40. Bölüm — Talon, Sim’uyel’e Karşı

Zaman kırılan son kürenin içinden geri döküldü.
Bu kez küçük bir nefes gibi değildi. Ev, bütün odalarıyla geriye çekildi. Bir Varmış Bir Yok Olmuş’un içinde az önce sağa akan her şey, birkaç kalp atışının tersine kapılmış gibi eski yerine döndü. Lokumlar taş zeminde geri yuvarlandı. Bıçaklar ve çatallar şıngırtılarını içlerine çekti. Kırık küre parçaları üst katta ait oldukları anın kenarına sürüklendi. Pinina’nın çığlığı, daha doğmadan boğazına geri itildi. Devasa cam yüzey, onu yine yerinde tuttu. Ev sağa yatmadı.
Daha doğrusu henüz yatmamıştı.
Sim’uyel bunu hatırlıyordu.
Bütün bedeniyle hatırlıyordu.
Son büyük küreyi kıran oydu. Kırılmanın merkezinde olduğu için zamanın geri alınan kısmı onun üzerinden akıp geçmiş ama onu sürükleyememişti. Üst kat koridorunda bir an sendeledi, sonra başını kaldırdı. Talon yine karşısındaydı. Pinina yine kapının ardındaydı. Devasa cam yüzey yine hapsin düzenini tutuyordu.
Sim’uyel duvarlara döndü.
“Sakın ola ki yan yatma!” diye bağırdı. “Yoksa Pinina kurtulacak!”
Talon’un gözleri kısıldı.
Bu sözün kime söylendiğini o anda anlamadı. Ev’e mi? Sim’uyel delirmiş miydi? Yoksa bu ev gerçekten uyanmış ve ona seslenebilecek kadar canlı mıydı? Bu soruların her biri tehlikeliydi ama Talon’un hedefi değişmedi.
Kapı.
Pinina.
Usta’sı.
Duvarların içinde Maer de hatırlıyordu.
Yan yatışı, herkesin sağ duvara savruluşunu, Cin Cüce’nin zincirde sallanışını, Fırtık’ın kedi gibi düşemeyişini, Subutai’nin Khalid’in üstüne çöküşünü, en önemlisi Pinina’nın cam yüzeye çarpıp hapsin dengesinden kurtuluşunu hatırlıyordu. Zaman geriye alınmıştı ama utancı geri alınmamıştı.
Maer, evin duvarları içinde sessizce büzüldü.
“Tamam,” dedi. “Tamam. Yan yatmak yok.”
Ev, onun pişmanlığını hissetti. Bir çocuk gibi değil artık. Daha büyük, daha uyanık, daha dikkatliydi. Ama hâlâ yeni uyanmış bir bedenin coşkusu vardı üzerinde. Hareket etmek istiyordu. Kendini savunmak istiyordu. Düşmanlarını dışarı atmak, dostlarını korumak, kirini temizlemek istiyordu.
Maer onu anladı.
“Bu kez küçük,” dedi. “Sadece küçük.”
Kuşların uçuşunu hatırladı. Yan yatmayı değil, kanat ucuyla denge bozmayı. Gövdeyi bütünüyle çevirmek yerine, rüzgârı azıcık kırmayı.
Ev dikkat kesildi.
________________________________________
Giriş katında her şey, yan yatmadan önceki ana dönmüştü.
Fırtık hâlâ Kızıl Büyücü formundaydı. Minik kızıl cüppesinin kenarları titriyor, bıyıklarının uçlarında kıvılcımlar geziniyordu. Runik karşısında duruyor, mavi enerjileri avucunda sıkıştırıyor, mor çizgilerle onları yönlendirilebilir buz sarkıtlarına dönüştürüyordu. Havadaki sarkıtlar komut bekleyen küçük, soğuk mızraklar gibi süzülüyordu.
Fırtık ateş toplarını iki elinde çevirdi.
“Şimdi bunu daha önce yapmış gibi hissediyorum,” dedi.
Runik cevap vermedi.
Fırtık omuz silkti. “Neyse. Yine de seni yakacağım.”
Ateş toplarını saldı.
Runik ilk ikisini buzla karşıladı. Üçüncü top, buz sarkıtlarının arasından kıvrıldı ve cübbesinin kenarında patladı. Runik, Fırtık’a bakarken artık yalnız öfkeli değil, hesaplıydı. Kedi küçük büyülerle onu oyalıyordu. Ama savaş alanını değiştiren şey yalnız kedi değildi. Merdivenlerdeki elf fülütüyle Bokları ve sarmaşıkları yönlendiriyordu. Subutai, Khalid’in karşısında bir tilki gibi kıvranıyordu. Ev, arada sanki zeminin içinden nefes alıyordu.
Runik buz sarkıtlarını havada iki halka halinde dizdi.
Fırtık birkaç taneden fazlasına izin vermemek için hemen saldırdı.
Kırmızı top buzla çarpıştı. Buhar patladı. Fırtık buharın içine iki küçük ateş çekirdeği daha gönderdi. Runik mor enerjiyi kısarak sarkıtları dar açıyla çevirdi. Bir sarkıt Fırtık’ın yanından geçip duvara saplandı. Maer bunu, evin derisine batan bir iğne gibi hissetti.
Canı yandı.
Maer’in dikkati bir an oraya kaydı ama kendisini tuttu. Her acıya koşamazdı. Artık bunu öğreniyordu.
________________________________________
Davor, sarmaşıkların arasında yeniden kükrüyordu.
“Bu eve hiç gelmememiz gerektiğini söylemiştim Khalid!” diye böğürdü. “Baksana hiç onuruyla dövüşen yok, her yerde büyüsel ucubelik dolu!”
Cin Cüce, merdivenlerde Ro’lanthus’un arkasından başını uzattı. Zincir ayağına bağlı olduğu için fazla ileri gidemiyordu ama dili zaten hiçbir zaman zincire ihtiyaç duymamıştı.
“Duydun mu uzun kulak?” dedi. “Koca ayının gururunu yine bacaklarından yakaladık. Biraz daha tiz çal da silahını da öyle bir bağlayalım ki elinde kılıç mı var, utancının sapı mı, kendi bile anlamasın!”
Ro’lanthus’un yüzü kızardı.
“Böyle konuşmak zorunda mısın?”
“Ben zorunda değilim,” dedi Cin Cüce. “Ama evren benim yeteneğimi boşa harcamamı istemez. Çal!”
Ro’lanthus fülüdü dudaklarına götürdü. Parmakları perde deliklerinin üzerinde titredi ama bu kez notayı çabuk toparladı. Tiz ses taş zemine indi. Sarmaşıklar, Davor’un ayak bileklerinde ve silah tutan kolunda yeniden kıpırdadı.
Cin Cüce hemen heyecanlandı. “Evet! Böyle! Tizi yukarıda tut. Fazla kalınlaştırırsan bu iri ahmak kendini kurtarır, fazla inceltirsen bizim de ayaklarımızdan başlar. Ben ayaklarımdan başlayan hiçbir şeye güvenmem.”
Ro’lanthus’un kulağının ucu daha da kızardı.
Nota bir an sendeledi.
Davor fırsatı yakaladı. Silah tutmayan elinin bileğini içeri çevirdi, sarmaşıkları derisine göme göme gevşetti ve yerde duran ekmek bıçağına uzandı. Bıçağı kapıp silah tutan elindeki yeşil gövdeleri kesmeye başladı.
Cin Cüce’nin gözleri büyüdü.
“Bak gördün mü? Gördün mü? Utanınca sanat çöküyor!”
Davor ikinci sarmaşığı kesti.
Cin Cüce çığlık attı ve Ro’lanthus’un arkasına saklandı. Daha doğrusu saklanmaya çalıştı. Zincir kısa kaldığı için gövdesinin yarısı hâlâ dışarıda kalıyordu.
“Beni daha iyi sakla!”
Ro’lanthus fülüdü bırakmadan, “Ben seni nasıl saklayayım?” dedi.
“Gövdeni genişlet! Elf değil misin? Bir işe yara!”
Ro’lanthus cevap vermedi. Çünkü Davor artık çok daha fazla serbestti.
________________________________________
Subutai, Khalid’in karşısında yeniden ayaktaydı.
Zamanın geri alındığını bilmiyordu. Ama savaşın ortasında bazı şeylerin ikinci kez yaşanıyormuş gibi gelmesine alışkındı; insan yeterince belaya girince kader bile tembel bir yazar gibi aynı anları tekrar tekrar kullanıyormuş hissi verirdi.
Khalid’in yüzündeki yanık korkunçtu. Buna rağmen gözleri hâlâ savaşı okuyordu. Subutai’nin kılıcı hafifçe aşağıda, omuzları gevşek, bakışları ise odanın içindeydi. Kırık masa bacağı. Dağılmış masa örtüsü. Çatal bıçaklar. Kırık tabak parçaları. Ezilmiş lokumlar. Dökülmüş sos. Yarı devrilmiş sandalye. Bir şamdan.
Ve ayağının hemen yanında turuncu bir lokum.
Subutai’nin kaşı kıpırdadı.
“Turuncu neydi?” diye havaya sordu.
Ro’lanthus merdivenlerde kendine gelmeye çalışırken Cin Cüce bu soruyu duydu. Gözleri parladı.
“Tam sana göre!” diye bağırdı. “Yardımı olacaktır!”
Sonra kıkırdadı.
Bu kıkırdama, birinin mezar taşına çiçek bırakırken altına patlayıcı yerleştirmesi gibi güven veriyordu.
Subutai lokuma baktı.
“Detay verebilirdin,” dedi.
“Detay sıkıcıdır!”
“Öldürür mü?”
“Her şey öldürür!”
“Kumar gibi.”
Subutai bunu yüksek sesle söylemedi. Ama yüzü söyledi.
Khalid, karşısındaki tilkinin bir şey çevirdiğini anladı ve ileri atıldı. Kılıcı tepeden indi. Subutai lokuma eğilirse ölecekti. Eğilmezse fırsatı kaçıracaktı. Bu evde fırsatlar genellikle insanı öldürmeden önce küçük bir tatlı gibi görünüyordu.
Subutai kılıcı açıyla karşıladı. Khalid’in darbesini tam tutmadı; yana kaydırdı. Aynı anda sol ayağıyla kırık tabak parçasını havalandırdı. Parça Khalid’in yüzüne doğru çıktı. Barbar başını çevirmek zorunda kaldı. Bu bir nefesti.
Subutai yere neredeyse dizinin üstünde kaydı, turuncu lokumu iki parmağıyla kaptı ve Khalid’in ikinci darbesi daha inmeden ağzına attı.
Tadı sıcak değildi.
Ağırdı.
Sanki lokum değil de küçük bir yumruk çiğniyordu.
Khalid’in kılıcı geldi.
Subutai karşıladı.
Normalde bu darbe onu geri iterdi. Bu kez Khalid’in kılıcı durdu.
Subutai’nin kolları bir anda şişti.
Kaslar gömleğinin altında kabardı, sonra gömlek dayanamadı ve dikişlerinden birkaç yerde gerildi. Kolları bedenine göre saçma biçimde büyüdü. Sanki Davor’un iki kolunu söküp Subutai’ye takmışlardı ama geri kalanını unutmuşlardı. Kılıç elinde hafifledi. Hem de rahatsız edici derecede hafifledi.
Subutai itti.
Khalid geriye savruldu.
Duvara kadar gitti ve sertçe çarptı.
Subutai kendi kollarına baktı.
Sonra kılıcı havaya kaldırdı. Kılıç sanki tüyden yapılmıştı.
“Bunu…” dedi.
Kollarını biraz daha kaldırdı. Bir sandalye ayağına yanlışlıkla çarptı ve ayağı kırdı.
“Bunu sevdim.”
Cin Cüce merdivenden bağırdı. “Kollar geldi, akıl hâlâ yok!”
Subutai ona dönmeden, “Bunu da sonra konuşacağız,” dedi.
Khalid duvardan doğrulurken yerde bir lokum gördü.
Turuncuydu.
Ya da turuncuya benziyordu.
Cin Cüce’nin yüzü değişti.
“Onu yemeni hiç önermem!” diye bağırdı.
Khalid yanık yüzüyle ona baktı. “Neden? Bu da turuncu değil mi?”
“Evet ama o köz turuncu. Ya da ben o ismi verdim. Renk körü barbarlara tatlı eğitimi vermek zorunda mıyım?”
Khalid lokumu ağzına attı.
Subutai’nin yüzündeki eğlence bir anda söndü.
“Kötü oldu, değil mi?”
Cin Cüce başını iki yana salladı. “Kişiye göre değişir.”
Khalid’in bedeni büyüdü.
Sadece kolları değil.
Omuzları genişledi. Göğsü şişti. Bacakları kalınlaştı. Kalçası bile zırhının altında daha iri, daha ağır, daha korkunç bir biçim aldı. Zaten büyük olan adam, bir anda odanın anlamını daraltan bir gövdeye dönüştü. Kılıcı elinde artık küçük görünüyordu.
Subutai dönüşüm tamamlanmadan yerdeki kırık yemek masasını kavradı.
Yeni kolları bunu kolaylaştırdı.
Masayı kaldırdı ve Khalid’e fırlattı.
Khalid iki eliyle havada yakaladı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra barbar, artık nefret ettiği yemek masasını bütün gücüyle duvara çarptı.
Masa paramparça oldu.
Parçalar etrafa yağdı. Ev bunu acıyla hissetti. Maer de hissetti. Ama bu kez kendini tutmak zorundaydı.
Khalid’in arkasından boğuk, derin ve fazlasıyla utanç verici bir ses çıktı.
Oda bir an durdu.
Subutai gözlerini kırpıştırdı.
Fırtık, Runik’e ateş topu fırlatmayı bile yarım nefes unuttu.
Cin Cüce ağzını açtı.
Ro’lanthus, “Hayır,” dedi hemen. “Söyleme.”
Cin Cüce dudaklarını sıktı. Bunun ona fiziksel acı verdiği belliydi.
Khalid’in yüzünde çok küçük, neredeyse görünmez bir utanç gölgesi geçti. Sonra o gölgeyi öfkeyle ezdi.
Subutai dev kollarını kaldırdı. “Koridorun sonunda tuvalet var.”
Khalid hırladı.
“Ama dikkat et,” dedi Subutai. “Klozetin yalayıp yutma huyu var. Kıçını kaptırma.”
Fırtık hemen bağırdı. “Neden uyardın? Bıraksaydın da Boklar peşine düşseydi! Hiç çakallığa kafan çalışmıyor.”
Subutai, “Benim çakallığım şu anda pazularımda yoğunlaştı,” dedi.
Khalid saldırdı.
Maer, evi hafifçe aşağı doğru pike ettirdi.
Bu kez yan yatmak yoktu. Ev yalnız bir kuşun kanat ucuyla yaptığı küçük bir düzeltme gibi kıvrıldı. Giriş katında zemin bir an göğsünü indirip kaldırmış gibi oldu. Subutai de sendeledi ama bacakları hâlâ normal olduğu için çabuk toparlandı. Khalid’in devleşmiş bedeni ise kendi ağırlığını takip etmekte gecikti. Barbar geriye kaydı, sırtını duvara dayadı ve dengesini kurtarmak için kılıcını zemine bastırdı.
Subutai kollarına baktı.
Sonra zemine baktı.
Sonra havaya.
“Bunu sen mi yaptın ev?” dedi.
Cevap gelmedi.
Ama başka bir pike geldi.
Khalid yeniden dengesini aradı.
Subutai gülümsedi.
“Sanırım anlaştık.”
________________________________________
Ro’lanthus, yüzündeki soğuk darbenin uyuşukluğunu silmeye çalışırken fülüdü yeniden dudaklarına götürdü.
İlk aklına gelen notayı çaldı.
Bu nota sarmaşık değil, daha önce Bokları uyandıran kontrol notasına yakındı. Mahzen kapağından gelmiş iki Bok hâlâ giriş katında dalgalanıyor, Davor’un ve sarmaşıkların etrafındaki karmaşada yönünü kaybetmiş gibi duruyordu. Nota onları hatırlattı.
Boklar kıpırdadı.
Bu kez Davor’a değil, Runik’e doğru hareketlendiler.
Runik bunu fark ettiğinde Fırtık’ın iki ateş topu daha geliyordu. Birini buzla karşıladı. İkincisi omzunda patladı. Aynı anda Bok kütlesinin kendisine doğru aktığını gördü.
Runik mavi enerji topladı.
Bokları dondurmak gerekiyordu. Bunu düşünmek bile iğrençti ama seçenek yoktu. Mavi enerjiyi avucunda sıkıştırdı, mor çizgilerle yere yaydı. Soğuk, taşın üstünden Boklara doğru yürüdü.
Fırtık bunu fırsat bildi.
“Bak şimdi,” dedi. “Bokla buz arasında kalmak nedir öğreniyorsun.”
Üç mini ateş topu arka arkaya Runik’in kafası çevresinde patladı. Biri kulağının yanında, biri omzunda, biri de cübbesinin başlığında. Runik büyüyü bozmadı ama yüzündeki öfke artık çizgi çizgi okunuyordu.
Davor, elindeki ekmek bıçağıyla son sarmaşığı kesti.
“Yeter!” diye kükredi.
Geri çekildi. Koridora doğru birkaç adım attı. Ro’lanthus hemen sarmaşık melodisine geçmeye çalıştı. Tiz nota yeniden yükseldi. Sarmaşıklar Davor’a doğru uzandı ama mesafe artık fazlaydı. Yeşil gövdeler taş zeminde ilerledi, uzandı, kıvrıldı; fakat Davor koridorun daha gerisindeydi.
Maer küçük bir dalış yaptı.
Ev, gökyüzünde bir kuş gibi hafifçe aşağı süzüldü.
Davor istemsizce koridordan geriye, Ro’lanthus’un yönüne doğru kaydı. İri barbar hemen kılıcını zemine bastı, dizlerini kırdı, kendini durdurdu. Yine de birkaç adım kaymıştı. Gözleri büyüdü.
“Yüce Horn,” diye homurdandı. “Bu evi bilerek kirletmedim. Üzerime kendileri geldi. Eğer bu ev bir ruhsa, ki şu an hiç kuşkum kalmadı, söyle ona savaş bitince yerleri ben silmeyeceğim ama özrümü kabul etsin.”
Cin Cüce, “Bu özür bok kokuyor,” dedi.
Davor ona baktı.
Cin Cüce yeniden Ro’lanthus’un arkasına saklandı.
________________________________________
Üst kat koridorunda savaş, artık bütün evin en keskin yerine dönüşmüştü.
Sim’uyel’in elindeki mendil yorgun bir kuş gibi değil, küçük bir fırtınanın kuyruğu gibi hareket ediyordu. Her savuruşunda koridor cevap verdi. Tabaklar, fincanlar, çatallar, bıçaklar, kaşıklar, kepçe, tepsi parçaları ve kırık kürelerin arasında kaybolmuş ince cam parçaları havalandı. Duruman’ın odasının kapısı aralıktı; daha önce hiç görünmemiş o odanın içinden ağır bir yorganın ucu, metal bir su ibriği, birkaç eski anahtar, kalemler, rulo haritalar ve bir çift yıpranmış terlik bile hareketlenmeye başlamıştı.
Talon ilk kez gerçekten dikkatle baktı.
“Bu telekinezi değil,” dedi.
Koridor, Sim’uyel’in mendilinin ucunda yalnızca hareket etmiyordu; hatırlıyordu. Tabaklar yemek masasında durdukları ağırlığı, bıçaklar keskinliklerini, anahtarlar kilit arayan küçük inatlarını, eski kaşıklar avuç içine oturan kıvrımlarını hatırlıyordu. Sim’uyel onları havada itip kakmıyordu. Onlara evin içinde bir yerleri olduğunu, o yerden kopup başka bir yere varabileceklerini söylüyordu. Mendil, bu sözün diliydi.
Duruman’ın odası da bu dile cevap verdi.
Kapı biraz daha aralandı. İçeriden, yıllardır kimsenin dokunmadığı bir düzenin kokusu geldi. Eski kâğıt, kuru mürekkep, saklanmış sabır, yatağın üzerinde katlı duran ağır yorgan, başucunda eğilmiş küçük bir kandil, çalışma masasının kenarında yan yana dizilmiş kalemler, harita rulolarını tutan deri bağlar, duvarda asılı anahtarlar, metal su ibriği, yatağın altında unutulmuş bir çift eski terlik… Hepsi bir an Sim’uyel’in mendilinin hareketiyle ürperdi. O oda, Duruman’ın yokluğunda bile onun düzenini korumuştu. Şimdi o düzen savaş alanına çağrılıyordu.
Talon’un bakışı mendile indi.
“Büyülü nesne,” dedi alçak sesle. “Ama nesneden fazlası. Bir komut değil. Bir ikna.”
Sim’uyel mendili bileğinin etrafında döndürdü. Üç bıçak Talon’un soluna, bir tabak sağından, tepsi parçası aşağıdan geldi.
Talon hafifledi.
Şeffaf enerji ayaklarının altına ince bir boşluk verdi. Ağırlığı azaldı. Bıçaklar geçerken gövdesi olması gereken kadar orada değildi. Tabak cübbesini sıyırdı. Tepsi parçası duvara çarptı.
“Eşyaları itmiyorsun,” dedi Talon. “Onlara inanacakları yönü söylüyorsun.”
Sim’uyel cevap vermedi.
Mendil sertçe savruldu.
Duruman’ın odasındaki ağır perde kopar gibi yerinden çıktı ve koridora dolandı. Talon’un gövdesine sarıldı. Kumaş omuzlarını, kollarını, belini kavradı. Aynı anda çatallar perdeye saplandı. Bir bıçak kumaşı gerdi. Sim’uyel mendili çekti. Perde sıkıştı.
Maer fırsatı gördü.
Duvarların içinden derin duyguları çağırdı.
Korku.
Yalnızlık.
Evin reddedişi.
Pinina’ya ulaşırsa bütün odaların, bütün kapıların, bütün sıcaklığın bir anda kirlenip susacağı hissi.
Maer bunu Talon’a gönderdi.
Korku perdeye sarılı bedene çarptı.
Talon’un yüzü bembeyaz oldu.
Maer bir an başardığını sandı.
Sonra yüz çatladı.
Korku, insanın içine değil, suya düşmüş bir yansımanın üzerine inmişti. Perdenin sardığı bedenin ağırlığı yanlışlaştı. Kumaşın altında bir gövde varmış gibi duran şey, önce titredi, sonra içeri çöktü. Çatallar boşluğu deldi. Bıçak duvara saplandı. Perde bir anda sönmüş bir çadır gibi yere düştü.
Gerçek Talon, Duruman’ın odasının kapısına yakın bir gölgede belirdi.
“İyi,” dedi. “Ev de savaşıyor.”
Sim’uyel mendili geri çekti.
Maer’in içi buz gibi oldu.
Yanlış hedefe saldırmıştı.
Talon bunu görmüştü.
“Daha da iyi,” dedi Talon. “Ev bölünmüş.”
Sim’uyel’in sesi sakindi. “Bu ev bölünmez. Sadece seni fazla yerden reddediyor.”
Talon gülümsedi. “O halde reddedişinin nereye baktığını değiştirelim.”
Maer, bu kez öfkeyle değil dikkatle baktı. Talon’un gerçek bedenini bulmak istiyordu. Evin duvarlarına, döşeme tahtalarına, kapı pervazlarına, camdaki yansımalara sordurdu bunu. Hangisi ağırlık bırakıyordu? Hangisi nefes alıyordu? Hangisinin adımı zeminde gerçekten küçük bir baskı yaratıyordu? Bir an bulduğunu sandı. Şeffaf cübbenin kenarında, sol omuza yakın bir titreşim vardı. Maer gri enerjiyi o noktaya toplamaya başladı.
Ama Talon’un ilizyonu yalnız gözü kandırmıyordu.
Ağırlık da taklit ediliyordu. Nefes de. Hatta adımın zeminde bıraktığı küçük niyet bile.
Maer bunu anlayana kadar koridorda iki Talon belirdi.
Biri Pinina’nın kapısına doğru ilerledi. Diğeri Duruman’ın odasının eşiğinde kaldı. Sim’uyel’in mendili bir an kararsız kalmadı; adam kararsızlığa izin verecek kadar acemi değildi. Tepsiyi kapıya yürüyene, anahtarları eşiğin yanındakine gönderdi. İkisi de aynı anda saldırıya uğradı.
Kapıya yürüyen Talon, tepsi göğsüne çarptığında dağıldı.
Eşikteki Talon anahtarların içinden geçti.
O da yansıydı.
Gerçek Talon, Sim’uyel’in sağında, koridor duvarına yarım adım mesafede ortaya çıktı.
Maer duvarı orada kabarttı.
Gri enerji taşın içinde toplandı, küçük bir omuz darbesi gibi dışarı itildi. Talon’un bedenini duvara sıkıştırması gerekiyordu. Ama Talon şeffaf enerjiyle hafifledi. Darbe onu ezmek yerine cübbesini savurdu. Talon yarım adım kaydı, sonra yeniden ağırlık kazandı.
Sim’uyel mendili savurdu.
Duruman’ın odasından metal su ibriği fırladı. Talon’un başına doğru geldi. Talon elini kaldırdı. Şeffaf bir örtü ibriğin önemini Sim’uyel’in zihninde bir an azalttı; mendil hâlâ hareket ediyordu ama hedef seçimi bulanıklaştı. İbrik Talon’un omzunun yanından geçti, duvara çarpıp patladı. İçindeki su zemine döküldü.
Sim’uyel suyu bile kullandı.
Mendil aşağı indi. Su, ince bir tabaka halinde Talon’un ayaklarının altına yayıldı. Talon kayacak gibi oldu. Maer zemini hafifçe yükseltti. Bu kez destek neredeyse tutuyordu.
Talon elini Sim’uyel’in mendil tutan bileğinin çevresindeki havaya kapattı.
Şeffaf enerji dokundu.
Sim’uyel’in bileği durmadı.
Ama yavaşladı.
Yalnız bir kalp atışı.
Bir kalp atışı, üst kat koridorunda ölüm kadar uzundu.
Talon bu boşluğu kullandı. Cübbesinin şeffaf kenarı bir an gövdesini sildi. Sim’uyel’in gönderdiği üç bıçak, onun olduğu yere değil, olmasını bekledikleri yere saplandı. Talon, gerçekliğin kenarından yürür gibi Sim’uyel’in arkasına kaydı.
Sim’uyel bunu fark etti.
Geç değildi.
Ama yeterince erken de değildi.
Mendili diğer eliyle yakalamaya çalıştı. Talon avucundaki şeffaf enerjiyi sertleştirdi. Bu bir bıçak gibi görünmüyordu; daha çok havanın keskinleşmiş bir kenarı gibiydi. Sim’uyel’in yanından geçti.
Kan çıktı.
Sim’uyel nefesini tuttu. Dizleri kırılmadı. Henüz değil. Mendil hâlâ elindeydi. Duruman’ın odasından yorgan fırladı, Talon’un üstüne kapanmaya çalıştı. Maer de kapı pervazını Talon’un omzuna doğru itti.
Talon bir yansıtıcı beden daha bıraktı.
Yorgan ona kapandı. Kapı pervazı onu ezdi. Kumaşın altında bir gövde varmış gibi sert bir direnç oluştu. Sim’uyel başardığını sandı.
Bu kez sadece yarım nefes.
Sonra yorgan boşaldı.
Gerçek Talon, odanın içindeydi.
Duruman’ın yatağının yanında.
Sim’uyel döndü.
Talon elini kaldırdı.
Bu kez durgunluk doğrudan gövdeye değil, odanın içindeki havaya yayıldı. Sim’uyel’in adımı ağırlaştı. Mendil havada bir an geç kaldı. Talon ileri çıktı ve şeffaf enerjinin sert kenarıyla ikinci darbeyi indirdi.
Sim’uyel’in omzundan göğsüne doğru yeni bir kesik açıldı.
Adam geriye savruldu.
Maer bütün duvarlarıyla haykırmak istedi. Duruman’ın odası, yıllardır kapalı duran o özel oda, bir anda savaşın içine açılmıştı. Eski yatak, çalışma masası, harita ruloları, anahtarlar, kitaplar, yıpranmış terlikler… Hepsi bu kanı görmemesi gereken şeylerdi.
Sim’uyel yatağa çarptı.
Ağır yorgan kanla lekelendi. Yatağın kenarı onu tuttu, sonra bıraktı. Sim’uyel kanlar içinde yatağın üzerine devrildi. Mendil hâlâ parmaklarının arasındaydı ama artık hareket etmiyordu.
Maer duvardan bir baskı daha göndermeye çalıştı.
Talon, ona bakmadan konuştu.
“Geç kaldın.”
Bu kez yansı değildi.
Gerçekti.
Sim’uyel yatakta kıpırdamaya çalıştı. Parmağındaki mendil hâlâ oradaydı. Kanın ıslattığı kumaşın içinde ince bir beyazlık gibi duruyor, sanki tek bir hareket daha bekliyordu. Sim’uyel o hareketi yapmak istedi. Bileği titredi. Duruman’ın odasındaki anahtarlardan biri yerinden kalkmaya çalıştı, sonra duvara çarpıp düştü. Bir kalem havalandı, yarım karış ilerledi ve yatağın üstüne yuvarlandı.
Sim’uyel’in nefesi kesik kesikti.
Talon bunu gördü. Mendile bir kez daha baktı. Gözlerinde yalnız zafer yoktu; açgözlü bir merak da vardı.
“Bunu sonra alacağım,” dedi.
Sim’uyel dişlerinin arasından nefes aldı. “O mendil,” dedi kısık sesle, “seni seçmez.”
Talon’un gülümsemesi inceldi. “Seçmesini gerektirmeyen yollar da vardır.”
Maer duvarlardan bir kez daha baskı göndermeye çalıştı. Bu kez yalnız gri ağırlık değil, korku da vardı. Ev eski sahibinin yatağına dökülen kandan öfkelenmişti. Maer de öfkeliydi. Fakat Talon, Pinina’nın kapısına doğru attığı her adımda ardında sığ ve parlak yansılar bırakıyordu. Maer’in korkusu birine dokundu, sonra onun yalnız bir kabuk olduğunu anladı. İkincisi kapı eşiğine doğru kaydı, üçüncüsü Talon’un omzunda nefes alır gibi yaptı.
Gerçek olan, hepsinin arasından sessizce yürüdü.
Talon Pinina’nın kapısına döndü.
Sim’uyel yatakta nefes almaya çalışıyordu. Kan, yorganın desenlerine yayıldı. Maer bunu evin bedeniyle hissetti. Eski sahibinin odasına kan bulaşmıştı. Ev öfkelendi. Maer de öfkelendi.
Ama Talon kapıya ulaşmıştı.
Kapıyı açtı.
İçeri girdi.
“Sonunda Usta’m,” dedi. “Birlikte hava karakolunu diz çöktürmenin zamanı geldi!”
BÖLÜM NOTU
Sim’uyel, mendil, anılar, nesneler ve evin kendisini de kullanarak mücadele etti. Yine de Talon kapıya ulaştı.
Pinina artık sadece duvarın ardındaki bir tehdit değil. Tüm gücüyle serbest kalmasına sadece bir adım kaldı.
Kuşatma hikâyesinde bu noktaya kadar geldiyseniz, teşekkür ederim. Lütfen beğenmeyi, yorumlarınızı eklemeyi ve takibe almayı ihmal etmeyiniz.
Bu arada bir sonraki bölüm benim favorilerimden birisi ve kesinlikle atlanmaması gereken bir bölüm. Hazır mısınız?
Translated with DeepL.com (free version)

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı