
Uşak onları misafir odasına buyur ederken Subutai’ye hitaben “Size yemek hazırlamak için kısa bir süreye ihtiyacım olacak efendim,” diyordu. Subutai’nin kollarındaki Fırtık ise daha onlar arka arkaya kapıdan girerlerken kıpırdanmaya ve kendine gelmeye başlamıştı. “Bir süre önce sofrayı hazırlamıştım; ama başka bir misafirim vardı ve… şey… sofra biraz dağıldı ve yemeklerin tazelenmeye ihtiyaçları var.”
O sakin tavrını hiç kesmeyen uşak onları içeriye buyur etmek için, kapısını açtığı misafir odasına girmiş ve sırtını kapının yanındaki duvara dayamak kaidesi ile kapıyı tutarak onları odaya buyur etmişti.
Maer adeta bezgin bir edada onları takip ederek odaya en son giren olmuştu. “Bu ev,” dedi. “Ne zamandır burada yaşıyorsunuz? Yani… Ne zamandır bu evde çalışıyorsunuz mu demeliyim?” Adamın yaşı var gibi görünüyordu.
“Kendimi bildim bileli efendim,” dedi uşak. “Efendim ve ben, daha bu evin inşa edildiği zamandan bu yana bu evdeyiz.”
Fırtık şimdi Subutai’nin kollarında kafasını kaldırmış etrafına bakınmaya çalışıyordu. Belli ki kedinin dünyası dönüyordu, zira biraz bakındıktan sonra tekrardan Subutai’nin kollarına yatıyor, yeniden kafasını kaldırıyor, bakınıyor ve yatıp gözlerini kapatıyordu.
Uşağın tuttuğu kapının yanına gelince Maer, "Şey, özür dilerim... Müsaadeniz olursa…" diyerek kapının kulpunu gösterdi ve uşak şaşkın bir şekilde tutmakta olduğu kulpu bırakınca evirip çevirmeye başladı. Bir şey olmadığını, bir kusuru, hasarı olmadığını anlayınca da kulpu tekrar çevirerek yandan kilidin dilinin oynayıp oynamadığına baktı. "Kapılara karşı fobim oluştu da, umarım yanlış anlamazsın."
Maer’in durumuna kıkır kıkır gülmekten kendisini alamayan Subutai’de uşağın kulağına eğilerek "Bunun için oldukça geçerli sebeplerimiz var bizi anlayacağınızdan eminim", diyerek arkadaşının adına adeta özür dilemeye çalışıyordu.
Nitekim bu davranışı Maer’in canını sıkmaya başlamıştı. Oldukça öfkeli bir adam olup çıkmıştı. Neden onun adına arkadaşı özür dilemek zorunda kalıyordu ki? Kendisine bir an önce çeki düzen vermeliydi. Belki de anlayamadığı nedenlerden ötürü evin kapısına o cihazı koymalıydılar. Belki de gerçekten de o cihazın orada olmasının ve onları sınamasının bir nedeni vardı. Peki ya zavallı Henna? Onu orada bırakmalarının nedeni neydi? Hanım neden onu orada bırakmıştı? Soracaktı. Aklına cüce geldi. Kadın cüceyle mutlu gibi görünüyordu; ama acaba gerçekten de mutlu muydu? Bundan on dört yıl sonra… Mutlu olmalıydı. Yoksa neden orada on dört yıl beklesindi ki? Acaba cüce ile nasıl tanışmıştı?
Düşüncelerinin sapmaya başladığını fark etti. En iyisinin içinde bulunduğu duruma odaklanmak ve aklındaki bir çok soruyu belki de evin sahibine sormak olduğunu düşündü.
Uşak önce gülümsedi, ardından bir kahkaha patlatarak "Anlıyorum efendim," dedi. Maer bu kahkaha ile yerinden fırlayarak kendisine geldi. "Ama efendime bu sistemi ne kadar iptal etmesini önersem de kendince sebepleri olduğunu belirterek bir türlü iptal etmedi," diye cevapladı.
“Hey Maer, o kulpu daha ne kadar çevirip duracaksın öyle?” Subutai dirseği ile Maer’i dürtmeye başlamıştı. O anda Maer halen kulpu evirip çevirmekte olduğunu fark etti. Dil gerçekten de oynuyordu.
Maer önce bir utandı, sonra kendi kendisine ‘Bu Subutai ortama ne kadar da çabuk alışıyor böyle,’ diye düşündü. Ardından uşağın gülümseyerek kendisine, anlayışla bakmakta olduğunu görünce garip bir rahatlama ile gülümsemesine karşılık verdi ve yavaş yavaş içeriye girdi. İlk defa o zaman odaya dönüp inceleme fırsatı bulabildi.
Maer odaya ilk baktığında dikkatini hemen kapının karşısındaki masa çekti. Dikdörtgen masanın tam altı tane sandalyesi vardı; ve oldukça sıradan bir yemek masasıydı. Kapının sol tarafında, duvarın hemen dibinde, uşağın durduğu yerin az ötesinde dört tane tekerlekli ayağı olan bir adet boy aynası vardı. Boy aynası odayı geniş bir konik şeklinde yansıtıyordu. Küçük tekerlekleri oldukça kaliteli bir metalden yapılmış ve montajlanmıştı.
Bakışlarını diğer tarafa, masanın sağına doğru çevirince şekilli, kare bir halı üzerinde iki tane koltuk ve onların hemen arasında güldür güldür yanan, içeriyi sıcacık yapan bir şömine vardı. Maer şömineyi görünce artık iyiden iyiye kurumuş olan üstü başına ve cüppesine rağmen bir titreme aldı içini. O anda şöminenin üzerindeki kitaplık ve tam sekiz adet yan yana dizilmiş kitap da dikkatini çekti. Bir ara fırsat bulursa o kitaplara göz atma isteği ile avuçlarının içleri kaşınmaya başladı.
Halının diğer tarafında, Maer'in tam sağında ise bir adet tek kişilik misafir yatağı duruyordu. Ve Maer'in asıl dikkatini çeken şey yatağın sağ tarafında, hemen duvardaki bir camın kenarında duran o… o şeydi! Maer'e karabasan olan, fobi oluşturan o zilin aynısından, tam da pencerenin kenarında bir tane daha duruyordu!
Subutai de Maer’in arkasından odayı incelerken resmen mutluluktan uçmaya başlamıştı. Bu odada bir insan tek başına yaşayabilirdi. Nitekim bir handa bile bu kadar güzelce, her ihtiyaç düşünülerek döşenmiş bir misafir odası bulamazdınız. Ne kadar da güzel bir misafir odasıydı böyle. Şu yatağa gidip yatmak için şimdiden sabırsızlanmaya başlamıştı. Yüzünden resmen gülücükler dökülüyordu. Ta ki zili görene kadar…
Zili görmesiyle midesine ağrılar girmesi bir olmuştu. Lanet olası bir bulmacanın daha içine dalmak istemiyordu; ama şömine ateşi ve yemek fikrini de bir kenara atamıyordu. Maer kaşlarını çatmış, çığlık atma ve bu evden koşa koşa kaçma isteğini bastırmaya çalışırken Subutai yemek düşüncesi ile sakinliğini geriye kazandı ve dönüp uşağa bakarak “Burada da bir bulmaca yoktur, değil mi?” diye zili göstererek sordu. “Tekrardan aynı duruma düşmek istemiyoruz dostum.” Kaşlarını çatmış, bütün ciddiyeti ile huzursuzluğunu dile getirmişti.
Uşak içeriye girmiş olan Maer ve Subutai'nin arkasından, kendisi de odanın içerisinde kalacak şekilde kapıyı kapatırken onlara hitaben "Efendim yakında dönmüş olur," diyordu ki soru gelince “Ah, bu mu?” dedi. “O düğme sadece dışarının manzarasını değiştirmek için var efendim. Korkunuz olmasın.” Gülümsemesi devam ediyordu.
“Efendim gelmeden önce karnınızı doyursak iyi olur. Sonra konuşacaklarınız olabilir. Size güzel bir sofra hazırlamak için işe koyulmadan önce rahatlığınızdan emin olmak istiyorum. Size yardımcı olabileceğim başka bir şey var mı acaba?”
Maer, uşağa bakmadan "Teşekkür ederiz. Şimdilik iyiyiz. Gerekirse sesleniriz," dedi ve odanın içine doğru ilerledi.
Uşak tam kapıyı kapatacakken aldığı bu cevaba istinaden kapıyı tekrar açtı ve "Peki öyleyse efendim, bir ihtiyacınız olması durumunda koridorun sonundaki yemek odasında olacağım,” diye bildirdi. “Yarım saate size seslenmiş olurum." Ardından dışarıya çıktı ve kapıyı kapatmadan hemen önce "Ah," dedi. "Şömine üzerindeki kitapları karıştırmamaya özen gösterin lütfen." Misafirleri dinlenmeleri için bırakarak kapıyı kapattı.
Subutai’nin hayatı boyunca hiç, ama hiçbir zaman yasaklara karşı koyamamıştı. Ailesi her zaman ona türlü yasaklar koymuş; ama bunların hiçbirisi onu yasaklardan uzak tutmaya yetmemişti.
Artık iyiden iyiye kendisine gelmeye başlamış olan Fırtık’ı koltuğun üzerine bırakmıştı. Fırtık kendi etrafında bir tur dönüp güzelce gerinerek koltuk üzerinde kıvrıldı ve koltuğa uzandı. Sonra sanki ona karıştırılmalarının gerekliliği itina ile söylenmiş gibi uşağın bahsettiği kitapları kurcalamak üzere kitaplığa doğru ilerleyip tek tek incelemeye başladı.
Maer’in de zayıflığı her zaman kitaplar olmuştu. Neden bu adamın ustası misafir odasına koyduğu bir grup kitaba karşı böylesine yasaklayıcı davranıyor olabilirdi ki? Maer, hemen gidip, dokunmaksızın, Subutai ile birlikte şömine üzerindeki kitapların isimlerine baktı.
Kütüphanede toplam on adet kitap vardı. Kitapların hepsi kırmızının koyu tonlarında ve hafif yıpranmış eski ciltlere sahiptiler ve yan yana, dikey olarak sıralanmışlardı.
En sondakinin yani en solda kalanın arka kapağında gri cüppesi yıpranmış, telaşlı gibi görünen bir büyücünün resmi var. Yanında da ‘Benim duygusal topraklarım, onun karmaşık halkları, hepsini işte böyle öğrendim.’ yazıyordu. Dolayısıyla arka kapağı gözüken tek kitap da buydu. Yandan baktıklarında kitabın adı ‘Halkların Tüm Karmaşaları’ olarak yazıyor.
Sonraki kitapların hepsinde, onuncu ve son kitap hariç, sadece yan kısımları ve isimleri görünüyordu. Kitapların isimleri ise sırasıyla ‘Bir Dünya Dolusu Delalet’, ‘Kendi İnsanlarını Avlayan Adam’, ‘Yalnız Bir yolcu: Subutai’, ‘Başkalarının Efendisi’, ‘Bilinmeyen Bir Adanın Sakinleri’, ‘Seidonkel Adası Tarihçeleri’, ‘Al-İş Tebeşirler Ülkesinde’, ‘Temel ile Meleran Bilmeyecikleri’, ‘Gizli Ruh Hastalıklarının Çok Gizli Tedavileri’ şeklindeydi.
Son kitabın, yani ‘Gizli Ruh Hastalıklarının Çok Gizli Tedavileri’nin sağ tarafı bir kütüphane desteği ile dengelenmiş olmasına rağmen eğilip bakınca kitabın kapağı seçilebiliyordu. Subutai kitabın kapağına baktığı anda, sadece bir anlığına Maer'in yüzünü görür gibi oluyor. Ama yüz aniden değişerek yerine başka bir adamın siması geliyordu.
Maer'de son kitapta kendi yüzünü görür gibi olduğunda bir an Subutai ile bakıştılar; ama ardından biraz daha yavaş bir şekilde yüz değişerek başka bir adamın siması haline geldi. Bu adamın beyaz saçları ve saçlarından daha beyaz bıyıkları vardı. İkisinin de tanımadığı adam yerini değişe değişe bambaşka insanların simalarına bırakıyordu şimdi.
Maer en sonunda dayanamadı ve patladı. "Hadi be! Hakikaten burada kendimiz hakkında en az şeyi bilen biziz." Kitapların üzerinde herhangi bir saç teli ya da toz tabakası gözükmüyor, kitapların yerinden kaldırılıp kaldırılmadığını anlayabileceği herhangi bir şey gözüne çarpmıyordu. Hiç yıpranmamış gibi, yepyeni duran kitaplar sadece çekici gelmiyor, aynı zamanda çok şüphe uyandırıcı gözüküyordu. Nitekim Subutai’nin adının yazdığı, Subutai’yi çıldırtan o ikinci kitap diğerlerine göre hafif önde duruyor ve adeta “Beni al, beni al,” diye bağırıyordu.
Subutai “Haklısın Maer,” dedi. “Burada yaşayan her kimse bizden daha çok şeyin farkında olduğu tartışılmaz bir gerçek. Şuraya baksana benim adım yazıyor. Hayat hikâyem mi anlatılıyor dersin? Kendimi bir kedinin oynadığı fare gibi hissetmeye çalıştım.” Bir yandan da alınıp alınmadığını görmek için koltuğun üzerinde yatmakta olan Fırtık’a hızla bir göz attı.
"Ben miyim o?" diye sordu Maer tekrardan kitaba bakarak ve kendi resmini görmeyi umarak; ama kendi resmi tekrardan çıkmıyordu bir türlü. Ensesi karıncalanmaya başlamıştı artık. “Şu noktada, bu kitaplardan uzak dursak iyi olur. Düşünsene bu da bir sınav ise? Ve başarısız olursak?”
Subutai’nin dikkatini çekmeyi başarmıştı şimdi. Hatta adam geriye doğru çekilmeye başlamıştı bile. "Doğru söylüyorsun. Bizi deniyor bile olabilirler. Kibarca izin isteriz döndüklerinde," dedi Subutai. Yasağa karşı avcu kaşınsa da kendisini frenleme konusunda büyük bir beceri göstermişti.
Etrafına bakınınca masanın üzerinde bir adet vazo olduğunu gördü Subutai. Vazonun içerisinde hiçbir şey yoktu. Bomboş duruyordu; ama yarıya kadar su doluydu.
Maer, etrafına bakına bakınınca camın yanındaki butona doğru ilerlerken bir an gözlerine, kütüphanenin altındaki ateşlerde bir hareketlilik takıldı. Yine de orada oyalanmadan geçti ve gitti.
Buton bulunduğu noktadan hiç farklı gözükmüyordu Maer'e. Butonun yanındaki iki kanadı odadaki koltuklar ile uyumlu bir şekilde krem-kahve perdelere sahip olan camdan dışarıda ise Aransun sokakları rahatlıkla seçilebiliyordu.
Aynı zamanda butona bakarken camdan dışarıyı da görüyordu. Evin tam önünde, yol kenarında yine o fayton duruyordu; ama şoför yoktu. Yeniden yağmur başlamıştı ve cama vurdukça pıt pıt ses çıkarıyordu. Biraz başını yukarıya kaldırınca havanın iyiden iyiye kararmaya başladığını ve aptal ıslatan yağmurun bir kaç dakika içerisinde sağanağa döneceğini fark etmişti.
Derken yüreğini ağzına getiren bir şey oldu. Camın dışında, yandan fırlayan şoför ile göz göze geldi. Ama sanki şoför onu göremiyor gibiydi. Maer hemen burnunun dibinde, gözlerinin içine bakıyor olmasına karşın dışarıdaki adam onu göremiyordu. Derken Maer, Fırtık’ın camdan içeriye bakıp hiçbir şey göremediğini hatırladı ve ensesindeki tüyler yine diken diken oldu. Ya Fırtık yerine kendisi içeriye baksaydı ve birisi ile göz göze gelseydi, içeridekiler, mesela şu uşak onun, evi dikizlediğini düşünselerdi?
Subutai masadakilere şöyle bir göz gezdirdikten sonra boy aynasına doğru ilerledi. Çok uzun zaman geçmedi. Her şey, Maer camdan bakarken oldu bitti.
Subutai boy aynasına bakarken bir anda gözlerinin önünden bir gölge geçer gibi olmuştu. Anlayamıyordu ne olduğunu. Aynadan arkasında, camın önünde şoför ile göz göze gelen Maer’i fark etti. Tepkisizce birbirlerini izliyorlardı. Aynadan sol tarafta yatağın bitim noktasına, sağda tekli koltuklardan altta kalanın ön bacaklarına kadar uzanıyordu görüntü. Halıyı tamamen görebiliyordu.
O arada Fırtık'ın arkadan kendisine seslendiğini duyuyorsun "Hey Subutai, nereye gittin?"
Fırtık’a doğru, arkasını aynaya vererek dönüp baktığında ise bir anda kalakaldı. Zira ne Maer ne de Fırtık ortada yoktu. Subutai odada bir başınaydı…
BÖLÜM NOTU
7. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Yasak kitaplar, tuhaf aynalar ve insanı bir anda yalnız bırakabilen bir oda... Bu ev, kaba davranmanın yeni yollarını bulmaya devam ediyor.
Şu ana kadar bu yolculuktan keyif alıyorsanız, takip etmek, favorilere eklemek ya da yorum yazmak hikayenin büyümesine gerçekten yardımcı olur.
Şu anda size hangisi daha tehlikeli geliyor: kitaplar mı, ayna mı, yoksa evin kendisi mi?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı