
🎵 Meleran hanlarında Vırraklar üzerine söylenen şarkıların sonu pek az zaman aynı biter.
Kimi ozanlar dev kurbağaların aslında lanetlenmiş prensler olduğunu söyler. Kimi ozanlar ise bunu söyleyenlerin ya çok içtiğini ya da Vırrak dilinin menzilini hiç görmediğini iddia eder.
Kurbağam Prens Çıkacak, Hem de En Sarısından da işte bu eski han anlatılarından biridir: rüyasında prensini gören bir genç kadın, onu yutmaya fazlasıyla hazır bir Vırrak, sarışın ve sarı bıyıklı bir kurtarıcı ve onun gümüş renkli konuşan kedisi...
Sarışın adamın günün birinde gerçekten de bir kurbağayı kurtardığı bilinir. Ama hikâyenin tam olarak böyle yaşanıp yaşanmadığı, her handa başka türlü anlatılır.
🎵 Şarkıyı dinlemek için::
YouTube’da aç: Kurbağam Prens Çıkacak, Hem de En Sarısından 🎵
-------------------------------------------------------------------
10. Bölüm — Geniş Alanda Büyük Vırraklamalar

Kurbağanın vıraklaması ve hemen ardından gelen Fırtık’ın uyarısı üzerine Maer kendisini kapı eşiğinin dışına, kapının sağ tarafında kalan duvar dibine atarken Fırtık’da onun zıttı yönünde sol tarafa geçmiş, sırtını duvara vermişti.
Gel gelelim az önce savaştığı ve öldürdüğünden adı gibi emin olduğu kurbağa ile tekrardan yüzyüze gelmek düşüncesi içerisinde eve ve içindeki her şeye öfkelenerek sövmeye başlayan Subutai hızla uşağın kolunu yakalamış, onu bükerek çevirmiş ve adamı acı içerisinde inleterek önüne katmıştı bile.
Maer, “Subutai, ne yapıyorsun?” diye şaşkın bir şekilde bağırırken Subutai odaya doğru, önüne kattığı “Durun, ne olur yapmayın genç efendi,” diyen uşak Sim’uyel ile birlikte yönelmiş, eşiği geçmişti bile.
Subutai kendi öfkesi içerisinde ne yapmakta olduğunu anladığı anda bir vırraklama daha kopmuş ve kurbağanın ağzından fırlayan dili büyük bir şakırtı ile uşağın göğsüne yapışmıştı. Subutai ne kadar sıkı sıkıya asılmış olsa da uşak, Subutai’nin tutmakta olduğu ellerinden büyük bir çekim gücü ile fırlamıştı.
Zaman çok değerliydi. Subutai’de bunun bilincindeydi. Çoktan çektiği kılıcı ile patlatan uşağı kurtarmak için ileriye atılmıştı. Uşak çekim kuvveti altında önce ileriye doğru süzülmüş, ardından büyük bir gümbürtü ile yere düşmüş, dilin kuvvetli çekim kuvveti ince ve zayıf, orta yaşının sonlarındaki bedenini yerde sürükleyerek çekerken adeta korkudan kalakalmıştı.
Nasıl öldürüleceğine dair hiçbir fikrinin olmadığı kurbağayı öldürmek için yerde onun ilerleyişinden daha yavaş bir şekilde sürünen uşağı geçtiği anda kurbağa kendisine doğru yaklaşmakta olan bu yeni tehlikenin farkına varmıştı bile. Yerde sürükleyerek çekmekte olduğu zavallı uşağı bırakmak kaidesiyle dilini gerisin geri çekmiş ve ardından yaylandırdığı bacakları ile hızla ileriye atlamıştı. Bu beklenmedik saldırıdan şans eseri, refleksleri sayesinde kenarı kaçarak kurtulan Subutai kurbağanın hızla yanından geçişini görememişti bile.
Evet, içeride bir şeyler oluyordu. Maer, Subutai’nin beklenmedik hamlesi karşısında şaşkın bir şekilde bir an kalakalsa da daha fazla zaman da kaybedemezdi. Kafasını hafifçe eğerek içeriye baktığı anda uşağın yerde sürüklenmekte olduğunu görmüştü. Yerdeki çürümüş yarı bedeni fark edince hemen durumu anladı. Kurbağa bölünerek, kalbinin olduğu vücut bölümünü tekrardan geriye getirecek şekilde hayata dönmüştü. Kalbin olmadığı bölüm ise kurumuş gitmişti. Belli ki beden enerjisi, kalbin olduğu bölüme geriye dönüyordu. Kurbağayı kesmek bir işe yaramayacaktı o zaman! Demek ki kurbağa her öldüğünde kalbinin kaldığı vücut bölümünü kullanarak tekrar hayata dönecekti. O zaman, geriye sadece kalbi yok etmek kalıyordu. Ya da…
Bakışları koridordaki uzun yolluğa döndüğü anda fikir aklına gelmişti. Hızla ilerledi ve yolluğu çekerek yerden kaldırdı. Yolluk elleri arasında havalanırken vakit kaybetmeden elindeki yollukla birlikte misafir odasına girdi ve zıplayarak, ayakları ile tekmelemek amacıyla ayaklarını havada Subutai’ye doğru çevirmiş olan kurbağanın geçişini ve hemen yanı başında yere konuşunu izledi.
Kurbağa yere yuvarlanırken atılan Maer elindeki yolluğu hızla kurbağanın üzerine attı ve kilimin altında ters dönmüş kurbağanın zıplayıp kendisi ile birlikte havalanmamasını umarak kilimin üst iki köşesine ellerini, alt iki köşesine dizlerini bastıracak şekilde çömeldi.
Vırrak’ın yolluk altında ters dönmüş olması bir şans mıydı, yoksa kaderin bir cilvesi miydi Maer bilmiyordu; ama çoktan yanına gelip kilimi toparlamasına yardım etmeye başlayan Subutai’nin eşliğinde kilimi katladı ve bir bohça haline getirerek kurbağayı içerisinde hapsetti bile. Subutai bohçayı sırtlandı ve ne yapacağını düşünerek etrafına bakınıyordu ki yerden acı içerisinde ayaklanan uşak Sim’uyel “Bu taraftan efendim,” diye seslenerek cama yöneldi. Onlar daha durmasını söyleyemeden camın hemen yanındaki zile basmıştı bile.
Perdeler havalandı, dışarıdaki görüntüde bir dalgalanma oldu. Az önce yağmurlu bir Aransun gecesinin süzüldüğü misafir odası şimdi camdan içeriye giren, ışık saçan, yakıcı bir güneş ile dolmuştu. Uşak pencereleri açarken “Gönder gitsin genç efendi,” dedi ve ardından Subutai pencereye doğru yöneldi.
Fırtık öylece kayıtsız kalamazdı. O da bir şeyler yapmalıydı! Hızla bulunduğu koridordan fırladı ve elindeki bıçağını, yolluğun içerisinde sarılı olan kurbağaya saplamayı amaçlayarak yolluğu bıçaklamaya başladı. Subutai söylene söylene elindeki bohçayı camdan dışarıya fırlatana kadar da arkasından bohçayı bıçaklayarak takip etti.
Bohça ağır değildi. Zira Vırrak önceki boyutlarından çok daha küçüktü. Bunu, şimdi Vırrak’ın olduğu bohçayı sırtlanmış taşıyan Subutai’den daha iyi kimse anlayamazdı. Maer ise hemen arkasında, kurbağanın kaçma ihtimaline karşı iki elini açmış bir şekilde takip ediyordu. Camın yanına ulaştıkları anda Subutai bohçayı omzundan indirdi ve yavaşça kıpır kıpır kurbağanın olduğu bohçayı sağa sola sallamak kaidesi ile devinim kazanmasını sağladı. Ardından tek bir hamlede savurarak camdan dışarıya attı, Maer’de aynı anda camı kapattı.
“Lanet olsun Subuai, neden böyle bir şey yaptın?” diyen endişeli Maer koşarak camın yanındaki ürkmüş; ama gerekeni layığı ile yerine getirmiş olan uşağın yanına yöneldi.
“Hak etti! Hak etmediğini söylesene bana! O kurbağanın bu odalardan birisinde olduğunu bile bile bizi buraya yönlendirdi. Bir de üstüne üstlük bizi burada, onunla yalnız başımıza bırakarak gitti!” Subutai öfkeden çıldırmıştı işte. “Bu eve geldiğim güne de, kapısından girdiğim ana da lânet olsun!” diyordu. “Ben gidiyorum!”
Maer’de evden ve onun getirilerinden sıkılmış olmasına karşılık yine de sakince arkadaşının hareketlerini izlemekle yetindi. Bir yandan da uşağın omzunu tutuyor ve onun iyi olup olmadığına bakıyordu. Subutai, önce misafir odasının kapısına doğru öfkeli bir hızla ilerlemiş, ardından endişeli bakan Fırtık’ın bakışları arasında hızı kapıya ulaşmadan yavaş yavaş kesilmeye başlamıştı.
“Lanet olsun!” diye söylenerek arkasına döndü. “Neler oluyor?” Gitmek istemiyordu. Durumuna, yaşadığı sıra dışı olaylara rağmen garip bir şekilde gitmek istemiyordu. “Bir süredir farkındayım,” diyordu Maer. “Neden bilmiyorum; ama bu evden gitmek istesek bile gidemeyiz. Öyle değil mi Fırtık efendi?”
Fırtık daha da endişeli göründü. Bir hırsızın olabileceği en endişeli portreyi çiziyordu şimdi. “Ben kendimi bildim bileli bu durumdayım. Sizinle birlikte buraya gelmemiz gerektiğini biliyordum; ama nedenini bilmiyordum. Adeta…” Etrafına, duvarlara, eve bakındı. “Adeta bu ev beni çekiyordu.”
“Bizi çekiyordu,” diye düzeltti Maer. “Buraya girmemiz gerekiyordu ve girdik, şimdi de çıkmak istesek bile çıkamayız.”
“Peki ya neden?” Subutai uşağın yanına doğru yaklaştı ve adamın suratına doğru eğilerek “eminim bir açıklaması vardır genç efendi,” diyerek adamın sesini taklit etti.
“Eminim vardır genç efendi, haklısınız!” dedi uşak Sim’uyel üzüntülü bir şekilde. “Ama inanın bende yok. Efendim dönene kadar beklemeliyiz. O size istediğiniz açıklamaları verecektir ve lütfen; ama lütfen hırsız aynasından uzak durun. Normalde sadece ve sadece hırsızlara tepki veren, onları içinde bulunduklarına benzer bir odaya çekerek hapsetmeyi amaçlayan bir aynanın neden size bu şekilde bir tepki verdiğini anlayamadım doğrusu.” Adam üzüntüden resmen iki kat olmuştu.
Maer şaşkın bir şekilde “Hırsızları sadece hapsetmeyi mi planlıyordunuz, yoksa öldürmeyi de mi amaçlıyordunuz?” diye sordu bunun üzerine.
“Hayır efendim, inanın bana o kurbağanın nereden geldiğine dair en ufak bir fikrim bile yok. Sizden önce bizi ziyaret eden hanımefendi ile birlikte gelmiş olması ihtimali olabilir. Zira kendisi yemek ikramına kadar bu misafir odasını kullanmıştı. Yine de onu yemek odasına yönlendirmeye geldiğimde kurbağa murbağa dikkatimi çekmemişti.” Düşüncelere dalmış gitmiş, resmen kendi kendisine konuşmaya başlamıştı.
Sakinleşmeye başlayan Subutai, uşağın gerçekten de hiçbir şeyden haberi olmadığını düşünmeye başlamıştı. Söz hazır kapının eşiğinden bir adım oynamayan şoförün endişe içerisinde sırık sıklam ıslandığı hanımına sonunda gelmişken bu fırsatı kullanmaya karar vererek adama doğru ilerledi ve kolunu adamın omzundan diğer tarafa atarak adamı diğer misafir odasına doğru götürmeye başladı. “Şu hanımefendi,” diyordu Subutai. “nerede şu anda kendisi?”
Uşak “ah, kendisi karnını bir an önce doyurduktan sonra istirahat etmek için üst kattaki dinlenme odasına çekildi.” diyordu ki ikisi birlikte odadan çıktılar. O sırada raftaki ve yerdeki kitaplar dikkatini çeken Maer hızla ilerledi ve kitaplara baktı.
Kitaplar, eğer ki iyi bir okuyucuysanız sizi baştan çıkartmayı çok iyi bilirler. Zira Maer’de her zaman iyi bir okuyucu olarak bilinmişti. Bu sefer kitapları karıştırırken hiç çekinmedi. Tam tersine temkinliydi. Zira bu evde büyülü bir şeyler olduğunu biliyordu. Doğru olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ve Maer, büyüye karşı temkinli olması gerektiğini öğrenecek kadar deneyime sahipti. Belki de Meleran’da hiçbir büyücünün sahip olmadığı kadar çok deneyime sahipti.
Kitapların isimlerinin diğer odadakilerin bire bir aynısı, kendilerinin de muhtemel birer kopyası olduğunu bilmek için hepsine tek tek bakmasına gerek yoktu. Her şey gibi bu kitaplarda diğer odanın bir varyasyonu, yansıması gibi düzenlenmişlerdi. Üç tanesi hariç!
Zira onlar raftaki yerlerinde değil, yerdeydiler. Hayır! Bir tanesi eksikti! Kayıp kitabın, adı ‘Yalnız Bir yolcu: Subutai’ olan kitap olduğunu anlaması için incelemesine de gerek yoktu. Yeni tanıştığı; ama git gide alıştığı kader dostuna hak vermeden de edemiyordu doğrusu. Zira birazdan, Subutai bizzat uşak Sim’uyel’i oyalarken kendisi ile bir ilişkisi olduğunu düşündüğü kitabı bir güzel alacaktı.
‘Bir Dünya Dolusu Delalet’ yazan kitaba şöyle bir göz attı. Meleran’ın dört bir yanına yayılmış olan delaletlerden bahsediyordu. İlk açtığı sayfada kuzeye açılan bir geçitten ve o geçidi koruyan barbar halkla ilgili bir makaleye denk geldi. Geçitten akın akın gelen bir delaletten söz ediliyordu ve halkın nasıl olup da… Maer okumak için kafayı yiyebilirdi. Kitabı kapattı. Masallarla zaman harcanacak zaman değildi şimdi. Sayfalarını şöyle bir karıştırdı ve “Barbarların geçmişin kirli sayfalarında yaptıklarını biliyor muydunuz?” şeklinde başlayan bir makale gördü. “Bozkırların gerçek hakiminin barbarlar olduğunu mu sanıyordunuz?”
Maer kitabı hızla kapattı ve raftaki yerine koydu. Evin sahibi gelince bu kitabı okumak için izin istemeyi kafasına koydu. Meraktan ölecekti; ama zamanı değildi.
O kitabı karıştırırken Subutai diğer odaya, yanında uşak ile birlikte giriyordu. “Hanım efendi çok yorgun gözüküyordu. Yemeğini yiyecek kadar bile beklemedi doğrusu.” diyordu Sim’uyel.
“Biz de onunla tanışmak isterdik açıkçası,” diyen Subutai karşıdaki aynayı fark edince tırsmadan edemedi. Şimdi aynanın durumunu daha iyi anlıyordu. Ona bir daha yaklaşmamayı aklının bir köşesine yazmıştı bile. Derken aynadaki yansımayı fark etti. Resmen Maer aynanın karşısına geçmiş kitapları karıştırıyordu.
Alnından boncuk boncuk terler dökülmesine engel olamadı ve uşak “Ne oldu genç delikanlı?” diyerek aynaya doğru dönecek oldu. Subutai hızla ileriye atılarak “Ah, yok bir şey yok,” diyerek uşağı yavaşça çevirdi ve masanın ortasına dikkatini çeken çaydanlığı göstererek “Çok susadım,” dedi. “Çay taze görünüyor. İkram etmeyecek misiniz?”
Uşak “Ah,” dedi. “Zaten size getirdim ben o çayı; lakin yemekten önce çay içer misiniz, içmez misiniz bilemedim, çayı demledikten sonra emin olamadım.”
‘Kendi İnsanlarını Avlayan Adam’, ‘Başkalarının Efendisi’, ‘Bilinmeyen Bir Adanın Sakinleri’ Hepsini okumak için neler vermezdi Maer; ama söz konusu kitaplar onlar değillerdi. Hatta ‘Seidonkel Adası Tarihçeleri’ yazan kitabı okumamak için saçlarını bir miktar yolması gerekti. Bu kitap mutlaka okunması gereken bir kitaptı. Ustasında da bir eşi vardı ve bir keresinde okumak istemiş, ustası henüz erken olduğunu söyleyerek onu terslemişti. Şimdi tam karşısında, savunmasız bir şekilde duruyordu işte!
‘Al-İş Tebeşirler Ülkesinde’, ‘Temel ile Meleran Bilmeyecikleri’ yazan kitapları hızla geçti. Zira en ilgisini çekmeyenler bu masal kitabı gibi duran kitaplardı.
‘Gizli Ruh Hastalıklarının Çok Gizli Tedavileri’
İşte, orada, öylece duruyordu! Aradığı kitap buydu. Hepsinin içinde bir şekilde onunla ilgisi olduğundan emin olduğu. Bu evde her ne işleri varsa, kitaplardan birisinin Subutai ile, diğerinin Maer ile ilgili olması bir tesadüf değildi. Uşağın onlara kitapları karıştırmamalarını söylemiş olmasının bir tesadüf olmadığı gibi!
“Heh, neyden bahsediyorduk?” diye soruyordu uşak çaydanlıktan Aransun’da oldukça meşhur olan ve çay içimini eşsiz bir hale getiren ince belli cam bardaklara çayları doldurup bardakları nazikçe çay tabaklarına yerleştirirken.
“Bizi hanımefendi ile tanıştırmanızı arzu ettiğimizden bahsediyorduk,” diye konuyu tekrardan hanım efendiye getirdi Subutai. O sırada Fırtık’ın merakla aynaya doğru ilerlediği de gözüne takılmış, kaşlarını çatmıştı. Uşak yine onun bakışlarını takip edecek olunca hemen sesini hafifçe yükselterek sözünü tekrar etme gereği duydu. “Bu mümkün müdür? Kendisi ile bizi tanıştırabilir misiniz?”
Uşak bakışlarını tekrardan ona çevirirken aynanın önünde duran Fırtık bir anda yok oldu. Ayna, hırsız Fırtık’ı almış ve götürmüştü. Subutai gözlerini devirirken uşak Sim’uyel “Tabii ki de tanıştırırım; lakin kendisi şu anda dinleniyor. O da sizin gibi efendimin dönüşünü bekliyor. Siz de çayınızı içtikten sonra kısa bir süre dinlenebilir ve yemeğinizi yiyebilirsiniz. Ardından oturma odasında hepinizi bir araya getirebilirim. Böylece efendim dönene kadar muhabbet edebilirsiniz. Ne dersiniz?”
Subutai kabul etmekten başka çaresi olmadığını anladığında Maer aynanın diğer ucunda, odanın karşısındaki ikinci misafir odasında aradığı kitabı bulmuş gibiydi. Sayfalarını karıştırıyordu. Bir sayfada ‘Delikurgu Bulgusu’ yazıyorsa birkaç sayfa boyunca bu hastalığa değiniyor, ardından başka bir sayfada ‘Üstat Üstünlüğü’ şeklinde bir tanımlama ile yeni bir hastalığa geçiyordu. Ve bu durum bu şekilde, hastalığın hastalığı takip etmesi ile sürüp gidiyordu. Her sayfada hastalık ile ilgili birisinin, muhtemelen tedavisini bulan ya da o hastalıktan en çok çeken kişinin bir resmi ve resminin altında da adı bulunuyordu.
Maer hızla sayfalar arasında ilerlerken diğer odada uşak Sim’uyel “Arkadaşınız nerede kaldı?” diye sormuştu aniden onu oyalamakta olan Subutai’ye.
Subutai tam çayından bir yudum alırken yerinden sıçramış ve hatta elini de bir miktar yakmıştı. “Tuvaleti gelmiştir belki?” diye sordu ne diyeceğini bilemeden.
O sırada Maer o sayfada duru vermişti. Henüz çektirmemiş olduğu, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu belli olan bir resmi öylece kendisine doğru bakıyordu. Elinde, üzerinde dört yanında dört farklı renkte birer kristal olan tahtan oyulmuş kısa bir asa tutan bu Maer otuzlu yaşlarında olmalıydı. “Dalga geçiyorsunuz, değil mi?” diye sordu etrafındaki eve doğru bakarak. Sayfa numarası yüz on birdi. Sayfanın tepesinde hastalık tanımlı olarak ‘Derin Duygular’ yazıyordu. Ne de güzel bir tanımlamaydı bu Maer’in hastalığı için.
Maer, kendi hastalığına bu ismi daha Diş Dağları yolundayken vermişti. Hastalığın pençesinde, insanlardan ve hatta yaşayan her türlü canlıdan kaçarcasına ulaşmıştı Diş Dağlarına. Ölmeye bu kadar yakın olduğu başka bir zaman hiç hatırlamıyordu. Elinden gelse o acı dolu yolculuğu hafızasından çıkarıp atardı; ama yaşamıştı işte. Neyse ki bir simyacı ile temasa geçmiş ve o da kendisine derin duyguları bastıran, duyguların önüne geçen bir otu olduğundan bahsetmişti. Nasıl bir şanstı bu böyle?
Üç sayfa, yüz on birinci sayfadan başlayarak giden üç sayfa vardı. Maer tereddüt bile etmedi. Üç sayfayı olduğu gibi yırttı ve aldı. Sayfaları katlayarak beline takarken ve cübbesini de üzerine örterken elleri titriyordu. Tereddütten değil, heyecandan. Hastalığının tedavisini içeren bir kitaba mı denk gelmişti? Bu nasıl olabilirdi? Onca zaman sonra! Bundan birkaç yıl sonra tedaviyi elde etmiş mi olacaktı? Adı kitaplarda, bu hastalığı bulan kişi olarak mı yer alacaktı?
Derken kalakaldı… Karşısındaydılar… Kocaman, çekik gözlerle kendisine bakıyorlardı. Birisi mavi, diğeri ela… Tüylü, tehlikeli, beklenmedik.
Camın dışından öylece onu ve evin içini inceliyormuş gibi görünen bir Catterian’dı bu. Cam kapalıydı evet; ama Maer bir anda, kendisini incelediğini yeni fark ettiği, kafasında bir kukuleta olmasına karşılık yine de tüylerinin renginin bembeyaz olduğunu rahatlıkla fark edebildiği bu kedi kadın karşısında korku ile sıçramadan yapamamıştı. Kedi kadın bir an ona bakar gibiydi, ardından odanın geri kalanına bakışlarını çevirmişti ki Maer hızla atladı ve perdeleri kapattı.
“Defola!” diye seslenen daha uzak bir sesi ilk defa o anda, perdelerin arkasında sindiğinde duydu. “Mırr ne var?” diye geriye seslendi evin dibindeki, az önce odayı incelemekte olan kedi. “Bu kilim kutsal mekandan fırladı. İçinde hareket eden bir şey var.”
Maer o anda kedi kadınların kendisini, evin içindekileri göremediğini anlayarak büyük bir rahatlama hissetti. Evet, Fırtık’da evin içine, dışarıdan baktığında hiçbir şey göremediğinden bahsetmemiş miydi?
Derin bir nefes alarak diğer odaya yönelecekti ki Fırtık’ın bir yansıma gibi aynadan oraya aktarıldığını fark etti. Fırtık öylece, şaşkın bir şekilde kendisine bakarken “Uşak doğru söylüyor Maer,” diye bildirdi.
BÖLÜM NOTU
10. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Bu evde, yerinden kıpırdamayan kurbağalar, içeridekileri gizleyen pencereler ve artık duvarların ötesinden sizi izleyen gözler var.
Eğer bu gizem ilginizi çektiyse, takip etmek, favorilere eklemek ya da yorum yazmak, hikayenin daha fazla okuyucuya ulaşmasına yardımcı olur.
Sizce asıl tehlike evin içinde mi, yoksa dışarıda mı bekliyor?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı