
Subutai “Şimdi sövücem böyle işe,” diyerek odaya temkinli bir şekilde göz atıyordu. Nereye kaybolmuştular ki? Odada aslında her şey birbirinin aynısı görünüyordu. “Fırtık,” dedi önce az önce kendisine seslenen kediyi görebilmeyi umarak. Ardından hiçbir yanıt alamayınca “Maer,” diye seslendi. “Temelini yıktığımın evi!” diye sövmeden edemedi Maer’dende herhangi bir yanıt alamayınca.
Yolunda, doğru gitmeyen bir şeyler vardı. Evet, ikisindende hiçbir iz yoktu; ama sanki aynadaki bir yansımaya bakıyormuş gibi hissediyordu. Sanki aynadan başını hiç çevirmemiş gibiydi. Şömine onun baktığı yönde sağ tarafta; ama sırtını tam karşısındaki cama verirse sol tarafta, koltuklar onun iki yanında ve halı ile yatak sağ taraftaydı.
Bir an başı dönüyormuş gibi geldi. Mide bulantısına hakim olmaya çalıştı. Bu eve girdikleri ilk andan beri hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sanki bir tuzağın içerisine girmiş, ya da bir bataklığa saplanmış ve çıkmaya çalışıyorlardı.
Maer, Fırtık’ın “Hey Subutai, nereye gittin?” sözleri üzerine camdan dönerek odaya baktığında daha saniyeler önce orada duran Subutai’nin artık orada olmadığını gördü. Kapının açıldığını da duymamıştı Maer. Subutai nereye gitmişti ki hiç haber vermeden? Fırtık ise ayaklanmış ve az önündeki boy aynasına doğru, iyice yaklaşmadan bakıyordu. Evet, yine sıra dışı bir şeyler oluyordu!
Temkinli bir şekilde, Fırtık’ın bakmakta olduğu aynaya hiç yaklaşmadan kapıya doğru ilerledi ve kapının kolunu tutarak, biraz da içeride kilitli kalmış olmanın beklentisi ile kapıyı açmak için kolu bastırdı ve kapının açıldığını görünce içini garip bir rahatlama kapladı. Az önce girdikleri evin koridoruna doğru, kapının arasından temkinlice bakarak bir şeyler görmeyi umdu; ama hiçbir şey olmadığını fark edince koridora çıktı ve seslenip seslenmemek arası bir sesle, biraz da çekingence koridorda ileriye, koridorun sonuna, Uşak Sim’uyel’in daha önceden girdiği kapıya doğru “Hu,” diye seslendi. “Kimse yok mu?” Çenesinin iki yanına siper ettiği ellerine rağmen çok da fazla bağırmamıştı. “Sim’uyel,” dedi. “Oralarda mısın? Subutai kayboldu. Yanına gelmiş olma ihtimali var mı?”
Çok da bağırmamıştı; ama sanki onun sorusuna cevaben az önce çıktığı odanın tam karşısındaki kapıdan derin bir vıraklama sesi yükselerek tüm odayı doldurdu. Sanki dev bir kurbağa karşı odada hapsolmuş gibiydi.
Genç büyücü hemen cübbesinin eteklerini toparlayarak geri geri ilerledi ve çıktığı odaya girdi, odanın kapısınıda az önce açtığı kadar usulca gerisin geri kapattı.
Subutai, dehşet içerisinde yerinden zıplamıştı. Kurbağa sesi ona da ulaşmıştı. Bulunduğu odadan geldiği kesindi; ama sanki yankılarını arkasındaki aynadan da işitmişti. Bu normal bir kurbağa değildi. Hem normal kurbağa gibi vıraklamıyor, resmen r’leri uzatarak vırraklıyordu hem de bunu oldukça iri bir kurbağa gibi gür bir ses ile yapıyordu.
Elini belindeki kılıcına alırken gözlerini kıstı ve hafifçe diz çökerek etrafına daha dikkatli baktı. Derken o yeşil, kökünden ucuna doğru incelen kurbağa kuyruğunu tam da cama yakın olan koltuğun arkasında gördü. Kuyruk, koltuğun arkasındaki sahibinden izinsizce dışarıya doğru uzanmış, bir aşağı bir yukarı sallanıyordu.
Şöminenin üzerindeki raflardan yere düşmüş kitapları da o sırada fark etti. Kitaplardan birisi kurbağanın az ötesinde, tam şöminenin önünde, yerde açıktı. Tek kapağı üst üste düşmüş, yerdeki diğer iki kitabın üzerine dayanmıştı. Düşerken açılmış olmalıydı.
Kuyruğuna bakarak bu kurbağanın bir metreden büyük, oldukça iri bir hayvan olduğunu düşünebilirdiniz. Bu kurbağa Maer ve Fırtık’ı yemiş olabilir miydi?
“Subutai,” diyen Fırtık’ın sesini duydu. “Oraya nasıl girdin?” O zaman Fırtık’ın sesi nereden geliyordu? Yoksa sadece Maer’i mi yemişti? İyi de Fırtık neredeydi? “Hey, Subutai?” Sesin yönünde aranarak, bir gözünü de kurbağanın olduğu yerden ayırmadan arkasını dönen Subutai aynadan kendisine bakmakta olan Fırtık’ı gördü. Koltuklara yakın bir noktada duruyordu. Hemen tekrar arkasını dönerek ve sessiz olması için parmağını dudağına götürerek Fırtık’a, dev kurbağayı işaret etti; ama odaya baktığında Fırtık’ın orada olmadığını fark etti.
Tekrar aynaya doğru dönen Subutai kaşlarını iyice çatarak, artık farklı bir yerde olduğunun bilincinde aynadaki Fırtık’a baktı ve bir eli ile sessiz ol işareti yaparken diğeri ile de koltuğun ardındaki kurbağayı gösterdi. Derken kurbağanın kuyruğunun artık orada olmadığını, gözükmediğini fark etti. Gözlerini bir an ayırmış ve o milisaniyede kurbağa koltuğun arkasına zıplamış olmalıydı. Hemen arkasını aynaya dönerek belindeki kılıcını olabildiğince sessizce çekti ve “Fırtık,” diye fısıldandı. “Neler oluyor?”
Fırtık neredeyse aynı anda “Ne var orada?” diye sordu.
“Bir kurbağa,” dedi Subutai ve daha o öyle derken kurbağa, koltuğun arkasından zıplayarak çıktı.
O sırada odaya, Fırtık’ın yanına dönen Maer, Subutai’nin son söylediğini aynadan duymuş olacak kaşlarını çatarak Fırtık’a “Nerede?” diye sordu. Fırtık aynı anda aynaya doğru atlayarak ve onu tutarak “Onu oradan çıkarmalıyız Maer,” dedi. “Baksana, Subutai aynada kaldı ve tam karşısında da dev bir kurbağa var.”
Dev kurbağa fıldır fıldır dönen gözlerle odanın dört bir yanına bakıyor ve Subutai dışında başka kimse olup olmadığını arıyor gibiydi. Bir yandan da Subutai ile arasındaki üç metreyi aşkın mesafeyi kesiyordu.
Aklında ise türlü olasılıklar ve bu olasılıklara ilişkin sorular dönüyordu. Bu büyüklükte bir kurbağanın bana bakış açısı nasıldır? Saldırganlık mı yapacak? Ne ile besleniyor? Etobur mu, otobur mu? Kurbağalar normalde ne yer? Böcek! O zaman etobur mu? Dikkat etmeliyim! Normal bir kurbağanın dili ne kadar uzayabilir? Normal bir kurbağa ne kadar uzağa sıçrayabilir? Peki bu büyüklükte olursalar?
Aynanın arkası!
Subutai hızla kenara kaçmış ve az önce içerisinden çıktığı boy aynasını alarak kurbağa ile arasına tutmuştu. Tekerlekli ayna zeminde kayarcasına Subutai ile kurbağanın arasına girdiğinde aynanın diğer ucundaki Maer ve Fırtık bir an kurbağanın aniden yaklaşması üzerine yerlerinden sıçradılar ve aynanın iki yanına saklandılar.
“Duyabiliyor mu?” diye sordu Maer, Fırtık’a ve onun onaylayan baş işareti ile “Hey, Subutai!” dedi. “Ne hissediyorsun?”
Aynayı arasına almış olan Subutai bu soru karşısında şaşkına düşerek “Ne mi hissediyorum Maer?” diye cevapladı. “Kahretsin, lanet olsun!” Aynanın yanından temkinlice baktı ve kurbağanın artık ondan ve aynadan gözünü ayırmadığını fark edince hemen aynanın arkasına tekrar sindi. “Korkudan altıma sıçmak üzereyim.”
Maer ilk defa bu tarz bir ayna görüyordu. Bir tür kanal olabilir miydi? Simya bilgisi pek yoktu. Hiç üzerine gitme, öğrenme fırsatı da bulamamıştı. Aynaya dokunsa büyülü yapısına dair bir şeyler hissedeceğinden emindi; ama dokunması onun da Subutai gibi tuzağa çekilmesi anlamına gelebilirdi. Nitekim şu kurbağanın icabına bakabilirseler ilk işi uşağı bulmak ve burnunun orta yerine bir yumruk indirmek olacaktı. Gri yapısına hiç yakışmayacak şekilde, böylesine öfkeli bir yaklaşım sergilediği için daha sonra kendisine kızabilirdi.
En azından şundan emindi. Bu ayna, bir tür büyülü cihazdı ve Subutai’yi bir şekilde içine çekmiş, belki de başka bir yere göndermişti. Onun büyülü yapısına zihni ile uzaktan ulaşmayı denedi; ama önünde yükselen bir barikattan başka bir şey bulamadı.
“İyi,” dedi Subutai’ye doğru. “Korkmaya devam et; ama kendini savunmayı da ihmal etme.”
Subutai bu cevap üzerine bir kez daha şaşırmasına karşılık kılıcını sıkıca kavradı ve “Onu görüyor musunuz?” diye sordu. “Ayna yüzeyine dokundum, bu taraftan oraya geçilmiyor. Sanırım ayna tek yönlü çalışıyor.”
Fırtık bu sözler üzerine aynanın kenarındaki saklandığı yerinden çıkarak kurbağaya baktı ve kendisinin en az dört katı büyüklüğünde olan kurbağa ile göz göze geldiler. Ardından kurbağanın şişen yanakları ve dev bir “vırrraaaaak,” sesi eşliğinde dili ileriye, aynaya doğru fırladı. Aynaya doğru ulaşamadan son noktasına kadar uzanan dil kurbağa tarafından anında geriye çekilmişti çekilmesine; ama o sırada aynanın tam karşısında durmakta olan Fırtık’da altını pisletmişti bile.
Tabi, bir de odayı dolduran bir Yup sesi ile normal bir kediden, simsiyah çizmeleri, kafasına geçirilmiş simsiyah şapkası, sırtında bir hırsız çantası, belinde bir bıçağı ile bir hırsıza dönüşü vermişti. Bu kediyi sokakta, bu haliyle görseniz hemen başınızdan def etmeye bakardınız. Bu görünüşü ile evinizin yakınında bile dolaşmasını muhtemelen istemezdiniz.
Fırtık’ın bu dönüşümü ne Maer’in ne de Subutai’nin umrunda bile değildi. Tek umrunda olan şey kurbağanın dilinin uzadığı noktaydı ve o, bunu göz ucuyla resmen yakalamıştı. “Subutai,” dedi Maer. “Kurbağanın dili yerdeki kilimin bitim noktasını çok az geçti. Yani iki metre kadar mesafesi var. Bu mesafe dışında kalmaya dikkat et!”
İşte bu bilgi Subutai için çok değerliydi! Subutai başını yavaşça aynanın yanından çıkararak dilini ağzında çoktan toparlamış, bir rulo gibi yapmış ve ağzını kapatmış olan kurbağa doğru baktı. Bu sefer başını kaçırmadan durumunu inceledi. Kurbağa yerinden kıpırdamamıştı. Ayakları… Ayaklarını çekerek yerden ayırıyor, mukus gibi bir madde ayakları ile zemin arasından sıyrılarak yükseliyordu. Evet, o dili, bu mesafeye fırlatmak için yapışkan, paletimsi ayaklarını yere sabitlemesi ve zeminden destek alması gerekmiş olmalıydı. Demek ki dili ile saldırması gerektiğinde hareket kabiliyetini kaybediyordu.
Aynayı arkasından destekleyerek yavaşça doğruldu ve kurbağanın tekrar dilini fırlatması riskine karşılık kılıcını sıkıca tutarak “O zaman vırraklama alanına girelim bakalım şunun,” dedi.
Maer ciddi bir şekilde “Dikkatli ol,” dedi ve o anda etrafına bakmaya, çevresindeki enerjileri görebilmek için odaklanmaya başladı. Doğada özgürce gezmekte olan enerjileri ve onların duygusal yapılarını daha o anda hissetmeye başlamıştı bile.
‘Her enerjinin duygusal bir yapısı vardır,’ demişti ustası Tunahan zamanında. Ona eğitimini verdiği o günler aklına geliyordu. O zamanlar ne kadar mutlulukla karşılamıştı bu durumu. İlk defa konsantre olup etrafına baktığında ve kendi renk gruplarında kümelenmiş bir şekilde süzülmekte olan yüzlerce enerji parçacığını havada ilk defa gördüğünde ne kadar çok sevinmiş, heyecanlanmıştı! ‘Tek bir enerjiye ya da onlardan birkaç taneye dokunmak sorun olmayacaktır. Korkma, dokun hadi!’ Usta Tunahan onun havadaki mavi bir enerji parçasına dokunmasına ve onu on dört taneden oluşan bir mavi enerji kümesinden ayırmasına izin vermişti. Evet, derinliğini hissediyordu enerjinin; ama sadece bir parça hissiyattı bu. ‘Ama çok fazla sayıda, mesela dokuz ya da on taneye birden dokunmak seni, o enerji tayfının yansıttığı duygusal yapıya sokacaktır.’ Maer uzanıp sekiz tane daha mavi enerji aldığında ve onları kucakladığında sanki sonsuz bir derinliğe düşüyormuş gibi hissetmeyi hiç beklemiyordu. Buna hiç hazırlıklı değildi ki o seviyedeyken hiçbir şey onu, bu duruma hazırlayamazdı da.
Maer o gün, orada, mavi enerjileri bıraktıktan sonra dahi saatlerde derin duygular içerisinde, sonsuz bir buhranda yaşamış, mavinin derinliğinden çıkamamıştı. Aradan geçen yıllara karşılık artık enerji tayflarının duygusal farkındalığı onu çok fazla sarsmıyordu. Zaten ustası ve bu lanet olası enerjiler yüzünden, büyü yüzünden içine düştüğü hastalığı dururken birkaç parça enerjiye dokunmanın getirisi bir hiçti doğrusu.
Etrafındaki enerjilerin içerisinde birkaç parça gri olduğuna emin olduktan sonra, o enerjilere söverekten kendi ruhunun derinliklerine, o zayıf duvara ulaştı ve onu orada, ayakta tutan sis bulutunu sanki bir çalı çırpıymış gibi deviri verdi.
Fırtık’dan da korku almayı bekliyordu; ama orada çok fazla korku bulamayınca şaşırmadan edemedi. Kediden kendisine doğru korkunun hücum etmesini beklemişti oysaki. Orada başka bir duygu bulmayı hiç beklemiyordu. Neydi bu duygu? Sabırsızlık mı? Endişede mi yoktu? Maer, kediden kendisine doğru hücum eden duyguları itemiyordu. Hastalığı buna müsaade etmiyordu.
Yüzü şimdiden boncuk boncuk terlemeye başlayan büyücü o duyguların akışından uzaklaşarak kendisini Subutai’ye doğru bakmaya zorladı. Aynadan büyü akışı olması en büyük temennisiydi ve yerini cesaretin almaya başladığı korku duygusunun aynanın diğer ucundaki Subutai’den, ayna aracılığı ile kendisine doğru akmaya başaldığını fark ettiğinde sevinmeden edemedi. Sonra korktu. Korku ile yere, dizlerinin üzerine çömelerek “Sana korkuyu yerinde tutmanı söylemiştim Subutai!” diye mırıldandı. Nitekim onu, yanındaki Fırtık’dan başka duyan olmadı. “Sen iyi misin Maer?” diye sordu kedi endişe ile ona doğru bakarak.
Al işte! Şimdi de endişeleniyordu Maer! Bir bu eksikti! Eli ile defetmek ister gibi bir hareket yaptı. Alınan Fırtık burnundan solurken Maer korkuyu yüzeyde tutmaya çalıştı. Kurbağa giderek yaklaşıyordu ve sonunda Subutai onun ihtiyacı olan mesafeye ulaşmıştı işte.
Aynanın diğer tarafındaki Subutai, aynanın iterek tekerlekleri üzerinde ilerlettiği ayaklarının kilime takıldığını fark etti. Evet, iki metre mesafe içindeydi artık. Ve büyük bir şlak sesi ile dilin tekrar yuvasından fırladığını o anda tahmin etti.
Kurbağanın dili yuvasından fırlar, aynada tam Fırtık’ın gözüktüğü noktadan aynaya yapışır ve aynayı çekerek Subutai’nin ellerinin arasından koparıp alırken Maer diğer tarafta elini uzatarak gri enerjileri toparladı ve kendisi ile aynayı da kanalize ederek diğer taraftaki kurbağa arasında bir köprü oluşturdu. Korku, yolunu bulmuş su gibi kurbağaya doğru akmaya başladı.
Dev kurbağa aynaya yapıştığı dili ile aynayı çekerken bir anda korku halesinin içerisine düşmüştü; ama Subutai bunu anlamamıştı bile. Aynı anda aynanın yanından atlayarak fırlamış ve kısa kılıcını yeri süpürerek kurbağaya doğru savurmuştu. Birkaç adım içinde ayaklarındaki botları, yerdeki isilik birikintisinden geçerken kılıcı, korku içinde iki büklüm olan ve dilini az önce yapıştırdığı aynadan kurtarmaya çalışan kurbağayı ortadan ikiye biçecek şekilde aşağıdan yukarıya doğru savruldu.
BÖLÜM NOTU
8. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Bir ayna, dev bir kurbağa ve silaha dönüşen korku… Maer ile Subutai, bu evde hayatta kalmanın hiç de kolay olmayacağını anlamaya başlıyor.
Hikâyeyi seviyorsanız, yorumlarınız, takipleriniz ve favorilerinize eklemeniz bu erken aşamada çok yardımcı olur.
Peki siz hangisini seçerdiniz?
Vırrak’ın karşısına Subutai’nin kılıcıyla mı çıkmak isterdiniz… yoksa Maer’in büyüsüyle mi?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı