🎵 Sandalyeye Binen Adam'ı dinlemek için:
YouTube’da aç: Sandalyeye Binen Adam
Hanın gölgelerinde o zamana kadar oturmakta olan ve onlara varlığını dahi unutturmayı başaran yarı son görü elfi Selas o zamana kadar hiçbir şeye karışmamış, hiç bir olaya müdahil olmamıştı. Zaten böyle bir arzusu da bulunmamaktaydı. İki ayağı üzerinde yürüyen, bir ayılıp bir bayılan, ayyaş bir kedi ya da sandalye üzerinde rodeo yapan insanlar... Hiçbirisi umurunda değildi. Onun tek umrunda olan bir kaç saate kadar handa olacak olanlardı.
Tabii hancının anlattığı hikayeyi duyana, daha doğrusu hikayenin içerisinde geçen bir söz kulağına çalındığı anda kayıtsız kalmadan edemeyecekti.
"Bilinci var gibi sanki?" demişti büyücü kılıklı eleman.
Ardından "hayır," dedi kendi kendisine. Kesinlikle yanlış şeye odaklanıyorlardı ve hatta konuyu bile değiştirmeye başlamış, kendi kendine muhabbete girişmişlerdi. Daha fazla sessiz kalamayacağını işte o anda fark etti!
İki adam ve hancı kendi kendilerine gevezelenirken, onların hikâyelerinin bitmesini dinlemiş; ama daha fazla sabredememiş, konudan uzaklaşmalarına kızmış bir şekilde ayağa kalkmış ve onlara arkadan, sadece hancının görebileceği; ama onunda hikayelerin ateşinde kavrularak gittiği için fark dahi edemeyeceği şekilde, sakince yaklaşmıştı bile.
Ned "Başınızdan çok şey geçmiş," diyordu ki iki adamın arkasında durmakta Selas'ı fark etti ve sustu.
"Doğru noktaya odaklanmıyorsunuz!" dedi gayet doğal, heyecansız, düz bir sesle Selas. "Anlattıklarınıza dayanarak şunu söyleyebilirim ki, büyücü buradan giderken arkasında bir değil, iki tane bela bırakmış." Eli ile sandalyeyi gösterdi. "Birisi ile az önce rodeo yaptınız." Ardından parmağını kediye çevirdi. "Diğeri ile bir süredir oynaşıyorsunuz!"
Kedi Subutai'nin oynatıp durduğu parmağı altında kıvrım kıvrım kıvrılıyor, mırıl mırıl mırıldanıyordu. Sanki başka birisi tarafından işaret edilmek umrunda bile değilmiş gibiydi.
Hancı o anda sadece şaşkın şaşkın "Ama o bela değil ki, o Fırtık!" diyebildi.
Maer ise az önce hikâyesini anlatırken gördüğü kahverengi bir enerji parçasına hikâyenin gazı ile dokunmuş ve enerjiden etkilenmekte geri kalmamıştı. Sıkıntılı bir şekilde yorgun ruh halini kabullenmekten başka çaresi yoktu şimdi.
Kafasını çevirip, ama çok da çevirmeden, şöyle hafifçe, adamı görebilecek kadar, "Her şey sırayla... Her şey sırayla..." dedi ve "Sandalye ile kediyi üst üste koymanın bir manası yok," diyerek yorgun ruh halinin içerisinde süzüldü.
"Hem kedi, sandalye gibi henüz başımıza bela açmadı henüz. Yeni yeni iş çıkmasın şimdi durduk yere. Kim uğraşacak?"
Önüne döndü. Ne yorucu bir handı burası. Sözde dinlenmeye girmişti. Her yerden bir şey fırlıyordu. Yemeğini itekleyerek sandalyeden biraz aşağı kaydı.
"Rodeo oldukça eğlenceliydi bayım fakat kedi konusunda haklı olabilirsiniz," diyerek olaya aniden, balıklama dalan elfin sözlerine cevap verdi Subutai. Nitekim tüm hayat hikâyesini de duymuş olmalıydı bu elf ve bundan hiç memnun kalmadığını o anda fark etmişti.
'Maer'de doğru söyledi aslında.' diye düşünüyordu. Kedi onlara bir şey yapmamıştı ve kedi oldukça sevimli ve zararsız duruyordu. Ah, ama nasıl unutmuştu az önce elinde kılıç ve kalkanla savaşmaya hazır bir Catterian gibiydi. Hatta yavru bir Catterian bile olabilirdi belki de bu kedi? Onlarla daha önceden bir kaç kez karşılaşmıştı. Sıcak Ölüm Çölü'nde yaşayan o bıyıklı kadınları kim, nasıl unutabilirdi ki?
"Yanılıyor olabilirsin Maer, dostum az önce kedi sana kılıç çekti unuttun mu?" Evet, evet, büyücü dostunun içtiği o çayda bir şeyler vardı belli ki. Yoksa neden birden bire çok yorgun ve bezgin birisi gibi davranmaya başlasındı ki? "Şu çaydan bir yudum alabilir miyim?" diye merakla sorarken buldu kendisini.
Maer, çayı Subutai'ye uzatırdı; ama kim bardağı oradan alacak da, adama verecek de... Sandalyeye güzelce yayılmıştı. Hatta olabilecek en rahat pozisyonu bulmuş bile olabilirdi. Subutai bunu söylerken dudaklarını uzattı...
Ne hareketliydi Subutai. Yetişemiyordu.
...avucunu yukarı çevirip, parmaklarını bardağa uzattı. Buyur.
Buyur edilen bardağa uzanırken kokusunu daha iyi fark eden Subutai bunun iyi bir fikir olmayacağını düşünüp "Vazgeçtim sağol " dedikten sonra Ned'e dönerek "Elf doğruyu söylüyor olabilir dostum." diye ekledi. "Aslında sadece sandalye değil, kedi de bir bela olabilir."
Ned ilk defa bu kadar sıkılmıştı. Ama yinede karşısındaki sarışın adamın omzuna elini koyarak "Fırtık bana hiç bela olmadı bu güne kadar." dedi tekrardan. "Evet, bazen kalkan ve kılıçlarını çekiyor, bazende... farklı şeyler yapıyor; ama hiç bela olmuyor." Sevgi ile kediye bakıyordu.
'Evet bela olmamış olabilir ama bela dışında bir çok şey daha olmuş demek ki.' diye düşünmeden edemedi Subutai.
Şüpheyle hancıya bakarak hancının gözlerindeki sevgiyi gördüğünde şüphesini fazla abarttığını düşündü.
Ilginçtir kedide artık mırıl mırıl mırıldanmayı kesmiş, sanki anlıyormuş gibi bir Maer'e, bir Subutai'ye, bir Ned'e, o anda kim konuşuyorsa tam da o kişiye bakıyordu. Bu durumun, yani kedinin bilinçlice konuşulanları takip ettiğini o anda gözleri o tarafa kayan Subutai göz ucuyla yakaladı.
Kediye dikkatle baktığında söylenenleri dinliyormuş gibi konuşanın gözlerine bakıyordu kedi. Sanki konuştukların anlıyor ve kafasında bir şeyler planlıyor gibiydi.
Ayağıyla Maeri dütüp kediyi işaret ederek "Sanki bizi anlıyor gibi değil mi?" diyerek bir yandanda Ned'e baktı.
Subutai böyle söylerken kedi patilerini yalaya yalaya patileri ile kendi kafasını kaşımaya, taranmaya başlamıştı.
Maer, gözlerini kediye çevirdi. Tatlı bir şeydi. "Kılıç çekmese tırnaklarını çıkarırdı büyük ihtimalle." Çenesini masaya koyup kediye bakmaya devam etti. Elleri masanın altına sarkmıştı. Ama kedinin yakınına da gelmiyordu. Cırmalar falan... İş...
Subutai kediye iyice dikkat kesilmişti. Kedi, sanki sevgilisinin kapısında, evden çıkmasını bekleyen soylu zengin züppeleri gibi saçlarını tükürükle düzeltiyordu. Az önce her söylenileni anlayan kedi gitmişte bildiğin koca göbekli uyuz bir kedi gelmişti yerine Ne bilinci Tanrı aşkına!
Ardından tekrardan elfe dönerek "Bu kadar mı söyleyeceklerin?" dedi huzursuzlukla. "Bu mudur yani?"
Ned ortamdaki garip ruh haline bakarak sıkıntı ile ufladı. "Üzgünüm," dedi ve az önce mutfak kapısında kaybolan Sofia'ya seslenerek. "Sofia, misafirimize içecek, sıcak bir şeyler getirir misin?"
Selas ise bezgin bir şekilde ikisinede bakarak "Kedi gerçekten de bilinçli bir şekilde sizi takip ediyordu," dedi. "Bazen gördüklerinize inanmalı, bazende ruhunuzun sesine kulak vermelisiniz bayım." Sesi çok derinlerden, sanki çok uzaklardan geliyor gibiydi.
Maer, çenesi masaya dayalı olduğu için boğuk bir sesle, "Şu anda ödeşiyoruz," dedi. Hafifçe güldü. Aynı boğuklukla devam etti. "Sen kediyi hiç sevmedin sanırım?"
Elf ise çenesi masaya dayalı olan adama gözlerine ve duyduklarına inanamıyormuş gibi bakarak "Tabii ki de hayır!" diye cevap verdi. " Görünüşe göre zekası en az senin kadar olan bir canlıyı okşayıp sevmemi, onunla oynaşmamı beklemiyorsun sanırım!"
İşte şimdi olmuştu! Maer, bu elf'den nefret ettiğine ya da edeceğine, onu hiç sevmediğine o anda karar vermişti. "Bence mahsuru yok. Yani sevgilinden aptal olman gerektiğini mi söylüyorsun? Ya da çocuğunun senden aptal olması gerektiğini?" Düşünmeden, tamamen hakaret etmeye çalışarak, dilinin el verdiğince sarf etmişti bu sözleri.
Elf Selas ise kısa bir tebessüm edip alaya alan bir ifade ile Maer'e doğru "Seni cici şey," dedikten sonra belli ki onu görmezden gelmeye karar vererek, birazda olaylara müdahil olduğu için pişman olmaya başlamış halde diğer elemana, yani Subutai'ye bakmaya karar vermişti.
Subutai kafasındaki düşüncelerin şimdi yerine oturduğunu fark edip kendine gelmişti. Bu lanet olası elfin kaprisli ve ukala olduğunu gördükçe onun bir kadından farksız olduğunu düşünmeye başlamıştı; ama bir erkeğin, bir kadın gibi kaprisler yapmasını kesinlikle kabullenemezdi.
Yerinden kalkarak ve elfe dönerek konuştu.
"Bu konuya müdahil olup bizi zekice tespitleriniz ile aydınlattığınız için size teşekkür etmek isterim beyefendi. Ayakta kaldınız. Oturup bu konu hakkında ki gerçekçi ve yerinde fikirlerinizi paylaşmaya devam etmek iste misiniz?" Eli ile boş bir sandalyeyi gösterdi.
Davete icabet gerektiğini bilen Selas yavaşça oturarak. "Benim fikirlerim bundan ibaretti beyefendi," dedi. Bir yandan ukala bir adamla aynı masayı paylaşma fikrinden de hiç hoşnut değildi aslında. Yine de belli etmeyecekti. "Kedinin diyecek bir şeyleri vardır belki de," diyerek kediye doğru bakmaya başladı.
Masadaki herkes gibi Maer'in de ailesinden zerre kadar terbiye almadığını düşündüğü elf masaya oturmuş dolambaçlı şekilde konuşmaya devam ediyordu. Ama Maer nedense bu elfe kızamıyordu. Son görü elf'lerinin Math'natal elfleri arasından, gelecek görüleri nedeniyle dışlandıkları bilinen bir gerçekti. Yarı elf'ler bile daha kabul görürlerdi ki bu elf, hem bir yarı elf'di, hem de dövmeleri ve beyazlamaya başlamış saçlarından anlaşılageldiği kadarıyla bir son görü elfiydi.
Maer sandalyesinde normal oturma pozisyona geçti. "Fırtık, sana diyor galiba." dedi enerji ile temasından kaynaklanan yorgun ruh hali yavaş yavaş geçmeye başlarken.
"Bana dediğinin farkındayım" diyor Fırtık yarı mırlama ile karışık bir sesle, sert sert ve kızgın bir şekilde elfe bakarak. "Çok dikkatlisiniz mirim, miyav." Sanki sesini açmaya çalışıyor gibiydi miyavlamaları.
Ned'in yerinden zıpladığını gören Maer bu durumun ona da yeni olduğunu anlamıştı. Nitekim daha önceden kılıç ve kalkan kuşandığına pek çok kez tanıklık ettiği kedinin bu şekilde konuştuğuna şaşırmıştı.
Elemana inanan ve kedinin hareketlerini de bir çok kez yakalamış olan Subutai ise aradaki mesafenin de etkisi ile kedinin konuşması karşısında çok fazla şaşırmamıştı. Yine de temkinle önce kediye, sonra Maer'e ve ardından yeniden elfe doğru bakarak ortamda kedinin konuşması sonrası doğan bir anlık sessizliği sindirmeye çalıştı.
Ensesindeki tüyler diken diken olan Maer "Vaay..." diye şaşırdı.
Sandalyeyi yerde sürüyerek kendisini biraz geriye itti. Ürkütücü bir şey. Ama şaha kalkan sandalye kadar değil. Konuşurken kedinin suratını görebilmek için yana doğru eğildi.
"Poponu dürttüğüm için özür dilerim."
Kedi iki ayağı üzerine kalkarak bağladığı kollarının üzerinden "Özrün kabul miyav edildi." diye ona cevap verdi. Ardından "En azından özür dilemeyi biliyorsunuz efendi büyücü," diye de iğneleyerek ekledi.
Ardından çevresindekilere bakarak hepsinin tepkisini inceler gibiydi.
Hancı halen şaşkın şaşkın, alık alık bakıyordu. Elf ise biliyordum dermiş gibi bir ifadeye büründürdüğü suratı ile çok bilmiş bir şekilde kediye doğru bakıyordu.
Masadakilerin surat ifadeleri Subutai'yi eğlendirmişti. Hele ki Maer'e verdiği cevap ile kediye olan hayranlığı artmıştı. Ned'in şaşkınlığını gidermek istercesenine elini çırptı ve kediye dönerek "Sana bir çizme bulmalıyız sanırım," dedi.
"Bir de pantolon..." diye ekledi Maer. Kedi de olsa karşınızda durup sizinle muhabbet eden bir hemcinsinizin pantolonsuz olması tedirgin ediciydi.
Kedi, bakışlarını elften Subutai'ye çevirdi ve patilerinden birisini kaldırarak "Çizmeye ihtiyacım varmış gibi mi gözüküyor?" diye sordu.
Ardından Maer'e çevirdiği anda nereye baktığını gördü ve muzurca gülümseyerek göz kırptı.
Elf aynı anda "Bize söyleyecek bir şeylerin vardır sanırım minik bela," diyordu.
Kedi gülümsedi ve "Aslında net bir lanet yok ortada," dedi. Yani "Burada olmuş olanlar, burada olacak olanlara ışık tutacak." dedi ve anlamalarını beklermiş gibi Subutai ve Maer'e baktı.
Subutai anlamaya çalışsada bir çıkarımda bulunamamıştı ki sorgularcasına Maer'e ardından Parlak yüzlüye bakıp bakışlarını kediye çevirdi. Sonradan aklına bir atasözü gelerek aydınlandığını hissetti.
"Ne ekersen onu biçersin!"
Evet evet kedinin söylemek istediği şey buydu sanırım. Şu an olanlar olcaklara ışık tutacak. Bu yüzden saygıyı elden bırakmadan konuştu.
"Bence bela demekle kabalık etmemek lazım değil mi?" Parlak yüzlüye bakmadan söylemişti bunu ve devam etti kediye bakarak. "Bir kediden çok daha fazlası olan size nasıl hitap etmemizi istersiniz?"
Kedi omuz silkti. "Kedi de," dedi. "Ya da Fırtık, ya da pisi de." Şimdi sağ kolunun dirseğini diğer eli ile desteklemiş, elini çenesinin altına dayarken minicik, işaret parmağı tüylü sağ yanağı boyunca uzanıyordu. "Öyleyim ne de olsa! Yani daha fazlası olduğumu düşünmüyorum! Türümü seviyorum." Tekrar omuz silkti.
Mer'in çok ilgisini çekmişti bu durum. Konuşan bir kedi... Biraz ukala, hatta her bıyığı ayrı oynayan biri gibi gözükse de insanın merakını cezbediyordu.
"Bir şeyler içer misin? Biz de fırsattan istifade bir şeyler sorarız sana?" Çantasını tutup gülümsedi.
Hana daha neler olacaktı acaba. Birbirleriyle bağlantılı olacağını düşünüyordu.
Kedi, Maer'in kupasına bakarak oldukça istekli bir sesle "kupandakinden tadabilirim iznin olursa," dedi. "Ama daha da önemlisi, sizden ufak bir ricam var: Bana güvenmeniz. Çünkü gerçekten çok uzun zamandır bu handa, sizin gelmenizi bekliyordum."
Bunu söylerken nedense gözleri dolmuştu kedinin ve oldukça içten, candaş gözüküyordu.
Subutai güven kelimesini duyunca hana girdiğinde hissettiği o huzuru düşündü ve sonrasında olanlardan sonra kapıldğı o macera beklentisi geldi aklına. Sahi bu arada tirbüşona noldu diye soruyordu kendine.
Kader şimdide bir kedinin peşine düşmeyi gerektirecekse düşecekti Subutai. Ama önce şu tirbüşona bakındı etrafında. Şu an kediye zaten güveniyordu ve asıl şüpheci olan parlak yüzlüye bıraktı cevap hakkını. Tek istediği kedinin kendilerini neden beklediğinin sorulmasıydı ve şu garip tirbüşon hakkında bişi söyleyebilirdi belki kedi. Malum güzel ve cezbedici bir sırdı aklının bir köşesinde kalmış. Derken az ileride, az önce sandalyenin havalandığı yerinde az ilerisinde, bir masanın altındaki ışıltıyı fark etti.
Kupa artık boşalmıştı. Maer çantısını kucağına alıp içerisinden otları karıştırmaya başladı.
"O bitti; ama yenisini hazırlayayım sana."
Boş kupanın içine koyduğu otları kendi karışımından yapmıyordu bu sefer. Oranları farklıydı. Şöyle hafif çakırkeyif yapacak, rahatlatacak, dil söktürecek bir şey hazırladığını umuyordu.
Elf Selas omuzlarını silkmişti, sanki güvenip güvenmemenin onun için bir önemi yokmuş gibiydi. "Zaten sana güvenmekten başka şansları olacağını sanmıyorum," diye mırıldandı; ama Ned dışında duyan olmamış gibiydi onun mırıldanmasını.
Maer yeni karışımını güzelce hazırladığı kupayı uzatırken "Herhangi birinin gelmesini mi, özellikle bizim mi gelmemizi bekliyordun?" diye sordu.
Kedi üzgün bir şekilde Maer'e ve onun elindeki fincana kilitlemişti gözlerini. "Onu içmeden de cevap verebilirim soruna," dedi. "Güvenip güvenmemek gerçekten size kalmış. Evet, sizin gelmenizi bekliyordum dostum."
Maer omuzlarını silkti ve çantayı geri koydu.
"Ben aslında o büyücünün geldiği gün yaşadıklarını merak ediyorum. Bir de öncesini hatırlıyor musun?"
"Size karşı açık olacağım." dedi kedi. "O gün, benim hatırladığım ilk gün. Hayatımın ilk günü diyebilirim. Sadece sizlerin simalarınızı hatırlayarak buraya getirildiğimi ve sizi beklemem gerektiğini biliyorum."
Ardından hanın kapısına doğru baktı. "Ve sizinle birlikte buradan gitmem gerektiğini." Masadan atladı ve hanın kapısına doğru dört ayağı üzerinde yürüyerek yöneldi. Ardından kapının önünde tekrar iki ayağı üzerine kalktı ve "Siz ikinizle birlikte..." diyerek Maer ve Subutai'yi minik işaret parmağı ile gösterdi.
Yarı elf Selas hancıya bakarak "Hey Ned," dedi. "Günün hangi dilimindeyiz?" Bakışları cama doğru yöneldi. "Akşam oluyor mu?"
Ned başı ile onaylayarak "gün kavuşmaya başladı dostum," dedi. "Yakında içerisi müşteri dolmaya başlar."
Subutai ise dalgın ve sanki kedinin söylediklerinden büyülenmişçesine elindeki tirbüşonu masaya koyarak çantasını aldı "Ne dersin dostum," dedi.
Ensesindeki tüyler hep birden ayağa kalkmış, birbirlerini selamlıyor ve hal hatır soruyorlardı.
"Çok acayip... Ama hayatımda başıma gelmiş en acayip şey değil. Hatta bugünkü en acayip şey bile değil. Nereye? Böyle apar topar mı gideceğiz?"
"Ne fark eder ki dostum. çantalarımız dışında sahip olduğumuz sadece bir ömür var." Hafifçe, içten bir gülüş patlattı. Kediyle gitmesi gerektiğini hissediyordu. Sanki çağrı sadece kediden gelmiyordu. Gitmesi gereken yolu ona söyleyen bir şarkı var gibiydi zihninin derinliklerinde.
Nede dönerek elini uzattı ve "Ned dostum, kalıp seninle zaman geçirmek isterdim lakin çözülmeyi bekleyen bir sır var ve eminim dönüşü sana olacaktır bu işin," dİyerek göz kırparak vedalaştı.
Ned olayların bu kadar hızlı cereyan etmesine şaşkın bir şekilde kendisine uzatılan eli sıkıca kavrayarak sıktı ve "Ben de tanıştığıma çok memnun oldum dostum!" dedi. Ardından "Bana ve hanıma dönüşü nasıl olursa olsun önemli değil," dedi samimiyetle "Ama yeter ki siz iyi olun!"
Bir anda içten gelen bir dürtü ile masadaki tirbüşonu alan Ned "Maceran bitene kadar bunu sana emanet ediyorum," dostum dedi. "Böylece maceran bittiğinde bunu, bana geriye getirebilirsin ve bende senin iyi olduğunu öğrenebilirim." Göz kırptı.
Subutai tirbusonu cantasina atip elfe bir kafa selami cakip kedinin arkasindan kapiya dogru yanındaki Ned ile birlikte ilerledi. "Geriye getireceğimden emin olabilirsin dostum," dedi Ned eğilip Fırtık'ın kafasını okşarken.
Ned, Fırtık'a "Keşke konuşabildiğini benden saklamasaydın dostum," dedi. "Yanlız kaldığımız onca zaman oldu, iki muhabbetin belini kırardık seninle." Fırtık atlayarak kendisine sarıldı ve "her şey için teşekkür ederim Ned," dedikten sonra Maer'e bakmak için eğildi.
Maer ise nedense zihninde aradığı ilacı düşünmeye başlamıştı bile. Belki gittiği yerde kendisi için bir ilaç bulurdu. Konuşan bir kediyi takip ettiğinizde başınıza en kötü ne gelebilirdi ki? En fazla sonsuz ızdıraba sizi mahkum edecek birileriyle falan karşılaşırdınız.
Bir büyücü ile ilgisi vardı ve nedense kendisinin çağrıldığını da hissediyordu. Bir şey onu çağırıyor gibiydi. Bu dürtüye Subutai'den daha hakim olduğunu fark etti. Subutai ise çoktan, kendisini hiç beklemeden ayaklanmış, vedalaşmaya başlamıştı. Onun sorduğunu, temkinli davranışını bile fark etmemişti. Maer emindi ki kendisi gitmese bile Subutai kendi başına içindeki bu garip çekimin peşinden gidecekti. Nedense bu adama çok ısınmıştı. Onu, böylesine ne olduğu belirsiz bir yolda yanlız başına bırakabilir miydi? Tekrardan bulabileceği ilacı ve hiç bulaşmak istemese bile yolunun usta bir büyücüye doğru uzandığını düşünerek "Hadi öyleyse. Görüşürüz Ned!" diye yanlarına giderek elini uzattı hancıya.
Elften, onun bir son görü olduğunu tahmin etmesine karşılık çok huylanıyordu. Sessizce onları izleyip durmuş, selamsız gelip başlarına iş açmıştı. Şu anda nereye gidiyorlarsa onları harekete geçiren yine bu elfti aslında. Başlarına bir şey gelirse bulurdu onu. Hele başlarına bir şey gelsin. Çok üst üste denk gelmişti her şey.
Selas ise bacak bacak üstüne atmış endişeli bir şekilde camdan dışarıya, kararmaya başlayan havaya doğru bakmaya başlamıştı. Sanki ne onlarla az önce geçirdiği diyalog ne de onların ayaklanmış, yollanmış halleri, hiçbir şey umurunda değil gibiydi.
Ned elini uzatarak diğer dostunun selamına karşılık verdi ve "Aynıları senin içinde geçerli cübbeli dostum," dedi gülümseyerek. "Sana ufak bir de nasiatim var ama; o tüttürdüğün şey her ne ise çok fazla içmemeye çalış. Belli ki aklını başından alıp götürüyor. Arada sırada mayışıyorsun." Göbeğini hop hop hoplatan bir kahkaha patlattı. "Seni de bekliyorum maceranın dönüşünde, yeni yol arkadaşın ile birlikte."
"Teşekkür ederim, Ned. Başka bir ilaç buluncaya kadar mecburum," dedi gülümseyerek. "Görüşmek üzere. Bu sefer belki daha sakin bir ortam olur. Hem sen, ben, Subutai ve Fırtık öğrendiğim bir oyunu oynarız. Istakalara sayılar yerleştiriliyor. Beğeneceğinden eminim. Sözün olsun..."
"Hey yolcu," diye seslendi aniden tam da kedinin yanına ulaşmış olan Subutai'ye doğru. "Fırtık sana emanet, unut tirbüşon'u birbüşon'u, Fırtık'ı bana geriye getir!"
Subutai ise arkasını dönüp "bundan emin olabilirsin dostum," diye hancıya karşılık verdi.
Kapıdan çıkan üçlünün arkasından hafif canı sıkkın bir şekilde bakakalan Ned onların geriye geleceklerini umarak "Şu oyunda neymiş ki acaba?" diye düşündü. "Hanımda oyunlarda oynansa güzel olurdu aslında." dedi.
Selas tekrardan masadan kalkıp gölgeler içerisindeki önceki masasına doğru geçerken mutfak kapısından çıkan Sofia "Aaa," dedi. "Gittiler mi? Tam da sahne performansına hazırdı kızlar."
Aransun’un yedi kapısından en az ziyaretçisi olanı, dolayısıyle en az kullanılanı olan güney kapısından şehre girmişti sıra dışı fayton. İki adet alımlı ve gür, besili, kahverengi aygırın gücü ile idame ediliyordu.
Bu fayton için rahatlıkla Aransun şehrinin son günlerde gördüğü en sıra dışı fayton denebileceği gibi aygırlar içinde son yıllarda görülen en güçlü, kuvvetli aygırlar denebilirdi. Dört adet dev, oyma, meşe tekerlek üzerinde hareket ediyordu ve alt kasasının üzerinde duran önlü arkalı, ikişer kişilik, iki sıra, en az atlar kadar kahverengi olan deri kaplı koltuk ile tamamlanıyordu. Her şeyi ile kahvenin farklı dozajlarını bir araya getiren, çok zevkli bu tasarımın mimarını ilk görüşte sorabilirdiniz. Yine de kimilerine göre bu mevsimde pek de kullanışlı olmayacak bir fayton diyebilirsiniz böyle bir araç için. Zira üzeri tamamen açık, havadar bir tasarımı vardı.
Bu kadar havadar olması ayrıca yolcularının da çok net görünmesine olanak tanıyordu. Öyle ki faytonun üzerinde her biri farklı toplum kesimlerinden geldiği aşikar üç insan oturmaktaydı.
İlki şık; ama resmi giyimi ile dikkat çeken, ön koltukta, aygırların kontrolünü sağlayan ipleri de elinde tutan orta yaş sınırını yeni geçmiş gibi görünen, yer yer beyazlamış olan saçları güzelce traşlanmış olan şofördü ki bu şoför öndeki koltuğu ortalayarak oturmaktaydı. Sanki beli hiç bükülmeyecekmiş ve kimse tarafından da bükülemezmiş gibi dimdik oturuyordu ve birazdan anlayacağınız üzere atları hızlı sürmek ve arkadaki yolcularının rahat etmesini sağlamak dışında umurunda olan hiçbir şey olmadığı da aşikardı.
Arka koltukta ise iki adet hanım yan yana oturmaktaydı. Aslında tam olarak yan yana oturdukları da söylenemezdi. Zira bir tanesi iyice kenara kendi kendisini sıkıştırmış, bacaklarını birleştirmiş bir şekilde otururken diğeri arka koltuğun büyük bir kısmına rahat rahat yayılarak kurulmuştu.
Öndeki adam sık sık arkasına dönüp hanımlara rahatlarının yerinde olup olmadığını sormak dışında pek bir şeyle ilgilenmiyor gibiydi. Sahi, bir de atları sürekli kamçılayarak hızlandırmak vardı.
Arka koltukta kendi kendisini kenara sıkıştırmış olan, diğer bayana aynen öndeki adamın sorusunu tekrar eder gibi sürekli olarak rahat olup olmadığını soruyordu ve arada sırada başını kaldırarak aynı sabah olduğu gibi kendi kendisini karartan ve yavaş yavaş bozmaya başlayan havaya da bakıyordu.
Bir gün öncesinde yağan ve günün erken saatlerinde de hafifçe çiseleyerek atıştıran yağmurun etkisiyle akşam çökmeye başlamasına rağmen halen ıslak olan sokak zemininde, bir su birikintisinden geçerek suların, tabelasında kocaman “EJDERHA ATEŞİ HANI” yazan bir binaya doğru sıçraması kesinlikle aracın hızı ve hanımların konforu dışında hiçbir şeyi önemsemeyen şoförün suçuydu diyebiliriz. Hatta öyle ki, şoför atları sürekli kamçılayarak aracı hızlandırmaya devam etmiş, hanın az ilerisinde tekrar sular sıçratarak hana doğru gelmekte olan genç bir adamı sırılsıklam yapmıştı. Aygırların gürleyen kişneme sesi sanki şahlanan bir atın kükremesi gibi sokakları doldururken şoför bunu da fark etmemiş ya da fark etse bile umursamamıştı bile.
Sırılsıklam olan, sokaktaki genç adam ise küfürler ederek “Dikkat etsene be adam!” diye öfkeyle bağrınmış ve daha o bağrınırken fayton çoktan iki sokak ilerideki kavisli sapaktan dönerek kaybolmuş ve gitmişti bile. “Şimdi eve dönerek üzerimi değiştirmem gerekecek,” diyen adam “Umarım Sofia’yı çok fazla bekletmemişimdir.” diye kendi kendine yakınarak az önce gelmekte olduğu yola geriye dönmüştü.
Fayton kavisli köşeyi alınca sanki yolu biliyormuş gibi yavaşça yavaşlamış ve ardından iyice durur gibi olarak sağa dönmüş, tekerlekleri sokakta gürleyerek ilerlemeye devam etmiş ve birkaç bina ileride, belli ki hedefine varmış olacak, tekrar yavaşlayarak durmuştu.
Hanımının yanında sıkış tıkış oturmakta olan kızcağız neredeyse daha fayton tam olarak durmadan araçtan atlar gibi inmiş ve elini kaldırarak “Geldik Pinina Hanımım,” diye malumun ilanını yapmıştı.
Asaleti eteklerinden dökülen, teni ile çok uyumlu pudra rengi elbisesi ve yine boynunda göz dolduran fuları ile tam bir ahenk sergileyen kadın sanki çok acelesi varmış gibi ayaklanmış ve kızın elinden destek alarak tüm acelesine rağmen atlamadan, zıplamadan, önce faytonun basamağına basarak araçtan yere inmişti.
Hani birazdan iyiden iyiye yağmaya başlayacak olan yağmurda o anda atıştırmaya başlamıştı. Hizmetli kızcağız neredeyse daha yağmurun ilk damlasında araca uzanarak yerde boylu boyunca yatmakta olan şemsiyeyi kapmış ve açarak hanımının kafasının üzerinde, kendisini kapsamayacak şekilde kaldırmıştı.
Kadın asil ve güçlü bir ses tonuyla “Sen benimle gel Henna,” diyerek kafasını hafifçe, o tarafa bakmaksızın hizmetli kızdan yana doğru eğmiş ardından “Aracı hazır tut Noktum!” diyerek otoriter bir sesle şoföre, yine o tarafa bakma ihtiyacı hissetmeden seslenmişti. “Hemen döneceğim ve akşam olmadan, hava iyice kararmadan geriye dönüş yoluna koyulmamız gerekecek.”
Pinina Hanım işte böyle dedikten sonra başını kaldırıp önündeki zarif ve gösterişli binaya bir göz gezdirmişti. Ardından fazla oyalanmadan, şemsiyesini tutan hizmetlisi eşliğinde binanın kapısına doğru yönelmişti.
Fırtık isimli kedi daha handan dışarıya ilk çıktığı anda yavaş yavaş atıştıran yağmuru fark edince suratını buruşturmuş ve Subutai ile Maer'e bakarak "İyice hızlanmadan yola koyulsak iyi olacak," dedikten sonra nemli sokakta koşturmaya başlamıştı. "Gideceğimiz yer çok uzak değil neyse ki!"
O andan beri koşuyorlardı. Tabii daha yolun yarısına geldikleri zamandan bu yana da sağanak yağışa tutulmuş, hepsi sucuk gibi olmuşlardı. Fırtık'ın yerde sularda hoplaya zıplaya, sıçrata sıçrata koşması sırasında bu sağanak yağışta nasıl boğulup gitmediğine şaşar kalırdınız. Hatta bir an geriye dönmeyi bile düşünmüşlerdi.
Kısa bir süre sonra yağmur altında bir sokağın başında dururken buldular kendilerini. Fırtık az ileride, bir evin kapısının önündeki yola park etmiş bir faytonun yanında duruyordu.
Faytonun hemen yanında ise orta yaşlı, sırıl sıklam olmasına karşın yerinden hiç kıpırdamadan bekleyen tam takım giyinmiş bir adam duruyordu. Bu adam gran tuvalet olmasına karşılık yağmura aldırış etmeden, faytonun yanından ayrılmadan dimdik duruyor ve gözlerini evden ayırmıyordu. Fırtık'ın koşarak onun yanına gelmesi bile adamın duruşunu bozmamış, adam yan gözle kediye bir bakış atmak dışında istifini hiç bozmamıştı.
Yağmur suyundan bezmiş ve nefret etmiş bir vaziyette, fayton'un tekerleklerinin altına doğru sinen Fırtık iki takipçisinin gelmesini bekleyerek geriye doğru bakarken yanlarına söylene söylene ulaşan ilk Subutai oldu. Hemen arkasında da Maer vardı.
Dört ayak üzerinde, sanki dünyanın en doğal kedisiymiş gibi sirkelenen Fırtık'ın yanına giden Maer onun üzerine doğru eğilerek ellerini, Fırtık'ın kucağına gelmesini bekleyerek açtı. Bir an çekinen Fırtık ona doğru yaklaşınca kediyi belinden tuttu ve çekmek kaidesi ile faytonun tekerleğinin arkasından kucağına doğru aldı. Maer, kedinin ıslak tüylerini hissediyordu. Kendi ıslak kıyafetlerine rağmen kedinin kabarttığı tüylerini onun kucağında ısıtmaya çalıştığını da anladı. Konuşsa da, kılıç ve kalkan kuşansa da yine de bir kediydi o. Hatta kucağında oldukça rahat ve sıcaktan hoşlanmış bir kedi gibi mırıl mırıl mırıldanmaya başlamıştı bile.
Fırtık'ın bu huzurlu ruh hali anında Maer'in üzerine de çöreklenmişti. Öyle ki havadaki yağmura ve ıslak vücuduna, az önce handan çıktığına pişman olmak üzere olan büyücü şimdi garip bir şekilde huzurlu hissediyordu kendisini.
Maer, Fırtık ile ilgilenirken Subutai faytonun hemen yanında, kıpırdamasada artık onları yan gözle izlemekte olan adamı önce fark etmemiş gibi davranarak Maer'e doğru "Sonunda kedini bulmuşsun dostum," diyor. Garip bir şekilde konuşmasada Maer ile oldukça yakın hissediyor kendisini, sanki bu adamın hareketlerinden ne yapmaya çalıştığını anında kavrayabilecekmiş gibi.
Maer ise Subutai'ye gülümseyerek "Bende onu kaybettim diye çok korkmuştum," diyor. "Sevdiğiniz birinin başına bir şey gelebileceğini düşünsenize... Ya bunun gibi bir faytonun altında filan kalsa?"
O arada Subutai nemli havaya ve kıyafetlerine karşılık söylenerek faytonun yanındaki adamı yeni fark etmiş gibi yapıyor ve "Ah," diyor. "Böyle bir havada dışarıya çıkan tek aptalların biz olduğumuzu sanıyordum." diyor. Sonra faytona yaklaşarak aracı incelemeye başlıyor ve "Çok orjinal bir araçmış," diyor. "Hiç bu kadar orjinalini görmemiştim. Siz bu faytonun şoförümüsünüz bayım?"
Adam yavaşça kımıldayarak ona doğru dönüyor ve "Evet efendim," diyor alabildiğine kibar bir ses tonuyla.
"Zor bir işiniz var bayım," diye devam ediyor Subutai. "Bu yağmur altında beklemek çok sinir bozucu olsa gerek." Kendi üzerindeki gömleği yavaşça çekiştiriyor ve üzerinden damlayan sulara bakıyor. "Biz kediyi bulmaya çalışıyorduk, sizi bu yağmur altında açıkta durmaya iten mecburiyetiniz nedir acaba?"
"Bekliyorum efendim," diyor adam endişeli ve huzursuz bir şekilde kıpırdanarak ve karşısında durmakta olan eve doğru bakarak.
Şoförün huzursuzluğundan garip bir şekilde etkilenen Subutai nedense bu adamın durumunu merak ederken buluyor kendisini. Net cevaplar veren; ama doğru düzgün konuşmayan bir adam, böylesi gösterişli bir faytonun yanında dikilmesinin nedeni ne olabilir ki? "Kimi bekliyorsunuz ki?" diyor Subutai esefle.
"Hanımımı efendim," diyor şoför ve Subutai bezgin bir şekilde, iyiden iyiye adamın haline üzülerek 'Tabii ya,' diye düşünüyor. 'Şu şehirli hanımlar, beyler, soylular ve onların eziyet etmeyi bir hayat biçimi olarak bildikleri hizmetlileri! Tanrılar adına, kimse bana adaletten bahsetmesin!
"Bayım sizi rahatsız ediyorum sanırım. Eğer benimle konuşmanız yasak ise sizi anlarım. Sadece bu çektiğiniz çileyi anladığımı bilmenizi isterim." Hüzünlü gözlerle şoföre bakmaya devam edip "Soylular tarafından ezilen tüm kalpler gün gelecek kurtulacak bu zulümden inanın bana," diyor. Öfke yüreğinden adeta dalga dalga yükseliyor Subutai'nin. O anda kendi içindeki çelişkiyi fark etti; adamı mı teselli etmeye çalışıyordu yoksa kendisini mi teselli ediyordu bilmiyordu Subutai. Ama bu hava ve ıslaklık kemiklerine kadar melankoliyi sindirmişti.
Adam şaşkın şakın karşısındaki Subutai'ye bakmaya başlamıştı bile. Subutai, yüreğindeki melankolik gazla konuşurken yavaşça elini kaldırmış ve suratından aşağıya süzülen sulara daha fazla tahammül edemediğini belli edecek şekilde kolu ile suratını silmişti. Ama ne var ki yağmur yavaşlasa da yağmaya devam ediyordu.
"Efendim," dedi Subutai sözlerini bitirdiğinde. "İnanın bana bunun zulümle hiç bir ilgisi yok. Sadece ve sadece saygı duyduğum hanımımın iyiliği için endişeleniyorum. Zira çok oldu içeriye gireli." Eli ile gösterişli evi gösterdi.
Onlar konuşurken bir süre onları dinlemekte olan Maer kucağındaki kedinin kulak arkalarını dalgınca kaşır gibi görünüyordu. Tam da bu noktada evi işaret eden şoför sayesinde eve doğru döndü ve içinde, tüm duygularını altüst eden o eşsiz, yağmurlu ve kasvetli havaya karşılık gösterişinden hiçbir şey kaybetmeyen yapıyı gördü.
Giriş kapısına doğru dört merdiven basamağı ile çıkılan evin ön cepesinde, iki yanında birer odanın penceresi vardı. Geniş birer kolon ile öne doğru girinti yapan yan duvarlar evin giriş kapısı ve bu pencerelerini daha içeride bırakıyor gibiydi. Nitekim üst katta üç adet pencere, birer asker gibi sıralanmış, oval tepeleri ile ikinci kata ayrı bir görsellik katıyordu.
Çatının tam ortasındaki dairesel bir pencere ise tavan arasında bir kat daha var diye bağırıyordu adeta. Sol taraftaki kolonun tepesinde, kolonun üst kısmında bir oda daha olduğunu ima eder gibi bir pencere kondurulmuştu.
Evin tatlı, kırık bir krem rengi boyası vardı, kahve çatısı ile kave krem dengesi çok iyi yakalanmıştı; ama Maer'i eve bakarken bu şekilde heyecanlandıran sadece evin görünüşü değil, evden kendisine doğru yayılan o garip çekim hissiydi. İstemsiz bir şekilde kucağındaki Fırtık'ın kulağına doğru eğilerek "Demek ulaşmamız gereken yer burasıydı Fırtık," diye mırıldandı ve karşılık olarak kendisi gibi eve doğru derin derin, kucağındaki yerinden bakmakta olan kediden bir mırıltı alınca bunun bir onay olduğunu anladı. Evet, onları çağırıp duran, Fırtık'ın onları getirmesi gereken ve kendilerini adeta bilinçsiz bir şekilde önünde buldukları yer bu evin ta kendisiydi.
Bakışlarını evden zorla ayırarak ve şoföre doğru bakarak "burası neresi ki?" diye sordu. "İyi bir yere benziyor. Hanımınız rahat olmalı."
Şoför az önce konuştuğu adamın yanına gelen yeni, cüppeli adama bakarak "Kedinizi bulduğunuza sevindim efendim," diye karşılık verdi. Ardından endişe içerisinde "Umarım iyidir." diye eklemeyi de imal etmedi.
Lakin Maer üzerindeki dikkati hemen Subutai'ye kayarak "Burada beklememi istedi, ama uzun zaman oldu," diyerek endişeli bir şekilde eve bakmaya devam etti.
Maer, Fırtık'ın kucağında kıpırdandığını fark edince o tarafa yavaşça baktığında Fırtık'ın, onun kol yenlerini çekiştirerek patisi ile şoföre belli etmeden evi göstermeye çalıştığını fark etmişti.
Subutai ise adamın endişesi karşısında garip bir hüzne kapılmıştı. "Bayım burada kimin oturduğunu biliyor musunuz, yahut ne için ziyarete geldiğinizi? İsterseniz kapıyı çalıp hanımınızı sorabilirsiniz? Bu konuda size yardımcıda olabiliriz. Bizi bir bahane olarak kullanabilirsiniz belki de? Hanımızın başı belada değilse bile bu küstahlığınızı mazur gösterecek bir bahane olarak bu durumu kullanırsınız?"
Adam endişe ile kapıya doğru bakmaya devam ederek "Üzgünüm; ama bunu yapamam dostum," diyor. "Hanımımın emirleri kesindir. Kendisi dönene kadar her ne koşul ve şartta olursa olsun burada beklememi istedi kendisi."
Adamın haline üzülerek "Anlıyorum bayım." diyen Subutai "Umarım hanımınız bir an önce sağ salim döner," diye karşılık vererek Maer'e doğru bakıyor. O eve girmeyi gerçekten de çok istiyor. O lanet olası hanımı bulup kulağını çekmeyi ve bu zavallı adamı neden yağmur altında beklettiğini sormayı, ona aslında sahip olduğunu düşündüğü; ama aslında hiç de sahip olmadığı kibarlığı öğretmeyi... Bir hanım bile olsa ona güzel bir ders vermeyi çok istiyordu işte!
Ama Maer pek öyle tatmin olmamıştı. Uşak'ın durumunu anlayabilecek bir toplum kademesinden gelmiyordu. Ne Subutai'nin yaşadığı ve kaybettiği lüks hayatı ne de içinden sıyrılıp çıktığı soylu toplum kademelerinin farklı toplum tabakalarına yaşattığı eziyet dolu hayatları bilebiliyordu. Bu nedenle adamın katı kurallar altındaki kesin tutumunu bir kez daha değerlendirmeye çalışmak istiyordu. "Alınan emirler ile asli görevler çatıştığında işimiz çok zor oluyor değil mi?" dedi adamın kendisini ve yapması gerekeni sorgulamasını sağlamaya çalışarak. "Senin görevin hanımını rahat ettirmek ve güvende olduğundan emin olmak, değil mi? Ama verdiği emir yüzünden bunları yapamıyorsun."
Subutai'ye dönüp önce kediye sonra eve baktı. Ufak bir işaret etme jesti. "Bu ev kimin, söylemedin?"
Şoför ise normalde olduğundan daha da endişeli bir ruh haline gömülmüştü. Maer'in sözleri üzerine bir an yerinden kımıldayacak gibi oldu, ardından "Hanımım kesinlikle kımıldamamamı söyledi, zaten hanımımı rahat ettirme görevi de benim değil, Henna'nın sorumluluğunda," diye bildirdi.
"Yine de bildiklerimi sizinle paylaşmamın bir sakıncası olmayacağını umuyorum." İkisine de bakarak "Evin sahibini şahsen tanımıyorum; ama hanımımın geçmişten bir arkadaşı olduğunu biliyorum. Henna'nın dediğine göre bu sabah odasında, tek başınayken kendi kendisine konuştuğunu duymuş hanımımın. Hemen çözülmesi gereken bir konudan bahsediyormuş ve hanımım kötü hava şartlarına rağmen faytonun hemen hazırlanmasını buyurmak üzere odasından çıkıp Henna'ya talimat vermiş." Sonra başını kaldırdı ve tekrar evi gösterdi. "Ve işte buradayız."
Kedi sabırsız sabırsız kıpırdanmaya başlamıştı.
Maer bu hikâye ve garip bir şekilde onu çekmekte olan ev karşısında garip bir korku hissetmeye başlamıştı. Fırtık'ın onları buraya getirmesi, sabırsızlanması bir yana hem içeridekilerin başına bir şey gelmesinden, hem de onların başına bir şey gelebileceğinden içten içe korkuyordu.
"Girip baksak mı senin için? Ben de korkmaya başladım şimdi. Seninle konuştuğumuzu söylemeyiz?" diye sordu Maer. Evet, ev kendisini cezbediyordu; ama yine de bir evdi nihayetinde. Kapısını çalacaklar ve havadan sudan sohbet eder gibi ya da yağmurdan saklanmak istediklerini dile getirir gibi içeriye ufaktan bir bakış atıp çıkacaklardı.
Subutai'de düşünceli bir şekilde eve bakıyordu şimdi. "Maer haklı," dedi. "İstersen bir girip bakabilir ve sonra geriye geliriz, ne dersin?" Adamın endişeli surat ifadesini görünce "Hanımına ya da bir başkasına da senin gönderdiğini ya da seninle konuştuğumuzu dahi söylemeyiz eğer senin içinde uygunsa," diye ekledi.
Şoför bir an rahatlamış gibi bakarak "Eğer böyle bir şey yapalirseniz çok minnettar olurum efendim," dedi. Gerçekten de uzun zaman olmuştu, hanımının içeriye girerken hemen döneceğini söylediğini çok net hatırlıyordu; ama her zaman dakik olan hanımının hemenlerinin bu kadar uzun sürdüğünü hiç görmemişti.
Maer ona çok garip gelecek şekilde, samimi bir şekilde "Ne demek, biz de endişelendik," diyerek eve doğru yürümeye başladı. Adamın duygularının üzerine çöreklendiği o anda aklına bile gelmemişti. Ah, şu hastalığı yok muydu!
Dönerek Subutai'nin gelip gelmediğini de kontrol ediyordu kucağındaki Fırtık ile yavaş yavaş ilerlerken. Tek başına giremeyecek kadar tedirgindi aslında.
"Kapıyı çalmadan önce camdan bakmak iyi bir fikir olabilir," diye fısıldayarak eğilip Fırtık'ı yere bıraktı kapıya doğru yaklaştığında. Kendisi bakarken yakalanırsa evin içindekilerle baştan bozuşabilirlerdi; ama o, kediydi işte. Baksaydı da hesap vermesi gerekmeyecekti kedi için.
Fırtık yavaşça kayarak Maer'in kollarından yere indi ve kendi etrafında bir tur döndükten sonra Maer'e bakarak, kısık bir sesle, Maer'e sataşma dürtüsüne karşı koyamayarak "Yaramaz çocuklar gibi pencereden dikizlemek yerine kapıyı çalsaydık daha iyi olmaz mıydı?" diye sordu. "Ya da istersen yaramaz çocuklar gibi kapıyı çalıp kaçalım?" Miyavlaya miyavlaya gülmeye başlamıştı.
Maer ise tek kaşını kaldırıp alaya alınmaktan huzursuz bir şekilde kediye bakmış, ardından endişe ile şoförün uzakta, yol kenarında, faytonun yerinde durduğu yere doğru bakmak için hafifçe yan dönmüştü. Şoför birbirine bakarak konuşan kedi ve Maer'i duyamıyordu; ama ortada çok ilginç bir görüntü olduğu aşikardı. Acaba yanlış insanlardan mı medet umduğunu bile düşünüyor olabilirdi.
Hemen onların arkasından gitmekte olan Subutai ise Fırtık'ın esprisine bir kahkaha patlatmamak için kendisini zor tutuyordu. Anlamsız bir heyecan kapladı içini. Kedinin de dediği gibi kapıyı çalıp kaçmak çok eğlenceli olabilirdi. Tıpkı çocukluk yıllarında komşuların kapılarını çalıp kaçtıkları zamanlarda olduğu gibi. Hem bu sefer kendisini şikâyet etmek için gidebilecekleri bir anne babada yoktu.
Kendisini toparlayarak kapıya doğru giden basamakları yavaşça çıkan Subutai çift kanatlı, yüksek, ahşap kapıya bakarken ve kapıyı tıklatmak için yumruğunu kaldırırken bir anda kalakaldı. Kapının hemen sağ tarafında ortasında garip bir buton olan bir şekil duruyordu.
Şeklin ortasında bir buton vardı ve butonun üzerinde çarpı şeklinde iki metal parça duruyordu. Dairesel butonun etrafını içte ve onun hemen dışında birer kare şekil kaplıyordu. Bu kare şeklin ortasında ise soldan başlayarak sağa doğru, dairesel bir şekilde sırası ile A-B-C-D harfleri yazılıyordu. Öyle ki butonun sol üstünde A harfi, sağ üstünde B harfi, sağ altında C harfi ve sol altında ise D harfi duruyordu. Bu karenin köşeleri ile kenar orta noktaları çakışacak şekilde daha büyük, kırkbeş derece açı ile dönmüş, keskin kenarları yukarı, aşağı, sola ve sağa bakacak şekilde duran bir başka kare daha vardı ve bu karenin her tarafında birer tane sembol vardı.
Yukarıya bakan tarafında bir yıldız, sağ tarafında kare, alt bölümünde güneş, sol tarafında ise üçgen sembolü duruyordu.
Maer, sırtını şoföre dönmüş, sırtı arabacıya dönük olduğu için Fırtık'la konuşmakta bir sakınca görmüyordu. Ama doğrudan Fırtık'a bakmayacak ve fısıldayacak, dudaklarını fazla oynatmayacak kadar zekiydi. Uzaktan evi inceliyor taklidi yapıyordu.
"İçeride ne olduğunu bilmeden girmek cesaret değil, bildiğin tedbirsizlik olmaz mı Fırtık? En azından yerde ceset görürsek kapıyı çalıp katili arka taraftan kaçırmayız, diğer çıkışları falan kaparız?" O daha bu sözleri söylerken Subutai'nin çoktan merdivenleri çıkmış, kapının yanına gitmiş olduğunu fark etti. Ama Subutai nedense yumruğunu kaldırmış olsa da kapıyı çalmamıştı. 'Neden acaba?' diye meraklanırken buldu kendi kendisini Maer. Orada ne dikkatini çekmişti?
Fırtık başını sallayarak "Doğru söylüyor olabilirsin Maer," diye mırıldandı. "Bir bakalım öyleyse," dedi ve cama zıpladı. Zifiri bir karanlık vardı. Sonra içerisinin garip bir şekilde hiç görünmediğini fark etti. Aslında çekili bir perde de yoktu. Ama içeriyi göremiyordu işte. "İçeride hiçbir şey görünmüyor dostum," dedi patisini alnına dayayıp içeriyi görebilmek için biraz daha eğilerek. Sonra dönerek Maer'e bakarak düşünceli bir şekilde "Kapıyı çalmaktan başka çaremiz yok sanırım," dedi.
Maer "Teşekkür ederim Fırtık," diye gülümsedi. Hiçbir şey görünmemesi de çok tuhaftı doğrusu. Subutai ne yapıyordu öyle? Eğilmiş ne inceliyordu? İyice meraklanan Maer, Fırtık'a hadi gidelim gibisinden bir işaret yaptıktan sonra basamakları çıkarak daha iyi görebilmek için ona yaklaştı.
Garip şekilli butonu o da fark edince kaşlarını çatarak inceledi. Şeklin ortasında bulunan buton gibi olan dairesel bölüm sanki pufuduk bir yastık gibi, daha da iyisi insan gözü gibi görünüyor gözlerine. atta ortasından geçen iki tane siyah, çapraz plastik parça olmasa çekip alabilecekmişler oradan gibi duruyor. Sanki o parçaların orada olmasının asli amacı o pofuduk butonun yerinden çıkarılmasının önüne geçmekmiş gibi.
Etrafındaki kareli bölümler sabit, sadece yazılar olarak gözüküyorlar. Buton ya da başka bir düğme değiller katiyen. Karelerin etrafında ise çentikler dikkatlerini çekiyor. Yani ikinci, dıştaki kare ile dış üçgenlerin kesişimi olan çizgiler çentik gibiler. Yine de çok çok dar çentikler bunlar. Tırnaklarının bile giremeyeceği kadar ufak çentikler olduğunu bariz anlıyorlar.
Dıştaki semboller ise (tepede duran yıldız, alttaki güneş ve iki yanda üçgen ile kare) sabitler; ama kabartmalı metal semboller. Düğmeye benzemiyorlar. Yandan bakınca sabit görünüyorlar. Subutai, daha Maer geldiği anda, o engelleyemeden dokunuyor ve onların sabit olduğundan da emin oluyor.
Tek esnek ve hareketli nokta ortadaki yastık gibi görünüyor. Sanki bassan, çapraz plastik malzemeler ile birlikte içeriye doğru hareket edecekmiş gibi.
"Ne ki bunlar, dönüyor mu?" diye soran Maer merakla; ama dikkatle Subutai'ye eşlik ederek birlikte ortadaki buton dışında her yerini kurcalıyor, dokunuyorlar; ama buton dışındaki hiçbir yerin oynamadığına kanaat getirmeleri uzun sürmüyor. "Sanki ortadaki bir buton, etrafındakilerde bir şamanın sembolleri gibi," diye düşüncesini mırıldanarak dışarıya vuruyor Maer.
Fırtık'da hemen peşinden gelirken Maer aletin dış köşelerini kurcalamaya başlamıştı bile. Şimdi üçü de kapının önündeydiler ve Maer kurcalarken alette hiçbir değişikliğin olmadığını, yerinden oynamadığını fark etti. Dönmüyordu. Yine de dış üçgenlerin orta bölüme sabitlenmiş olduğunu; ama üçgen bölümlerin arkasının boş olduğunu fark etti.
Kare olan bölümler ise arkalarından kavis yaparak içeriye doğru dairesel bir şekil alıyor ve duvarın içerisine giriyorlardı.
Yine de yerinden oynamıyordu.
Subutai şaşkın bir şekilde, yavaşça Maer'e donerek "kapıyı mı çalsak acaba?" diye sormuştu ki daha fazla dayanamayarak ortadaki turuncu butona basmaktan kendisini alamadı. Hafifce ittirip bastı ve olacakları beklemeye koyuldu.
Buton yumu yumuşacık, pofuduk bir şeydi; ama bastırınca ortadaki plastik parçalar sayesinde pofuduk parçada içine doğru hafifçe basılmış ve...
"DİNG DONG!"
Kapı çalınmıştı.
Subutai'de Maer'de aynı anda yerlerinden zıpladılar. Her şeyi bekliyorlardı; ama kapının bu şekilde çalmasını -daha doğrusu ev çalmıştı sanki- hiç beklemiyorlardı. Bir an sonra buton sustu ve Subutai omuz silkerek "En azından çaldı ve hayattayız," diye bildirme gereği hissetti. "Hatırlatta kapıyı açan kişiye bu düğmenin de neyin nesi olduğu, neden böyle garip bir şekilde tasarlandığı konusunu da laf arasında soralım."
Maer ise halen düşünceli ve endişeli bir şekilde, çattığı kaşlarının altından düğmeye bakıyordu. Bu nedenle kapı daha Subutai'nin sözleri yeni bittiği anda kibar bir kilik sesi ile açılarak aralanırken ve içeriden, göremedikleri bir yerlerden "Buyrun, buyrun, bizde sizi bekliyorduk!" diyen kibar bir erkek sesi duyulurken irkilmeden edemedi.
Maer, kendisine gelirken şaşkın bir şekilde "Bir bizim mi ne yaptığımızdan haberimiz yok," diye Subutai'ye sormadan edemedi. "Baksana bizi bekliyorlarmış meğer."
"Sanırım öyle dostum," diye yarım ağızla geveledi Subutai içerideki adama duyurmamaya çalışarak. "Pardon beyefendi, bizi mi bekliyordunuz?" derken girip girmeme konusunda sorgularcasına Maer'e bakıyordu.
Ama ne bir cevap geldi içeriden ne de birisi gözüktü. Adam kapıyı açıp içeriye geriye mi dönmüştü? Bu ne kendine güvendi böyle? Neindarin'de böyle bir şey hayatta yapamazdınız! Gerçi orası korsanlar, hırsızlar ve serseriler ile dolu bir şehirdi. Sanki bambaşka bir dünya gibiydi.
Derken Fırtık'ın aralarından geçip kuyruğunu sallaya sallaya kapıdan içeriye girdiğini gördüler.
Maer, ne yapacağını bilemez bir şekillde ellerini açarak ellerini ve omuzlarını kaldırdı. Parmağıyla Subutai'ye içeriyi işaret ettikten sonra ayağıyla kapıyı ittirdi. Hafifçe. Bir şey olsa Fırtık çığlığı basardı zaten.
Aralık kapı yavaşça açılırken neredeyse hiç ses çıkartmadı.
Derken Fırtık'ın içeriden sesi duyuldu ve hatta loş bir ışık ile aydınlatılmış ama dışarıdaki aydınlıktan dolayı net görünmeyen giriş holünde bir miktar gözüktü de "Neden gelmiyorsunuz?" diyordu.
Subutai, Fırtık'ın sözü üzerine rahatlayarak içeriye adım attı ve Maer'de onu sıkıntı içerisinde takip etti. Binmişlerdi bir garip gemiye, indirebilenin vay haline...

BÖLÜM NOTU
2. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Hikâye artık yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor ve bu bölümün sonuçları ilerleyen bölümlerde önemli bir rol oynayacak.
Hikâyeyi beğendiyseniz, bu erken aşamada bir takip veya favorilere ekleme gerçekten çok yardımcı olur.
Şu ana kadar en çok hangi kısım merakınızı uyandırdı?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı