27. Bölüm — Sükunet’in Ayak Sesleri

Sessizlik uzayıp gitti. Hepsinin üzerine çökmüştü. Maer halen Subutai’nin belinde duran ve sıkı sıkı tutmakta olduğu kılıcına bakıyordu. Bu sessizlik herkesin aynı anda çok fazla şey düşünmesinden doğan, kalabalık ve boğucu bir sessizlikti.
Bir kilometre. Yükselme büyüsü. Rıza. Sükûnet. Barbarlar. Pinina hariç kimsenin sağ kalmaması. Yeşil cübbeli adamın ölülerle ilgili fikirleri ve hatta endişeleri. Herkesin öldürülecek olması. Bütün bu bilgiler, kazan dairesinin sıcak ve ağır havasında birbirine çarpıyor, hangisine önce bakmaları gerektiğini imkânsız hale getiriyordu.
Maer, Yansıtıcı’nın sönmüş camında kendi solgun yüzünü gördü. Gördüğü şey yalnız yüzü değildi. Yorgunluğu da vardı. Pipo içmemişti ve odadakilerin duyguları hâlâ ona açık halde çarpıyordu. Fırtık’ın korkusu keskin ve hareketliydi; Subutai’nin ise korkusu daha derindeydi. Bakışlarını bu sefer de onun gözlerine çevirdi. Bu duyguların yüzeyinde çalışmaya başlayan bir savaş zekası olduğunu biliyordu. Ona, Vırrak denen o kurbağa ile karşılaştığında başvurduğunu bir kez görmüştü. İkincisi Gulyabani’de dikkatini çekmişti. Bok’ların kazana yönlendirilmesi ise üçüncüsüydü. Hayır, artık arkadaşından şüphe etmiyordu. Arkadaşı... Bir an düşünceleri bu kelimeyi zihninde sabitledi ve adam onun bakışlarına karşılık verirken durakladı. Subutai başını olumlu şekilde sallayarak ona cesaret verdi. Maer, bakışını ondan kazancıya kaydırdı. Türki’nin korkusu kazana yapışmıştı. Ro’lanthus’un duygusu ise en zor okunandı; içinde kehanete benzeyen bir ağırlık vardı ama henüz görü haline gelmemişti.
Sim’uyel gaz lambasına bakıyordu. Onun yüzünde, yansımanın ne gösterdiğinden çok ne zamanı gösterdiğini hesaplamaya çalışan bir ifade vardı. Evin hizmetkârı olması boşuna değildi. Sim’uyel, bu evdeki her eşyanın, her kapının, her düğmenin ve her küçük ışığın yalnız ne yaptığını değil, ne zaman yaptığına da dikkat ediyordu.
“Acaba bu yansıma ne kadar geçmişten geliyor?” diye tekrarladı Sim’uyel odada volta atarak. Soru odadaki bütün bakışları yeniden Yansıtıcı’ya çevirdi. Gaz lambasının camı artık sıradan bir cam gibi görünmeye çalışıyordu; fakat az önce içinde rüzgâr, atlar ve gökyüzündeki ev hareket etmiş, daha da önemlisi sanki onlar da orada, onlarla birlikte hareket etmişlerdi. Kimse Yansıtıcı’nın masumiyetine kanacak durumda değildi.
Subutai kılıçlarının kabzasını yokladı. “Eğer görüntü çok eski değilse, konuşmak için fazla zamanımız yok.”,
Fırtık kuyruğunu sertçe salladı. “Eğer çok eskiyse?”
Subutai ona baktı. “O zaman çoktan gelmiş olabilirler.”
Fırtık’ın yüzü soldu. “Bazen cevap vermemelisin.”
“Bazen haklısın.”
Maer görüntüyü zihninde yeniden kurdu. Talon’un cübbesi, Runik’in mor hesapları, Khalid’in kutsal korkusu, Davor’un sessiz ağırlığı, yeşil cübbeli adamın çökmüş gözleri, atların yönü ve evin gökyüzündeki uzaklığı. Bir kilometre dedikleri mesafe düz bir yol muydu, yoksa havaya yükselmeden önce kalan büyüsel eşik miydi?
Sim’uyel volta atmaya devam ediyordu.
“Şu volta atmaya bir son verir misin lütfen!” Maer ona çıkıştı. Adam durup onlara doğru dönerken “Onlar eve yürümüyor,” diye ekledi gri büyücü. “Evin etrafındaki bir noktaya doğru yaklaşıyorlar, doğru mesafeye ulaşmaya çalışıyorlar. Bunu bir kez denemiş ve başarısız olmuşlar.” Aklına gökyüzünden çuval gibi düşen adamların görüntüsü geldi. Gülmek istedi ama gülemiyordu, çok gergindi.
Ro’lanthus başını eğdi. “Yörünge bir kapı gibi olabilir.”
Fırtık ona baktı. “Yörünge kapı mı olur?”
Subutai, “Bu evde?” dedi.
Fırtık bir an düşündü. “Tamam, olur!”
Maer, Ro’lanthus’a döndü. “Bir şey gördün mü?”
Ro’lanthus iç geçirdi. Bu öyle aç kapa düğmesi olan bir şey gibi değildi. Zaten her zaman gördüğünü anlamlandırmak da öyle kolay değildi. Dahası o bu görü işinde aslında daha çok ama çok yeniydi. Soruya hemen cevap vermedi. Zaten onun duygularından cevabını anlamış olan Maer bakışlarını diğerlerine döndürürken Roland, gözleri yansıtıcının sönmüş camında, bakışı camın biraz arkasında kalacak şekilde ona odaklandı. Son Görü Elflerinin geleceğe bakması, keşke öyle istediğin zaman açıp kapatabileceğin bir kapı olsaydı, ama değildi işte! Bazen görü onları bulurdu, bazen onlar görünün kıyısına gider ama içine giremezdi.
Maer cevabını son görü elfinden yansıyan duygulardan almış olsa bile Fırtık henüz almamıştı. ”Eee,” dedi. ”Gördün mü, gördün mü?”
“Net değil,” dedi Ro’lanthus. “Sükunet diye mırıldandı. Az önce kendisine anlatılanlarla sönük görü izlerini bağdaştırmaya çalışarak… Bir uygulama, bir yöntem.” Durakladı. ”Senin anlattığından da daha fazlası onlar için.”
“Belki bir inançtır!” diye cevapladı Maer ve bu söz, nihai doğru gibi havada asılı kalmıştı.
Başıyla onayladı Roland. “Sessizlikten daha fazlası,” dedi. “Para ile bir araya getirilmiş bir gruptan çok daha fazlası!”
Türki’nin eli kazanda kasıldı. “Yaşayan kimseyi koyvermeyeceksiniz dedi.”
Fırtık alçak sesle düzeltti: “Ne yaşayan ne de ölü.”
Bu evde ölüler vardı. Maer saydı. ”Seni, Cin Cüce’yi ve hatta şu Gulyabani’yi de kastediyor olabilir.”
Subutai ”Biz onu harcadık gerçi!” dedi içlerini rahatlatması gereken ama hiç de rahatlatmayan bir ifadeyle. Sonra “O yeşil cübbeli adamdan hoşlanmadım,” diye ekledi.
Fırtık ona baktı. “Sadece ondan mı?”
“Hayır, ama o ayrı bir rahatsız edici.”
Ro’lanthus başını salladı. “Ölüleri kontrol etmek isteyen büyücüler genellikle ölülerden korkar.”
Subutai sordu: “Bu bilgi nereden geliyor?”
Omuz silkti. “Bence öyle, yoksa neden onları kontrol etmek istesinler ki?” Bununla ilgili bir hikaye okumuştu ama bundan bahsetmeyecekti. Çok saçma bir şeydi. Hikayenin baş kahramanı kendi yarattığı ölüden hayatının sonuna kadar kaçıyordu.
Maer daha ciddiydi. “Hayatta olanların ölüleri yönetme arzusunda çoğu zaman aynı zayıflık vardır.”
“Nedir?” dedi Fırtık merakla.
“Bırakamamak.”
Cin Cüce’nin kırdığı aynanın parçalarından biri kazanın ışığını kısa bir an yakaladı.
Fırtık o yöne hemen döndü. Parça yalnızca parlamıştı ama herkes gerildi.
Cin Cüce’nin ayna koridoruna kaçmış olması, odadaki bütün yansıtıcı yüzeyleri tehdit haline getirmişti.
“Önce aynalar,” dedi Fırtık. “Cin Cüce dışarıdakilerden önce içeriden saldırırsa ne olacak?”
Subutai, “İkisi aynı anda olursa?” dedi.
Fırtık ona baktı. “Bazen cevap vermemelisin dedim.”
Sarışın adam omuz silkti.
Maer iki elini yüzüne sürmek istedi ama yapmadı. Bu kadar çok cepheyi aynı anda düşünmek zorundaydılar. Talon ve ekibi dışarıdan yaklaşırken, Cin Cüce evin aynalarında serbest kalmıştı. Pinina üst kattaydı. Duruman yoktu. Sim’uyel evin hizmetkârıydı ama her şeyi çözecek biri değildi. Zaten şu anda ona gıcık da oluyordu! Türki kazanı bırakamazdı. Ro’lanthus yeni katılmıştı ve görüleri yarım yamalak çalışıyordu. Hatta bir işe yaradığından bile emin değildi. Subutai ise düşünüyordu; bu hem iyi hem kötüydü. Duruma bağlı!
“Pinina şu anda ne durumda?” diye sordu Maer.
”K endinde değil,” diye cevapladı Sim’uyel. ”Üst kata çıktığımızda gösteririm. Onu oraya davet ettim ve ustamın kısa süre içerisinde onu göreceğini söyledim. O da evin içerisine girmiş olduğu için rahatlayarak oraya oturdu. Aslında odanın kendisi bir tür mekan tuzağıdır. Devasa bir pencere var ve sürekli o pencereden dışarıya bakıyor, baktığında da kendisini evde değil, o mekanda gibi görüyor. Keyfi yerinde ama bir yandan da mekan tuzağıyla savaş halinde. Zihnini kurtarmaya çalışıyor.”
Demek Pinina üst katta, bir tür tuzağın içerisindeydi. Bu iyiydi işte. ”Peki, o tuzaktan kurtulabilir mi?”
”Kendi kendine kurtulabileceğini sanmıyorum,” diye cevapladı Sim’uyel. ”Yine de zihni çok güçlü.”
”O tuzaktayken rızası geçerli olur mu? Yoldaşlarını, şu Sükunet bozmalarını içeriye davet edebilir mi?”
”Hiç denenmedi!”
Mekan hapsi dedikleri şey aslında bir tür zihin tuzağıydı herhalde. Bunu daha önceden duymuştu. Zihin hapsi. Tehlikeli. Uyanık değildi; en azından normal anlamda uyanık olmadığını düşünüyordu. ”Neler yapabilir?”
”Şarkı söylüyor, kişileri sesiyle kendisine çekmeye çalışıyor. Mekan hapsinde ama bulunduğu mekanın doğasını kullanıyor. Bir dağın tepesinde duruyorsa oradan şarkı söylüyor. Yardım istiyor. Kendisine çekmeye çalışıyor.”
Maer duraksadı. Bu iyi değildi işte. ”Ya...” dedi yutkunarak. ”Rastgele rıza gösterdiği anda kapının önündeki hole gelirlerse?”
”Ah, hayır!” dedi Fırtık korkup Subutai’nin arkasına saklanarak. Bu ne kadar da kesin, net bir yargıydı.
Başını iki yana salladı Sim’uyel. ”O anı tutturmaları çok zor!”
”Ya o anı daha en başından beridir planladıysa? Ya böyle bir tuzağa düşebilme ihtimaline karşı o ana hazırlanıyorsa?”
”Sürekli şarkı söylüyor dedin,” dedi Roland.
”Evet,” diye cevapladı Sim’uyel. ”Bir bozkır Türküsü...” Duraksadı. ”Sürekli tekrar eden ince, yumuşacık bir nakarat.”
”Hesaplı!” dedi Maer. ”Çok ince hesap yapamamış olabilir ama şarkının her bitim noktasında bir rıza, her döngüde bir rıza. Tek yapmaları gereken doğru anı beklemek.”
”Ve düğmeye basmak!” Cevap Subutai’den geldi.
“Yani Pinina uyuyorsa kapı onun iznini hâlâ dinler mi?” diye sordu Fırtık, Subutai’nin arkasındaki görünmediği bir noktadan.
”Uyusaydı hayır,” dedi Subutai. ”Ama anladığım kadarıyla uyumuyor.”
“O zaman bu kadar kompleks bir düzeneğe neden ihtiyaç duydunuz ki!” diye çıkıştı Fırtık. “Basit uyku hapları neyinize yetmedi?”
Soru saçma gözükebilirdi ama arkasındaki gerçek yadsınamazdı ve bu gerçek Sim’uyel’in hiç ama hiç hoşuna gitmemişti. “Usta Duruman karmaşık şeyleri çok seviyor,” diye cevapladı iç çekerek. “Yani sonuçta, Pinina ev tarafından bir kez kabul gördüğü için onun rıza gösterdiği herkes, rıza anında eve rahatça girebilir.”
Fırtık’ın kuyruğu sertçe yere vurdu. “Bu her an olabilir yani?”
“Eğer rızayı verdi ise.”
“Çoktan vermiş olabilir,” dedi Maer.
Sim’uyel başını eğdi. “Evet.”
Subutai’nin gözleri karardı. “O zaman içeride tuzaklanmış olması kapıyı kapatmıyor. Benden daha iyi bir hırsız olduğu kesin!”
Roland ona şokla baktı. Hırsızlığını bu kadar alalade bir şekilde kabul etmesi şaşırtıcıydı.
Oda bir kez daha sessizleşti. Dışarıdaki bir kilometre artık yalnız mesafe değildi; Pinina’nın çoktan vermiş olabileceği bir iznin eve ulaşmak için aşması gereken son aralıktı. Cin Cüce aynalardaydı. Talon yörüngeye yaklaşıyordu. Pinina’nın rızası... şarkı aralarında gidip geliyordu.
Fırtık çok alçak bir sesle, “Peki ya Pinina’nın yanına gidip onu görsek?” dedi. ”Onunla anlaşmaya çalışsak?” Bu kez kimse hemen karşı çıkmadı. Çünkü düşünmeleri gereken şey buydu. Üst katta bir kadın pencereye bakıyor, zihin hapsinde tutuluyor ve belki dışarıdaki herkese kapıyı açacak rızanın gölgesini hâlâ taşıyordu. Onu görmeden kapı hakkında karar vermek, gölgeye kılıç sallamaya benziyordu.
Maer başını kaldırdı. “Onu görmemiz gerekiyor.”
Sim’uyel’in yüzünde bu cümleyi beklemiş ama duymak istememiş gibi bir ifade belirdi. “Yaklaşabilirsiniz,” dedi. “Ama içeri girmeyeceksiniz.”
Subutai kaşını kaldırdı. “İçeri girmeden ne anlayacağız?”
Sim’uyel’in cevabı sakindi: “Bazı eşikler, geçilmeden de yeterince şey anlatır.”

BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Büyük Ev’e yaklaşan tehdit artık kapıda.
Maer, Subutai ve Fırtık için saklanacak pek yer kalmadı.
Hazır olun; işler hızlanıyor.
Beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı