Daha kapıdan girdikleri anda ayaklarının altındaki yumuşacık bir halıyı hissetmişlerdi ve halı ıslak ayakkabılarının ve botlarının altında, bastıkları yerlerde sırılsıklam olmuştu. Ama onların asıl dikkatini çeken şey bu değil, kapının yanında durmakta olan, dışarıdakinin tıpatıp aynısı olan bir başka butondu. Tek farkı butonun dışını çevreleyen dört şeklin yerlerinin farklılığıydı. Bu sefer üçgen üstte, yıldız sağda, kare altta ve güneş ise soldaydı.
Karşılarında ise giriş kapısının bir kopyası duruyordu. İçerisi kapalı bir alan olmasa aslında henüz eve girmediğini, daha giriş kapısı ile yeni karşılaştığını da düşünebilirdi insan.
Derken Subutai’nin hemen yanında, ayaklarının dibindeki Fırtık korku ile mırlayarak yerinden zıpladı. Zira arkalarındaki kapı henüz onlar farkına bile varmadan, hafif bir tıkırtı ile kapanmış ve klik sesi ile kendi kendine kilitlenmişti.
Dışarıdan kuvvetli bir rüzgârı andıran gürleme neredeyse aynı anda yükselirken bulundukları oda titreşmeye başladı. Kulaklarını dolduran uğultu ile ayakta durmak için dengelerini korumaya başladılar. Kendilerini sırasıyla bir sağa, bir sola doğru dengelemeye çalışıyor, zaman zaman dengesini bulamayarak odanın içerisinde sağa, sola kayıp duran Fırtık’ın aksine bunu başarabiliyorlardı. Ve ardından titreşimler ve odanın dengesiz hareketleri başladığı hızla durdu. Derken…
Sessizlik...
Sessizliği ilk bozan Subutai oldu. “Neler oluyor böyle? Neden buradayız Fırtık?” diye sorarak kediye doğru bakan genç adam bir yandan da endişe ile etrafına bakınıyor, odanın duvarlarına bile dokunmaktan kaçınıyordu. Maer içinde benzer bir durum söz konusuydu.
Nitekim Fırtık endişeden boncuk boncuk olmuş gözlerle etrafına bakınırken garip bir titreme nöbetine girmiş gibiydi. İkisi de eve olduğu kadar temkinli bir şekilde kediye bakmaya başlamışlardı. Sanki bir hastalığı varmış gibi titriyordu kedi. Ama bir yandan da yardım ister gibi bakıyordu. Bunun üzerine ilk hareketlenen yine Subutai oldu ve kediye doğru bir adım attı.
Adımını attı; ama daha adımını attığı anda kedi, aynı handa olduğu gibi; ama bu sefer bir ZOP sesi ile normal bir kediden fötr şapkalı, elinde kısa bir yay ve sırtında bir sadak dolusu mini minnacık oklarını taşıyan başka bir kediye dönüşüverdi.
Fırtık’a gözleri yerinden fırlayacakmış gibi bakmakta olan Maer eğilerek kedinin boyuna kadar indi ve kediyi incelemeye başlayarak, biraz da temkinlice “korkudan mı oldu bu?” diye sordu. Karşısındaki bu kedinin belirli durumlarda form değiştiren büyülü bir varlık olduğunu hemen anlamıştı. Önceki korkmuş, ürkek Fırtık’dan eser kalmamış, onun yerini avını avlamak için tetikte bekleyen, çekik gözlerini kısmış onu izlemekte olan ve göz bebekleri masmavi olan yepyeni bir Fırtık almıştı.
"Subutai," dedi Fırtık gayet oturaklı ve ciddi bir ses tonunda. "Neden burada olduğumuzu bilmiyorum dostum. Sadece buraya çağrıldığımı ve sizsiz gelirsem başıma çok kötü şeyler geleceğini biliyorum. Hatta belki de sizin başınıza da… Bu sadece ve sadece bir içgüdü. Sizde aynı içgüdüye sahip olmadığınızı söyleyebilir misiniz?"
Subutai’de, Maer’de hissediyorlardı bunu. Bir şey onları adeta buraya, tam olarak bu noktaya çağırmış ve öylece terk edip gitmiş, onları kendi kaderleri ile baş başa bırakmıştı.
Maer düşünceli bir şekilde Fırtık’ın ayağındaki uzun çizmelere doğru uzandı, ardından “Sakıncası yok ya?” diye sorarak Fırtık’a baktı. Kedinin omuz silkmesi üzerine çizmelere, gerçekliğine inanmak istermiş gibi dokunarak oradan çapkaya uzandı. “İlizyon büyücüsü filan değilsin, değil mi?” diye sordu merakla. Fırtık ise kaşlarını çatarak “Hayır,” dedi Maer onun fötr şapkasının kenarlarına dokunurken. “Açıkçası hiç ilizyon büyücüsü gördüğümü de sanmıyorum. Nasıl oluyorlar?” diye sordu merakla kedi.
“Tek bir cümleyle, büyüleri seni inandırdıkları kadar gerçektir,” dedi Maer. “Pek sevilmezler; çünkü enerjinin gerçeklikten en uzak halini, şeffaf formlarını kullanır ve onu şekillendirerek büyülerini arz ederler. Kuş gibi hafif, zaman gibi değişken olabilecekleri gibi varlıkları da bir yalandan ibaret olabilir.”
Fırtık anlamaya çalışırken Maer “Peki ya kaç farklı şeklin var?” diye sordu.
Kedi aniden gelen soruya karşı hazırlıksız olarak “Nasıl yani?” diye soruya soruyla cevap verdi.
“Yani, handa bir savaşçıya dönüşmüştün ve dönüşürken, dönüşümünden çıkan ses farklıydı. Pop mu etmiştin? Ama şimdi Zop muydu o garip ses? Ve sanırsam bir çeşit… avcısın…”
Fırtık anlamış gibi başıyla onayladıktan sonra parmaklarını kaldırdı ve saymaya başladı. “Sanırım şu zamana kadar dört farklı forma dönüştüm,” dedi.
“Dört farklı kedi,” diye merakla onun gözlerinin içine derin derin baktı Maer. Ardından “kedilerin dokuz canı olduğu söylenir ama…” dedi garip bir şekilde buna inanarak. “Sen büyülü bir varlıksın,” dedi kısa ve sessiz bir bakışmanın ardından.
“Meleran’da serbest halde dolaşan, Meleran’ın derinlerinden geldiğine inanılan enerjiler sayesinde büyü yapılır dostum,” diye açıklamaya başladı Maer. “Bu enerjiler farklı renk ve tayflarda olurlar. Bilindiği kadarıyla on üç renkten oluşurlar. Temelde on bir aslında… Lakin enerjilerin yitip gitmeden önceki son formları olan şeffaf formları ve doğal olmayan şekillerde ölerek oluşturdukları çürümüşlüğü renginde olan ölü formları ile on üç ederler.”
Fırtık, Maer’in bunu neden anlattığını bilmese de dinledi. Zira hiç böyle bir şey duymamıştı.
“Bu on üç enerji formu zaman zaman yaşayan hayvanlar ve canlıları farklı tepkimeler ile büyülü varlıklara evrimleştirebilirler. Büyülü yaratıkların bir çoğu bu şekilde oluşmuştur. Tabii istisnai olarak oluşan bir çok farklı canlı da mevcuttur.” Maer şimdi bağdaş kurarak halının üzerine oturmuştu. “Yine de şunu bilmelisin ki senin gibisini hiç görmedim dostum,” diye bildirdi.
Fırtık düşünmeden edemedi. Acaba Maer’in söylediği gibi daha bir çok farklı şekli olabilir miydi? Gerçekten de enerjilerden etkilenerek bu hale gelmiş olan normal bir kedi miydi? İleride bir büyücüye de evrilebilir miydi?
Gerçi şimdi dönüştüğü bu avcı şeklindeyken daha önceden bilmediği avcılık ile ilgili bir şeyler de öğrenmişti. Dönüşümleri genellikle ona bir şeyler katıyor, ona anında, daha önceden sahip olmadığı bir bilgi birikimi veriyordu. Neden bir büyücü olmasındı ki? Kendisini korkuyla karışık bunu arzu ederken buldu.
Maer bir süre öylece oturduktan ve düşünceler içerisinde eli ile çenesini tuttuktan sonra kalkarak ıslak cübbesinin eteklerini sıkmaya başladı. “Keşke daha önceden tehlike altında olduğumuz konusundaki hissiyatını bizimle de paylaşsaydın,” dedi. “Böylece daha hazırlıklı olabilirdik belki de.”
Fırtık masum bir şekilde Maer’e doğru bakarak “Sadece doğru bildiğim şekilde hareket etmiş ve bunu yaparkende bana güvenmenizi istemiştim,” diye bildirdi.
Bu süreçte diğer, içteki kapının yanındaki, dışarıdaki aletin bir kopyası olan diğer alete doğru ilerleyen Maer bir yandan da ona ne için güveneceğini düşünüyordu. Her şeyden önce bir çeşit büyülü varlıktı. Ne olduğunu kendisinin bile bilmediğini ima ediyordu. O da bilmiyordu niye bu eve geldiklerini. Belki de Fırtık'ın başına bir şey gelmeyecekti; lakin aynı şey onlar için söylenebilir miydi? Bunu söylüyor olsaydı güvenip güvenmemek söz konusu olabilirdi. Fırtık bile ne yaptığının farkında değildi.
Maer, Fırtık'ın güvenden bahsederken böyle davranmasından dolayı hayal kırıklığı yaşıyordu. Bana güvenin derken, bana yardım edin diyordu aslında. Başıma bir iş gelmemesi için burada olmanız gerektiğine güvenin. Bu mantıkta aklına yatmayan, içine sinmeyen bir şeyler vardı.
"Seni sevdiğimizden buradayız. Yardım etmek için," diye bildirme gereği duydu içine düştüğü garip ve duygusal çelişki halinden sıyrılmaya çalışan Maer.
Bu alette bir farklılık vardı. Maer hemen dıştaki sembollerin yerlerinin dışarıdaki alete göre farklı olduğunu anladı. Ama dışarıdaki alette bulunan sembollere ve konumlarına çok da dikkat etmemişti. Bu alette üçgen üstte, yıldız sağda duruyordu. Kare altta duruyordu ve güneş ise solda duruyordu. Yani yıldız ve güneş karşılıklıydı.
“Gece ve gündüz,” diye sesli bir şekilde düşündü Maer. Üçgen ve kareye dair ise hiçbir fikri yoktu. Birisi cihazın üstünde, diğeri altındaydı. Acaba ne anlamı vardı bunun? Dışarıdaki cihazda sembollerin konumlarını hatırlamaya çalıştı; ama başarılı olamadı.
Fırtık, Maer'in cevabına istinaden yavaşça başını sallayarak, o saati inceler ve birazda kendi kendisine mırıldanarak düşünürken sözlerini sürdürdü. "Ben kim olduğumu, neden ve nasıl hayatta olduğumu dahi bilmiyorum," dedi. "Işin aslı, sizide kandırmış gibi hissediyorum; çünkü ben bile kendime güvenemiyorum. Düşünsenize, günün birinde, birden kendinizi bir handa buluveriyorsunuz. Öncesi yok! Hiçbir şey yok! İsminizi dahi hatırlamıyorsunuz ki hancının birisi size çok iyi bakıyor, sizi besliyor ve size... Fırtık diyor...
İşte o gün, orada belirdiğimde aklımda sadece tek bir şey vardı: Iki tane sima! Birisi sendin Maer." Minicik parmağı ile büyücüyü gösterdi. "Diğeride Subutai arkadaşımdı. Ve inanın bana öyle yoğun bir tehlike hissi vardı ki içimde...
O tehlike hissini size nasıl ifade etsem... Sanki her şeyin param parça olabileceğini biliyorsunuz! Bir şey yapmanız gerektiğinin; ama yapmazsanız tüm dünyanın başınıza yıkılacağını adınız gibi biliyorsunuz! Sizi kandırmış ve buraya kadar getirmiş gibi olduğumun farkındayım; ama inanın bana bunu yapmak zorundaydım! Çünkü ne olduğumu, neden burada olduğumu bilmesem de ben, bana sıcak bir yuva sunan o hancı, siz, hepimiz, her şeyin tehlikede olduğu ve bunun kesin olduğu hissi ile hareket ediyor ve sizi buraya getiriyordum."
Kedi anlatırken herkes onu dinlemişti. Ve Fırtık, hikayesini "Ve işte buradayız!" diyerek sonlandırdı. "Burada... ve en azından artık o korkunç histen uzakta. Artık gerçekten yaşayan, kendi benliği olan bir canlı olduğumu ve kendi ayaklarım üzerinde durabileceğimi hissediyorum!"
Tüm bu olaylar ve anlatılanlar sürecinde şaşkın bir şekilde Maer ve Fırtık’ı dinleyen Subutai ise atık Fırtık’ın büründüğü kılıklara şaşırmıyordu. Yine de Fırtık’ın anlattığı hikaye şaşırtıcı derecede inandırıcı da gelmiyor değildi. Yahut Subutai tüm o gölgelerde geçen hayatına rağmen yine de safın önde gideniydi ve her şeye inanma potansiyeli vardı, kim bilir? Zaten hayat boyu, herhangi bir amacı da olmamış, hep yolların ve maceraların onu götürdüğü yere sürüklenmeyi tercih etmişti. Ayrıca Subutai yapı olarakta vermiş olduğu kararları sorgulamaktansa olmakta olanla ilgilenirdi genelde ve yine öyle yaptı.
"Merak etme Fırtık, artık istesek de bu durumu düzeltemeyiz ve geriye dönemeyiz. Şimdi önümüze bakalım," diye kediyi sakinleştirmeye çalıştı.
Maer’de aynı anda kediye gülümseyerek "Önemli değil. Sevdik seni, söylediğim gibi. Gerisine boş ver," diyordu.
Ardından Subutai, Maer’in yanına giderek ve cihaza bakarak “Ne düşünüyorsun,” dedi.
Maer sıkıntılı bir şekilde “Şu sembolleri görüyor musun?” diye sorarak cihazın etrafındaki sembolleri işaret etti. “Dışarıdaki cihazda da benzer semboller ve hatta sanırım aynıları vardı; ama konumlarına dikkat etmedim.”
"Dostum dışarıdaki cihazda, sembollerin olduğu kare saat yönünün de bir tık dönmüş haldeydi,” diye bildirdi. Ardından Maer şaşkın bir şekilde kendisine bakıp gülümser ve “Sen bir harikasın Subutai,” derken “Acaba eski haline döndürürsek kapı açılabilir mi?" diye sordu.
Maer başını salladı ve "Dışarıdaki cihazın dış bölümünde yer alan semboller, karede dahil, oynamıyordu. Denedim yani, ittirdim. Bunu da deneyelim bakalım. Dönmezse sökülüp ittiriliyordur belki." şeklinde düşüncelerini sesli dile getirirken her bir sözünde bir yandan da cihazı kurcalamaya başladı. İttiriyordu; ama cihaz yerinden oynamıyordu, bastırıyordu, olmuyordu, sökmeye çalışıyordu o da olmuyordu.
Sonra düşündü tekrardan üçgen ve kare… Birisi üç, diğeri dört köşeli geometrik şekiller ve birisinde bir köşe eksik. Ah, daha da ilginci cihaz dikey çevrilmiş bir kareyi andırıyordu. Kenarları yukarı, aşağı ve sağa, sola bakacak şekilde duruyordu. Ortadan bölersen iki üçgen demekti bu. “Üçgen, cihazın şekline bakarak eksik bir geometrik şekil,” diye bildirdim Maer. “Cihaz bir kare, öyleyse kare doğru şekli ifade ediyor. Karenin olduğu konum önemli. Cihaz her ne işe yarıyorsa doğruyu yansıtan kare olacaktır.” Ama aklına başka bir şey gelmiyordu. Subutai ise mantığı Maer kadar hızlı kavrayamasa da az buçuk Maer’in ne demek istediğini anlamış, kareyi tutup çekiştirmeye, farklı yerlere güç uygulayarak itme çalışmalarına başlamıştı. Yok, cihaz yerinden dahi oynamıyordu.
Sinirlenen Subutai öncelikle gidip holde karşılarına çıkan bu yeni kapıyı zorladı ve açamayınca dış kapıyı denemeye yöneldi. Buradan çıkmak belki de en iyisiydi; lakin dış kapının da kilitlenmiş olduğunu ancak o zaman kavradı. Burada fare gibi kapana kısılmışlardı. Canı sıkkın bir şekilde ellerini beline dayadıktan sonra Fırtık’a baktı ve onun da yanına gelip etrafına bakındığını fark edince “Hiçbir fikrin yok, değil mi?” diye sormadan edemedi. Fırtık masum masum bakmaya devam edince Subutai “Peki öyleyse,” diyerek ayakları ile zemine vurmaya başladı; ama her noktada aynı tok sesi almaktan başka bir şey yapamadı. Gerçekten de kapana sıkışmışlardı.
İşte tamda bu ruh hali nedeniyle öfke ile eğilerek yerdeki halıyı savuraraktan kaldırdığında bir anda içeriye dolan toza ve kuma karşı hazırlıksız yakalandı. Ağızlarına, burunlarına dolan, normal şartlar altında Aransun’da hiçbir şekilde denk gelemeyeceğiniz bu ince kumlar nedeniyle öksürmeye başlamaları kaçınılmazdı.
Subutai halıyı kaldırdığına pişman bir şekilde ağzını kapatıp tıksırmaya başlamış, Fırtık boğulurcasına öksürürken Maer cübbesinin kenarıyla ağzını kapatıp tozların inmesini bekledi. “Bu nasıl bir kum böyle?” diye söylenen Subutai’nin ve Fırtık’ın öksürükleri bir süre sonra, tekrardan yere, bu sefer halının etrafına da yayılarak çöken kumun durulması sayesinde yavaş yavaş durdu.
Maer çaresiz bir şekilde etrafına baktı ve önceki cihazın ortasındaki butona bastıklarında çalarak içeridekilere haber verdiğini anımsayarak ve bu durumun tekrar edeceğini umarak butona bastı.
Yumuşacık buton, ortasındaki plastik parça sayesinde içine doğru basıldı. Bir an bir sessizlik oldu. Ve sonra...
Cihazın dış üçgenleri, Maer'in elini çekmesi ile birlikte yavaşça katlanarak kapanırken cihazın kendi etrafında hızla dönmeye başlaması bir oldu. Cihaz döndükçe hızı artmaya başladı ve odaya ilk girdiklerinde olduğu gibi cihazdan yayılan kuvvetli bir rüzgâr odaya yayıldı. Oda aynı anda, cihaz döndükçe yine, yeniden titreşmeye başlamıştı ve geçen yaklaşık bir dakikaların ardından yavaşça durduğunu hissettiklerinde bu sefer kendilerini dengede tutmakta zorlanmamışlardı.
Cihaz durdu ve etrafındaki üçgenler yeniden açıldı. Neredeyse aynı anda hemen arkalarındaki, girmiş oldukları sokak kapısına ait kilidin bir klik sesi ile birlikte tekrardan açıldığını işittiler.
"O neydi be öyle?" diye söylenerek kapıya doğru bakmakta olan Maer, Subutai'ye dönerek "Bu oda yer değiştirdi galiba,” diye düşüncesini belirtmekten geri kalmadı. “Artık rastgele mi, bir sisteme bağlı olarak mı neyse... Böyle böyle bir yerden bir yere gideceğiz galiba. Arka kapıdan başka bir yere çıkarsak şaşırma," dedi.
Subutai ise kapıya değil, tekrar açılan cihaza doğru bakıyor ve “Gördün mü?” diyordu. “Semboller yine değişmişler.”
Maer başını o tarafa çevirdiğinde cihazın üzerindeki sembollerin yukarıdan başlayarak saat yönünde kare, güneş, üçgen ve yıldız konumuna gelmiş olduğunu gördü. Ardından “güneş doğu ve yıldız batı mı acaba?” diye düşünmeden edemedi; ama halen ilk önce düşündüğü, o basit; ama mantıklı gündüz ve gece fikri aklında sabit bir noktaydı. Derken başını aklındaki soru işaretine cevap ararcasına kapıya çevirdi ve kapının altından artık ışık girmediğini fark etti. Nasıl olurdu? Birkaç dakikada Aransun’da hava mı kararmıştı?
Büyücü bunları düşüne dursun Fırtık ise tuhaf tuhaf cihaza bakarak sinirli bir şekilde "Anladıysam köpek olayım," diye söyleniyordu.
Subutai ise bir kahkaha atarak Fırtık’a baktı ve "Senden her şey beklenir Fırtık,” dedi. Bir yandan “Dışarıya baksak mı?” diye sorarken bir yandan kapıya doğru ilerleyen Subutai cevabı beklemeden kapıyı açarak dışarıya baktı.
Gel gelelim henüz daha Subutai kapıyı araladığı anda kapı, büyük bir gümbürtü ile, sanki dışarıdan sertçe itilmiş gibi geriye kapatıldı ve "Çok üzgünüm!" diyen gür ve sert bir ses duyuldu dışarıdan. Ardından tekrardan o kapının kilitlendiğini ifade eden, oldukça tanıdık klik sesi duyuldu.
Subutai az kaldı kapıya burnunu kıstırıyordu. Subutai öfkeli bir halde kapıya tekme atarken kapı Maer’in de yüreğini hoplatmıştı yine. "Yavaş azıcık yavaş!" diye bağırdı yukarıya doğru.
"Subutai, Fırtık gelin bir şey göstereceğim."
Kendisine seslenildiğini duyan genç adam hızlı hızlı Maer’in yanına geçti ve merakla ne diyeceğini beklemeye başladı. Fırtık ise çok heyecanlıydı. Olaylar çok ilginç bir hal almaya başlamıştı. Koştura koştura Maer'in yanına gitti ne göstereceğini görmek için.
Maer düşünceli ve temkinli bir şekilde butonu işaret ederek anlatmaya başladı. "Bu sembollerin yön belirttiğini sandım bir ara; ama günün zamanını gösteriyor olmalılar. Güneş gündüz olsa, gece yıldızdır. Düğmeye bastıkça etraftaki zamanı gösteren semboller değişiyor; ama ortada, henüz ne olduğu hakkında bir fikrim olmayan harfler sabit kalıyor.” İç karenin dört bir yanını gösteren A-B-C-D harflerini parmağı ile işaret etti. “O ortası durduğumuz odayı ya da evi sembolize ediyor olabilir. Belki başka bir şeydir. Emin değilim. Nasıl ayarlarız ki bunu? Galiba kadınların yaptığı ayara döndürmeliyiz onları bulabilmek için."
“Kadınlar mı? Hangi ka…” Subutai soruya başlamıştı ki ilk başta neden eve yöneldiklerini, şoförün söylediklerini hatırladı. Kendilerinden önce hanım ve uşağı bu eve girmişti değil mi? Peki ya nasıl geçmişlerdi bu lanet olası kapıdan içeriye?
Kedi heyecanla dinlemişti büyücü arkadaşının anlattıklarını; ama anlamamıştı belli ki. "Nasıl yapacağız ki bunu?" diye sordu elindeki yayı sırtına asarak. Ellerini beline dayadı.
Subutai, Maer’in söylediklerini kafasında evirip çevirdi ve canı daha da çok sıkıldı. Bir büyücü kadar anlamazdı bu işlerden. Evet zile baktığında güneşi, ayı, harfleri, yani tüm o sembolleri görüyordu; ama arasında nasıl bir bağ var çözememişti daha.
"Şu turuncu düğmeyi çevirmeyi deneyeceğim," diyerek turuncu butonu bastırmadan tutmaya ve kendisine doğru çekmeye, ortasındaki plastik parçadan kurtararak çıkarmaya çalıştı; ama parmakları arasından kaydı buton. Garip bir bıngıl sesi odayı doldurdu ve hiçbir şey olmadı.
Maer’i şüphelendiren başka bir durum daha vardı. En son düğmeye bastığında cihazdan kendisine doğru süzülen enerjileri adeta görmüştü; ama her nasıl olduysa enerjiler ilk bastığında çok yoğun bir şekilde etkisi altına almamışlardı Maer’i. Bu cihaz her neyse, bir çeşit büyülü simyacı cihazıydı. Kapıya takılmasının da tek bir anlamı vardı. Bu eve birilerinin girmesini ya da kapıya gelenleri bir süzgeçten geçirmeyi mi amaçlıyorlardı? Evet, kesinlikle öyle olmalıydı. Zira Maer’in ilk düşündüğünün aksine bu cihaz çözülmesi gereken bir bulmaca değildi. O kadar kolay değildi! Evet, yine bir mantığı olduğu şüphesizdi; ama muhtemelen mantığını çözmek onu aşmak için bir işlerine yaramayacaktı. Ah, evet! Bir tür ruletti bu! Şu kumarhanelerde oynanan türden! Ama onu nasıl aşacaklardı? Ya bu gerçekten de bir ruletti ya da tek tarafı rulet olan; ama geçmek için bir eleği de bulunan bir bulmacadan ibaretti. Maer anlamıyordu! Bunu çözemiyordu ve sinirlenmemek için kendisini zor tutuyordu; çünkü hayatında ilk defa bir cihaz karşısında bu kadar öfkelendiğini hissediyordu.
Büyücü öfkesini dindirmeye çalışarak yavaşça uzandı ve cihazın, harflerin bulunduğu bölümüne hafifçe dokundu. O elektriklenmeyi hissettiği gibi parmağını çekti. Evet, ilk sefer butona bastığında şanslıydı. Bu cihaz büyülü bir cihazdı ve Maer gibi enerjilerle iletişimi bulunan bir büyücü için bu enerjilerin duygusal etkisini hissetmek anlamına geliyordu. Bir gri büyücü için enerjilerle temas etmek bu duygusal etkileşim için daha da önemliydi, Maer gibi bir hastalığı bulunan birisi için ise daha da önemliydi.
Daha cihaza dokunduğu anda dört adet beyaz enerjinin kendisine hücum ettiğini fark etmişti Maer. Bunun üzerine bilincini, ufkunu açarak serbest bırakan Maer etrafındaki enerjileri görmeye odaklandı. Konsantrasyonun doruğuna ulaşan büyücü bulundukları holde beyaz enerjilerden oluşan bir grup olup olmadığına odaklanmıştı. Bir çok farklı renkte enerji etrafında süzülüyordu. Kırmızılardan bir grup, yeşil enerjilerden bir başka gruba yakın uçuyordu. Mavi enerjiler ona çok yakındılar; ama beyaz enerji yoktu. Artık teorisinden emindi. Bu enerjiler kesinlikle cihazdan geliyorlardı.
Subutai’de Maer’in bir çeşit konsantrasyon altında olduğunu fark etti. Zaten büyücülerin bu gibi durumları iyi bilinirdi. Bu durumdayken rahatsız edilmemeleri gerektiğini anlamak için dahi olmaya da gerek olmazdı.
Büyücü konsantrasyon halinden henüz çıkıyordu ki Fırtık’dan odayı dolduran bir ZOP sesi yeniden geldi ve Fırtık boylu boyunca yere yayıldı. Yeniden eski haline dönmüştü; ama kolları ve bacakları açılmış yatıyordu. "Kendimi çok yorgun hissediyorum." diyebildi nefes nefese. Adeta pestili çıkmış gibiydi.
"Dinlen biraz Fırtık, hepimiz mahvolduk," diyen Maer Subutai'ye dönüp "Düğme dışında hiçbir yeri oynamıyor bunun. Rastlantısal değilse bir şablonu vardır. Bu A, B, C D o olabilir. Kadınların gittiği noktayı A olarak varsaysak, biz dışarıdaki butona basınca B haline getirmiş olsak, içeri girip bastığımızda C olsa, iki kere daha bassak A'ya gidebiliriz. Ama dışarıdaki butona bastığımızda bir tur attığını varsaymalıyız. Eğer dışarıdaki buton sıfırlıyorsa tek tek bakmak da gerekebilir. Dört harf, dört sembol olduğu için böyle bir şey düşünüyorum. Eğer bu değilse dört sembol zaman, dört harf mekan olabilir. Ama hiçbir parçayı oynatamadığımız için nasıl deneriz emin değilim," dedi.
O kadar derin düşüncelere dalmıştı ki söylediklerinin Subutai için nasıl bir karmaşa ifade ettiğinin farkında bile değil gibiydi. Zira Subutai onun söylediklerini bir noktadan sonra duymazdan gelip yerde yatmakta olan kediye doğru eğilmiş, onun kafasını okşayarak "Maer haklı Fırtık,” dedi. “Biraz dinlenmelisin. Burayı bize bırak sen." Ardından Maer daha sözlerini bitirmeden, durumu kabullenmiş bir şekilde adamın yanından uzanarak butona bastı.
Maer daha “Dur, acele etme,” derken yumuşacık buton yine ortadaki plastik parça sayesinde içine doğru basıldı. İşte o anda yine bir anlık sessizlik oldu ve ardından…
Cihazın dış üçgenleri, Subutai'nin elini çekmesi ile birlikte yavaşça katlanarak kapanırken cihaz kendi etrafında hızla dönmeye başlamıştı bile. Cihaz döndükçe hızı artmaya başladı, cihazdan yayılan kuvvetli bir rüzgâr tüm odaya yayıldı. Oda aynı anda, cihaz döndükçe titreşmiş, yaklaşık bir dakikanın sonunda ise aynı hızda durdu.
Cihaz dururken etrafındaki üçgenler yeniden açılıyordu.
Cihazdan yayılan rüzgâr daha önceki durumlarda kesilmişti; ama bu sefer herhangi bir şekilde rüzgâr gitmemiş, odayı dolduran rüzgâr sanki artarak odada asılı kalmıştı. Subutai ve Maer bu rüzgârın kaynağının cihaz olmadığını fark ettiler. Subutai ilk defa butona bastığında odaya yayılan rüzgârın yerini daha sonradan kapının altından yayılan yeni rüzgâr almıştı. Subutai’de Maer’de yedikleri yağmurun üzerine bir üşüme hissetmeye başlamışlardı.
Buna karşılık bu sefer bir farklılık vardı, kapının kilidinin açıldığını ifade eden o klik sesi yoktu.
Subutai soğuktan titreyerek girdikleri kapıdan uzaklaştı ve sırasıyla iki kapıyıda itekleyerek açmaya çalıştı. İkisinin de kilitli olduğunu anlayınca hiçbir şey söylemeden Maer’e baktı.
Onlar orada durdukça içerideki rüzgâr şiddetlenmeye başlamıştı sanki. Dışarıda bir fırtına olduğuna yemin edebilirlerdi; ama bu fırtına dış kapıyı yerinden bile oynatmıyor, ona hiç etki etmiyor gibiydi. Onların orada durduğu kısa sürede kapının altından içeriye dolan rüzgar şiddetlenmişti sanki. Odanın içerisindeki tüm kumları yeniden havalandıracak kadar. Yeniden öksürmeye dahi başladılar.
Maer durmadı. Hemen gidip butonun üzerindeki şekillerin sırasına baktı ve yukarıdan saat yönünde yıldız, kare, güneş ve üçgeni gördü. Evet, artık emindi. Dışarıdan içeriye yine ışık girmiyordu. Dışarıda yine geceydi. Bu buton onların zamanda yolculuk yapmalarına neden oluyordu. Ve belki de… mekanda…
Harflerin yerleri de değişmişti! Harfler şimdi sırasıyla, saat yönünde C-D-A-B şekline gelmişlerdi. Bu gerçekten de bir ruletti! Maer, eve ilk girdiklerinde bu harflerin A-B-C-D şeklinde sıralı olduklarına yemin edebilirdi. Hatta az önce kendisi butona bastığında ve birisinin kapıyı dışarıdan iterek kapattığı durumda da D-A-B-C şeklindeydiler.
Aransun’dan girmişlerdi eve… A-B-C-D… A harfi, her yolun çıktığı o şehrin ilk harfiydi. Evet, bu ev sadece zamanda değil, mekanda da seyahat ediyordu ve bunu rastgele yapıyordu. Her seferinde basarak dört farklı mekan arasında rastgele gidiyorlardı. Gündüz ve gece…
Maer enerjileri menerjileri unuttu. Gitti ve heyecanla düğmeye bastı.
Cihazdan kendisine doğru akın eden turuncu enerjilerin etkisine girmeden önce parmağını çekse de yine de kendisini çok hassas bir ruh haline düşürmelerine karşı koyamadı. Cihaz tekrar çalışır, içinde bulundukları odaya aynı ivmeyi kazandırır ve onları zaman ve mekanda başka bir noktaya, titreşimler eşliğinde taşırken Fırtık kendine gelmeye başlamıştı bile. Titreşen odanın durulması ile birlikte cihaz tekrar açıldığında en dışta bulunan semboller üçgen, yıldız, kare ve güneş şeklindeydi. Kapının altından tekrar ışık girmeye başlamıştı bile ve aynı zamanda da kapıdan bir klik sesi kapının kilidinin açıldığını ima edercesine yükselmişti.
Büyücü ayrıca cihazın üzerindeki harflerin sırasıyla yukarıdan saat yönüne doğru C-D-A-B şeklinde sıralandığını da görebiliyordu.
Hiç ara vermeyen, artık tezinden emin olan Maer hızla kapıya yöneldi ve kapıyı hızla açtı.

BÖLÜM NOTU
3. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Kapı kapandı, ev cevap verdi ve şimdi asıl bela başlıyor.
Maer, Subutai ve Fırtık’ın tuhaf yolculuğundan keyif alıyorsanız, bir takip veya favorilere ekleme, bu öykünün ilk okuyucularını bulmasına gerçekten yardımcı olur.
Sizce bu ev gerçekte ne?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı