insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

13. Bölüm - Geçmişin Çocukları

Subutai'nin Gizli Geçmişi

“Subutai… Hey… Subutai…” Derin bir sesti bu. Derin duygular barındıran, dahası ona karşı şefkatle karışık acıma da içeren bir ses. Yabancı da değildi. Subutai’nin her zaman çok sevdiği sayılı insandan birisine aitti.

Uykulu, günlerin getirdiği uykusuzluktan yapış yapış olmuş, artık isyan etmekte olan gözlerini zorlukla araladığında başında diz çökmüş, onun yatmakta olduğu huzurlu yatağına, Subutai’ye bakmakta olan dadısını gördü. Zihni refleksif olarak ‘Yine ne yaptım acaba?’ diye sordu kendi kendisine.

Artık malikanenin dört bir yanında kaybolmayı, zaman zaman kaçarak Neindarin şehrinin tehlikeli sokaklarında cirit atmayı ve bu kadıncağızın kalbine indirmeyi bir alışkanlık haline getirmişti. Son iki yıldır ele avuca sığmazdı. Hele diğer kardeşleri gibi zengin yaşantısının sınırlarını bilen, mecburiyetlerini tanıyan bir çocuk hiç değildi. Bunun en büyük eziyetini ise, evin tüm hizmetlilerinden sorumlu olan baş uşağı Sokraben’den, onu gözden kaybettiği için sık sık fırça yiyen dadısı Durule çekiyordu kuşkusuz.

Yine refleksif olarak “Özür dilerim,” diye mırıldanıyordu ki uykuya dalıp gitmeden öncesinin anıları tek tek zihnine doluşmaya başladı. “Annem,” dedi endişe ile, hasta yatağında yatmakta olan kadını hatırlayarak. Onun başucunda, uyanmasını bekliyordu. Bir mucize ile iyileşmesini bekliyordu. Birçok kişi ona, annesinin iyi olduğunu, zamanla iyileşeceğini söylüyordu; ama Subutai aptal bir çocuk değildi. Annesinin her geçen gün kötüye giden durumunun farkındaydı. Ama yine de bir çocuktu ve annesinin bir mucize eseri iyileşmesini istiyordu. “O iyi mi? Uyandı mı?”

Aslında meslektaşlarından farklı olarak yaşlı olmayan, orta yaşının ortasındaki, beyaz saçlı, sıcak kanlı kadın, dadısı Durule gözlerinde yaşlar ile başını iki yana salladı ve sıkıca Subutai’ye sarıldı.

Dünya ya da içinde bulunduğu bina, o anda Subutai’nin başına ikisi de yıkılmış olabilirdi. Subutai biliyordu ki onun için her şeyin değiştiği ve ebediyen değişeceği gün o gündü. Kurtulmak için çırpındı. Dadısının onu sıkıca saran kolları arasında debelendi ve hıçkıra hıçkıra ağlamakta olan kadının kollarından kurtulması çok uzun sürmedi. Bir yandan da muhtemelen “Hayır,” diyordu. “Yalan söylüyorsun.”

Durule başka bir şey dememişti. Subutai onun kolları arasından kurtulurken Durule elleri ile gözlerini kapatmış, diz çöktüğü yerde kendi içinde, kendi üzüntü ve acısına gömülmüştü. Evet, bu kaybın acısını çeken sadece Subutai ya da ailenin diğer fertleri olmayacaktı şüphesiz. Zira annesi, leydi Suburiya bu diyarda iyi bilinen, adıyla sanıyla tanınan ve daha da önemlisi iyi niyeti ve yardım severliği ile çok sevilen bir kadındı.

Subutai koridorları koşarak, çılgınlar gibi aşarak geçtiğini halen hatırlıyordu. Zira o koridorlar, ona dünyanın en uzun koridorları, en zorlu ve en acı verici yolculuğu gibi geliyordu. Anılarındaki kayıp olan, hatırlayamadığı anları hatırlamaya çalıştığında duyduğu acılar dahi o anları hatırladığında yaşadıklarının yanında sönük kalıyordu.

Ama geçti, koridorları aştı ve sonunda yoğun bir kalabalığın, hane halkı ve annesini seven tüm hizmetlilerin toplandığı, annesinin son istirahatgahı olan yatak odasının kapısına ulaştı. Kalabalığı, sırasıyla uşakları, aşçıları ve aile dostlarını aşmak için aralardan geçmesi, birilerini iteklemesi, çekiştirmesi gerekti. Bir yandan da insanların “Hey, bu Subutai,” dediğini, “Oğlu geldi,” dediklerini, ya da “Annesinin cenazesini görmesi doğru mu?” diye sorduklarını duyabiliyordu. Ama onların hepsinin sesini kesen başka bir sesti. Sert mizacına ve karanlık yapısına karşılık her zaman sevgi duyduğu, örnek aldığı; ama annesinin sıcak ve naif yapısına sahip olduğu için bir türlü, tam olarak kişiliğini benzeştiremediği babasının sesiydi bu. “Tutun onu!”

Muhafızlar da vardı tabii… O zamana kadar Subutai’nin net olarak farkına varmadığı; ama her zaman orada olan, aile fertlerini yakından gözetleyen türlü muhafızlar. İlk defa ne işe yaradıklarını o zaman anlayacaktı belki de Subutai. Elleri onun üzerine kapaklanır ve aile reisinin, hane sahibinin sözünü dinlerlerken hiç de kibar değillerdi. Yapıları gereği olamazlardı da zaten. Annesini kaybetmiş, acılı bir çocuk bile olsa, o eller onu sıkı sıkı, kıpırdayamayacak, kaçmasına, kurtulmasına, annesine ulaşmasına izin vermeyecek şekilde kavramışlardı bir kere.

Ve Subutai annesini göremese de, onun tatlı yüzüne son bir kez daha bakamasa da pamuk örtüsünün altındaki ayaklarını seçebiliyordu. Sonra görüşünün önünü ipek giysileri ile orada dikilen başka birisi doldurdu. Babası, annesinin bu dünyadan göçüp giden bedeni ile arasına girmiş, suratından hiçbir ifade okunamaz bir şekilde öylece dikiliyor ve ona bakıyordu. “Sakin ol Subutai!” diyordu. “Acımız büyük; ama metin olmalı, güçlü durmalıyız!”

Sesi fısıltı şeklinde çıkıyordu babasının. Subutai anlamıyordu. Babası neden ağlamıyordu? Neden hayata yakarmıyor, lanetler etmiyordu? Annesi daha yeni ölmemiş miydi? Neden acısını göz yaşları ile salmıyordu? Gözünün önüne annesinin mutluluk içerisinde babasının çalışma odasına girmesi ve Subutai’nin orada olduğunu bilmeden babasının kucağına oturup kollarını onun boynuna atması geldi. İkisi de ne de güzel gülüyor, kahkahalar atıyorlardı. Babası ve annesi yemek sofrasında karşılıklı oturmuş, şen şakrak kahkahalar atarak yemeklerini yerken Subutai’nin geldiğini görünce dönüp ona bakıyor ve gülüyorlardı. Her zaman, bir ömür boyu mutlu olacaklardı hani? Hani onu hiç terk etmeyeceklerdi? Ona sarıldıklarında, Subutai minicik sağ kolu ile annesini, sol kolu ile babasını sarıp tatlı birer öpücüğü onların yanaklarına sırasıyla kondurduğunda ona böyle söz vermemişler miydi?

‘Ba… baba…’ diye düşündü içinden. ‘Neden ağlamıyorsun?’

Subutai ağlamaya başladı. Gözünden yaşlar süzülürken haykırmak, öfkesini kusmak için ağzını açtı; ama o anda suratının orta yerine güçlü bir tokat geldi. “Anla Subutai!” dedi yakasından onu tutarak muhafızın güçlü kollarından söküp alan, hafifçe havaya kaldırarak suratına doğru eğilen babası. “Vakarını koru!”

Vakar mı? Ne vakarı? Lanet olsun senin vakarına baba!

Daha sekiz yaşındaydı Subutai. Henüz bir çocuk olabilirdi; ama bir çok şeyi anlayabilirdi. Annesi ona her zaman “benim küçük, duygusal oğlum,” derdi. Dadısı Durule ise “babanın sert mizacını ve annenin duygusal, sıcak yapısını bir arada taşıyabilecek bir insan olabileceğini bilmezdim can oğlum,” diye mırıldanırdı. Az önce türlü içten duygular içerisinde savrulan, annesinin kaybının acısı içerisinde ağlamak isteyen, babasının da aynı şekilde bu acıyı en doğal hali ile kabullenmesini bekleyen Subutai şimdi içinde katıksız bir öfke ile babasına bakıyordu.

Babası onun yakasını bırakıp onu tekrardan muhafızların kollarına teslim ettiğinde ve ona arkasını döndüğünde Subutai durumun kavrayışı ile etrafına bakındı. “Tabii ya, halkın içinde ağlayamazsın değil mi baba? Kaybettiğin kişi annem olsa dahi zayıflık göstermezsin! Sen insan mısın baba? Annem ölmüş, sen saygınlığını düşünüyorsun! Annem ölmüş sen ağlayamıyorsun bile! Anneciğim ölmüş sen bana vakardan bahsediyorsun!”

Subutai o âna kadar farkında değildi belki; ama aslında bu sözler onun ağzından dökülmüştü. Öyle, bir çırpıda, hem de bir haykırış edasında dökülmüş ve sadece karşısındaki adama değil, odada bulunan, odanın dışında bulunan, etrafı saran tüm hane halkı ve meraklı kalabalığa yayılmıştı.

Babası ise ona arkasını dönmüş, dimdik yürürken sözlerin etrafta yayılması sonrası bir anlığına durmuştu. Hiç kıpırdamadan, öylece kalakalmıştı. Ne arkasını dönmüş, ne Subutai’ye bakmış, ne de bir şey demişti. Ama Subutai o anda, odanın iki yakasında durmakta olan başka yüzleri de fark etmişti.

Kendisinden iki yaş daha büyük olan ağabeyi Subutaru babasının sol tarafında ve ikisinden de büyük olan, Subutai ile dört, kardeşi ile altı yaş arası olan ablası ise babasının sağ tarafında dimdik, asaletle duruyorlardı. Sanırdınız ki yatakta, ipek çarşafların altında yatan, bu hayattan göçüp giden onların anneleri değildi.

Sekiz yaşındaki Subutai başını tekrardan, babasının kendisine dönerek bir şeyler söylemesini bekleyerek babasının sırtına çevirdi. Lakin babası tekrardan, sanki bir şey olmamış gibi ilerleyerek yatağın yanındaki baş uşak Sokraben ile, Subutai gelmeden hemen önce kaldığı yerden konuşmaya devam etti. “Sabah duaları okunsun, gecenin karanlığına kadar sürsün. Malikaneye yas bayrakları çekilsin, gönderde tutulsunlar. Kaybımız derin ve onun yükünü gururla taşıyacağız.” Babasının öfkeli bakışlarının yan yan kendisine doğru bir anlığına baktığına yemin edebilirdi Subutai. O anda artık kendisini tutamadı. İçinden yükselen o yaşlar gözlerinden boşalmaya, muhafızların sıkı sıkıya tuttuğu kollarında debelenerek anneciğine ulaşmak için çabalamaya ve kasıla kasıla ağlamaya başladı.

Babası ise ona bakmasa da onun ağladığını anlamıştı. O gün, orada bir tek annesini kaybetmemişti Subutai. Babasını da kaybetmiş, ailesinde bulup bulabileceği tüm sıcaklığı kaybetmişti. Babası ona doğru bakmadan, işaret parmağını kaldırıp kendisini işaret ederek “götürün bu zayıf çocuğu karşımdan” dediğinde muhafızlar onu tutarak odadan çıkartmış, odasına kilitlemişlerdi.

Gün ve geceyi dışarıdan duyduğu ağıtlar eşliğinde, annesinin cenazesine dahi götürülmeden, yalnız başına odasına kilitlenmiş olarak geçiren Subutai birkaç defa ağlaya ağlaya uyuya kalmıştı. Kapının çaldığını duyduğunda annesinin “Subu… Hey, Subu…” diye seslenmesini bekleyerek hemen kendine gelmiş; ama anneciğinin öldüğü o anda tekrar aklına gelerek yeniden göz yaşlarına boğulmuştu. Sevgili dadısı Durule’nin sesini bir daha en son, o zaman duydu. Sekiz senedir kendisine bakan, onu büyüten, biricik dadısını son kez duyduğu an olacaktı o an. “Metin olmalısın güzel evladım. Annenin anısı için metin ol ve babanın sözünden çıkma. Annenin ve benim, seni çok sevdiğimizi asla unutma canım Subutai’m.” Dadısı kapının önünde hıçkıra hıçkıra, Subutai ise kapının iç tarafında aynı şekilde ağlamışlar, dadısı bir süre sonra gitmiş ve bir daha hiç gelmemişti.

Subutai’nin hayatı o günden sonra, tamamen değişmişti. Almaya başladığı özel eğitimler sıkılaşmış, sarayın içinde ya da saray dışına kaçmaya çalıştığı her seferinde, bir şekilde, neredeyse anında yakalanır olmuş ve bu nedenle gizlenme ve kaçma konusunda kendisini geliştirmeye başlamış, karanlıkları ve gizli köşeleri daha iyi bulur olmuştu. Babası ise onun yüzüne bir daha bakmamış, eskiden olduğu gibi ona bir daha gülmemişti. Kardeşi ve ablaları hep oradaydılar. Sadece ona değil, birbirlerine karşı da aynı, soğuk ve iflah olmaz bir şekilde ilgisizdiler.

Aradan geçen iki yılın sonunda, Subutai babasının cenazesinde ağlamadı. Ağlamak istedi. Annesinin ölümünden sonra ortaya çıkan yeni babasının aksine, sekiz yıl boyunca, annesinin yanında tanıdığı o sıcak adamın hatırına ağlamak istedi; ama bunu başaramadı. Evet, babası hiçbir şeyi olmasa bile bir şeyi başarmıştı! Kendisinden nefret ettirmeyi başarmıştı! Mezar taşlarının etrafında aynı ağabeyi ve ablası gibi vakarını koruyarak durmayı beceriyordu. İçindeki türlü duygulara karşılık hiçbir tepki göstermeden durabiliyordu artık. Babası bunu, ona çok iyi öğretmişti.

Nasıl birisi olması gerektiğini bilmiyordu. Ama o her zaman doğal birisi olmuştu. İçinden geldiği gibi hareket eden ve bu sayede insanların akıllarına, ruhlarına tatlı sözleri ve sıcak kişiliği ile sızmayı başarabilen birisiydi; ama babasının karanlık kişiliğinin parçalarını da içerisinde taşıdığı bir gerçekti. Bu nedenle hiçbir yerde tutunamıyor, hiç kimse ile yeterince iyi anlaşamıyordu. Kendisini yollara bu nedenle vurmuştu. Vurmuştu da ne olmuştu…

Baş ağrısı… “Subutai…” diye sesleniyordu birisi. Başı çatlıyordu. Ne içmişti böyle? Baş ağrısı arasında hatırladığı son şey sıcak bir tas çorbaydı. “Lanet olsun, nasıl bir çorbaydı o öyle? Çorbadan sarhoş olmuş olamam, değil mi?”

“Sarhoş olmadın Subutai, kafanı vurdun!” diyordu aynı ses. “Uyan, gözlerini açmaya çalış.”

Subutai gözlerini açtı.

BÖLÜM NOTU

13. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!

Subutai’nin yolu kılıçlarla, hilelerle ya da meyhanelerle başlamadı. Bazı yaralar, maceranın kendisinden bile daha eskidir.

Bu bölüm size onu daha iyi anlamanızı sağladıysa, yorumlarda düşüncelerinizi duymak isterim.

Sizce Subutai geçmişinden kaçıyor mu, yoksa onu yanında mı taşıyor?




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.