15. Bölüm — Kapının Öte Yanında

Ama kazancı ruh, Subutai’nin yerinde değildi ve Subutai’de kendine çok münhasır birisiydi. Bu yüzden tüyleri ne kadar diken diken olursa olsun kafasını çevirmiş, hancıya bakmış ve tüm dişlerini gösterecek şekilde sırıtarak kapı tokmağını çevirmek suretiyle kapıyı açmıştı.
Subutai kapıyı açtığı anda içeriden soğuk bir hava dalgası yayıldı. Ve derin karanlıklarla bezeli başka bir mahzeni karşısında süzülürken buldu. İçeriden gelen bir mırıldanma da tam o anda duyuldu. Bir tür kıkırdama sesine eşlik ederek “özledik,” diyordu birisi. Diğer mahzende bir kazan olmadığından olsa gerek, kazanın hattından yayılan sıcaklık tüm eve yayılsa da kazancı ruhun olduğu mahzen kadar sıcak değildi ne yazık ki. Yine de sanki içerideki soğuk hava ve Subutai’nin ürpermesinin kaynağı da farklıydı. Bu ses… Onun kaynağı neyse Subutai’nin tüylerini diken diken eden de oydu işte.
“Burada bir şey var Maer,” dedi Subutai. Fırtık ise resmen Subutai’nin paçalarına yapışmıştı.
Subutai çantasından çıkarttığı ufak bir gaz lambasını yakmak için bir dakika harcadı ve bu süreçte Maer’de kazancıya bakarak “içeride ne var tam olarak?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” diyordu kazancı ruh. “Ama sürekli gelen sesler duyuyorum. Sık sık kahkaha ve kikirdeme sesleri duyuyorum. Mide bulandırıcı. Bazen de konuşmalar geliyor.”
“Hiç merak etmedin mi?” diye sordu Maer.
Ayağını kaldırıp şeffaf zincirlerin şıngırdamasını sağladı kazancı ruh. Maer, cevap vermek yerine zincirlerin bahanesine sığındığını düşünmeden edemiyordu.
“Ne zamandır duyuyorsun bu sesleri?” diye soruyordu merakla ve şüphe ile.
Kazancı derin düşüncelere dalmış gibi göründü. Ardından “Hiç hatırlamıyorum,” dedi. “Aslında çok şey hatırlayamıyorum… Geçmiş, hep bulanık.”
Subutai yaktığı gaz lambasını hızla içeriye doğru uzatarak karanlığı bir miktar aralamayı ve içerisini görmeyi amaçladı. Gaz lambasının hızlı hareketi karanlığı ve karanlıklardaki başka bir şeyi bir anlığına araladı; ama yandaki geniş mahzenin tamamını aydınlatmaya yetmedi.
Bu şey, ışıkta bir anlığına insanımsı bir şekilde görünüyor ardından bir çığlık patlatarak geriye, karanlıklara doğru hızla çekiliyordu. Mahzenin yarısı Subutai’nin durduğu kapı eşiğinden, elindeki ufak gaz lambasının etkisiyle hafifçe aydınlansa da tam anlamıyla bir görüntü veremiyordu. Mahzenin yarısında ışığın araladığı alan, diğer yarasında karanlıklar gözükürken o insanımsı şey her neyse karanlıklarda bir yerde ve göze gözükmüyordu.
Sarışın Subutai hafifçe eğilmiş, çatık kaşları ile içeriyi süzerken karanlıklara çekilen canlının bir insan ve bir erkek olduğunu, hızlı bakışında yakaladığı o beyaz ve göğsüne kadar uzanan sakalından tahmin ediyordu. İçerdeki her kimse ya da neyse ince ve tiz sesi ile “sonunda!” diye bir çığlığı işte tam da o anda patlattı. Ardından ellerini ağzına dayamış bir çocuğun tiz kahkahalarını andıran bir sesle kahkahalar attı.
