26. Bölüm — Yörüngeye Yaklaşanlar

Henna’nın görüntüsü söndükten sonra kazan dairesi eski haline dönmedi. Duvarlar aynıydı, kazan aynıydı, kırık ayna, boklu battaniye, Suzame Tozu kesesi, fülüt ve Ro’lanthus’un kitabı yerindeydi; ama artık her şeyin anlamı değişmişti.
Fırtık gözlerini silmişti ama ağladığını saklamaya çalışmıyordu. Kedi olduğunuzda zaten küçüktünüz, hep öyle görünürdünüz. Bundan endişe etmenize gerek kalmazdı. Hem bu kadar büyük bir kötülüğe ağlamak kimseyi daha da küçük yapmazdı, değil mi?
“Artık her şey kafamızda oturdu gibi,” dedi Fırtık sonunda. Kuyruğunun ucu sinirle kıpırdadı. “Ama hâlâ eve saldıracağını düşündüğümüz kişilerle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Ne planlıyorlar? Amaçları ne?” Gaz lambasına baktı. Yeniden. “Niyetim net,” dedi.
Lamba sustu. Camında yalnızca solgun ışık kaldı. Fırtık kaşındı. “Neden olmadı?”
Subutai ona baktı. “Fırtıkçığım, çok tez canlısın. Pireli gibisin adeta.” Espri yapıyordu ama canı sıkkın olduğunda hep espri yapardı zaten.
Fırtık daha çok kaşındı. “Pireli değilim.”
“Öyle davranıyorsun.”
“Sen de hırsız gibi davranıyorsun!”
Subutai başını eğdi. “Başarılıyım en azından,” dedi.
“Hayır.”
Sarışın adam sadece omuz silkti ve bir kahkaha patlattı.
Maer lambanın karşısına geçti. Yansıtıcının Fırtık’a cevap vermemesi şaşırtıcı değildi. Kazancı söylemişti zaten. Yansıtıcı hem herkese bir kez yanıt veriyordu hem de niyetle çalışıyordu ama niyet yalnızca soru sormak değildi. Görmek istediğiniz şey ile görmeniz gereken şey arasında fark vardı. Maer bu kez niyeti kendi içinde tuttu: Eve saldıranlar. Ne planlıyorlar?
Işık önce sarardı. Kazan dairesindeki kızıllığın içinde yansıtıcının camı kısa süreliğine hastalıklı, bal rengine benzer bir parıltı verdi. Sonra sarı beyaza döndü. Bu kez ışık Henna görüntüsündeki kadar yumuşak değildi; daha sertti, daha açıktı. Kazan dairesi kayboldu.
Rüzgâr geldi. Atların nefesi, deri kayışların gıcırtısı, toprağın üstünde ağır nalların düzenli vuruşu ve uzakta gökyüzünde... Bir Varmış Bir Yok Olmuş evi süzülüyor, tabiri caizse düz bir rotada sessizce uçuyordu.
Evin dışarıdan, uzaktan nasıl göründüğünü ilk kez görüyorlardı. Onlara farklı geldi ama aslında dikkatli bakınca aynı olduğunu görebiliyordular. Gökyüzünde duran bir yapı değil, kendi yalnızlığını taşıyarak havada ilerleyen eski bir sır gibiydi. Duvarları uzak ışıkta solgun, çatı çizgileri tuhaf biçimde sakin, pencereleri kimseye ait olmayan gözler gibi görünüyordu.
İçeriden bakıldığında delilik ve pofuduk düğmelerle dolu bir evdi belki ama dışarıdan bakıldığında ise ibadete, korkuya, efsaneye ve saldırıya aynı anda layık görülebilecek kadar imkânsızdı.
“Aradan geçen yıllara karşın hiç değişmemişsin Talon,” dedi gür bir ses. Sesin sahibi yapılı, kaslı bir barbar savaşçısıydı. Atının üstünde ciddi bir yer kaplıyordu. Hayvan onun altında küçücük kalmış gibiydi. Geniş omuzları, kalın kolları, rüzgârda hafifçe dağılan koyu saçları vardı. Yüzünde savaşçıların kaba sertliğinden fazlası duruyordu; bakışları yalnız uzaklara değil, geçmişe de bakan bir adamın bakışlarıydı.
Talon dediği kişi onun yanında at sürüyordu. ”Sen değişmişsin Khalid,” dedi. Khalid dediği barbarın iri gövdesinin yanında daha küçük duruyordu ama bu küçüklük onu daha az tehlikeli göstermiyordu. Üzerinde barbar kıyafetlerinin üstüne geçirilmiş benekli gri ve şeffaf karışımı bir cübbe vardı. Cübbenin saydam yerlerinden deri kayışlar, kemik süsler, kumaş bağlar ve savaş yolculuğuna uygun kaba parçalar seçiliyordu. Talon’un yüzü rüzgârda sakindi; fakat gözleri sakince duramayacak kadar hesaplıydı.
“Seninle birlikte tekrar at sürmek bir onur kardeşim,” dedi Talon. “Senin bu bölgelere olan hâkimiyetini iyi bildiğimden, evin de bu bölgede olduğunu öğrenince hemen yanına geldim.”
Arkadaki atlıyı gösterdi. “İsteğin üzerine kabilemden birkaç yoldaş ayarlamaya çalıştım ama sadece Davor benimle gelmeyi kabul etti. O da ikimize olan saygısından sanırım.” Bunu asık bir surat ve kabilesindeki diğer barbarlara olan öfkesiyle söylemiş gibiydi.
Davor arkadaydı. Büyük, sessiz ve ağır bir adamdı. Khalid kadar konuşkan görünmüyordu; konuşmak gibi bir niyeti olup olmadığı bile belirsizdi. Göğsü geniş, boynu kalın, yüzü rüzgâr ve savaşla sertleşmişti. Sol yanağından çenesine doğru eski bir yara izi iniyordu. Sırtında taşıdığı ağır silah, kılıçtan çok kırmak ve ezmek için yapılmış geniş ağızlı bir şeydi. Daha çok gürz gibi kullanmak daha mantıklı görünüyordu.
“Ne saçma bir silah!” dedi Subutai.
Khalid eve bakıyordu. Bakışında korku ama daha çok saygı vardı.
Maer, Yansıtıcı’nın gölgesinden bile gelen duyguları neredeyse aldığını hissetti. Ne kadar da yoğun bir duyguydu bu! Saygının ve inancın içinden doğmuş bir ürperti bedeninden geçti. Bu duygu çok tuhaftı. Bu evden korkmaları doğaldı ama saygı… Neden ki?
Talon, eski dostunu sakinleştirircesine ve Maer’i yanıtlarcasına konuştu. “Evden korkmaları ne kadar doğal ama düşünsene,” dedi. “Nesillerdir tüm kavimler için kutsal kabul edilen, sadece saygı çerçevesinde yalnızlık ibadethanesi olarak kapısının önünde dualar edilen, içine bugüne kadar kimsenin giremediği bir ev bu.” Durakladı. “Hatta senin bu duyguları paylaşmaman beni biraz şaşırtıyor.”
“Paylaşmadığımı da nereden çıkarttın?” diye sordu şaşkın barbar. “Tabii ki de ona saygı duyuyorum ve hayranım ama bu atalarımın yıllardır onun içerisine girmeye çalıştığı ve bunu başaramadığı gerçeğini de değiştirmiyor. Ben pes etmiş atalarım gibi olmayacağım, seninle birlikte oraya çıkacağım ve onun içerisine gireceğim”.
Davor yaklaştı. “Yalnızlık ibadethanemiz şimdi gökyüzünde uçuyor,” dedi. “Tıpkı zaman zaman yaptığı ve bozkırlarda yer değiştirdiği gibi.”
Kazan dairesinde Fırtık’ın kulakları gerildi. Subutai ile bakıştılar. “Yalnızlık ibadethanesi!” diye mırıldandı sarışın adam. Bu ev, dışarıdaki insanlar için yalnızca tuhaf bir yapı değildi; kutsaldı. Bu bilgi yaklaşan saldırıyı daha karmaşık hale getirdi. “İnançlı bir savaşçı, çoğu zaman paralı bir katilden daha zor durdurulur.”
Maer onlara endişeyle baktı. Ne yani, durdurmaları mı gerekecekti? İlk defa bunu o anda düşünmüş ve garip bir şekilde kendisini kabullenirken bulmuştu.
Roland ise olayları zorlukla birbirine bağlıyordu. Şaşkındı. Kavramak zor oluyordu.
“Bu sefer girebileceğiz Khalid,” dedi Talon güven veren bir sesle. “Ev bizi kabul edecek. Çünkü içeriye kabul edilmiş, ev için daha önceden onaylanmış olan birisi bize rıza gösterdi.”
Pinina’nın adı söylenmedi ama hepsi az önce havada asılı kaldığı tonda duymuş gibiydi. Resmen kulaklarında yankılanıyordu. Bir kelime daha: Rıza. Henna’nın sadakatiyle içeri girmiş, Pinina’nın niyetiyle kirlenmiş, şimdi dışarıdaki saldırganların elinde anahtara dönüşmüş bir rıza.
Mor cübbeli bir adam atını yaklaştırdı. Onun varlığı, barbarların kaba kuvvetinin yanında bambaşka bir tehlike taşıyor gibiydi. İnce yüzlü, sivri bakışlı bir adamdı. Üzerindeki mor cübbe rüzgârla hareket etmiyor; sanki rüzgârın hareketini hesaplayıp ona ne kadar uyacağını kendi seçiyordu. Parmakları uzun, gözleri ise sürekli evin gökyüzündeki konumunu ölçüyordu. “Bu sefer evin yörüngesine girebildik mi dersin?” diye sordu adam.
“Az kaldı Runik,” dedi Talon. “Geçen seferki başarısız yükselme büyüsü evin yörüngesine tam giremediğimiz içindi biliyorsun.”
Yükselme büyüsü sözcüğü, Maer’in zihninde çevredeki enerji gerilimlerini belirginleştirdi. Anlamaya başlamıştı. Hatta neredeyse görüyor da denilebilirdi. Yansıtıcı ona enerjileri bile mi gösteriyordu. Buna yeteneği vardı ve yeteneği büyülü cihazın ötesine bile mi taşınıyordu? Talon ve Runik’in çevresinde, neredeyse görünmez bir hat evin uçtuğu gökyüzüne uzanmak istiyordu.
Meleran’da büyü yapılmadan önce çoğu zaman çevredeki enerjinin tavrı değişirdi. Burada da öyleydi. Atların çevresinde ince, gri ve solgun çizgiler dolaşıyor; Runik’in parmak uçlarında hesaplanmış mor bir titreşim kıpırdıyordu. Talon’un cübbesi ise bu enerjiyi dağıtmıyor, saklıyor gibiydi. Bu yükselme büyüsü yalnız yukarı çıkmak değildi; evin kabul sınırını, yörüngesini, belki de rıza hattını bulmaya çalışan bir hesap büyüsüydü.
Talon’un göğsünde bir şey parladı. Bir saat. Kapağını açtı. Saatin iç yüzeyi sıradan değildi; ince metal çarkların arasında solgun bir yansıma, küçük bir iletişim büyüsünün izi gibi titriyordu. “Üstat Pinina,” dedi Talon. “Hazır mısınız?”
Cevap gelmedi. Runik’in yüzü gerildi. “Ona bir şey olmuş olmalı.”
Kafilenin sonundaki yeşil cübbeli adam yaklaştı. Onu görmek, Maer’in midesinde soğuk bir çukur açtı. Göz çukurları çökmüş, yanakları içeri kaçmış, dudakları ince ve renksizdi. Üzerindeki yeşil cübbe yaşamı çağrıştırması gereken bir renkteydi ama onda çürümüş yaprak, nemli mezar taşı ve hastalıklı yosun hissi uyandırıyordu. “Oraya bir an önce ulaşmalıyız,” derken nefesinin ölümcül kokusunu adeta yansımanın ötesine ulaştı. Sesi kuru ve dardı. “Eğer geç kalırsak zincirini kıran ölüler bize cephe alacaklar. Ve bu evde öyle ölüler yaşıyor ki, onları kontrol altına almam çok zor, belki de imkansız.”
Khalid ve Davor ona çatık kaşlarla ve sanki kutsal eve hakaret etmiş gibi baktılar.
Kazan dairesinde Türki’nin eli kazanın üzerinde kasıldı. Bu sözler doğrudan onun gibilerine uzanıyordu: zincirli ruhlara, evde bağlı kalanlara, belki kazana, belki Sim’uyel’in bildiği eski sakinlere.
Talon iki barbar savaşçıya döndü. “Khalid, Davor. Bir kilometre mesafe daha yaklaştığımızda evin yörüngesine girmiş olacağız. Tüm enerjimi ekibi oraya yükseltmek ve giriş holünden girebilmek adına tüketeceğim. Khalid, enerjim yenilenirken beni koruyacağını düşünüyorum.” Khalid başını eğdi; bu eğişte dostluğa, eski bağlara ve kutsal eve girmenin ağırlığına duyulan karışık bir saygı vardı.
Talon sonra Davor’a döndü. “Davor. Sen ve buradaki iki büyücü dostum Sükûnet’i eve yayacak ve yaşayan kimseyi koyvermeyeceksiniz. Evdeki Üstat Pinina hariç herkesi acımadan ve daha da önemlisi hiç dinlemeden öldürün.” Durakladı. “Ne yaşayan ne de ölü kimse kalmamalı.” Bu sözü yeşil cübbeli adamaydı.
Sükûnet kelimesi görüntünün içinden çıkıp kazan dairesinin havasına değdi. Bu yalnız bir büyü adı değildi. Bir niyet adıydı.
Işık söndü, kazan dairesi geri geldi. Dışarıdaki rüzgâr, atların nefesi, Khalid’in kutsal korkusu, Runik’in mor hesapları, yeşil cübbeli adamın ölüleri kontrol etme arzusu ve bir o kadar kötü nefes kokusu ve Talon’un “ne yaşayan ne ölü” emri, odanın içine taşınmış gibiydi.
“Sadece büyücüler olacağını sanıyordum.” Ses kazan dairesinin kapısından gelmişti. Dönüp baktıklarında orada duran Sim’uyel’i gördüler. Subutai zaten kılıcının kabzasını bir süredir istemsizce tutuyordu. Şimdi saldırmak üzereydi. Lakin Maer onun kolunu tuttu. “Saldıranlar arasında barbarlar da olacak gibi.” diye devam etti uşak.
“Sen!” dedi Subutai öfkeyle. “Bizi bu mahzene tıktın!”
Sim’uyel üzgün bir suratla ona baktı. “Bunun için özür dilerim ama Usta Duruman evde değilken onu korumakla yükümlüyüm, artık bildiğinizi düşünüyorum.” Türki’ye doğru baktı. “Ve onun içerisinde serbestçe gezen kimseye müsaade edemezdim. Hele ki,” bakışları üst kata doğru, tepesindeki tavana döndü. “Pinina denen şeytan çoktan eve girmiş, onun saflığını işgal etmişken!”
Bir an sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Ne varki herkes bunu anlayabiliyordu.
Sonra sanki hiçbirşey olmamış gibi konuşmasına devam etti. “Acaba bu yansıma ne kadar geçmişten geliyor?” diye sordu oradakilere. Bir kilometre. Görüde böyle mi geçmişti? Bu mesafe odada kaldı ve artık kimse bunun uzun bir mesafe olduğundan emin değildi.
Subutai’nin yüzü daha da sertleşti. Uşağa mı yoksa görüdeki olaylara mı olduğu belli olmayan bir öfkeyle konuştu. “Bir kilometre, at üstünde uzun bir mesafe sayılmaz.”
Fırtık, “Gökyüzündeki eve yükselme büyüsü yapacaklarsa hiç sayılmaz,” dedi.
Ro’lanthus’un uzun kulakları hafifçe gerildi. “Sükûnet…” diye mırıldandı. “Bu kelimeyi sevmedim.”
Maer, “Ben de,” diye katıldı.
Sim’uyel başını salladı. ”Bu yeni bir cümle değil, dedi. Uzun zamandır var olan ve aslında şu anda Meleran’da kurulu olan Seidonkel büyücü otaritesine karşı baş kaldıran bir grubu temsil ediyor.” Durakladı. ”İçerisinde bulunduğunuz bu yapı da aslında onun karakollarından birisi.”
Evet, bunu daha önceden de duymuşlardı. Yine de Maer durakladı, sonra konuştu. ”Ben hiçbir zaman alaylı bir büyücü olmadım. Yani Seidonkel’de eğitim almadım. Yine de asla ona karşı bir düşmanlık da beslemedim. Neden bu öfke?”
Sim’uyel konuştu. ”Çünkü,” dedi. ”Pinina, Usta Duruman’ı bir zamanlar seviyordu ve Usta Duruman ise asla ona pas vermedi.” Her şeyi birbirine bağlayarak, tüm hikayeleri birleştirerek anlatmaya devam etti. ”Bu evi birlikte inşa ettik. Üçümüz, Usta Duruman, Türki ve ben...” Üzüntüyle kazancıya baktı. ”Ne yazık ki Türki çok uzun yaşamadı ama yine de aramızdan ayrılmadı. Gel gelelim, Pinina’nın sevgisi daha çok saplantı gibiydi. Babası ise çoktan gitmiş bir adamın peşine düşmesine izin vermedi. Onu başkasıyla, zengin bir soyluyla evlendirdi.” Durakladı, sonra tekrar konuştu. ”Adam ölene kadar herşey normaldi. Nitekim ölünce büyük bir miras kalmıştı. Kadın da Usta Duruman’ın peşine düştü işte, onu avlamaya çalıştı. Sadece bu saplantısı ile bir birlikte kurdu. Adını da Sükunet koydu. Görünüşte amacı Seidonkel’i devirmek olan, ters düşmüş büyücüleri topluyordu ama gerçekte amacı hep... bu evi ele geçirmekti. Usta Duruman’ı alaşağı etmek, ona kendi önünde boyun eğdirmekti.”
Türki kazanın yanında oturmuştu. Bir an kazan dairesi sessiz kaldı. Sonra hâlâ metalin üstündeki elini kaldırdı ve konuyu değiştirircesine tekrar konuştu. “Ölüleri kontrol altına alamaktan bahsetti,” diye fısıldadı. “Bu evdeki ölüleri.”
Maer ona baktı. Türki’nin korkusu yalnız kendisi için değildi. Ev için, kazanın bağlı olduğu her şey için, Sim’uyel için, belki Duruman’ın geride bıraktığı bütün zincirli ruhlar için duyulan bir korkuydu. Başka var mıydı ki? Olabilirdi.
Subutai, görüntünün bıraktığı sessizliği kılıç gibi kesti. “O zaman bir kilometreyi beklemeyeceğiz. Daha fazla bunlardan bahsetmek için zaman yoktu. Ne yapacağımızı şimdi konuşacağız.”
Fırtık başını salladı. “Ve bu kez beni yem, battaniye taşıyıcısı ya da ayna bekçisi yapmadan.”
Subutai ona baktı. Tüm gerginliğe rağmen bir kahkaha patlattı.
Fırtık hemen ekledi: “Bunu yüzünden gördüm. Daha düşünmeden gördüm.” İşaret parmağını sallıyordu.
Maer yansıtıcının sönmüş camına baktı. Pinina’nın rızası dışarıdakilere kapı açıyordu. Talon yükselme büyüsüyle evin yörüngesine girmeye çalışıyordu. Khalid evin kutsallığına inanıyordu. Davor ve büyücüler Sükûnet’i yayacaktı. Yeşil cübbeli adam ölüleri kontrol etmeye çalışacak, edemezse hepsini imha edecekti. Runik hesap yapıyordu.
Bakışları yerdeki aynalara kaydı. Cin Cüce aynalardaydı. Ve ev, belki de bütün bunları henüz tam duymamıştı.
Maer için mesele hiçbir zaman yalnızca gördüğü şey değildi; gördüğü şeyin odada bıraktığı duyguydu.
Sonra ”Sükunet,” diye mırıldandı. Kelime, Maer’in zihninde basit bir öldürme emri gibi durmadı. Daha çok odaların içinden sesleri çekip alan, nefesleri susturan, ölülerin bile fısıltısını kesmeye çalışan bir örtü gibi yayıldı. Bir büyünün böylesi, yalnız güçle değil, niyetle de korkunç olurdu.
Khalid’in varlığı görüntüyü karmaşıklaştırmıştı. Düşman gibi duruyordu ama evden nefret etmiyordu. Ona dua edilmişti, önünde kuşaklar boyunca beklenmişti, yalnızlık ibadethanesi diye anılmıştı. Eğer onu durduracak bir şey varsa, belki de kılıç değil, o inancın kendisiydi. Yine de Subutai’ye doğru baktı ve... onun, belindeki kılıcı nasıl da sıkı sıkı tutup hırsla, artık görüntü yansıtmayan Yansıtıcı’ya doğru bakmakta olduğunu gördü.
Evet, bu grupla birazdan ister istemez savaşa tutuşacaklardı. Önemli olan, bu savaşın nasıl gerçekleşeceğiydi.

BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Bu bölümde Büyük Ev’in yalnızca içeriden değil, dışarıdan da nasıl göründüğünü gördük: bir ev değil, neredeyse kutsal bir hedef.
Sizce eve yaklaşan bu grup ile neler yaşanacak?
Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı