insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

22. Bölüm — Boklu Battaniye

Bölüm 22: Kapak Fotoğrafı

Battaniyenin altından yükselen ilk boğuk küfür, kazan dairesindeki herkese aynı gerçeği hatırlattı: Cin Cüce görünmüyor olabilirdi, ama gitmemişti.

Üstü örtülmüş ayna, taş zeminin ortasında kirli ve biçimsiz bir tümsek gibi duruyordu. Boklu battaniye, camın parlak yüzünü saklamıştı saklamasına; fakat altındaki musallatın öfkesi kumaşın liflerinden, taşın çatlaklarından ve kazan dairesinin sıcak havasından sızacak bir yol buluyordu. Koku zaten yeterince kötüydü. Şimdi buna bir de boğuk, ezilmiş ve inatla yaşamaya devam eden bir ses eklenmişti.

“O lanet olası, şerefsiz büyücü bozması var ya…”

Fırtık kaskatı kesildi. Battaniyeyi oraya kadar sürüklemiş, ağzını defalarca taş zemine sürterek temizlemeye çalışmış, bunun yalnızca başka bir felaket çeşidi olduğunu anlamış ve artık en azından bu utanç verici kahramanlığın işe yarayacağını ummuştu. Oysa Cin Cüce’nin sesi hâlâ oradaydı. Kumaşın altında bozulmuş, havasız kalmış ve ezilmişti ama öfkesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hatta sanki battaniyenin kokusu ona yeni bir hakaret gücü vermiş gibi daha kişisel, daha pis, daha dişli çıkıyordu.

“Fülüdümü çalmak ne demekmiş görecek. O boklu hırsıza, dolandırıcıya da soracağım. Hepsine soracağım.”

Subutai Maer’e baktı. Maer battaniyeye baktı. Türki’nin yüzü asıldı; adamın bir eli hâlâ kazanın kızıl gövdesindeydi ve parmakları istemsizce metalin üstünde dolaşıyordu. Kazan, bu dokunuşa küçük bir hırıltıyla karşılık verdi. Belki de karşılık vermedi; belki de yalnızca içindeki ateş, borulardan ve perçinlerden geçerken ses çıkarıyordu. Ama bu evde, özellikle bu kazan dairesinde, bir şeyin yalnızca metal ve ateş olduğuna inanmak giderek zorlaşıyordu.

Ro’lanthus ise o sesi dinliyordu.

Çok dikkatli dinliyordu.

Yeni gelen Son Görü Elfi’nin yüzünde hâlâ kitaptan çıkmış olmanın solgunluğu vardı. Kazan ışığı, saçsız başını ve yüzünü örten beyaz dövmelerin kıvrımlarına vuruyor; o işaretleri kimi zaman deriye çizilmiş mürekkep değil de derinin altından parlayan eski bir yazı gibi gösteriyordu. Uzun kulakları, battaniyenin altından gelen her boğuk kelimede hafifçe geriliyor, sonra yine gevşiyordu. O an Ro’lanthus yalnız dinlemiyor, sesi neredeyse eliyle yokluyordu. Sanki Cin Cüce’nin boğazından çıkan o kirli titreşimin nerede kırıldığını, hangi kelimede hırsın hangi kelimede korkuya dönüştüğünü, küfrün ardına hangi yalnızlığın saklandığını anlamaya çalışıyordu.

Maer bunu fark etti. Pipo içmediği için odadakilerin duyguları ona daha çıplak, daha filtresiz geliyordu. Fırtık’ın kırılmış onuru ile hâlâ süren iğrenmişliği, Subutai’nin tehlikenin içinden işe yarar bir şey çıkarma merakı, Türki’nin Duruman’sız kalmış bir evin içinde kazana yaslanarak ayakta durmaya çalışan hüzünlü sadakati ve Ro’lanthus’un gergin ama derin dikkati, Maer’in göğsüne farklı yönlerden değen soğuk ve sıcak parmaklar gibiydi. Bunlar onun duyguları değildi; ama Maer’in hastalığı çoğu zaman bu ayrımı yapmakla ilgilenmezdi.

Cin Cüce battaniyenin altından söylenmeye devam ediyordu. Kelimeler kumaşın kalınlığından dolayı boğuluyor, bazı heceler birbirine giriyor, bazı küfürler yalnızca kötü niyetli bir homurtu gibi duyuluyordu. Fakat o sesin özü kaybolmuyordu. Açgözlülük. Öfke. Aşağılanmışlık. Fülütü geri alma takıntısı. Maer’in belindeki küçük nesneye duyduğu saplantılı ihtiyaç.

Ro’lanthus bir an gözlerini kıstı. Sonra, kimsenin beklemediği bir şey yaptı.

Cin Cüce’nin sesiyle fısıldadı:

“…beni dolandırdılar…”

Fırtık yerinden sıçradı. Bütün tüyleri kabarmış, kuyruğu bir anda şişmişti. Kedi kendisini toparlamak için ön patilerini taş zemine bastırdı ama gururu, bedeni kadar hızlı geri gelmedi. Türki’nin elindeki metal çubuk yere düştü; çubuk taş zeminde zıplayıp kazanın ayağına çarparken çıkan ince metal sesi, zaten gerilmiş olan ortamın sinirlerine ayrıca dokundu. Subutai’nin eli kılıcına gitmişti ki Ro’lanthus’un dudaklarının kıpırdadığını fark etti.

Fırtık birkaç nefes boyunca Ro’lanthus’a baktı. “İçine cin mi kaçtı senin?” diye sordu, ama sorunun yarısı gerçekten korku, yarısı da biraz önce taşıdığı battaniyeden sonra artık hiçbir şeye şaşırmak istemeyen bir kedinin yorgun öfkesiydi.

Ro’lanthus kendi sesine döndüğünde yüzünde mahcup bir ciddiyet vardı. Bu mahcubiyet, birinin kalbini kırmış gibi değil; daha çok yanlış sofrada yanlış çatalı kullanmış gibi bir mahcubiyetti. “Hayır. Taklit ettim.”

Subutai’nin yüzünde yavaş yavaş bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, karanlık bir odada kimsenin fark etmediği ikinci bir kapıyı gören bir hırsızın gülümsemesiydi. Ro’lanthus’un bu yeteneği tehlikeli miydi? Kesinlikle. İşe yarar mıydı? Daha da kesin. Subutai’nin zihninde işe yarar ve tehlikeli kelimeleri çoğu zaman aynı çekmecede dururdu zaten.

“Uzun kulak,” dedi, sesinde gerçek bir hayranlıkla, “bunu daha önce söylemeliydin.”

Ro’lanthus bunu gerçekten düşündü. Son birkaç dakikanın içinde, kitabın içinden çıkma, Fırtık’ın tuhaf dönüşüm etkisinden kurtulma, Türki’nin avucuna tükürerek el sıkması, Cin Cüce’nin aynadan tehdit savurması ve boklu battaniye merasimi arasında böyle bir açıklamayı nereye yerleştirebileceğini tartar gibi gözlerini hafifçe indirdi.

“Ne zaman?”

“Her zaman,” dedi Subutai. “Böyle şeyler insanın cebinde saklayacağı bilgilerden değil.”

“Elf,” dedi Ro’lanthus usulca.

Subutai durdu. “Ne?”

“İnsanın değil.”

Fırtık, Ro’lanthus’a baktı. “Bunu düzeltmen mi gerekiyordu şimdi?”

Ro’lanthus biraz daha mahcup oldu. “Alışkanlık.”

Maer istemeden hafifçe gülümsedi. Bu yeni gelen uzun kulaklı tuhaf elf; kitabın içinden çıkmış, görüsü yarım kalmış, sesiyle Cin Cüce’yi taklit edebilen ve hâlâ nezaket düzeltmeleri yapacak kadar kendisi kalabilen biriydi. Bu onu güvenilir yapmazdı. Henüz yapmazdı. Maer, insanlara ya da elflere bu kadar hızlı güvenmenin kötü sonuçlarını fazlasıyla iyi biliyordu. Ama Ro’lanthus’un o küçük düzeltmesi, onda tamamen yabancı bir şey değil de, acayip şartlar altında bile kendi inceliklerini bırakmamaya çalışan biri izlenimi uyandırmıştı.

Bu evde insanın küçük işaretlere tutunması gerekirdi. Çünkü büyük işaretlerin çoğu ya yalan söylüyor ya da sizi aynanın içine çekmeye çalışıyordu.

Battaniyenin altından boğuk bir homurtu daha yükseldi. Cin Cüce, Ro’lanthus’un taklidini duymuş muydu, yoksa hâlâ kendi öfkesiyle mi meşguldü, anlamak zordu. Kumaş yüzünden kelimeler tam seçilmiyordu ama ton belliydi; biri aldatılmış, soyulmuş, hor görülmüş ve bundan zevk alarak öfkelenmeye devam ediyordu.

Fırtık battaniyeye baktı. “Ben yine de bunun altındaki şeyin taklit edilmesini sevmedim.”

Kimse itiraz etmedi.

Çünkü bazı sesler komikti; ama bazı sesleri, bir başkasının ağzından bile duymak insana aynanın hâlâ açık olduğunu hatırlatırdı. Cin Cüce şu an battaniyenin altında görünmüyordu ama sesi oradaydı. Öfkesi oradaydı. Fülüt isteği oradaydı. Büyülü eşyalara duyduğu açlık, kapatılmış camın öbür tarafında bile nefes almaya devam ediyordu.

Maer elini yine belindeki fülüdün üzerinde buldu. Nesnenin ahşabı ya da kemiksi yüzeyi parmaklarının altında ince, tanımlaması zor bir soğukluk taşıyordu. Fülüt ilk bakışta küçük ve eski bir müzik aleti gibi duruyordu; ancak bu evde bir şeyin “ilk bakışta” neye benzediğinin artık hiçbir değeri kalmamıştı. Üzerindeki aşınmış çizgiler, kirlenmiş oyuklar ve zamanla parlamış kenarlar, onun çok el değiştirdiğini ya da çok uzun süre yanlış ellerde kaldığını düşündürüyordu. Cin Cüce’nin onu isteme biçimi, bir eşyaya duyulan basit arzu değildi. Bir hak, bir uzuv, bir eski bağ ya da saplantıya dönüşmüş bir hatıra gibi hissediliyordu.

Maer bunu hissetmekten hoşlanmadı. Başkasının arzusu, kendi bedeninde bir gölge gibi dolaşınca insan, neyin kendisine ait olduğunu daha sık sorguluyordu.

Ro’lanthus da sessizleşti. Taklit ettiği sesin odada bıraktığı yankı, onun yüzündeki yorgunluğu biraz daha belirginleştirmişti. Bu yetenek bir eğlence değildi. Bir sesi bu kadar iyi taklit etmek, o sesin içindeki kırıkları da bir anlığına kendi ağzında taşımak demek olabilirdi. Belki de Ro’lanthus bu yüzden taklit yeteneğini hemen söylememişti. Belki kendisi için de hoş bir şey değildi. Belki çok uzun süre yalnız kaldığı kitabın içinde, sayfaların arasında yankılanan sesleri dinleye dinleye öğrenmişti bunu. Belki de Son Görü Elflerinin dünyasında, bir sesi tekrar etmek bazen o sesin kaderine çok yaklaşmak anlamına geliyordu.

Türki eğilip yere düşen metal çubuğu aldı. Kazanın yanında yeniden doğrulurken Ro’lanthus’a farklı bir gözle baktı. Sanki uzun kulaklı elfin bu tuhaf yeteneği onu evin belaları karşısında biraz daha işe yarar, ama aynı zamanda biraz daha tehlikeli yapmıştı. Türki’nin bakışında düşmanlık yoktu. Dikkat vardı. Bu evde yeni gelen herkes, önce dikkatle tartılırdı. Özellikle kitabın içinden çıkan, geleceği gören ve cin sesi çıkarabilen biriyse.

Subutai ise battaniyenin altındaki aynaya, sonra Ro’lanthus’a, sonra Maer’in belindeki fülüdüne baktı. Hırsızın zihninde çarklar dönmeye başlamıştı. Cin Cüce büyülü eşyalara açtı. Fülüdü istiyordu. Ro’lanthus onun sesini taklit edebiliyordu. Battaniye onu susturmuyordu ama görmesini engelliyordu. Türki, Cin Cüce’nin büyülü eşyaların doğasını çok iyi anlayabildiğini ve onları ele geçirmek için her şeyi yapabileceğini söylemişti. Eğer bu evde bir bela tamamen yok edilemiyorsa, belki konuşturulabilirdi. Eğer konuşturulabiliyorsa, belki kandırılabilirdi.

Fırtık, Subutai’nin yüzündeki o düşünceli parıltıyı görünce hemen tedirgin oldu. Kediler tehlikeyi bazen kokudan, bazen sesten, bazen de Subutai’nin bir şeye fazla sessiz bakmasından anlardı.

“Yine düşündün,” dedi.

Subutai gözünü battaniyeden ayırmadı. “Bu kez iyi bir şey olabilir.”

“Sen böyle söylediğinde genelde daha kötü oluyor.”

Maer, battaniyenin altından gelen kısık homurtuyu dinledi. Çatı katındaki kütüphane hâlâ yukarıda bekliyordu. Duruman’ın orada bıraktığı bir cevap var mıydı? Yoksa yalnızca daha büyük bir bela mı vardı? Henüz bilmiyorlardı. Ama aynanın altında konuşmaya devam eden Cin Cüce, ellerindeki bütün büyülü eşyaların ve bilmedikleri bütün sırların çevresinde dönüp duran ilk büyük anahtar gibi görünmeye başlamıştı.

Anahtarlar kapıları açardı.

Bu evde ise kapılar çoğu zaman insanın açtığına pişman olduğu yerlere bakardı.

Subutai çantasına doğru uzandı. Bu hareket küçük, neredeyse düşünmeden yapılmış bir hareketti ama Fırtık’ın gözünden kaçmadı. Çanta, Subutai’nin yanında duruyordu ve artık yalnızca bir yolcunun eşyalarını taşıyan sıradan bir torba değildi. İçinde cübbeler, gençleştiren çoraplar, beyaz toz kesesi, belki daha önce yeterince iyi bakmadıkları başka tuhaflıklar ve bu evin her an yeni bir felakete dönüştürebileceği küçük imkânlar vardı. Çanta kapalıydı ama içindeki büyülü eşyaların varlığı, sanki battaniyenin altındaki Cin Cüce tarafından bile sezilebilir bir koku yayıyordu.

Fırtık hemen önüne geçti. “Hayır.”

Subutai kaşını kaldırdı. “Daha ne düşündüğümü bilmiyorsun.”

“Biliyorum.”

“Nasıl?”

“Yüzün söylüyor.”

Maer, istemeden Subutai’nin yüzüne baktı. Fırtık haksız değildi. Subutai’nin yüzünde, “Bunun kötü sonuçları olabilir ama işe yararsa çok eğleniriz,” diyen o bildik ifade vardı. Maer bu ifadeyi artık tanıyordu ve genellikle peşinden ya bir kapı açılıyor, ya biri düşüyor, ya da Fırtık haklı çıkıyordu.

Ro’lanthus, çantaya ve battaniyeye sırayla baktı. “Cin Cüce’nin zaafını kullanmak istiyorsunuz.”

Subutai, “İstiyoruz demeyelim,” dedi. “Ben ihtimali inceliyorum.”

Fırtık burnundan kısa bir ses çıkardı. “Hırsızca.”

“Stratejik.”

“Aynı şey.”

“Her zaman değil.”

“Sen yapınca aynı şey.”

Maer araya girmeden önce Türki konuştu. Adamın sesi bu kez daha alçaktı; kazanın gürlemesi, sözlerinin arkasında dikkatli bir uyarı gibi yükseliyordu.

“Dikkatli olun. Onu açgözlülüğüyle yakalayabilirsiniz ama aynı açgözlülük sizi de yakalar. Cin Cüce bir eşyanın kokusunu aldı mı, yalnız ona bakmaz; onu kullananın eline, niyetine, korkusuna da bakar. Bir büyülü eşyayı isterken, çoğu zaman onun sahibini de çözmeye başlar.”

Bu sözler, Maer’in içindeki huzursuzluğu büyüttü. Çünkü fülüt belindeydi. Cin Cüce onu istiyordu. Ve Maer pipo içmediği için o isteği neredeyse teninde hissediyordu. Bir musallat ruhun arzusu, aynanın ve battaniyenin altından bile bu kadar güçlü ulaşabiliyorsa, büyülü eşyaları ortaya çıkardıklarında ne olacağını düşünmek istemedi.

“Eşyaları gösterirsek,” dedi Maer, “onu konuşturabiliriz. Ama ona fazla şey de göstermiş oluruz.”

Subutai çantanın kapağını henüz açmadan başını salladı. “O yüzden hepsini birden değil. Tepkisine bakarız.”

Fırtık, “Bunu daha önce de yaptın mı?” diye sordu.

Subutai kısa bir an düşündü. “İnsanlarla evet.”

“Cin Cüceyle?”

“İlk olacak.”

“Harika. Deney faresiyiz.”

“Sen fare değilsin.”

“Bu doğru ama rahatlatıcı değil.”

Ro’lanthus battaniyenin altındaki sese kulak verdi. Cin Cüce bir şeyler mırıldanıyor, küfürleri arasında fülüt kelimesini farklı biçimlerde tekrar ediyordu. Bazen kelimeyi özlemle, bazen öfkeyle, bazen de neredeyse okşar gibi söylüyordu. Ro’lanthus’un yüzü bundan rahatsız oldu.

“Fülüt onun için yalnız bir eşya değil,” dedi.

Maer ona baktı. “Bunu gördün mü?”

“Hayır,” dedi Ro’lanthus. “Duydum.”

Bu cevap odada kısa bir sessizlik yarattı. Maer, Ro’lanthus’un söylediği şeyi anladı. Görü değildi bu; ama yine de bir tür görmeydi. Bir sesten çıkarılan bilgi. Cin Cüce’nin fülüt kelimesini söyleme biçimi, onu ele veriyordu. İnsan bazen bir şeyi ne kadar sevdiğini ya da ne kadar saplantı haline getirdiğini, o şeyin adını söylerken saklayamazdı.

Türki başını salladı. “Fülüt eskiden de onunla birlikteydi. Her şeyi bilmiyorum ama onu sandığa kapattığımızda bile o şeye ulaşmaya çalıştı.”

Subutai’nin bakışı hemen Maer’in beline kaydı. “O zaman fülüdü yem olarak kullanmak daha etkili olur.”

Maer’in yüzü sertleşti. “Hayır.”

“Yem olarak dedim. Vermek olarak değil.”

“Hayır.”

Fırtık memnuniyetle başını salladı. “Bak, Maer bazen çok hızlı öğreniyor.”

Subutai ellerini hafifçe kaldırdı. “Peki. Fülüt şimdilik yerinde kalsın. Daha az değerli yemlerle başlayalım.”

“Daha az değerli dediğin şeyler yine büyülü,” dedi Maer.

“Evet ama bazıları bizim için daha az ölümcül olabilir.”

“Bu cümlede güven veren tek kelime yok.”

Ro’lanthus, Subutai’nin çantasına baktı. “Ne var içinde?”

Subutai bu soruya fazla hızlı cevap vermedi. Çanta, hırsızın özel alanıydı. İçindekiler yalnız eşya değil, ihtimaldi. Ama artık bu ihtimallerin bir kısmı herkesin hayatını ilgilendiriyordu. Çantanın ağzını dikkatle açtı; içeriden eski kumaş, toz, büyüye değmiş nesnelerin hafif metalik kokusu ve bilinmezliğin kendine özgü soğukluğu yayıldı.

Maer, siyah enerjiye benzer bir şey bekledi ama çantadan tek bir tayf yükselmedi. Eşyaların her biri kendi küçük izini taşıyordu. Cübbelerin etrafında şeffaf ve kaygan bir titreşim vardı; gençleştiren çorapların çevresinde tuhaf, neredeyse gülünç bir canlılık hissi dolanıyordu. Birkaç küçük nesne ise kapalı kalmak ister gibi sönük duruyordu. Beyaz toz kesesi, diğerlerinden farklıydı. Sessizdi. Ama sessizliği boş değildi. Kendi kendine nefesini tutan bir şey gibiydi.

Battaniyenin altından gelen ses bir anda kesildi.

Bu kesiliş, küfrün bitmesi gibi değildi.

Dinlemeye başlaması gibiydi.

Fırtık’ın tüyleri yeniden kabardı. “Duydu.”

Subutai çantanın içine bakarken gülümsedi. “Güzel.”

“Hayır,” dedi Fırtık. “Güzel değil. Aç bir şeyin yemek kokusu alması güzel değildir.”

Cin Cüce’nin sesi battaniyenin altından bu kez daha kısık, daha dikkatli ve daha tehlikeli çıktı.

“Ne çıkardın oradan, hırsız?”

Subutai çantadan henüz hiçbir şey çıkarmamıştı. Buna rağmen Cin Cüce, değişimi hissetmişti. Türki’nin söylediği doğruydu. Bu yaratık büyülü eşyaların doğasını yalnız görerek değil, belki koklayarak, belki duyarak, belki de açlığıyla yoklayarak anlayabiliyordu.

Ro’lanthus’un yüzü gerildi. “Gerçekten hissediyor.”

Maer, “Devam edersek geri dönüşü zor olabilir,” dedi.

Subutai’nin gülümsemesi inceldi. “Zaten geri dönüşü kolay olan bir yerde değiliz.”

Fırtık homurdandı. “Bu tür cümleleri sevmiyorum.”

“Ben de,” dedi Maer. “Ama bazen doğru oluyorlar.”

Subutai, çantanın içinden en gösterişli olmayan cübbelerden birinin kenarını tuttu. Kumaş parmaklarının arasında kayar gibi duruyordu; sanki tam olarak elde tutulmak istemeyen bir su parçasıydı. Cübbenin yüzeyi kazan ışığını düzgün yansıtmıyor, ışığı emiyor, sonra başka bir açıdan geri veriyordu. Kumaşın kenarlarında ince büyü akımları vardı ama bu akımlar, Maer’in aynada gördüğü siyah enerji gibi keskin değildi. Daha çok saklanma, kayma, gözden kaçma arzusuna benzeyen renksiz bir ürpertiydi.

Battaniyenin altından boğuk bir nefes duyuldu.

Cin Cüce ilgilenmişti.

Ama delirmemişti.

Subutai bunu not etti. Maer de etti. Ro’lanthus sesin tonunu aklında tuttu. Fırtık ise bütün bunların sonunda yine kendisine bir şey taşıtılacağından şüphelenerek çantadan uzak durdu.

“Bu mu?” diye sordu Subutai.

Cin Cüce bir süre cevap vermedi. Sonra küçümseyici bir homurtu çıkardı. “Güzel kumaş. Ama beni bununla kandıramazsın.”

Subutai cübbeyi geri bıraktı. “Demek beğendin ama yeterli bulmadın.”

“Ben böyle bir şey demedim!”

“Sesin söyledi.”

Ro’lanthus bu kez istemeden Subutai’ye baktı. O cümle Ro’lanthus’un az önce yaptığına benziyordu; sesi okumak. Subutai bunu büyüyle değil, meslek alışkanlığıyla yapıyordu. Bu bilgi Ro’lanthus’un yüzünden geçti. Belki de ekibin her üyesi, göründüğünden farklı bir görme biçimine sahipti.

Subutai çantadan başka bir eşya çıkarmak üzereyken Maer elini kaldırdı. “Yavaş. Onu fazla hızlı besleme.”

Battaniyenin altındaki Cin Cüce hemen bağırdı. “Ben beslenmem! Ben seçerim!”

Fırtık burnunu kırıştırdı. “Battaniyenin altından bağırıyorsun. Çok seçici görünmüyorsun.”

Cin Cüce öyle bir küfür savurdu ki, Ro’lanthus’un uzun kulakları hafifçe kızardı. Son Görü Elfi, Meleran’ın nice felaketini görmüş olabilirdi; ama Cin Cüce’nin kelime seçimleri, kaderin çoğu yıkımından daha saldırgan çıkıyordu.

“Böyle konuşmak zorunda mı?” diye sordu Ro’lanthus, gerçekten rahatsız olmuş halde.

Fırtık ona baktı. “Daha yeni başladı.”

Maer, Ro’lanthus’un yüzündeki iğrenmeyle karışık nezaketi fark etti. Bu ikisi, ileride aynı odada uzun süre kalırlarsa tuhaf bir denge kuracak gibiydi. Cin Cüce’nin kirli dili ile Ro’lanthus’un incelikleri arasında şimdiden küçük bir savaş başlamıştı; bu savaşta kimin kazanacağını kestirmek zordu, ama izleyenlerin çok yorulacağı kesindi.

Subutai bu sırada çantaya yeniden eğildi. “Peki,” dedi. “Demek cübbe yeterli değil. O halde daha ilginç bir şey deneyeceğiz.”

Maer’in içinden kötü bir his geçti. Bu his yalnız kendi sezgisi değildi; Fırtık’ın tedirginliği, Türki’nin uyarısı, Ro’lanthus’un dikkatli merakı ve battaniyenin altında giderek keskinleşen açlık aynı anda ona değmişti. Pipo içse belki bunların bir kısmı uzaklaşırdı. Ama şimdi hepsi oradaydı.

Subutai’nin eli çantanın içinde beyaz toz kesesine yaklaştığında, battaniyenin altındaki Cin Cüce sustu.

Bu kez gerçekten sustu.

Öfkenin, küfrün, homurtunun ve fülüt takıntısının içinden geçip gelen o sessizlik, az önceki bütün gürültüden daha korkutucuydu. Çünkü bu suskunlukta tanıma vardı.

Açlık vardı.

Ve belki de korku.

Maer, Subutai’nin bileğini tuttu.

“Dikkatli ol,” dedi.

Subutai ona baktı. Hırsızın gözlerinde yine o parıltı vardı ama bu kez altında ciddiyet de duruyordu. O da Cin Cüce’nin sustuğunu duymuştu. O da bu suskunluğun, cübbenin yarattığı ilgiden çok daha büyük bir şey olduğunu anlamıştı.

Battaniyenin altından çok kısık bir ses geldi.

“Nereden buldun onu?”

Kimse hemen cevap vermedi.

Kazan derinden gürledi. Ro’lanthus nefesini tuttu. Fırtık, “İşte şimdi kötü oldu,” der gibi Maer’e baktı. Türki’nin eli kazanın üzerinde kasıldı.

Subutai, çantanın içinde parmakları beyaz toz kesesine değmiş halde gülümsedi.

“Demek bunu tanıyorsun.”

Battaniyenin altındaki sessizlik, bu kez cevaptan daha netti.

Büyük Ev: Mahzen Seviyesi

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Buralara kadar geldiyseniz artık Büyük Ev’in kapısından içeri girmiş, birkaç aynaya yanlışlıkla bakmış ve muhtemelen Fırtık’ın ne çektiğini de fazlasıyla anlamışsınız demektir.

Bu bölümde boklu battaniyenin gerçekten işe yarayıp yaramadığını gördük.

Ayna kapandı gibi.
Cin Cüce sustu mu? Tabii ki hayır.
Fırtık’ın fedakârlığı boşa mı gitti? Buna kimse cesaret edip onun yüzüne karşı “evet” diyemez sanırım.

Ro’lanthus’un sesi taklit edebilmesi, Cin Cüce’nin fülüt takıntısı ve Subutai’nin çantasındaki o beyaz toz kesesi derken, işler yine sakinleşmek yerine başka bir kapıya doğru yürümeye başladı.

Bu evde bazen bir aynayı kapatırsınız. Sonra battaniyenin altından başka bir sır konuşmaya başlar.

Sahi… Cin Cüce o beyaz toz kesesini nereden tanıyor?

Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın. Ben özellikle bu bölümden sonra Ro’lanthus’a ne kadar güvendiğinizi ve Subutai’nin çantasının açılmasının iyi bir fikir olup olmadığını çok merak ediyorum.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.