Fırtık vücudundaki tüm tüyleri diken diken olmuş bir şekilde omzunun üzerinden Subutai’ye ve Subutai’de sarı bıyıkları aynı şekilde diken diken olmuş bir şekilde ayaklarının dibindeki Fırtık’a bakarken kazancı omuz silkerek “Size söylemiştim,” dedi.
“Ne o Subutay?” diyen Fırtık dehşet içerisinde titriyordu. Terliyordu. Subutai ise endişeyle ona ve sonra kazancı ruha bakarak “Gülen ne?” diye sordu. Kazancı ise sadece omuz silkti. Subutai buna karşılık evin temelleri ile ilgili bir küfür serisine başlayarak kılıçlarından birisini çekti, diğer elinde ufak gaz lambası ile “Maer,” dedi. “Burada delirmiş esirler var herhalde!”
Tekrar kapıdan içeriye baktığı anda kapının arkasındaki üç adet eşya sandığı direk dikkatini çekti Subutai’nin. İçerideki hareket eden varlığa odaklanmış olduğu için sandıkları yeni fark edebiliyor; ama bakışlarını da karanlıklardan uzak tutmuyor, sürekli tetikte bekliyordu.
Maer yanlarına doğru gelirken “Sonunda! Geldiler! Sonunda!” diye seslenen aynı tiz ses ve kahkahalar sürekli mahzeni doldurarak yankılanıyordu kulaklarına doğru.
“Subutay,” dedi Fırtık. “Ne biçim bir gülüşü var onun öyle?” Terden tüyleri sırık sıklam olmuş ve strese girmeye başlamış olan kedi olduğu yerde titriyordu gerilimden.
Maer, tekrardan kazancıya dönerek “bize anlatabileceğin ne var?” diye sordu bunun üzerine. “Ne bilgi verebilirsen kafi, neyle yüz yüze olduğumuzu bilmek isteriz. Buradan kurtulmamız gerekiyor ve… bu evde rehin tutulduğunu düşündüğüm bir bayanı da kurtarmalıyız.”
Subutai bir an ona baktı. Ardından “Sen bilgi edinmeye çalış Maer,” diyerek Maer daha bir şey söyleyemeden içeriye yöneldi. Burada, bu şekilde beklemenin anlamı yoktu. Maer endişeyle içerideki karanlıklarda ilerlemeye başlayan Subutai’ye baktıktan sonra tekrar kazancıya dönerek “lütfen,” diye ekledi.
“Ne?” diye cevapladı kazancı ruh. “Size bir şey söylemek isterdim; ama bildiklerimi zaten söyledim,” diye yanıtladı. “İçeridekinin ne olduğunu bilmiyorum.”
“Peki ya ev, buraya daha önceden bizim gibi gelenler olduğunu söylemiştin?”
“Hatırlayamıyorum,” dedi adam. “Çok uzun zamandır buradayım.”
Zincirlerine doğru bakması üzerine Maer bir kez daha şansını denedi. “Buradan kurtulmak istemez misin? Seni zincirli olduğun bu yerden kurtarabiliriz, biliyorsun.”
Subutai içeriye girdiğinde karanlıklar önünde, o adım attıkça aralanmaya devam ediyordu ve ses bir anlığına kesilmişti. Ardından karanlıkların kıyısında bir adam durduğunu görüyor Subutai. Adam ona bakarak “sevdik,” dedi. “Ama ışıkla geldiler.”
“Işığı uzak tut, görünmek istemiyoruz biz.” Kahkaha ve kikirdemeler geldi sesin sahibinden. Delice konuşan adamın ayaklarının ters yönde olduğunu o anda fark etmişti Subutai. Kocaman kafasının her noktasından sarkan bembeyaz, uzun sakallar göğsüne doğru uzanırken ayaklarına hiç odaklanmadığı için bir küfür de kendisine sıralıyor ve ters yöne bakan ayakları ile kendisine doğru adım atan adamı daha iyi görebilmek ihtiyacı içerisinde Fırtık’a “git, yan odadaki odunlardan birkaç tane getir Fırtık,” diyordu.
Fırtık yan odaya girip kazancı ve Maer’in etrafından dolaşarak kazancının odun kovasına gayri ihtiyari bir şekilde ulaştı, ardından kovayı yerde sürüklemeye başladı. Başladı başlamasına; ama onun farkına varan kazancı “Hey!” diye çıkıştı gözlerinde bir öfke ile. “Onlar kızımın odunları! Onları alırsan kendisini besleyemem!” Öfkeyle Fırtık’a doğru gidince Fırtık korkuyla kaçtı kovanın başından.
“Sana bir bilmece sorabilir miyim?” dedi tuhaf adamsı varlık kikirdeyerek Subutai’ye. “Sadece bilmece sormak istiyor ben! Çok özledi ben!”
Maer, “Neler oluyor Fırtık?” diye sordu. Fırtık ise “Oradaki şey bir tür yaratık!” diye cevapladı. “Subutai’ye daha çok ışık lazım!”
“O kovadan birkaç oduna ihtiyacımız var dostum!” dedi Maer ciddi bir şekilde. “Birkaç tane alınca eminim kızın aç kalmaz. Hem onları nasıl tedarik ediyorsan yeniden tedarik edebileceğine eminim!”
“İstihkak var,” dedi kazancı ruh. “İki günde bir kova beliriyor burada. Aynı sizin belirdiğiniz gibi!” Kazancı bir yandan onların geldikleri aynanın önünü işaret ederken diğer yandan öfkeyle kovayı savunuyordu. “Ne yazık ki veremem. İki gün zor yetiriyorum. Kızımı aç bırakmayı göze alamam!”
Subutai o anda koşarak içeriye girdi ve kapıyı kapatmak için hamle yaptı ama ters ayaklardan birisi kapı ile eşik arasına girerek kapının kapanmasını engellemişti. “Lütfen,” dedi diğer taraftaki yaratık sıra dışı bir güç ile kapıyı itip açarak ve Subutai’nin dengesini kaybedip Maer’in yanında kıç üstü yere düşmesini sağlayarak “Tek istediğimiz bir bilmece sormak!”
Maer kazancıya inat koşarak dikkati dağılmış kazancının yanından geçti ve odunlardan bir tane alarak iki elinde, içeriye giren varlığa karşı kaldırdı. İlk defa kazanın ışığında net olarak görülen varlığın kadın mı erkek mi olduğu kestirilemiyordu. Zira kıllı ve sakallı suratına rağmen koca kafasında pürüzsüz bir cildi olduğu da dikkat çekiyordu.
“Hapis kalmak istemiyor biz. Sadece bilmece sormak istiyor!” Kapının eşiğinden, az önce durduğu yerden doğrulmakta olan Subutai’ye doğru bakıyordu.
Kazancı ruh kapıdan giren varlığı bile unutmuş bir şekilde Maer’e odaklanmış “Bırak onu yerine!” diye öfkeyle haykırıyordu bu sırada. “O olmadan evimi ısıtamam!”
“Ne kıymetli odunun varmış!” diye tersledi Maer onu öfkeyle. “Yemiyeceğim vericem geriye!”
“Evini şu içeriye giren şeyle ısıtmak istemez misin?” diye sordu Subutai. “Hiç odun aramana da gerek kalmaz. Günlerce ısıtır içerisini!”
Kazancı çok düşünceli bir yapıya büründü o anda ve “acaba gerçekten de iyi ısıtır mı?” diye sorarken “Biz yanmak istemiyor!” diye kıkırdadı kapı eşiğindeki yaratık. “Sadece bir bilmececik sormak istiyorduk!” İşte tam bu anda yaratık belli ki korkarak tekrardan gerideki odaya doğru çekilmeye başlamıştı
Subutai o anda, geçilmesi gereken bir zorluk olarak algıladığı bu yaratığın geriye çekilmesinin belki de daha tehlikeli olduğunu, onu bir şekilde aşmaları gerektiğini anladı. Tam da bu anda kapıya doğru seslenerek “Dur gitme!” dedi; ama içeriden hiç ses gelmiyordu. Subutai kazancıya dönerek “Olurda sana bu fırsatı sağlarsam onu bir güzel tutuşturabilirsin kazancı,” dedi sadece kazancının duyabileceği ciddi bir tonda. “İçerisini hiç olmadığı kadar ısıtacak ve kızını bir güzel harlayacak, onu hiç olmadığı kadar doyuracaktır bu yaratık!”
Kazancı ruhun yüzünde, bu düşünce ile güller açmıştı. Maer elindeki odunu geriye, kovaya bırakırken Subutai’ye merakla baktı. “Bu yaratığı daha önceden duymuştum; ama tam olarak hatırlayamıyorum. Ustamın kütüphanesindeki okuduğum kitaplardan birisinde vardı muhtemelen; ama ne olabilir bilmiyorum. Dikkatli olmalıyız!” diye uyarma gereği duydu.
Subutai başını salladı ve tekrar içeriye seslendi. “Tamam, kabul ediyorum. Sor bilmeceni!”
İçerideki yaratık usulca tekrardan kapıya doğru sokuldu ve endişeli bir şekilde bakarak “Sadece bilmece sormak istiyor biz!” dedi. Korkmuş, ürkmüş ama kahkahalar atan delice bir varoluşu vardı.
Subutai “Bilmeceni dinleyeceğiz öyleyse; ama bir şartımız var! Bilmeceni bilirsek bizi rahat bırakacaksın! Sorunsuzca geçmemize izin vereceksin!” diye anlaşma yapmaya çalıştı.
Yaratık ise kahkaha atarak “Bilmece bildirmece, biz çok eğlenmece!” diye bağırıyordu. O anda Maer’in zihninde bir bilgi ışığı doğmuştu; lakin daha ağzını açamadan Subutai “Sor bakalım öyleyse bilmeceni!” demişti yaratık.
Maer “Dur Subutai, bu bir Gulyabani!” diye bağırsada nafileydi artık. Aynı anda yaratık, Subutai’nin göğsüne görünmeyen parangalar atmış ve adamın kalp atışları adeta yavaşlamıştı. Gözlerini Gulyabaniden başka bir yere çeviremez hale gelmişti adam. Yüreğinde o karanlık yaratığı çok net bir şekilde hissediyor ve çok net bir şekilde yaşama onu bağlayan kapının üç anahtarı olduğunu algılıyordu. Üç cevap hakkı ve iki hata payı ile anlaşma sağlanmıştı!
“Beni kandırdın,” diyerek Gulyabaniye baktı. Nitekim yaratık beyaz kıllarla bezeli ellerini koca, sakallı ağzına kapatarak “Kandırmaca yok,” diye cevapladı. “Sadece bilmece dolu anlaşmalar var bizde.”
Kazancı “Onu kazana atacağız sanıyordum,” dedi şaşkın bir şekilde. Maer dehşet içerisinde kazancı ruha doğru bakarak “şu anda öyle bir şey yapabileceğimizi hiç sanmıyorum dostum,” diye cevap verdi ve yutkundu. “Bilmeceyi cevaplamaktan başka hiçbir şansımız yok sanırım.”
“Seninle gelecek olsam bile kazanımı iyice doyurmadan buradan gitmeyeceğim,” diye cevapladı kazancı öfke ile. “Bir gulyabani bunu yapabilir mi bilmiyorum.”
Maer buna cevap vermedi. O anda o da, bakışları birbirine kenetlenmiş olan Subutai ile Gulyabaniden gözlerini ayırmıyordu gri büyücü. Bilmeceyi, daha da önemlisi soranın mimiklerini, tavır ve hareketlerini kaçırmak istemiyordu.
Nitekim bilmece o anda uğuldayarak Gulyabaninin ağzından döküldu.
Gulyabani “Kaybet ya da kazan, bil ya da bileme,” diyerek uğuldadı. “Her şey senin ellerinde;
Mini mini, sıcacık dört oda; ama hafif esintili,
Kızıl mı kızıl akar nehirleri,
Bir bakmışınız üfürür o gıdıklayıcı yüzeyleri,
Aptal mı aptal; ama neşeli hepsi; ha bir de konuşur delisi.”
“ÜÇ!” diyor Gulyabaninin uğuldayan sesi tüm mahzeni doldurarak.
Karanlıkta üç hakkı olduğunu, kendi karanlığına çekilmekten ve onun bir parçası olmaktan kurtulmak için bu üç hakkı iyi, çok iyi değerlendirmesi gerektiğini biliyor Subutai. Bir an yine Maer ile bakıştı. Artık saldırı altında değildi, nasılsa tuzağa düşmüştü. Kıkırdayıp duran Gulyabani odanın içinde, karanlıklarda, iyice geriye çekilmişti ve Maer kapının yanına, elinde tutmakta olduğu bir odun ile geçmişti. Bekliyor ve düşünüyordu.
"Ev kaç odalıydı?" diyor Maer sessizce Subutai'ye doğru fısıldayarak. "İçerisi sonbaharından dolayı ılıktı sanki. Öyle soğuk değildi." Kazancı kazanı da yakmamıştı nitekim. "Kızıl kandan yola çıkarsak, baksana eline geçirdiklerini buraya atıp öldürüyor olabilir mi?"
Ve Maer duraksıyor. "Subutai!" diyor. "Şimdi bir şey söyleyeceğim; ama beni deli filan sanma, tamam mı? Hele ki bilmecenin cevabı ben hiç değilim!"
Subutai, "Söyle Maer! Sen değilsen de ben delirmek üzereyim!"
Maer düşünceli bir şekilde elindeki odunun kıymıklarını çekiştiriyor. Arkadaki kazancı ise "Heey, o oduna dikkat et!" diye söyleniyor.
"Bir süredir kafamın içinde bazı sesler, mırıltılar duyuyorum!" diyor.
Subutai ona dönerek şaşkın bir şekilde bakıyor. "Nasıl yani?"
"Hastalığım olduğu için çok önemsemedim. Yine bir yan etkidir filan dedim; ama muhtemelen bu evle ilgili bir şeyler oluyor. Sürekli mırıldanıyor. İçindekileri delirtiyor olabilir."
Subutai durmaksızın "Ev!" diyor cevap vermekten çok heyecanla. Biraz da Maer'in söylediklerinin gazına geliyor.
Kıkırdayan Gulyabani'nin, kalbine attığı zincirlerin daha da sıkıştığını hissediyor Subutai. "İkiiiii!" diyor Gulyabani kahkahaları odayı doldururken.
Maer kaşları çatık, kızgın bir şekilde Subutai'ye bakıyor. "Yavaş ol bakalım!" diyor. "Ben sana budur demeden cevaplama!"
"Dört odası var, nehirler kızıl mı kızıl akıyor." diye tekrar ediyor Maer, çoktan ezberine yazdığı bilmeceyi. Ve aklından nehre benzeyen onlarca farklı tema geçiyor. Her birisi tek odalı… Tek yataklı… Tek… Dört… Bir kitapta okuduğu bir paraf geliyor aklına Maer'in. Dört odacığı olan bir kalp ve mini minicik.
Ardından üfüren, gıdıklayıcı yüzeyleri düşününce çocukken ona yapılan şakalar aklına geliyor. Kulağına sokulan tüyler. Huylanıyor istemsizce. Ve üfürürler, rüzgarda üfürürler. Gıdıklayan tüyler bunlar. Hem aptalı var, hem konuşanı… Maer gözleri kocaman büyüyerek Subutai'ye doğru bakıyor. Hay aklınla bin yaşa! Okuduğun onlarca kitabın etkisini bir gün görecektin tabii ki
Fırtık Subutai'nin kulağına eğilerek "Bana handaki şu şarkıcı kadını, Aleyna'yı hatırlatıyor Subutay!" diyor.
Subutai meraklanıyor bir an. "Aleyna mı? Nasıl birisi ki o? Güzel mi?"
"O da şakıyor böyle çok güzel. Bir de üfürüyor yatakta."
Kıkırdıyor Gulyabani. Subutai göğsünde iyice düğümlenen zinciri hissediyor. "Bu… Cevabım değildi lanet olası!" diyor küfrederek.
