcu," dedi adamın çantasına da bakarak. "Size nasıl yardımcı olabilirim acaba? Var mıdır bir arzunuz?"

Subutai yayılan kokuları alınca hafifçe gözlerini kapatmış, hana yayılan yemek kokusunu içine çekerken yakalanmıştı hancıya. Karnı da gurulduyordu o anda. Hancının sesiyle gözlerini açmış karşısındaki adamı inceliyordu. Belli ki uzun yıllardan beri hancıydı yoksa bu kadar iyi gözlemci olamazdı. Midesindeki gurultunun durmasını bekledikten sonra cevap verdi.

"Hoş bulduk hancı. Mutfağından gelen bu güzel koku neyse ondan bir porsiyon ve yanınada soğuk bir bira alabilir miyim lütfen."

"Yanında soğanda ister misin yolcu?" diyen Ned koca göbeğini hoplata hoplata güldü. Hazırlıksız yakaladığı yolcuya "Yumrukla kırmayacağım korkma, dilimler halinde de getirebilirim. Yahninin yanında güzel gidecektir. Ne dersin, he?" diyerek sataştı.

Bir yandan misafiri ile konuşurken diğer taraftan da tezgahın arkasına, içki raflarının olduğu bölüme doğru yönelmişti. İri ve uzun bedenine, koca göbeğine rağmen rahatlıkla adamın oturduğu bar tezgahının arkasına geçti.

Subutai bu sıcak karşılama ve hancının gülümseyen yüzü sayesinde neşelenmişti. "Kırıpta getirmeni tercih ederim. Öyle daha lezzetli oluyor," diyerek aynı samimiyetle cevap verdi.

Daha anında bu hancıyı sevmişti. Kaldı ki tam bir insan sarrafı olduğunu düşünüyordu kendi kendisinin. Esnaf adam diye düşündü içinden. Yalnız bu iri ve göbekli vücudun gençlik yıllarını hancı olarak geçirdiğine de inanmıyordu. Kim bilir ne hikayeler vardı bu adamda.

Hancı bira için barın arkasına geçtiğinde Subutai, arkasında oturanlara şöyle bir omuz üstünden bakarak süzdü tekrardan. Gölgelerdeki garip dövmeleri olan elf delikanlısı elleri ile yüzünü örtmüştü. Uyuyor muydu, yoksa başı mı ağrıyordu?

Belli ki kalabalıktan uzakta oturmak isteyen diğer, kum rengi cübbeli adam muhtemelen otçunun tekiydi. Aslında cübbesinden bir büyücü olma ihtimalini de düşünmüyor değildi Subutai. 'Belki bir şifacı,' diye düşündü. 'Belkide büyücüymüş gibi görünmeye çalışan bir gezgindi.'

Subutai gülümseyip kafasını sağa sola salayarak hancıya dönerken Maer piposuna doldurduğu otları güzelce düzeltip bir delik açtıktan sonra yavaş yavaş, yaktığı piposunu küçük nefesler alacak şekilde tüttürmeye başlamış ve hafif bir rahatlama duygusu tüm benliğini kaplamaya başlamıştı. Handa hareket artmaya başlamıştı. Oysa ki geldiğinde 'ne güzelde sessiz bir yer' diye düşünmüştü. Yine de şimdi, iyi ki erken geldiği ve piposunu hazırlayacak kadar zaman bulabildiği için şükretmeye başlamıştı.

Tezgahın arkasına geçtiği anda gelen cevap üzerine bir kahkaha daha patlatan Ned "Yumrukla kırarım o zaman efendim," dedi. Yolcu etrafını süzmeyi bitirdiği anda raflarda duran bir şişeyi aldı. Normalde bira şişelerinde hiç görülmemiş mantar bir kapak vardı bu şişenin üzerinde. Subutai şaşkın bir şekilde mantar kapağa bakarken tezgah altında duran demir, helezonik kavisli bir aleti çıkardı ve mantar kapağı delerek işeret ve orta parmağını iki yanına geçirdi, ardından çevirerek mantarı yavaşça şişenin ağzından çıkardı.

"Bu icat bir efsane," dedi elindeki aleti Subutai'ye göstererek.

Subutai şaşkın bir şekilde "Nedir o?" diye sordu. "İlk defa görüyorum."

Ned "Bir tirbüşon," dedi. "Ben de yeni tanıştım kendisiyle. Geçtiğimiz gün Diş Dağı'ndan gelen bir simyacıdan aldım. Simyacıların son icatlarından birisiymiş. Hiç böylesini görmemiştim. Bu mantar kapakları ve onları şişelere takmak için gereken aleti de verdi. Böylece şişelerin içerisindekiler hiçbir şekilde hava almıyorlar efendim. Gerçi simyacı, bu tirbüşonu meyve şaraplarında kullanmamın daha akıllıca olacağını söylemişti; ama ben her şeye takmaya başladım bu kapakları. Çok da pratik."

Elindeki alet çok amaçlı bir bıçak gibiydi ve Meleran üzerinde daha önceden şüphesiz ki böyle bir alet görmemişti Subutai. "İncelemek istersen bakabilirsin," diyerek adamın önüne bıraktı aleti hancı ve tezgâhın arkasından çıkarken "Bende hemen diğer siparişleri alıp senin yahnini de getireyim, sonra birlikte soğanı yumruklar ve biraz muhabbette ederiz. Nerelerden geldiğini de çok merak ediyorum doğrusu."

Daha cevabı bile beklemeden her zamanki çevikliği ile, daha yeni hafif hafif tüttürmeye başlamış olan yolcuya doğru yöneldi.

O sırada Fırtık, tüttürmeye başlayan yolcunun masasına atladı ve tüylerini diken diken ederek mırlamaya başladı. Az önceki ilgili hali tehditkar bir havaya dönmüştü. Tüttüren adamın tam önünde, beli ve tüyleri aynı oranda dikilmiş, kuyruğu kaskatı kesilmiş bir kedi duruyordu şimdi.

Subutai önüne bırakılan tirbuşon denen aleti alarak incelemeye başlamıştı. Mekaniği severdi ve neyin nasıl yapıldığı konusunda fikir yürütmek özel hobilerinden biriydi. Muhtemelen kader onu şimdi yürüdüğü yollara sevk etmeseydi oda bir mucit olabilirdi. Ama hayatını geçindirmenin daha kolay yollarını keşfetmiş ve o yolda uzmanlaşmayı tercih etmişti. Ha, bu seçim onu göçebeye çevirse de çok şikayetçi değildi.

Tirbuşon'un ilk anda, Hancının elindeyken çok işlevli bir alet gibi göründüğünü, hatta kafa bölgesinde bıçak bile olduğunu düşünmüştü; ama eline aldığında daha önceden bıçak sandığı bölümün aslında bir tür kuzgun kafasına benzediğini fark etti. Ürpertici bir görünüşü vardı; ama garip bir şekilde çok ilgisini çekmişti Subutai'nin.

Burnuna gelen tütün kokusu ve handaki güzel yemek kokularından sonra iştahı iyice kabarmıştı. Yalnız o kedinin tehditkar mırıltıları hiç mi hiç hoşuna gitmemişti.

Masasına fırlayan kedinin tehditkar hali Maer'in de üstüne bulaştı. Ensesindeki tüylerin dikildiğini, hafif kamburunun çıktığını hissetti. Karşısında kabarmaya çalışan kediden daha iri bir kedi olmaya çalışıyor gibiydi. Ama bunun önüne geçmek için yapabileceği bir şey yoktu. Piposundan bir iki nefes almış olması biraz yardımcı oluyordu. En azından dışarıdan kediyle kedi olmaya çalıştığını düşünmeyecekti insanlar, o kadar önüne geçebiliyordu.

Derken Maer ne yapabileceğini kavrayarak kedi tıslamasına benzer bir sesle ciğerlerindeki dumanı kedinin suratına üfledi.

Ned ise önceliği hanın gölgeli kenarlarında oturmakta olan Selas'a vermesinin bir hata olacağını o anda anlayacaktı. Henüz olayların farkına varamadan kum rengi cübbesi olan, dumanı tüten yolcu içine çektiği dumanları Fırtık'a doğru üflemişti ki kedi büyük bir mırrr sesi çıkararak refleksel olarak geriye atlamıştı.

Fırtık geriye atladığı anda bir PoP sesi duyuldu ve az önce dört ayağı üzerinde duran kedi şimdi elinde mini mini bir kılıç ve kalkan, hatta vücudunu kaplayan bir zırh ile arka iki ayağı üzerinde ayakta duruyordu. Neredeyse aynı anda masadan aşağıya yuvarlandı kılıçlı kedi. Belli ki adamın piposunun dumanından etkilenmişti.

Ned özürler dileyerek, endişeli bir halde koşturdu ve bir kediye uymayacak şekilde dört ayağının değil, iki ayağının üzerine düşen Fırtık'ın iyi olup olmadığına baktıktan sonra onu kucaklayarak hanın kenarına götürdü. Sırtını duvara yaslayarak bıraktı.

Arkasını dönerken endişe ile "Tanrı aşkına," dedi. "Ne tüttürüyorsun sen böyle?" Müşterilerinin tepkisini görmek ve cevabını duyabilmek için arkasını döndü.

Subutai arkasında gelişen olayları hancının telaşla arka masaya doğru koşturduğunda fark etmişti ki kafasını çevirmesiyle elinde kılıç ve kalkan olan kediyi görmesi bir oldu.

"Hah, bi çizmeli kedimiz eksikti," diyerek yaşananları izlemeye koyulmuştu.

Fareye döneceğini falan bekliyordu ama bu fazlaydı. Gerçekten cübbeli herif bir büyücüydü yahut kedi gelişememiş bir Catterian yavrusuydu. Hancı kediyi kaptığı gibi duvara yasladıktan sonra endişe ve merakla büyücüye dönerken olacakları sabırsızlıkla bekliyordu Subutai.

Maer hiç tepki vermeden izliyordu. Kılıç ve kalkan... Şu andaki haliyle hiç tehditkar durmuyordu. Bir çocuğun doğum günü partisine salınsa ebeveynler zevkle ve hiç korku duymadan mıncıklanmasını bile izlerdi sanırım. Ama bu şüphesiz bir aldatmacaydı ve o kılıcı kullanmasını izlemek öbüründen daha zevkli olurdu.

Ne mi tüttürüyordu? Hancı kedinin dönüşümü karşısında hiç tereddüt etmemişti. Acaba kedinin fenalaşmasına mı şaşırmıştı, ki kendisi bile kedinin böyle etkilenmesine anlam veremiyordu, yoksa bir anda kedinin uğradığı değişimi mi saklıyordu emin olamadı.

"Ağrı kesici," dedi. "Basit birkaç ot. Ağrılarıma iyi geliyor." Kaşlarını kaldırıp burnuyla kediyi gösterdi, hafifçe ve kısa devinimlerle kafasını sağa sola sallayıp göz kırptı. "Hayırdır?"

Hancı Ned düşünceli bir şekilde sağ yumruğunun üzerine sol dirseğini dayamış, sol eli baş parmağı alt çenesinde, işaret eli eklemleri dudaklarının üzerinde, göz bebekleri yukarıya doğru bakacak şekilde derin düşüncelere dalmıştı. "Hımmm..." diye mırıldanıyordu. "Sadece bir ağrı kesiciden bu kadar etkilenmesi çok ilginç doğrusu Fırtık'ın," dedi. "Tekrardan özür diliyorum." diyerek misafirine döndü ve "Fırtık aslında kötü niyetli değildir; ama..." bakışlarını kediye doğru çevirdi. "İşte... Biraz... otçudur."

Yumruklarını beline dayayarak gözlerini devirdi. "Hikâyesi de çok ilginçtir aslında," dedi. "Size anlatmamı isterseniz anlatabilirim; ama öncelikle bir siparişinizi alıp sizi rahat ettirmeyi tercih ederim. Ne arzu edersiniz efendim?" Yüzüne o babacan gülümsemesi tekrar konmuştu.

Köşedeki yerinde oturmakta olan Selas olayları sessizce izler ve hiç sesini çıkarmaz, az önce olanları eğlence izlemekte olan Subutai'de merakla şimdi ona doğru bakarken bir anda, elinde evirip çevirmeye devam ettiği tirbüşonun üzerinde, eline bir çentik takıldı. Tirbüşon'un üzerindeki o âna kadar orada olduğunu fark etmediği çentiğin -Ned'in fark ettiği bile şüpheliydi- aslında bir tür gizli düğme olduğunu o anda anlayacaktı Subutai. Aleti derhal tezgahın üzerine usulca bırakıp hancıya seslendi.

"Hey, hancı. Sipariş faslından sonra senin şu sanat eseri tirbüşonun hakkında konuşalım birazdan ne dersin?

Hancının gülümsemesine ve dürüstlüğüne Maer'de gülümseyerek ve dürüstükle karşılık verdi. "Sonuçta bu da otlardan yapılmış bir ağrı kesici. Doğru yapmayınca farklı amaçlar için de kullanılabilir. Hatta kedinin... Fırtık'ın çok hoşuna gidecek şeylerin olduğunu inkar edemem."

Keseleri tekrar çantasına doldurmaya başlarken konuşmasına ara verdi. Yemekten konuşuldukça karnı acıkıyordu. Önce kedi, sonra şu tirbüşon... Merak edilecek çok şey vardı bu handa.

"Ama seni temin ederim, yalnızca tıbbi sebepler yüzünden doğru oranda karıştırarak kullanıyorum. Bugün ne pişirdiysen ondan bir tabak ve şu kupaya sıcak su alabilir miyim?" Kupayı uzattı. "Sonra dinleyecek çok şeyimiz var gibi duruyor."

Hancının konuşkanlığı da çenesine bulaşmıştı. Piposundan bir nefes daha alıp tirbüşondan bahseden adama gülümsedi.

Hancı bir an şaşkın şaşkın arkasından kendisine seslenen adama doğru baktı. Tirbüşon hakkında mı konuşacaklardı? Ha, evet, gerçektende dikkate değer bir icattı. Yani en azından son dönemde bira şişelerini tıkamak için kullandıkları o saçma mantarlara bir de ilaç bulmuşlardı. "Bu simyacılar hem sorun yaratıyorlar, hem de soruna kendileri çözüm buluyorlar." dedi Ned herkesin duyabileceği bir şekilde kendi kendisine konuşarak.

Ned önünde duran müşterisine gülümseyerek "Güzel bir sohbet için can atıyorum," dedi ve hanın köşesinde, gölgeler içerisinde onları izlemekte olan Selas'a yönelerek onunda siparişini sordu. Selas, Ned'in bile zorlukla duyabildiği bir sesle bir şeyler mırıldanınca Ned gülimseyerek selam verdi ve hızla mutfak kapısından girerek kayboldu. Giderken tüm o iri parmaklarına rağmen kum rengi cübbeli adamın kupasını kibarca elinde tutuyordu.

O sırada handa bir mırıltı duyuldu. Tekrar eski, zararsız haline dönen kedi duvarın dibinde döne mırıldana uyumaya devam ediyordu.

Sofya, hanın arka kapısını açtı ve direk olarak mutfak bölümüne giriş olarak kullanılan çalışan girişinden içeriye bir elin parmakları gibi, tam beş tane irili ufaklı kadın doluştu. Sofya'da arkalarındam girerken yavaşça kadınlara seslenerek "Müşteriler gelmeye başlamış bile diyordu. Siz mutfakta bulunan masaya kurulun, güzelce karnınızı doyurun, sonra hep birlikte işimize bakarız."

Ned tam da mutfak kapısından içeriye girdiği anda mutfağın içerisi cıvıl cıvıl birbiriyle konuşan kadınlarla işte böyle dolmuştu. Ama ana salon, içerideki bu hareketlilikten bir haberdi işte... Zira mutfakta kaynayan çaydanlığın sesi bile ana salona bir uğultu gibi gidiyordu. Kadınlar dedikodu ateşine kapılıp seslerinin dozajını arttırmadan içerdekilerin duymasına imkan yoktu onları.

Ned suratında koca bir gülümseme ile ocağın üzerinde kaynayan çaydanlığa koşmuş çaydanlıktan kaynak sular fışkırırken eline giydiği bir mutfak eldiveni ile çaydanlığı kavramış ve tezgahın üzerindeki bir bezin üzerine bırakmıştı.

Gülümsemesi kulaklarına varacak şekilde hızla arkasını dönmüş ve "Sonunda Sofia," demişti kız beline garson önlüğünü geçirirken.

Kız tatlı kibar; ama fırçalayan bir dille "Bir kaç saatliğine izin almıştım Ned, biliyorsun!" demişti.

Ned gülümseyerek başı ile onayladı ve "Biliyorum hayatım; ama bu gün beklenenden erken bir hareketlilik oldu ve açıkçası çok da kibar, muhabbetçi insanlar." dedikten sonra bir an düşünceli bir şekilde durdu. "Bir de bizim Fırtık yine coştu, neyse ki sakinleştiricisi yanında geldi."

Sofia'da babası gibi gördüğü adama gülümseyerek "Siparişleri bana söylersen iletirim." dedi ve Ned şöminede pişmiş, tazecik yahniden kaselere doldurmaya başlamışken o da bir kaç saat önce, yolun az ilerisindeki fırından çıkıp gelmiş, mis gibi, kıtır kıtır ekmekleri bir bıçak yardımıyla dilimlemeye başlamıştı."

Beş kadın mutfaktaki masaya kurulurken Ned yavaşça onlara baktı ve "Hoş geldiniz bayanlar." dedi koca bir gülümsemeyle. "Daha sonra muhabbet edeceğiz. Siz kendinize istediğiniz kadar yemek alabilir, akort edebilirsiniz."

Sonra dönerek "Sofia," dedi. "Sarı saçlı bir beyefendi var. Bar sandalyelerinde oturuyor. Bir bira servisi yaptım, bir tabak yahni götürür müsün?" Elindeki üç tabak yahniyi tezgaha bıraktı. Kum rengi cüppesi olan ve piposunu tüttüren tuhaf arkadaşa da şuradaki kupaya doldurduğum sıcak su iletilecek." Hangi ara çaydanlıktan suyu doldurduğu soruşturmaya açıktı.

Hancının rahat tavırları ve akabinde cübbeli adamın rahat ve samimi tavırlarıydı Subutai'yi bu ortama ısıtan. Köşedeki soğuk, buz gibi elfe rağmen yine de rahatlamış ve daha şimdiden yolun yorgunluğunu üzerinden atmaya başlamıştı bile. Uzun ve gergin bir yolculuktan sonra böyle neşeli bir hanın, ruhunu saran huzurunu her ne kadar zevkle yaşasada bu huzur aldatıcıda olabilirdi tabii ve Subutai bunu çok iyi biliyordu.

Cübbelinin yüzündeki gülümsemeye gülümsemeyle karşılık vererek tirbüşona uzandı ve çantasınıda alarak oturmakta olduğu yüksek bar sandalyesinden kalktı, cübbelinin masasına doğru ilerledi. Bu arada yürürken elfe kaçamak bir bakış atmayı ihmalde etmemişti. Geldiğinden beri put gibi oturup olan biteni izliyordu ve fazlasıyla gergin görünüyordu. Arada sırada olaylara kayıtsızmış gibi eli ile yüzünü kapatıyordu hatta.

Cübbelinin yanına geldiğinde abartısız bir selamla; ama hafif samimi bir tavırla kendini tanıttı. "Merhaba efendim. Ben Subutai DeLancevian. İzin verirseniz masanızda size eşlik edebilir miyim? Uzun bir yoldan geldim ve iki çift sohbete hiç olmadığı kadar muhtaç hissediyorum."

"Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum," şeklinde selamı yine abartmadan, ufak ama içten bir jestle karşılık vererek cevapladı Maer. "Ben de Maer Lorvin. Oturmaz mısın?"

Bu kısa tanışma anında, sanki iki yolcunun kaderini sonsuza dek bağlayan bir işaretmiş gibi hafif bir gökgürültüsü ve ardından hanın kapısının önünden geçen at nalı sesleri, ona eşlik eden bir kişneme ile birlikte duyuldu. Sanki ana kapının önündeki yolda bir at şahlanmıştı. Ardından "Dikkat etsene be adam!" diye bağrınan öfkeli bir bağrış sesi kulaklarına çalındı. Bir an sonra uzaklaşan at nalı seslerini tekrar duyacaklardı.

"Teşekkür ederim " diyerek sandalyeyi çekip oturacakken dışarıdan gelen seslerle yüzünü kapıya çevirmiş bir an duraksadı Subutai. Zaten bu huzur fazla sürmüştü diye geçirdi aklından.

Dikkati elden bırakmadan oturdu ve "Memnun oldum," diyerek gülümsedi. Elindeki tirbüşonu masanın üzerine koyarak devam etti. "Bu hanın süprizlerle dolu olması yetmiyor olmalı ki simyacıların icadlarıyla boşlukları doldurmak istiyor sanırım hancı." Bunu söylerken gözleri duvarın köşesinde uyuklamakta olan kediye takılmıştı.

Evet, sandalyeyi çekip oturdu ve sohbete başladı Subutai; ama o sohbet ederken altında ki sandalyenin yavaş yavaş havalanmaya başladığının farkında bile değildi.

Daha cümlesini yeni bitirmişken ve başını kediye doğru çevirmişken kedinin gittikçe zeminle birlikte uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Derken farkına vardı. Altındaki sandalye ile birlikte havalanmış ve başı tavana değecek kadar yükselmişti bile. O kediye gözleri takılmasaydı belki de yükseldiğini bile anlayamayacaktı.

Maer, Subutai'nin masaya bıraktığı tirbuşona tıpkı Subutai gibi temkinli yaklaşarak gözlerini kısıp bakacaktı ki adamın yükselmeye başlamasıyla tam aksine gözleri pörtledi, kaşları kalktı ve ağzından her aklı başında, eğitimli büyücünün bu gibi durumlarda söyleyeceği o kadim sözler döküldü:

"Oha!"

Subutai yükseldiğini anladığında sımsıkı sandalyeye yapışmıştı. Bu beklenmeyen olay karşısında yaşadığı şoktan kurtulur kurtulmaz belindeki hançeri kediye fırlatmayı düşündü çünkü yaşanan tüm bu garipliğin kedinin işi olduğu gelmişti ilk aklına; ama aşağıya doğru baktığında kedinin hala uyukladığını gördüğünde kendini zorlayarak bundan vazgeçirdi. Sevimliydi çünkü kerata ve Subutai içinde bir varlık barındıran her şeye iyi yahut kötü saygı duyardı. Hatta bazen olması gerekenden çok daha fazla hümanist olduğunu düşünürdü.

Bu saçma düşüncelerden sıyrılıp sadalyeye titrek bir sesle sakin olmasını söylüyordu. Sanki içinde bir canlı varmış gibi düşünüyordu. Kendisini tepe takla yere fırlatmaya hazır bir canlı. Hatta sandalye kılığına bürünmüş bir canlı.

"Bürrşşşşş! Sakin ol dostum! Sakin sakin indir şimdi beni yere."

Fakat sandalyenin umrunda değil gibiydi. Panikle hancıya seslendi. "Ned! Nedddd! Dostum burada garip bir sandalye tarafından esir alındım. Nedddddddd! Kulağını Caterianlar tırmalasın Nedddddd!"

O yükselirken Maer şaşkın bir şekilde, ne yapması gerektiğini düşünerek ona doğru bakıyordu.

"Neeeeeeeeeddddddddddd..."

Ned, tüm bu gürültü ve patırtıları duyduğu anda mutfakta bayanlardan birisi, en ufak tefek olanı masadan kalkmış ve muhabbetlerine muhabbet kataraktan arkadaşlarına ve kendisine birer tabak yemek almaya yönelmişti.

Ned'in beti benzi atarak salona doğru neredeyse anında salon bölümüne, yüzünde en az Ned'in yüzünde olduğu kadar endişeli bir ifade ile hareketlenen Sofia'ya durmasını işaret etti ve "Tabii önce sarı saçlı arkadaşı oradan, düşmeden indirmem gerekecek" dedi. "Sen lütfen servisleri hazırla."

Subutai fazla panik yaptığını düşünerek sandalye ile konuşmayı denedi tekrar...

"Bak güzel sandalye . Harika bir işçiliğinin olduğu belli. Buradan düşüp ikimizinde bir yerlerini kırmasına gerek yok değil mi? Sen nadide bir sandalyesin. Eşsiz bir ahşaptan, eşsiz bir işçilikle yaratılmışsın. Hadi, inelim birlikte aşağıya ne dersin?"

O anda mutfağın kapısından fırlamıştı Ned ve "Sakin ol dostum," diye seslenirken yine, her zamankisi gibi o sandalyeye söylenmeye devam ediyordu. Bir akşam, bir müşterisine de bunu yapmasaydı o lanet sandalye. Ağzından, Ned'den çok nadir duyulacak düzeyde bir küfür çıkmış olabilirdi. Ned hatırlamayacaktı.

Sandalye bir an yavaş yavaş bir ileriye bir geriye sallanmaya başlamıştı. Ardından adamın bu tatlı dilli -en azından öyle olmaya çalışan- sözleri üzerine durulmuştu.

Sandalyenin tepkisizliği farklı düşüncelere itiyordu Subutai'yi.

"Heyy Maerrr! Sen büyücü değil misin? Kapat o ağzını ve bişiler yap! Lanet olsun dostum!"

İşte sandalye sanki bu sözleri duymuş gibi şaha kalktı ve çılgınca bir rodeo'ya başladı.

Ned sandalyenin daha önceden yapmadığı bu garip durulma ve hareketlenme hali karşısında bir an kalakalmıştı. "Sakin ol dostum, sandalye bırak onu!" diye bağırmaktan başka çaresi kalmamıştı ki sandalye daha önceden hiç kendisini dinlememişti.

Subutai'nin şoku geçmiş ama paniği dalga dalga Maer'in üstüne geliyordu.

Yıllarca aldığı eğitim, deneyler ve konsantrasyon çalışmalarının sonucunu görme, böyle gerçek bir ortamda denemenin vakti gelmişti. Kan, kulaklarında pompalanırken gözünün önünden bir sürü olasılık, büyü geçiyordu. Ah, sandalyenin hiç şansı olmayacak sanırdınız. Ama panik, o panik...

Subutai'nin kendisine yönelttiği paniğin gücüyle sandelyesini arkaya fırlatarak ayağa kalktı. Birkaç saniye içerisinde masanın üzerine fırlamış, "Houuuuuv!" diye bağırarak sandalyenin bacaklarını tutmak için hamle yapmıştı.

Maer'in masanın üzerine fırlayıp sandalyenin bacaklarını tutmak üzere hamle yapması masadan zıplamasını gerektirmişti ve masadan zıpladığı anda masa önce savrulmuş, sonra devrilmişti.

Cüppesi salınan Maer, sandalyenin bacaklarında asılı kalmış, Subutai ise düşmemek için tutunmaya devam ediyordu ki sandalye onları üzerinden atmak için bir ileri, bir geri çılgınlar gibi sallanıyordu.

Subutai, Maer'in de sandalyenin bacaklarında asılı kaldığını görünce, ağlanacak haline gülmeye başlamıştı. Bir yandan Maer'e, diğer yandan kendine sövünerek kahkaha atmaya başlamıştı. Çünkü artık bu sandalyenin kimseyi dinlemeyeceğine ikna olmuş ve eninde sonunda düşeceklerini bilerek durumdan zevk almaya çalışıyordu.

"Yiiheeaaaaa bebeğim. Rodeomu istiyorsun o zaman alacaksın. Yi ha haha ha haaaa"

Subutai tepesinde, Maer ayaklarında, sandalye çiftleşememiş bir katır gibi tepinmeye devam ediyordu.

Ned ise sandalyenin son kurbanının böyle tepki vermesi karşısında şaşkın bir şekilde bakakalmıştı. Cüppelinin sandalyenin bacaklarını tutma çalışması bile doğaldı; ama sarışın adamın eğlenmeye başladığını fark etmesi bambaşka, yepyeni bir şeydi. Daha önceden sandalyenin hiçbir kurbanında böyle bir tepkiyle karşılaşmamıştı.

Sandalye üzerinde "Yi haaaa..." diye bağıran "Haa haaa" yapan ve "Yiiiiii haaaaaa..." dedikçe diyen Subutai'nin altındaki sandalyeden düşmesi içten bile değildi.

Sarışın adam sandalye üzerinden savrulmuş ve boylu boyunca yere kapaklanmıştı.

Maer ise, Subutai üzerinden indiği anda sanki cansızlaşarak salınıveren sandalye ile birlikte, onu tutmak için yeltenen Ned'in tam üzerine düşmüş, iki adam yerde resmen düğüm olmuştu.

Aynı anda mutfak kapısından içeriye, elinde bir tepsi dolusu tabak ve bardak ile giren , al yanakları ile baharı anımsatan, gamzeleri ile yürek yakan, kapkalın birer elma dilimi gibi dudakları olan bir kız girmiş ve elindeki tepsiyi barın tezgahına bıraktıktan sonra yerde boylu boyunca yatan Subutai'yi kaldırmak için yardıma koşmuştu.

Subutai yere düştüğünde ciğerlerindeki havası dışarıya salmıştı ve bir süre yerde yatarken nefes alabilmeyi umuyordu. Kısa ve kesik öksürüklerle kendine geldiğinde uzuvlarını kontrol etti. Kırılan bir kemiği olmadığına sevinmişti. Ve tekrardan kıkırdamaya başlayarak doğrulmaya çalıştı ki üzerine düşen gölge ile kafasını çevirdiğinde gördüğü güzellik karşısında tekrar yere bıraktı kendini.

"Ah, Tanrım cennetinde böyle güzelliklerin olduğunu bileydim bu kadar direnmezdim yaşamak için."

Subutai bunları tavana bakarak söylüyordu. Gözlerini tekrar kızın gözlerine çevirdiğinde ruhunu saran o eşsiz hayrtanlık duygsuna engel olamıyordu. Gençlik yıllarındaki Subutai gibi çenesi düşeceğinden korkarak sessizce bakmaya devam etti. Estetiğin yarattığı hayranlığın tadını çıkarıyordu.

Maer homurdanarak hâlâ tuttuğu sandalyeyi, hâlâ hancıyla birbirine geçmiş olması yüzünden güçlükle, tok diye ayakları üstüne koydu. Sonra sandalyeden güç alıp hancıyla yarattıkları düğümden kendisini gıdım gıdım kurtarırken dönüp bir solukta "Ne biçim bir han burası yahu," dedi, demeye çalıştı. "Sandalyesi bile ayrı oynuyor!"

Sofia, Subutai'yi yerden kaldırmak için adamın kolundan tutmuş yardımcı olmaya çalışıyordu ki sarışın adamın sözlerini az buçuk duyduğunda "Ah..." dedi. Sonra adamı kaldırıp başka bir masadaki güvenli bir sandalyeye götürüp oturturken "Kendinizi aşk perisi filan sanıyor olabilir misiniz yolcu?" dedi utanmazca kıkırdayarak.

Maer ile düğümünü çözmeye çalışan Ned, adamın sözlerinide duymuş olacaktı ki tekrardan özürler dilemeye başlamıştı. Özürlerinin arasına da "Lanetli..." ve "Hepsi o büyücünün suçu..." gibi sözler karışıyordu.

En sonunda sıyrılmayı başardıklarında Ned "Çok özür dilerim efendim." diye özür dileyerek adama, şimdi Sofia'nın oturduğu masayı göstererek "Size durumu izah etmeme izin verirsiniz inşallah diyecekti." Bir gözü sürekli, Maer'in halen elinde olan sandalyede gibiydi. Anlaşılan onu kaybetmek istemiyordu.

Sandalyeye tırmandıktan, hancıdan tamamen ayrıldıktan sonra derin bir nefes verip parmağının ucuyla sandalyeyi itti.

"Bu iki etti ama. Daha kediyi dinleyemeden..."

Kol boyundan ötedeydi ama yine de gözüne sandalye yeterince uzak gelmemişti. Ayağının ucuyla biraz daha ittirdi.

"Üçüncü ne olacak acaba?" demeye kalmadan kulağına mutfak kanadından uzanan kıkırdamalar geldi Aha!

Subutai kendisini tutmaya çalışsada pek başarılı olamamıştı bu güzel kadının karşısında. Sanki daha az önce büyülü bir sandalyenin tepesinde rodeo yapan o değilmiş gibi gülümseyerek devam etti zevzekliğine.

"Ah tatlım şu sıfata bak hele. Benden bir aşk perisi olabilir mi? Olsa olsa Azuel'in cehenneminden fırlamış tepesinde şeytan tüyü olan bir iblis olabilirim ancak değil mi? Bu arada küstahlığımı bağaşlayın. Güzellikler karşısında çenemin bağları çözülüyor. Ben Subutai DeLancevian ."

"Sofia." dedi kız gülümseyerek. "İyi olmanıza sevindim efendim."

Ned, Maer'e bir yandan Subutai'nin oturduğu masayı göstererek bir yandan da "Lanetli efendim lanetli..." dedi ve masadan başka bir sandalyeyi Maer'in oturması için çekerken göz ucuyla o sandalyeyi de her an kaybolup gidecekmiş gibi takip etmeye devam ediyordu.

"Bundan bir kaç ay önce hanıma gelen lanet olası bir büyücünün ardında bıraktığı lanet olası kalıntılar bunlar," dedi endişeli hali yerini öfkeye bırakırken. "Hanıma zararı olmadan basıp gittiğini düşünüyordum; ama öyle olmadığı daha ertesi gece ortaya çıktı."

Subutai'de masanın diğer ucunda oturduğu sandalyede bacaklarını iki yana açmış, yarı sersem yarı kendinden geçmiş bir şekilde, şaşkın şaşkın zevzekleniyordu Sofia'ya.

Kız Subutai'nin başka bir şey demesini beklemeden arkasını dönmüş ve tezgahın üzerindeki tepsiye yönelmişti bile. Sanki Ned'in az önceki sipariş dağıtımı hiç aklından çıkmamışçasına, büyük bir ustalık ile kupayı Ned ile sohbete başlayan Maer'in önüne, bir kase yahni ve çatalla birlikte bırakmış, tazecik, çıtır ekmekleri de masanın orta yerine, sepeti ile yerleştirmişti. Subutai'nin önüne de kaseyi koyarken "Ned'in yahnisini mutlaka denemelisin, bir kase bitince bir tane daha isteyeceğinden eminim. Anne eli değmiş gibi..." diyerek tekrar gülümsedi.

Subutai'de Ned'in konuştuklarını duyabiliyordu. Bu arada içeriden gelen kıkırdamaların voltajı artmaya başlamıştı.

Maer piposunu nereye koyduğunu bulmaya çalışıyordu. "Bence bu sandalyeye bir tasma takmalısın. Halat... Yok, zincir... ve bir tasma." Nereye gitti bu pipo? "Çapa da iyi bir fikir olabilir. Ne yaptı ki bu büyücü?"

Subutai'ye ise Ned ve Maer'in konuşmalarını uğultu gibi geliyordu; çünkü hâlâ içine düştüğü o zevzek ruh halindeydi. Sofia'yı izlerken büyüleniyor gibiydi.Sonra bir anda toparlanıp sandalyesinde dikleşmişti. Duyduklarından yola çıkarak 'ya bu kız da büyücünün eseriyse' diye düşünmeden edemedi. 'Ya bu han büyülü bir yer ve bu hancıda büyücünün kendisiyse?' Buraya geldiğindeki o ruh halinden eser kalmamıştı. Sanırım düşüş kafasını karıştırırken Sofiada ruhunu karıştırmıştı adamın.

Yahninin kokusu burnuna çalındığında düşüncelerden sıyrılıp silkelenmişti.

"Taatlımm senin elin değmişse eminim anneminkinden güzeldir," Subutai gülümseyerek teşekkür etti ve Ned ile Maer'in konuşmalarına katılarak sordu. "Evet Ned? Büyücü ne yaptı? Yahut büyücünün bunu yapması için sen ona ne yaptın? Yahnisine mi tükürdün?"

Bu arada Subutai yahnisine çoktan girişmişti bile. Kaşığını daldırıp ağzına atacaktı ki bir an duraksayıp Ned'in cevabını bekledi şüpheli gözlerle. 'Ya gerçekten tükürdüyse?'

"Piponuz burada," diyerek yerden aldığı pipoyu Maer'e doğru uzattı Ned ve ardından soruya cevaben şaşkın bakışlarını bir cübbeliye, bir sarı kafaya doğru çevirdi.

"Ben ne mi yaptım?" diye sordu bakışları kadar şaşkın bir ses tonuyla. "Hiçbir şey tabii ki de."

Sonra düşünceli bir şekilde durdu ve "Böyle düşünmekte haklısınız elbette." dedi. "Bir adamın birine böyle bir kötülük yapabilmesi için mutlaka kin gütmesi gerekir, değil mi?"

Ardından endişeli bir şekilde kum rengi cübbesi olan Maer'e doğru bakarak "O da bir cübbe giyiyordu; ama seninkisinden biraz farklıydı. Aslında cübbe giydiğini bile anlamak için dikkatlice bakmak gerekirdi. Neden giydiğini bile anlamadığım şeffaf bir cübbe giyiyor ve bu cübbe üzerindeki açık renkli kıyafetlerini saklamaktan hiç geri durmuyordu. Karışık, düzensiz saçları vardı ve yaşından dolayı hafif beyazlamışlardı. Orta yaşının sonlarında gibiydi anlayacağınız." Düşünceli düşünceli geçmişe bakar gibi bir ses tonuyla devam etti. "Yine de garip bir adamdı, hatta Sofia onun yakışıklı bile olduğunu söylüyordu."

Subutai kaşlarını çatarak tabaktan kaldırdığı bakışları ile yanakları kızaran Sofia'yı süzdü. "Tek yaptığım ona yaklaşmak ve..." diye düşünceli bir şekilde durakladı Ned.

Derin bir sessizlik...

"Ne alırdınız diye sormaktı."

Maer, Ned pipousunu uzattıktan sonra konuşmaya başlarken, lafının arasında teşekkürünü esirgemeden piposunu almış ve çoktan sönmüş olan piposunu ters çevirerek avucuna vurmak kaidesi ile boşaltmış, ardından aletlerini çıkartarak bir yandan soğumuş pipoyu temizlemeye başlamıştı bile. O temizlerken Ned'in hikayesi duraklama noktasına geldi.

Kum rengi cübbesi olan adam engel olamadığı bir şaşkınlıkla "Bu kadar mı gerçekten? Bir anda canlandı sandalye?diye sordu. "Adamın ciddi bağırsak sorunları olmalı."

Avucundaki küllere bakarak atacak bir yer arandı. Masada öyle bir yer göremiyordu.

"Hatta büyü fırlatan, sandalye dile getiren cinsten bağırsak sorunları olmalı."

Ned sadece bir kaç adım atarak hızlı bir el hareketi ile yan masadaki kül kabını kaptığı gibi masaya, Maer'in önüne bıraktı ve "O kadar değil tabii ki de," dedi. "Hemen canlanmadı sandalye."

Farkında olmadan bir sandalye çekmiş ve Maer ile Subutai'nin masasına oturmuştu şimdi. Maer elindeki külleri kül kabına dökerken Ned devam etti.

"Yaşını başını almış, şeffaf cübbenin altında, şey, biraz da hasta gibi duran ve iki büklüm olmuş adamın..." Bunları söylerken endişe içerisinde, sanki oralarda olup olmadığını görebilmek için omzunun üzerinden arkaya doğru bakındı. "...daha da fazla iki büklüm olabileceğini düşünmezdiniz ilk bakışta; ama ben daha ona siparişini sorduğumda öyle bir kırılıp büküldü ki şaşırıp kalırsınız." Ned hafifçe öksürdü. "Sanırım benim de ağzım bir karış açık kalmış olacak ki öfke ile bana baktığını fark ettim o anda. Yani bağırsak problemleri değildi bence sebep; ama o anda canlanmadı da sandalye."

Düşünceli bir şekilde etrafına bakındı. "Yine de sorunun ben ya da benim ağzı beş karış açık şaşkın halim olduğunu da düşünmüyorum açıkçası." dedi üzüntülü bir ses tonuyla. "Sanki büyücü içeriye girdiği ilk andan beri garip bir stres ve öfke yayıyordu."

Ned, o anda garip, üzüntülü bir karamsarlıkla kaplandığını hissetti. Derin bir ruh haline düşerek bakışları etrafındaki Han'ın her bir duvarını, taşını, menteşesini incelermiş gibi etrafta gezindi. Bu Han'a karşı olan bağlılığı ve ona karşı olan tüm sevgisi normal bir insan için bile rahatlıkla anlaşılabilirdi.

Subutai hancının anlattıklarını can kulağıyla dinliyordu. Zaten büyücülerin hafif dengesiz olduğuna inanıyordu. Muhtemelen bir şeylerden kaçan yahut birilerine çok kızmış dengesiz bir büyücünün egosuydu bunlara sebep. Kim bilir? Merak etmiyor değildi asıl sebebini.

Maer, piposuyla uğraşırken kendiside yahnisini yemeye devam ediyordu. Geldiğinden beri yaşadıklarını kısaca evirip çevirip ilerleyen saatlerde neler olabileceğini düşünüyordu bir yandan. Ne olursa olsun Ned'in bu han için öleceğini görebiliyordu gözlerinde. Acaba bunu hana yapan büyücüye bir güzellik düşünmüş müydü? Belki Maer'den onu bulup öldürmesini isteyecektir birazdan. 'Yok canım,' dedi kendi kendisine. Yahnisinden bir kaşık daha alıp dinleyeme devam etti.

Maer'de aynı şekilde hancının hikâyesini bölmek istemiyordu. Zira yaşanmış olaylardan yola çıkılarak anlatılan hikâyeler bile büyük bir özenle örülerek dinleyicilerin önüne serilirlerdi. Maer, hikâye anlatma sanatında bu kadar başarılı olan bir başka hancı olmadığını ise itiraf etmek durumundaydı. Evet, bu adamın başından ilginç bir olay geçmiş, onun çok değer verdiği hanını bile etkilemişti bu durum; ama yine de bu olayı anlatış şekli dillere destandı doğrusu.

Ara ara hancıyı dinlediğini göstermek için kafasını sallıyordu. Masaya fırlarken devirdiği sandalyeyi alıp geldi ve oturdu. İlk oturduğu sandalyenin güvenli olduğundan emindi en azından. Başka sandalyeyle riske girmek istemiyordu. Başka bir masaya oturabileceğinden de emin değildi.

Yine de sorunun ben ya da benim...

Masaya oturduğunda omuzları düşmüştü. Ağzı ve kaşları suratının ortasına toplanmaya çalışır gibi bir ifadesi vardı. Bu güzel hana olanlar, belki ilerleyen günlerde olacaklar en kibar tabirle acımasızlıktı. Ned gibi etrafa göz atarken derinden yüreğine sıcaklık yayıldığını belirli belirsiz duyumsuyordu.

"Çok yazık..."

"Çok yazık ya..." dedi Ned farkında bile olmadan. "Ben ona sıcak bir tas yemek ve içecek bir şeyler ikram etmeye, hanımda sıcacık, huzurlu kollarında onu ağırlamaya hazırlanıyordu..." Yutkunarak bakışlarını karşısındaki Maer'e çevirdi. "Ama o, sadece ve sadece, işletmemin her bir duvarını sırayla işaret etti ve 'Burada olmuş olanlar, burada olacak olanlara ışık tutacak' diyerek bana baktı. Ardından 'her şey burada başlayıp, burada son bulacak' diyerek oturduğu yerden kalktı." Ned büyücünün sözlerini söylerken kasvetli ses tonu daha derinden gelmişti. "Ardından garip bir zırıltı sesi çıkartarak ve ortalığı garip bir kokunun kaplamasını sağlayarak..."

Az önce mutfağa doğru uzayan; ama o anda geriye dönen Sofia elindeki bir sürahi dolusu suyu masaya bırakırken hikâyeyi ve tam da hikâyenin olduğu noktayı fark edip gözlerini devirmişti. Bu durum kızdan her daim gözlerini ayıramayan Subutai tarafından da fark edilecekti.

Ned ise hikâyesine devam ediyordu: "'Şimdilik bununla oyalan öyleyse' dedi ve..."

Hanın köşesinde şimdi uyanmaya başlayan kediyi gösterdi. Kedi gayet huzur bulmuş gibi mırıldanıyor, patileri ile burnunu kaşıyordu. "Eliyle yaptığı garip bir işaret sonrası Fırtık tam da hanımın orta yerinde beliriverdi." Derin bir nefes aldı. "Aslında normal bir kediydi ve o anda ne olduğunu tam kavrayamamıştım bile; ama sonradan, Fırtık'ın garip hareketlerini fark ettikçe o gün, Fırtık'ı hanıma getiren ve onu buraya musallat edenin o büyücü olduğunu anlıyorum. Zaten istesem bile onu, hanımdan atamıyor, gönderemiyorum. Kapıdan atsam, arkamı döndüğümde handa buluyorum."

Sonra düşünceli bir şekilde durdu ve "Ah, asıl önemli olay hemen ardından vuku buldu." dedi. "Ben büyücüyü garip şakalar yapan bir deli daha sanarken ve Fırtık'a garip garip bakarken o tekrardan oturmak üzere sandalyesini tuttu ve 'Bu handa oturmak hiç de huzur verici değil.' dedi."

Ned derin bir nefes aldı. "Sonrasında elbette oturdu. Oturduğu anda da havalandı ve aynen az önce sarışın, yakışıklı arkadaşımızın da..." Subutai'yi göstererek gülümsedi. "...yaşadığı deneyimi bizzat yaşadı. Tabii o düşmedi. Süzülerek sandalyeden indiğinde ağzım beş karış açık sandalyeye bakıyordum. Sonrasını ise ne siz sorun ne ben anlatayım, zira kapıdan kovsam, bacadan giren tek şey, baş belası; ama sevimli kedim Fırtık değildi ne yazık ki..."

Subutai hancının anlattıklarını merakla dinliyordu fakat gözlerini ortalıkta gezinen Sofiadan da alamıyordu. Lanet olasıca estetik hayranlığı bir gün başına feci bir iş açacaktı. Gerçi geçmişinde açmışlığıda çoktu ama dikkatini hancının anlattıklarına kaydı birden. Büyücünün hancıya söylediği şeyler.

'Burada olmuş olanlar, burada olacak olanlara ışık tutacak'

Ve dahası kedinin o değişimi... Acaba gerçektende hana ilk geldiğinde düşündüğü gibi miydi. Buraya gelen yaşlı büyücü her kim ve ya neyse yaptığı bu pislikleri bir amaç uğruna yapıyordu ve bunu kendi sözleri ile tastiklemişti resmen. Acaba daha ne olabilirdi.

Burnuna ilgi çekici bir macera kokusu geliyordu Subutai'nin. Bıyıkları titriyordu adeta çıkarımlar yapmaya çalıştıkça. Bunları düşünürken hancının düşüncelerine ve felaket mesajlarına karşı çıkarak rodeonun güzel bir şey olduğunu söylüyordu içinden.

Hancının sözlerini bitirmesini bekledikten sonra sordu Subutai. "Sence neden buraya gelmiş olabilir? Ve ne için böyle ucu açık bir şekilde sana imada bulundu? Hiç kendince bir çıkarımda bulundun mu? Sence ne bekliyor burayı? Olacak olanlar ne olabilir?"

O sırada Maer ise eli çenesinde, dirseğiyle masaya dayanmış sessizce konuşulanları dinliyordu. Subutai'nin sorusunun üzerine hafifçe o tarafa döndü. Sonra tekrar Ned'e bakarak kafasıyla soruyu onayladı.

Mutfaktan bir kahkaha sesi geldi ve ardından mutfak kapısından içeriye bakan bir kadın Sofia'ya eli ile hafif bir gel işareti yaptı.

Ned, Subutai'nin sorusu üzerine o tarafa doğru dönerek "Aslına bakarsan bu soruları ben de çok düşündüm." dedi. "Gel gelelim bu soruların cevapları bende yok ne yazık ki."

Sonra durdu ve "Sizce neden olabilir?" diye sordu.

Kedi yavaşça, oturdukları masanın üzerine atladı ve oturdu.

Subutaiın kafasında her zaman binlerce ihtimal uçurdu zaten. Hancının cevabı üzerine o kadar çok şey geçirdi ki kafasından hangisinden başlayacağını şaşırdı bir an. Zaten masaya atlayan kedi bozmuştu bu anı. Subutai, kafasındaki beyin fırtınalarının bozulmasıyla bir anlık boşluk yaşarayak istemsizce kediye pisi pisi diyerek sevmek için elini uzattı.

Kedi güzel güzel mırıldanarak kafasını uzattı ve Subutai'nin kendisini sevmesine izin verdi. Sarışın adam kendisini severken mutlulukla şarkılar söylüyordu sanki. Mutluluk mırıltıları bir anda hanı doldurur olmuştu.

"Anlattıklarından çıkarabildiğim kadarıyla pek öyle bariz bir sebebi yokmuş," diye fikrini belirtti Maer.

Kedinin poposunu parmağıyla hafifçe dürttü. "Hiç sandalyeyle değişik deneyler yapmayı denedin mi? Bilinci var gibi sanki?"

Kedi sinirli bir mırlama sesi ile irkilerek geriye kaçtı ve Maer'e doğru kötü kötü baktı. Ardından tekrardan Subutai'ye dönüp beklentiyle adamı izlemeye başladı.

"Aslında hiç denemedim." dedi hancı. "Mesela ne gibi bir deney yapabiliriz?"

Sofia ise mutfak kapısına doğru ilerlemeye başlamıştı.

Maer de kediye kötü kötü baktı. Alt tarafı poposunu dürtmüştü, neydi şimdi bu? Ama listeye bir şey ekleyebilirdi: Kedi poposu dürtülünce normal tepki veriyor.

"Sandalye hareketlenince bu sefer paniklemeyeceğimiz için kontrol edip edemeyeceğimizi, iletişime geçip geçemeyeceğimizi görebiliriz. Hem bakarsın artık yürümek ya da at binmekten kurtulabilirsin."

Ned bu yoruma koca bir kahkaha atarak karşılık verdi. Gülerken göbeğini tutmuştu, ardından da "Bu tombik göbeği görüyor musun?" diye sordu. "Yürümek bana iyi gelecektir dostum." Sonra bir an durdu ve "Sizinle tanıştığıma gerçekten memnun oldum." dedi. "Peki ya sizin bir hikayeniz var mı?" Bir Maer'e, bir Subutai'ye bakarak gülümsedi. "Sizleride tanımak isterim."

Subutai kediyi sevmeye devam ediyordu ki bu soruyu duyunca "Bende sizlerle tanıştığıma memnun oldum beyler," diyerek Maer ve Ned'e gülümsedi. "Gerçekten, uzun zamandır bu kadar sıcak bir ortama, en az bu ortam kadar sıcak insanlara denk gelmemiştim doğrusu."

Açıkçası neden olduğunu bilmediği ve muhtemelen çok sarhoş olarak ya da daha fantastik bir düşünce yapısı ile büyülenerek hatırlamadığı bir dönem dışında Subutai'nin geçmişine yönelik hatırlamadığı çok bir şey yoktu. Gerçi normal bir insan için böyle kayıp bir dönem olmasına da normal denemezdi.

Hancının sizin hikayeniz dediğinde Subutai sadece o hatırlamadığı kısa dönemi düşünmüştü yine. O kısa dönemde yaşadıkları neyse ileride tekrar karşısına çıkacağını adı gibi biliyordu ama o kadar düşünmesine rağmen bir anı yakalayamıyordu. O dönem öncesini ve sonrasını hatırlıyordu; ama o arada açıklayamadığı koca bir boşluk vardı. Ve artık buna o kadar alışmıştı ki eskisi kadar üzerinde düşünmüyor, akışına bırakıyordu.

"Neindarin, sanırım...“ diyerek söze başladı Subutai. “Bu gece uzun olacak belli ki. Hızlı hayatların hikayeleri de uzun olur,” diyerek hayatını anlatmaya başladı.

“Bundan 24 yıl önce, yağmurlu bir Meleran gecesinde Nein körfezinin kuzey doğusunda bulunan Neindarin'de gelmişim dünyaya. Soylu bir ailenin 3 çocuğundan ortancasıydım. Babam hayatının büyük bir çoğunluğunu denizlerde geçiren; ama adı bizlerin Neindarin gibi yozlaşmış, tamamen onlardan olan bir bölgede bizi el değmeden kalacak kadar korumaya yetecek seviye bir korsanmış. Ve ömrünün en büyük hatasını herhalde limanda yaşayan bir kadınla evlenerek yapmış olacak ki benim gibi bir çocuğa sahip olmuş,” diyerek bir kahkaha attı. "Anlayacağınız ailemin soyluluğu, babamın kara geçmişinden geliyormuş." Bir an duraksadı ve ardından hikâyesine devam etti.

“Velhasıl babam korsanlıktan elde ettikleriyle yerleşik bir hayata geçerek, Neindarin'de söz hakkı bir soylu olarak hayatına devam etmiş ve avam tayfasının kendisini korsan geçmişinden dolayı hor görmesini hiç dert etmeden onlarla ticaretine devam ederek zenginliğine zenginlik katmış. Ne var ki ben daha sekiz yaşındayken önce annemi ondan iki sene sonrada babamızı kaybettik. Sonrası klasik çöküş, iflas hikayeleri." Düşünceli bir şekilde Neindarin sokaklarına uzanmıştı şimdi.

"Tabi bu sürede abim ve ablamda soylu tayfasının o boyalı, sahte yüzlerinin arkasındakini görememişlerdi. Anne tarafından soylu akrabalarımız zaten bizlere kalan mirasa çöreklenmek adına bakımımızı üstlenmişlerdi. Bilirsiniz işte bu tarz hikayeleri. Sonra ben biraz sivrilince dışlanmaya başladım ve daha fazla dayanamayıp kendimi halkın arasında, hatta nüfusunun büyük çoğunluğu kaçakçılık, dolandırıcılık ve hırsızlardan oluşan halkın arasında buldum. Neindarin'de gücü paradan daha fazla olan soy ismim sayesinde sokakların beni ne kadar hızlı kabul ettiğini görseniz şaşıp kalırdınız." Derin ve sıkıntılı bir iç çekiş anı geldi. "Güzel ve heyecan dolu gençlik yıllarının ardından, sokaklardaki bu kaçakçılık, dolandırıcılık ve hırsızlık hayatımın bana çok da uymadığını düşündüğümden körfezden ayrılma kararı alarak kuzeye doğru, Keyif ırmağı boyunca uzanan şehirleri gezmek için düştüm yolarla." Böyle söyleyince, az önce gerilen Ned ve Maer'in de gerginliklerinin azaldığını fark etti. "Bu sürede geçimimi nasıl sağladığımı kibarlık edip sormayacağınızı düşünüyorum.” dedi yine de gülümseyerek. “Ufak tefek işler yardım karşılığı bedeller, kadınlar, maceralar derken Aransun'a yolum düşmüştü."

Subutai kafasını kaldırıp tavana bakarak devam etti.

“Sanırım yirmi yaşındaydım. Aransun şehrinin büyüleyici hikayeleriyle baştan çıkmış gibiydim. Bir çok iki yüzlü soylunun enginlikleriyle dolu bir şehir. Şehri üç parçaya bölen üç devasa duvar ile çevrili, başlı başına bir krallık diyebileceğiniz; ama her yolun çıktığı bu şehri ilk defa o zaman görmüştüm. Yani, en azından uzaktan gördüğümü hatırlıyorum..."

Subutai hikâyesine kısa bir ara vererek iki dinleyicisinin yüzlerine doğru baktı. Ned çok heyecanlanmış gibiydi. Maer ise ilgiyle dinliyordu. "Güzel kadınlar, eşsiz hanlar ve eğlenceler sunan o Aransun geceleri… Ne var ki Aransun'a doğru yola çıktığımı ve şehir kapılarına kadar yaklaştığımı hatırlıyorum. Sonrasında koca bir boşluk… “

Subutai Ned ve Maer'e tekrardan, bu sefer cevap ararcasına baktıktan sonra devam etti hikayesini anlatmaya. “O boşluktan sonrası hatırladığım ilk anı iki sene öncesine, Nein körfezine dönüşümdü. Sanki büyülenmişsindir yahut çok sarhoş olup da yaşadığın hiçbir şeyi hatırlamazsın ya onun gibi işte.”

“İlk işim Aransun'a geri dönerek neler olduğunu öğrenmekti ve işte ufak bir kaç maceranın ardından buradayım ve siz ikiniz bu şehirde ilk konuştuğum insanlarsınız.”

Subutai, kısaca hikayesini anlatmış ve dili damağı kurumuştu. Bu kadar anlatmasına gerek var mıydı bilmiyordu; ama bu ikiliye karşı iyi şeyler hissetmişti ve bir çırpıda anlatıvermişti işte geçmişini. Hem de gereğinden fazla detay vererekten.

Gözlerini ikili arasında gezdirip Maer'de durdurdu. “Peki ya dostum," dedi merakla. "Senin hikayen nedir?”

Çayı soğumaya başlamıştı Maer'in; ama önemli olan tadı değildi zaten.

Subutai'yi dinlerken yemeğinden de ufak lokmalar alıyordu. Dikkati konuşmadaydı. "Zor bir hayat yaşamışsın Subutai... Hayat da ortalığı iyice karıştırmaya karar vermiş gibi. Hatırlaman senin için daha iyi olacaksa, umarım hatırlarsın. Bazen unutmak daha iyi olabiliyor."

Çayını yudumlarken kısa bir süre geçti.

"Benim hikayem sıradan sayılır. İsmanlıyım. Aransun'un kuzey doğusundan. Orta halli, kimileri için fakir sayılabilecek bir ailem ve ailemin bakamayacağı kadar çok sayıda kardeşim var. 5 kardeşin ortancasıyım. Bu yüzden bir büyücü beni çırak olarak almayı teklif edince ailem hiç itiraz etmedi. Zaten enerjileri görebildiği söylenen bir çocuğu eğitime göndermemek ne kadar tehlikelidir herhalde hepiniz bunu bilirsiniz." Elini havada bir şeylere dokunurmuş gibi yavaşça gezdirdi. Ardından heyecanla kendisine bakmakta olan dinleyicilerine bakınca o da heyecanlanırmış gibi hissetti ve hemen bardağına uzanıp bir yudum aldı. Ardından tabağından bir lokma ve ardından yine bir yudum aldıktan sonra devam etti.

"Adam iyi biriydi. Bana bakıp bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Hakkını yemeyeyim. Sonra artık kimin hatasıydı bilmiyorum, laboratuvarda işler ters gitti. Ufak bir kaza yaşadık. O zamandan beri beni etkileyen bir hastalığım var. Adam benimle uğraşmak istemedi. Kibarca tedavi aramamı söyledi. Biraz para verdi. Suçlu da hissediyordu sanırım kendisini."

Ned eğilmiş onu dinlerken hastalık lafı geçince irkilmişti. Maer bunu fark edince "Bulaşıcı bir hastalık değil, merak etmeyin," diye hemen ellerini kaldırdı. "Sinirsel, ruhsal bir şey diyebiliriz. Şimdilik bu otları ve çayları buldum. Daha düzgün bir tedavi, ilaç arıyorum."

İki yolcunun da anlattıkları, hikâyelerini birbirleri ile, dostça, açıkça paylaşmaları böyle sonlandığında hanın orta yerinde, havada bir kardeşlik ve dostluk ortamı asılı kalmıştı.

Ned şaşkın bir şekilde dinlemişti iki yolcunun da anlattıklarını. Bu hana gelen her yolcunun ayrı ve sıra dışı bir hikayesi olduğunu çok iyi biliyordu. Tecrübe ile sabitti. Aynı bu yolcular gibi. "Başınızdan çok şey geçmiş," dedi etkilenmiş bir şekilde.

Bölüm 1 Görseli

BÖLÜM NOTU

İlk bölümü okuduğunuz için teşekkürler!

Ejderha Ateşi Hanı'na hoş geldiniz; burada sakin bir yemek, tuhaf bir yolcu ve oldukça şüpheli bir kedi, görünüşe göre çok da zor bir istekmiş.

Eğer giriş bölümü ilginizi çektiyse, hikayenin ilk okuyucularını bulmasına yardımcı olmak için takip etmek ya da favorilere eklemek çok iyi olur.

Şu ana kadar en çok neyi merak ettiniz: kediyi, yarı elf'i mi yoksa tirbuşonu mu?




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.