insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

24. Bölüm — Ağzı Burnu Kırıldı

Bölüm 24 - Kapak

Suzame Tozu’nun adı ortaya çıktıktan sonra battaniyenin altındaki sessizlik değişti. Daha önce Cin Cüce’nin sessizliği bile küfür kokardı; görünmediği zamanlarda bile orada dişlerini sıktığını, fülüdünü düşündüğünü, büyülü eşyaların kokusunu takip ettiğini anlamak mümkündü. Fakat bu kez suskunluğu başka türlüydü. Tozun adı, onun öfkesini bir an için düzene sokmuş, bütün arsızlığını tek bir noktaya toplamıştı.

Battaniyenin altında artık yalnızca öfkeli bir Cin Cüce yoktu. Orada bir isteğin etrafına dolanmış bir varlık vardı: Pıtırcık. Adı komik olabilirdi; başka bir yerde söylense Subutai’nin bundan uzun süre vazgeçmeyeceği kesindi. Fakat o ad, boklu battaniyenin altından boğularak gelen o sesle birleştiğinde gülünç olmaktan çıkmıştı. Cin Cüce Pıtırcık dediğinde açgözlülükle özlemi birbirine karıştırıyordu ve bu onu daha güvenilir değil, daha tehlikeli yapıyordu.

Maer, bunu hissedebiliyordu. Pipo içmemişti ve odadaki bütün duygular, ona ait olup olmadıklarını sormadan üzerine geliyordu. Fırtık’ın kırılmış gururu, Subutai’nin kötü fikirleri iyi fikir sanan merakı, Ro’lanthus’un yeni katılmış olmanın dikkatli çekingenliği ve Türki’nin kazana yaslanan derin korkusu, aynı anda Maer’in göğsüne değiyordu.

“Bana tozu vermeyeceksiniz,” dedi Cin Cüce battaniyenin altından. Maer’in cevabı düzdü: “Vermeyeceğiz.” Cin Cüce hiç beklemeden, bu kez daha arsız bir hırsla, “Fülüdümü verin,” dedi. Maer elini beline götürmedi ama fülüdün orada olduğunu, deri kayışın altında soğuk ve ağır durduğunu bütün bedeniyle hissetti. “Onu da vermeyeceğiz.”

Battaniye kıpırdadı. Önce yalnızca kumaşın altında sıkışmış bir hava hareketi gibi göründü; sonra ayna, örtünün altında içeri doğru çöker gibi oldu. Kumaşın bir kenarı kabardı ve oradan küçük, çarpık, yarı saydam bir el uzandı. El, etten yapılmış değildi. Kirli camla karanlık suyun arasında kalmış bir niyet gibiydi; kısa parmakları ve tırnakları, fülüdün yerini koklayarak bulmak istercesine havayı yokladı.

Fırtık geriye sıçradı. “El çıktı!” diye bağırdı ve bu kez korktuğunu saklama zahmetine girmedi. Subutai’nin eli kılıcına gitmişti; ancak Maer ondan önce hareket etti. Belindeki fülüdü çekti. O an fülüt bir müzik aleti değildi. Küçük, tuhaf, üzerinde kurumuş izler taşıyan nesne, Maer’in elinde bir anda eski ve acımasız bir sopaya dönüştü.

Fülüt, battaniyenin altından sızan yarı saydam elin arkasındaki yüzün olması gereken yere indi. Ses kemik kırılması gibi değildi; daha çok ıslak bir rüzgârın taşa çarpması gibiydi. Cin Cüce çığlık attı. Battaniyenin altında cam dalgalandı, kumaş yukarı doğru kabardı ve bir anlığına Cin Cüce’nin yüzü göründü. Yüz demek cömertlik olurdu; ağzı, burnu ve dişleri olması gereken yerleri kaybetmiş, gözlerinden biri yana kaymıştı.

Subutai’nin ağzı açık kaldı. Fırtık’ın bütün tüyleri kabarmıştı. Ro’lanthus, gördüğü şeyden iğrenmesine rağmen bakışını ayıramadı; çünkü bazı korkunç görüntüler, geleceğe bakan bir zihnin bile istemeden kaydettiği türdendi. Maer kendi eline baktı. Fülüdün ucunda gri, buharımsı bir iz vardı ve iz bir nefes sonra kayboldu. “Ruhların da ağzını burnunu dağıtabildiğimi fark ettim,” dedi.

Subutai, bütün berbatlığa rağmen kahkaha attı. “Bu bilgiye ihtiyacımız olacağını düşünmezdim.” Fırtık burnunu kırıştırdı. “Ben hâlâ duymamış olmayı tercih ederdim.” Fakat Cin Cüce toparlanmadı. Kaçtı. Battaniyenin altındaki ayna çatırdadı; kırık, camdan çok havanın içinden geçiyor gibi ses çıkardı. Sonra küçük bir karanlık aynanın içine çekildi. İnce bir zincir sesi duyuldu ve hemen ardından yok oldu.

Maer battaniyeyi dikkatle kaldırdı. Koku aynıydı ama ayna kırılmıştı. Cin Cüce yoktu. “Şey,” dedi. “Sanırım kaçtı. Bir aynaya girdi ve gitti.” Türki’nin yüzü bir anda değişti. Bu korkudan da kötüydü; geç kalınmış bir bilgiyi hatırlamanın yüzüydü. “Ayna koridoru!” dedi.

Subutai ona baktı. “Bu kötü bir şey mi?”

Türki’nin cevabı yüzündeydi ama yine de konuştu: “Bu evdeki aynalardan birisine girdi ise, evin dışarıdaki tüm aynalardan bağımsız bir ayna koridoru var. Başka bir yerinden, başka bir aynadan çıkabilir.”

Fırtık etrafındaki bütün parlak yüzeylere aynı anda bakmaya çalıştı. “Başka kaç ayna var?”

Subutai, “Bu soru sorulmasın bence,” dedi.

“Bu cevap daha kötü,” dedi Fırtık.

“Biliyorum.”

Türki kırık aynaya yaklaştı.

“Peki ya zinciri?”

Maer aynanın boşluğuna bakıyordu. “Aniden ayrıldı. Cin Cüce yok olunca o da yok olup gitti.”

Türki başını ağır ağır salladı. “İşte dediğim gibi. Bilinçli olarak zincirinden ayrılmış. Sonuçta o bir CİN cüce.” Cin kelimesini öyle vurgulamıştı ki hepsi bu adın yalnız lakap olmadığını anladı.

“Normal bir zincirli ruhtan farklı olmasını beklemek tuhaf olmaz,” dedi Türki. “Zincirli ruhlar bağlı kaldıkları yerden kopmaya çalışırsa zarar görür, delirebilir, dağılabilir. Ama o kendi kötücüllüğünü de bağ gibi kullanıyor. Zincirini kırıp dağılmak yerine kendisini musallatlığa çevirdi.”

Ro’lanthus’un yüzü karardı. “Yani dağılmadı.”

Türki, “Dağılmadı. Musallat oldu,” dedi.

Musallat kelimesi kazan dairesine ağır düştü. Maer, Türki’nin içindeki tiksintiyi hissetti. Bu yalnız Cin Cüce’ye duyulan tiksinti değildi. Kendi halinin karanlık bir aynada nasıl görünebileceğini bilmenin tiksintisiydi. Türki de bağlıydı. Ama onun bağı, kazana ve eve duyduğu sevgiyle örülmüştü. Cin Cüce’nin bağı ise hırs, açlık ve edepsizlikle koyulaşmıştı.

Subutai sonunda sordu: “Bahsettiği şu Pıtırcık… bizim aradığımız kadın olabilir mi?”

Türki bir an affallamış gibi göründü, yüzü kül rengine dönmüştü. “Pinina Yıldızdoğan,” dedi. “İsmi bu.” Bu isim kazan dairesindeki havayı çekti.

Maer’in aklına üst kattaki misafir odası geldi; orada ağırlanan kadın, Cin Cüce’nin Pıtırcığı, Duruman’ın peşindeki Pinina.

“Şu anda evde,” dedi Maer. “Duyduğumuza göre üst kattaki misafir odasında.”

Türki, bir ruhtan beklenmeyecek kadar solgun görünüyordu. “Birkaç saattir hissettiğim derin karanlığın nedeni şimdi belli oldu. Onu bu evden atmanız gerekiyor. Yıllardır eve girmeye çalışıyordu ve görünen o ki eve girebilmenin bir yolunu bulmuş.”

Maer, “Onun sadece aşkından dolayı Duruman’ın peşinde olduğunu söylemişti Cin Cüce,” dedi.

Türki başını sertçe iki yana salladı. “Hikâyelerini dinlemeyin. Sizi kandırıyor olabileceğini de düşünmelisiniz. O hikâyeler ile sizi tuzağa çekmeyi amaçlıyor bile olabilir.”

Ro’lanthus kitabını göğsüne biraz daha yakın tuttu. “Bazı hikâyeler, kendilerini gerçek sanan tuzaklardır,” dedi. Sonra kitabı kaldırıp şöyle bir baktı. Fiziksel olarak ayrıldığı bu kitaptan neden halen mental olarak ayrılamıyor olduğunu merak etti.

Fırtık ona döndü. “Güzel ama moral bozucu.”

Fırtık kırık aynaya baktı. “Yani Cin Cüce aynalarda. Pinina üst katta. Talon dışarıda olabilir. Duruman yok.”

Subutai başını salladı. “Böyle sayınca daha kötü oluyor.”

“Biliyorum,” dedi Fırtık.

Maer fülüdü beline geri taktı. Artık onun yalnızca Cin Cüce’nin istediği bir nesne olmadığını biliyordu. Ruhların yüzünü de dağıtabiliyordu. Bu bilgi rahatlatıcı değildi; çünkü bu evde bir nesnenin işe yaradığını öğrenmek, çoğu zaman bedelini henüz bilmediğiniz anlamına gelirdi.

Kırık aynanın parçaları kazan ışığında küçük küçük parladı. Her parça başka bir yüzeye, başka bir koridora, başka bir bela ihtimaline açılıyormuş gibi görünüyordu. Cin Cüce artık önlerinde değildi. Bu onu daha az tehlikeli yapmadı; daha büyük bir soruna dönüştürdü.

Maer, Pinina’nın adını içinden geçirdiğinde üst katın uzaklığı bir anda kısalmış gibi hissetti. Ev bu isme cevap vermeden sessiz kaldı. Maer için mesele hiçbir zaman yalnızca gördüğü şey değildi; gördüğü şeyin odada bıraktığı duyguydu. Pipo içmediği zamanlarda başkalarının korkusu, merakı, öfkesi ve tereddüdü kendi derisinin altına sızar, ona ait olmayan hisler onun bedeninde yer arardı. Bu yüzden her sahne onun için iki kat yaşanırdı: bir kez gözleriyle, bir kez de başkalarının içinden taşan o kirli ve dürüst dalgayla.

Bu evde eşyalar kenarda bir yerde öylece bekleyen sessiz nesneler değildi. Bir ayna, yalnızca yüz göstermezdi; bazen yüz saklardı. Bir fülüt, yalnızca ses çıkarmazdı; bazen bir ruhun ağzını burnunu dağıtırdı. Bir gaz lambası, yalnız ışık vermezdi; gerektiğinde geçmişi, kandırılmış rızayı ve yaklaşan felaketi camının içinde tutup herkese gösterirdi.

Fırtık’ın mizahı, korkusunu saklamasının en beceriksiz ama en işe yarar yoluydu. Kuyruğunu dik tutmaya çalışıyor, kulaklarını geriye yatırmıyor gibi yapıyor, sonra en küçük parıltıda bütün bedenini ele veriyordu. Subutai bunu gördüğünde genellikle bir şaka bulurdu; ama bu kez şakalarının ucunda bile gerçek bir kaygı vardı.

Ro’lanthus’un varlığı da durumun dengesini değiştirmişti. Ekip ona henüz tam güvenmiyordu; o da kendisini bu ekibin parçası saymaya henüz cesaret edemiyordu. Yine de geri çekilmedi. Cin Cüce’nin sesi, kırık aynalar ve zincirli ruhlar konusunda yüzü solsa da, bulunduğu yerde kaldı. Bazen güven, büyük yeminlerle değil, kaçmamakla başlardı.

”Şu Pinina...” dedi Maer sonunda sessizliği bozarak. ”Onunla tanışmanın zamanı yaklaşıyor sanırım.”

Pıtırcık Kimdir?

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Büyük Ev’de bu kez önemli bir bilgi daha öğrendik: Bazen bir fülüt yalnızca çalınmaz, gerektiğinde ruhların da ağzını burnunu dağıtır.

Cin Cüce aynalara kaçtı, Pinina’nın adı artık daha karanlık duruyor ve üst katlar giderek daha tehlikeli hale geliyor.

Sahi, sizce Cin Cüce gerçekten kaçtı mı, yoksa artık evin her aynasından bize bakıyor olabilir mi?

Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın. Özellikle Pinina hakkında ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.