Kahkaha atıyor bu seferde karanlık yaratığı. "Merakla gelen kelime, bir cevap değilse nedir!" diyor sorudan çok noktayı koyar gibi.
Subutai küfredecek ama ağzını kapatıyor. Her sözünü farklı algılama potansiyeli olan bu Gulyabani'ye içinden sövüyor. Ve o anda Maer'de kızgın bir şekilde "Kuş!" diyor. "Cevap bu!"
Sarışın adam söylemiyor ama, söyleyemiyor. Zira son hakkı olduğu için bir tereddüt içinde. Büyük çekinceler ile terlemeye başlıyor. Hayatının o zamana kadar ki en zor saniyeleri olmalı. Kıllı, ters ayaklı bir zebaninin tutsağı olmak, onun tuzağı içindeki bir fare olarak hayatta kalmanın bir yolunu aramak!
"Kuş Subutai!" diyor Maer kendinden emin bir şekilde. "Söyle şunu! Tuzağın içinde başka bir tuzağa düşmeden önce söyle şunu!"
Ve Subutai yutkunuyor. Derin bir nefes alıyor ve "Kuş…" diyor ağzından fıslamaya benzer bir ses gibi çıkararak. "Kuş!”
Sessizlik…
Gulyabani'den bir an hiç ses gelmiyor. Subutai, kalbine sarılan zincirin önce gevşediğini, ardından sıyrılıp yere döküldüğünü hissediyor. Adeta sesini dahi duyuyor. Hayali zincir ise odanın hiçbir yerinde gözükmüyor. Gulyabani'nin kikirdemeleri yine geliyor. "Na… Nasıl bildiniiiz?"
"Biz biliriz!" diyor Subutai gözlerinden ateşler saçarak.
"Benim olacaktııın!" diyor bir kahkaha daha patlatarak. "Musallat olacaktııım!" Yeniden. "Sana saracaktııım!"
Subutai'de kikirdiyor. "Gel bebeğim! Sar bana!" diyor kılıcını çekerek, ama ileriye değil, geriye doğru giderek.
Fırtık her zaman bir şeyler çalardı, bu artık onun kişiliğinin bir parçası haline gelmişti. Yollarda geçirdiği yıllarda, yiyecek bir şeyler bulamadığında çaldığı yiyecekler, zamanla yerini keyfi çaldığı eşyalara bırakmıştı. Ama son zamanlarda, onun bilinç parçalarında bir şeyler daha vardı. Yaklaşık bir ay kadar önce, aniden değişen ve gelişen durum karşısında garip duygular hissetmişti. Bu duygular ise onu, adeta bu değişimin son zerresine doğru, kafa üstü itmişti.
Bir süredir karanlıklara çekilen Gulyabani'den ne bir ses ne bir kıkırdama, hiçbir şey gelmiyordu. Subutai, halen hayallerini süsleyen Aleyna'yı düşünmekte olan, tüyleri kabarmış Fırtık'a seslendi. "Hadi Fırtık, şu karanlığa bir bak bakalım Gulyabani halen orada mı? Aklı varsa korkmuş, kuyruğunu kıstırmış ve kaçıp gitmiştir!" Sonraki sözlerini önündeki karanlık mahzene doğru bağırarak söylüyor. "Sonuçta bilmece sormak istedi, yendik, oldu ve bitti!"
Fırtık kadını düşünürken bir an yerinden sıçradı ve "Ta… Tamam Subutay!" diyerek kapıya doğru yaklaştı. Aleyna ile handa kalması daha iyi olurdu belki de. Orada daha huzurluydu. Zaten geçen şu bir yılda Ejderha Ateşi Hanı evi, Hancı Ned'de ailesinin bir üyesi gibi olmuştu. Adam ilk defa önüne süt getirdiğinde ona küfür etmiş, ilişkileri adeta kavga ile başlamıştı. Aynı günün akşamında, tüm müşterileri uğurladıklarında Ned ile birlikte oturmuş, aynı masada kadeh tokuşturuyorlardı. Adamı özlemeye başladığını fark etti.
"Fırtık! Orada mısın! Bak şu kerataya, kanatlanıp uçmuşsun olum!" diyerek onu uyandırdı Subutai'nin sesi. "Söylesene bana, Aleyna cidden bu kadar güzel mi?"
Yutkunmadan edemedi Fırtık. "Şey… Öyledir Subutai!" dedi. "Hana sık sık gelirdi. Dört bayanın en sonunda giriş yapardı arka kapıdan. Ned onları besler, bir güzel karınlarını doyurur, sonra sahne almalarını sağlardı. Aleyna en balık etlisiydi. Yani tam dişime göre! Ah ben, o eski ben olacaktım ki!"
Gülüyor Subutai. Resmen kahkahaları ortamı ısıtıyor. "Bende balık etli hatunları severim. Çok tatlı oluyorlar," diyor duygudaş bir şekilde. "Ama şimdi kendine gelmeli ve şu karanlığa doğru bir göz atmalısın. Bakalım Gulyabani halen oralarda mı? Hissedebilecek misin?"
Fırtık daha duygularından tam sıyrılamamış, adeta ayakta uyuduğu bir uykudan uyanmış gibiydi. Tam da bu haldeyken öne doğru eğildi ve karanlığı koklar gibi kafasını uzattı.
Aniden tüm vücudunu, kafasından başlayarak ayaklarına kadar giden bir titreme aldı götürdü. Bütün bedenini saran titreme, işte onun içindeki o noktaya kadar ulaştı. Tüm karmaşık duyguları tetiklendi. Ve… Yop.
Fırtık aniden, sırtında bir hırsız çantası, üzerinde simsiyah kıyafetleri ile yine o Hırsız Kedi şekline girmişti işte. Dokuz farklı canı olduğunu, her canının temsilen bir Fırtık modeline sahip olduğunu hissediyordu. Her duygu yüklenmesinde, farklı bir esinti gibi geliyordu bu değişimler. Bu hırsız modeli ise, her nedendir bilinmez, eb sık gelen ve onu ele geçiren bir model olup çıkmıştı. Oysa ki handa, en çok dönüştüğü model hep Savaşçı Kedi modeli olur, elindeki kılıç ve kalkanı ile kadınlara caka satardı.
"Yine ne oldu böyle sana?" diye sordu Subutai gözlerini devirerek. "Senin kadar sıra dışı birini ömrü hayatımda görmedim adamım!"
Fırtık bunu duymazdan geldi. Zaten bu konu canını sıkıyordu. Kontrolsüzce kişilik değişimlerinden o da hoşlanmıyordu. Hem zaten patileri de kaşınmaya başlamıştı. "Halen orada Subutay!" dedi. Maer iyice sessizleşmiş. Dikkatle, sanki orada yokmuş ya da varlığını unutturmak istermiş gibi kapının hemen yanından, duvar dibinden onları izliyordu. Elinde halen kütük duruyordu.
Bıyıklarını titretip burnunu, adeta Gulyabani'nin kötü kokusunu atmak istermiş gibi kaşıyan Fırtık'a doğru bakan Subutai iki kılıcını da çekmişti. Yavaş ve temkinli bir şekilde karanlığa tekrar adım attı. "Gel guliguliguli, geeel guli guli guli!"
Gulyabani'den bir kıkırdama, arkasına bir tıslama ve yine bir kahkaha geldi. Fırtık, dostunun arkasından süzülerek sol tarafta duran, eski eşya sandıklarının arkasına doğru gizlendi. Adeta bir hırsız gibi konumlanmıştı.
Subutai net görüş gelene kadar ilerledi mahzende ve o an, tam da Gulyabani ile iki adım mesafeye geldi. Buna hazırlıklı olan adam, iki elindeki kılıçları kullanarak makas gibi bir kesme hareketi yaptı. Hani karnına kadar uzanan şu, çalı gibi sakallar vardı ya, işte onlar artık yoktular. Etrafa saçılarak yere yayılmıştılar. Gulyabani geriye doğru kaçarken sakalları kesilmişti..
Ağzını açtı yabani ve tüyleri diken diken bir korku halesi tüm odaya yayıldı. Subutai bir anda yine boncuk boncuk terlerle kaplanmıştı. Yine de sağ elindeki, sola doğru savurduğu kılıcını hafif ileriye doğru da uzatıp sağa, geriye doğru devinim yaptı. Soluna dönmüş, geriye çekilen Gulyabani'nin sağ omzunda bir kesik açılmıştı.
Gulyabani bu sefer öfkelenmiş, o şeytani gözleri kan çanağı olup çıkmıştı. "Şimdi!" dedi kendi kendisine fısıldayarak Subutai. Sarı bıyıklarından terler damladı. Geriye çekiliyordu adam. Kazan dairesinin kapısına doğru geri geri koştu. Kazan dairesinden bir gacırtı yükseldi ve odayı kapladı. Çevrilen bir vidanın paslı, içe işleyen sesiydi. Ve karanlıktan aydınlığa, ikinci mahzenden kazan dairesi bölümüne, peşinden süzülen Gulyabani ile birlikte geçti.
Maer, elindeki odunu hiç beklemeksizin savurdu. Tok bir ses eşliğinde Gul'un sırtına indi, sendeleyen yabani kazana doğru hızlı bir devinim kazandı. Açık kazanın kapağına doğru yalpalayarak ilerlerken durumun farkına varsa da duramıyordu Gulyabani. Önünden çoktan çekilmiş olan kazancı heyecanla bir kahkaha patlatmıştı. Elindeki küreği Gulyabani'nin sırtına yandan indirdi ve onun kazana doğru devrilmesini sağladı. Tekrar vurdu. Tekrar… Tekrar!
Gulyabani duramadı, kaçamadı. Çığlıklar içinde kazana düştü. Kürek bu sefer itti, topladı ve tekrar itti. Yabaniyi kazana iyice tıktı. Elindeki asasını düşürdü Gulyabani. Kazancı aldı. Asayla birlikte Gulyabani'yi iyice iterek kazana doğru bastırdı. Çığlıklar tüm mahzende yankılanıyordu. Yine o çılgın gülüşünü, yanarken bile patlatıyordu Gulyabani. Ölüm anının geldiğini bilen bir delinin çığlıkları gibiydi. İçinde bulunduğu durumdan bile zevk alıyordu. Ve kazancı, asayı da açık kapaktan içeriye attı. Ardından kazanın kapağını iterek kapattı, çengeli de parmağı ile çevirerek bir güzel kapattı.
Yanmakta olan yaratığı acı çığlıkları bir süre birbirine karışmış, tüm mahzeni doldurmuştu. Kazancının zevk dolu, gürül gürül yanan kazan ateşinde ışıldayan suratı ise Maer ve Subutai'ye ayrı bir ürperti veriyordu. Kazancı "Bu kazan benim ruhum, evim, her şeyim!" diyordu. "Ben burada, zincirim ile birlikte uyandığımdan beridir ona, sadece kazana hizmet ediyorum. Evimde yaşıyor, onunla varlığımı sürdürüyorum." Ayak bileğindeki, diğer ucu kazana bağlı olan zincir şıngırdıyordu.
Gulyabani yanar, kazancı ise onun yanışını tatmin dolu bir şekilde izlerken Maer eliyle, Subutai'ye gel işareti yaptı. Yan odaya bir yengeç gibi, yan yan geçtiler. Ve kazan dairesinin kapısını arkalarından hızla kapattılar.
BÖLÜM NOTU
15. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Bazı kapılar muhtemelen kapalı kalmalı. Ne yazık ki Subutai, bu tür tavsiyelere kulak asan bir adam değil.
Bu kaosu seviyorsanız, bir yorum, takip veya favorilere ekleme hikayenin devamı için çok yardımcı olur.
Sizce kazan dairesi görevlisi bir müttefik mi, bir tutsak mı, yoksa daha da kötüsü mü?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı