21. Bölüm — Aynadaki Yansıma

Kazancı ağlamıştı.
Bunu ilk bakışta anlamak kolay değildi; çünkü kazan dairesi, insanın ya da artık insandan ne kadar geriye kaldığı tartışmalı bir ruhun yüzündeki en ince ayrıntıları saklamak konusunda fazlasıyla becerikliydi. Kızıl sıcaklık, göz çukurlarını olduğundan daha derin gösteriyor; metalin üstünde dolaşan buhar, kurum ve yılların biriktirdiği yağlı is kokusu, her şeyi zaten yorgun ve kederliymiş gibi renklendiriyordu. Bu dairenin ışığı, acıyı saklamazdı belki; ama acının yüzlere ne zaman yerleştiğini anlamayı zorlaştırırdı.
Yine de gözler ele veriyordu onu.
Daha doğrusu, gözlerini silme biçimi.
Kol yenine aceleyle sürülen el. O eli indirdikten hemen sonra, hiçbir şey olmamış gibi kazanın yanındaki vanalardan birine uzanan beden. Söze başlamadan önce boğazını temizlemesi. Ve bütün bunlardan daha çok, sesinin en altından gelen o kalın çatlak.
Maer bunu gördü.
Subutai de gördü.
Ro’lanthus ise yeni çıktığı kitabın yorgunluğu, yüzüne sinmiş şaşkınlık ve henüz dünyanın yeniden gerçek olduğuna tam ikna olamamış haline rağmen bunu fark edecek kadar duyarlıydı. Fırtık da yerde serili halde, az önce kendi bedeninin ona ne yaptığını ve başkalarına ne hissettirdiğini hâlâ tam anlayamamış gibi gözlerini kırpıştırırken, kazancının yüzündeki o kırılmayı izliyordu.
Fırtık’ın dönüşümünün etkisi bitmişti.
Az önce kazan dairesinin havasını, oradakilerin aklını ve özellikle Maer’in dengesini allak bullak eden o tuhaf çekim, aşk, aura ya da Fırtık’ın kesinlikle üstlenmek istemeyeceği her ne idiyse, yavaş yavaş dağılmıştı. Kedi yeniden kedi olmuştu; en azından görünüşte. Bedeninin içine geri düşmüş, tüylerinin arasına sığınmış, olan bitenin sorumluluğunu kabul etmeyen ama kaçamayacağını da bilen bir yorgunlukla yerde yatıyordu. Etki giderken arkasında utanç, mahcubiyet, birkaç yanlış anlaşılmış bakış ve kimsenin tam olarak nasıl toparlayacağını bilemediği ağır bir sessizlik bırakmıştı.
Ro’lanthus, Maer’in elini biraz fazla uzun tutmuş olmanın farkına varmıştı. Bu fark ediş yüzüne öyle açık bir pişmanlıkla vurmuştu ki Maer, ona kızmak için bile gereken enerjiyi kendinde bulamamıştı. Uzun kulaklı elf, elini usulca bırakırken sanki yalnızca Maer’in elini değil, yeni çıkmış olduğu kitabın sayfalarında yıllardır sakladığı bütün nezaketini de geri çekiyordu.
Yeni tanışılan biri için bu fazlasıyla kişisel, fazlasıyla garip ve fazlasıyla bu eve yakışır bir başlangıçtı.
Maer elini geri çekmiş, yüzünü fazla değiştirmeden yalnızca başını hafifçe eğmişti. Hastalığı mı, yorgunluğu mu, yoksa bu evde artık her saçmalığa belirli bir iç çöküşle karşılık verme alışkanlığı mı bilinmez; sesi beklenenden daha sakin çıkmıştı.
“Bizim de başımıza geldi,” demişti. “Sorun değil. Ama acayip oluyor tabii.”
Cümle doğruydu. Yetersizdi ama doğruydu.
Ro’lanthus bu cevabı almış, önce anlamaya çalışmış, sonra evet, belki de bu evde böyle bir cümlenin mümkün olan en makul cevap olduğunu kabul etmişti. Çünkü ne diyecekti? Bir kitabın içinden çıktıktan birkaç dakika sonra konuşan bir kedi tarafından yayılan tuhaf bir duygu etkisine kapılıp yeni tanıştığı hasta bir büyücünün elini fazla uzun tutmuştu. Meleran’da bunun için hazır bir nezaket kalıbı varsa bile, Ro’lanthus onu o an hatırlayacak durumda değildi.
Sonra kazan dairesine geçmişlerdi.
Kazancı, Subutai’nin omzunu daha yeni bırakıyordu. Biraz önce, Fırtık’ın yaydığı etkinin içinde herkesten daha farklı bir yere savrulmuş gibiydi. Onun kucaklaması, yalnızca tuhaf bir büyüsel tesirin sonucu değil, çok daha eski bir yalnızlığın, özlemin ve belki de yıllardır kazanın kızıl ışığına anlatılıp kimseye söylenmemiş şeylerin bir anda yüzeye vurmasıydı. Adam, kendisini toparlamaya çalışıyordu ama toparlanmanın kenarlarından hüzün sızıyordu. Kazanın yanında duruyor, sanki bir eliyle sıcak metale dokunmasa yere dağılıp kurum gibi savrulacakmış gibi görünüyordu.
Kazan da ona cevap verircesine ağır ağır homurdandı. Büyük, yuvarlak gövdesi kızıl bir kalp gibi parlıyor; üzerinde dolaşan borular, vana kolları, is tutmuş perçinler ve yağlanmış metal halkalar, buharın içinden kimi zaman yaşlı bir yaratığın damarları gibi beliriyordu. Bu dairede yalnızca ateş yoktu. Çalışan bir şey vardı. Nefes alan, bekleyen, hatırlayan ve belki de bütün bu evin yükünü, kimsenin görmek istemediği en sıcak yerinde taşıyan bir şey.
Kazancı gözlerini kol yenine silmeye çalıştı.
“Evet,” dedi. “Asıl sorun bizim ne yapacağımız değil aslında.”
Sustu.
Kazan gürledi.
O gürleme bile bekledi sanki. Dairenin sıcak havası, adamın devam etmesini istemiyor ama devam etmezse daha kötü bir şey olacağını da biliyor gibiydi.
“Ustanın nerede olduğu,” dedi sonunda. “Neden evi korumak için yapılması gerekeni yapmıyor?”
Duruman.
İsmi söylenmemişti belki; ama odada vardı.
Bu evde bazı isimler kapı gibiydi. Açılmadıkları zaman bile, arkalarında bir şeyin beklediğini bilirdiniz. Duruman’ın adı da öyleydi. Kazan dairesinin kızıl sıcağına, aynaların soğukluğuna, sandıkların tehlikesine, kitapların içine saklanmış insanlara, Cin Cüce’nin pis açgözlülüğüne ve Fırtık’ın bile ne olduğunu açıklamak istemeyeceği dönüşümlerine rağmen, bütün bu deliliğin ortasında asıl soru hâlâ aynıydı:
Duruman neredeydi?
Subutai, kazancıya bakarken hafifçe başını eğdi. Normalde böyle duygusal anlara keskin bir sözle girer, acıyı katlanılabilir kılmak için alaya çevirir, dünyanın en olmadık anında bile bir hırsızın hayatta kalma içgüdüsüyle gülünecek bir yer bulurdu. Ama bu kez bir süre sustu.
Belki kazancının gerçekten ağlamış olması yüzündendi.
Belki de bu evde artık hiçbir şeyin yalnızca komik kalamayacağını anlamaya başladığındandı.
Fırtık usulca doğruldu. Tüylerini kabartmadan önce bedenini kontrol eder gibi önce ön patilerine, sonra kuyruğuna, sonra Maer’e baktı. Sanki “Ben hâlâ benim, değil mi?” diye soruyordu ama bunu yüksek sesle sormaya elbette niyeti yoktu. Kedilerin gururu, çoğu zaman akıllarından daha yavaş iyileşirdi.
Ro’lanthus ise bütün bu yüzlere bakıyordu. Subutai’nin yarı saklanan ciddiyetine, Maer’in içeriye doğru çökmüş ama yine de her şeyi görmekten vazgeçmeyen yorgun dikkatine, Fırtık’ın utançla sinmiş hâline ve kazancının kazanla kurduğu o tuhaf, neredeyse ailevi bağa. Kitabın içinden çıkmış olmak, bir insanı dünyaya yabancı yapardı. Ama Ro’lanthus zaten bir Son Görü Elfiydi; yabancılık onun tenine çok daha önce kazınmıştı.
Yüzündeki beyaz dövmeler, kızıl kazan ışığında bazen kemik gibi, bazen kadim bir yazı gibi, bazen de derinin üstünde değil, derinin altından parlayan eski bir kader gibi görünüyordu. Saçsız başının etrafında dolanan o ince çizgiler, yalnız süs değildi. Kadim Blaris dilinin işaretleri gibi, kimsenin kolay kolay okuyamayacağı ama bakan herkesin bir anlam taşıdığını sezebileceği sembollerdi. Uzun kulakları, kazan dairesinin her hırıltısına, aynanın en küçük titreşimine ve Fırtık’ın bastırılmış nefesine karşı hafifçe geriliyor; bu evin içindeki her sesin ayrı bir tehlike ya da ayrı bir kehanet olabileceğini kabullenmeye çalışıyordu.
Ro’lanthus, Subutai’ye ve Fırtık’a döndü. Kendini tanıtmanın zamanı gelmişti; hatta belki çoktan geçmişti. Ama bu evde zaman, en başından beri nezaket kurallarına pek uymuyordu.
“Merhaba,” dedi. Sesi yumuşaktı; fakat içinde uzun süre susmuş birinin kırılganlığı vardı. “Ben Ro’lanthus.”
Bir an duraksadı. Sanki adını söyledikten sonra, arkasından gelen her cümlenin onu biraz daha açığa çıkaracağını biliyordu.
“Bir Son Görü Elfiyim. Sizin tehlikede olduğunuzu gördüm. Size yardımımın dokunabileceğini düşündüm ve sizi ararken kendimi o kitabın içinde buldum.”
Bu cümle, kazan dairesinin sıcak havasında ağırlaştı.
Maer onu süzdü.
Son Görü Elfleri hakkında bildikleri az değildi. Geleceği görmenin, Meleran’da bilgeliğin parlak ödülünden çok, bedeli ağır bir yara anlamına geldiğini anlatan sayısız hikâye vardı. Math’Natal ormanlarının derinliğinden kopmuş, kendi halklarınca doğanın kaderine karışmakla suçlanmış, bedenlerini sembollerle mühürleyip ömürlerini geleceğe uzanan görülerle kısaltan o tuhaf elfler… Onlar geleceğe bakarlardı, evet; ama çoğu zaman bugünü yaşayacak kadar kendilerine ait kalamazlardı.
Ro’lanthus’un gözleri de öyleydi.
Sanki gördüğü şeylerin hiçbirine tam yetişememişti. Sanki bazı felaketleri önceden bilmiş, ama bilmenin onları durdurmaya yetmediğini çok erken öğrenmişti. Maer bu bakışı tanıyordu. Hastalığı ona başkalarının duygularını fazla yaklaştırdığı için mi, yoksa kendi içindeki yorgunluk o bakışla akraba olduğu için mi, emin değildi.
Subutai hafifçe eğildi. Hareketi, bir saray reveransına benzemeye çalışıyor ama en fazla bir hırsızın nezaket gösterme girişimi olabiliyordu. Yine de kendince saygılıydı. Subutai’nin saygısı çoğu zaman yamuk dururdu; ama tamamen sahte olduğu da söylenemezdi.
“Merhaba Ro’lanthus,” dedi. “Ben Subutai DeLancevian. Sanırım tehlike, bu ev için fazla iyimser bir kelime olurdu.”
Fırtık, yorgun haline rağmen başını kaldırdı. Kendisini tanıtmak için ayağa kalkmadı; çünkü birincisi yorgundu, ikincisi kediydi, üçüncüsü de bunun yeterli olduğunu düşünüyordu.
“Ben de Fırtık,” dedi.
Ro’lanthus kediye baktı.
İnsanlar genellikle konuşan kedilere alışmakta zorlanırdı. Ro’lanthus ise bir kitabın içinden çıkmış, geleceği gören, beyaz dövmeli bir Son Görü Elfi olarak bu konuda şaşırma hakkını biraz tüketmiş olmalıydı. Yine de yüzünde kısa bir boşluk belirdi. Bu boşluk uzun sürmedi. Çok ciddi bir nezaketle başını eğdi.
“Memnun oldum.”
Fırtık bundan hoşlandı. Hoşlandığını belli etmemeye çalıştı. Bu da hoşlandığını daha belli etti.
Subutai kazancıya döndü. “Tanıştırayım,” dedi, “bu da kazancı arkadaşımız.”
Kazancı hemen doğruldu. Gözlerindeki hüzün tamamen gitmemişti; ama tanışma denen şey, özellikle yalnız kalanlar için tuhaf biçimde toparlayıcı olabilirdi. Elini kaldırdı, avucuna tükürdü ve hiçbir şeyin daha doğal olamayacağına inanarak Ro’lanthus’a uzattı.
“Puuu,” dedi. “Ben de memnun oldum adamım. O dövmeleri nerede yaptırdın?”
Ro’lanthus, uzatılan ele baktı.
Bir eldi.
Tükürüklüydü.
Ve bu evin içinde karşılaşabileceği şeylerin açık ara en az tehlikelilerinden biriydi.
Yine de yüzünden geçen çok hafif ürperme, Maer’in gözünden kaçmadı. Ro’lanthus, nazikçe gülümsedi. Elini uzattı. Tükürüklü eli sıktı. Bir Son Görü Elf’inin kaderi, belli ki yalnızca geleceğin korkunç ihtimalleriyle değil, kazan dairesinde avucuna tüküren adamlarla da sınanabiliyordu.
“Uzun hikâye,” dedi.
Kazancı onun elini sıktıktan sonra diğer eliyle kazanını sevgiyle okşadı. O dokunuşta bir ustanın alışkanlığı yoktu yalnızca. Bir arkadaşın omzuna konan el vardı. Bir hasta yatağında bekleyen yakının çaresiz şefkati vardı. Bir insanın, kendisini hayatta tutan şeye duyduğu minnettarlık vardı.
“Adım Türki bu arada,” dedi. “Kazancı değil, evin arkadaşlarından birisi oluyorum.”
Bunu söylerken sesi değişmişti.
Kazancı kelimesini reddetmiyordu belki; ama yetersiz buluyordu. Kazan onun işi değildi yalnızca. Evin bir parçasıydı. Belki kendi parçasıydı. Belki de ikisini ayırmak çoktan anlamsız hale gelmişti. Türki’nin eli kazanın üzerinde dolaşırken, metalin kızıl yüzeyi de ona çok hafif bir sıcaklıkla karşılık veriyor gibiydi. Maer bunu görmedi belki; ama hissetti. Bir insanın sevdiği bir canlıya dokunuşu gibi değildi tam olarak. Daha eski, daha tuhaf, daha bu eve özgüydü.
Subutai, acıyan yerin üzerinde fazla durmayı sevmezdi. Yara kanıyorsa ya bandajlanırdı ya da kaçarken unutulurdu. O yüzden sesini biraz daha pratik bir yere çekti.
“Tamam,” dedi. “Bu durumda evin sahibini aramak lazım. Nereden başlamalıyız bunu biliyor musun? Tabii önce şu lanet cinden kurtulmanın yolunu biliyorsan onu da söyle.”
Türki kendisini toparlamaya çalıştı. Omuzları biraz dikleşti. Kazanın sıcaklığı, sözlerinin altına düşük bir gürleme ekliyordu. Bu gürleme bazen onay, bazen uyarı, bazen de yalnızca ateşin kendi diliydi.
“Cin Cüce’nin açgözlülüğü onun zayıflığıdır,” dedi Türki. “Büyülü eşyaların doğasını çok iyi anlayabilir. Bir büyülü eşyayı ele geçirmek için de her şeyi yapabilir.”
Fırtık’ın kulakları kıpırdadı.
Subutai’nin yüzü dikkat kesildi. Onun gözünde büyülü eşya, tehlike ile fırsatın aynı anda parlayan halidir. Bir hırsız için bu bilgi, kapının kilidini görmek kadar değerliydi.
Türki devam etti. “Sizi her türlü kandırıp elinizdeki büyülü eşyaları alabilir ve onları çok iyi kullanarak sizi tehlikeye sokabilir. Tabii hâlihazırda elinde olanları saymıyorum bile. Bunun anlamı şu ki, aslında zayıflığı onun en güçlü yanı.”
Maer, çantasını düşündü.
Cübbeler.
Çoraplar.
Beyaz toz.
Fülüt.
Kitap.
Daha adını bile tam koyamadıkları, bu evde her an kurtuluş ya da felaket olabilecek şeyler. Meleran’da büyülü eşya zaten hiçbir zaman yalnızca eşya değildi. Kimisi içine hapsedilmiş enerjiyi taşırdı, kimisi eski bir büyücünün iradesini, kimisi kullanıldığında boşalacak tek seferlik bir kudreti, kimisi de kullanıcısının zaafını büyüten bir ayna gibi davranırdı. Bu evde ellerinde tuttukları her büyülü nesne, bir çözüm ihtimali olduğu kadar, Cin Cüce’nin eline geçerse yeni ve daha arsız bir felaket ihtimaliydi.
Ro’lanthus da bunu anladı. Elindeki kitaba istemsizce baktı. Daha az önce onun içinde hapsolmuştu. Bir eşya, insanı saklayabilir, bozabilir, koruyabilir ya da geciktirebilirdi. Eşyaların masum olduğuna inanmak, böyle bir evde fazla iyimserlik sayılırdı.
Türki ciddi bir şekilde Subutai’ye baktı. “Büyülü eşyalara karşı olan zaafını nasıl değerlendirir, onu nasıl kandırırsınız bilmiyorum. Ama o eşyaların onun eline geçmesine mani olmalısınız. Biz zamanında bu zaafı kullanarak onu sandığa kapattık. Ama tüylü şeytan orada bile defolmak bilmedi.”
“Tüylü şeytan mı?” dedi Fırtık.
Türki ona baktı. “Sana demedim.”
“Yine de dikkatli ol.”
Subutai, Fırtık’a şöyle bir baktı. “Sen biraz önce bütün odayı kendine âşık etmeye çalışmadın mı?”
Fırtık’ın gözleri kısıldı. “Ben hiçbir şey yapmadım. Ev yaptı. Enerji yaptı. Dünya yaptı. Sen yaptın belki.”
“Ben mi?”
“Bela seviyorsun. Belki çağırmışsındır.”
Subutai itiraz edecek gibi oldu, sonra bundan emin olamayacağını fark etti. “Bu kadar çok şeyin içinde suçun bana kalması etkileyici.”
Maer, yorgun bir sesle araya girdi. “Şaşırtıcı değil.”
Fırtık, Maer’e memnun bir bakış attı. Subutai ise Maer’in tarafsızlığından değil, taraf seçmiş olmasından rahatsız olmuş gibi davrandı. Bu kısa atışma, kazan dairesindeki ağır havayı bir an olsun gevşetti. Ro’lanthus onları izledi. Henüz bu ritme ait değildi. Henüz ne zaman gülümsemesi gerektiğini, ne zaman susmasının daha iyi olacağını bilmiyordu. Ama ekibin içindeki bağın, yalnız büyük sözlerden değil, böyle küçük iğnelerden de örüldüğünü fark etti.
Ekip de ona alışmış değildi.
Maer, Ro’lanthus’u anlamaya çalışıyor ama güvenmek için acele etmiyordu. Subutai, birinin tehlikeli olup olmadığını anlamanın en iyi yolunun ona konuşacak alan açmak ve neyi sakladığını görmek olduğunu düşünüyordu. Fırtık ise Ro’lanthus’u şimdilik “kitaptan çıkan uzun kulak” kategorisine koymuştu; bu kategori, konuşan aynalar ve boklu battaniyelerle kıyaslandığında orta seviye tehlikeli sayılırdı. Türki ise ona, elini sıkmış ve dövmelerini sormuş biri olarak, bu evin standartlarına göre fazlasıyla sıcak davranmıştı.
Ro’lanthus bütün bu bakışları hissetti.
“Size zarar vermeye gelmedim,” dedi usulca.
Subutai kaşını kaldırdı. “Bu cümleyi genelde zarar vermeye gelenler de kullanır.”
Ro’lanthus bu kez gücenmedi. “Biliyorum.”
Maer onun yüzündeki yorgunluğu gördü. Bir şey saklıyor muydu? Elbette saklıyordu. Herkes saklardı. Özellikle geleceği gören biri, gördüklerinin tamamını söylemezdi. Bazen söyleyemediği için, bazen söylememesi gerektiği için, bazen de söylemenin felaketi daha hızlı çağıracağını bildiği için.
“Ne gördün?” diye sordu Maer.
Ro’lanthus bir süre cevap vermedi. Kazanın kızıl ışığı beyaz dövmelerinin kıvrımlarında dolaşıyor, onu bir an yaşlı, bir an çocuk gibi gösteriyordu. Son Görü Elflerinin ömrü kısaydı; çünkü geleceğe gönderilen her bakış, yaşamdan bir parçayı beraberinde götürürdü. Ro’lanthus kaç yaşındaydı bilinmez; ama gözleri yaşından daha eskiydi.
“Sizi,” dedi sonunda. “Tam olarak değil. Görüler çoğu zaman tam değildir. Kapılar gördüm. Bir ev gördüm. Bir kedi gördüm; ama kedi değildi. Bir fülüt sesi duydum. Bir de… suskunluk.”
Maer’in omuzları hafifçe gerildi.
“Suskunluk?”
Ro’lanthus başını salladı. “Seslerin alınması gibi. Rengin çekilmesi gibi. Ne olduğunu bilmiyorum. Yalnızca sizin etrafınızdaydı.”
Bu cevap, hiçbir şeyi çözmedi.
Ama odadaki herkesin içini bir parça daha sıktı.
Subutai hemen konuyu daha elle tutulur bir yere çekti. “Duruman’a nasıl ulaşırız?”
Türki bir süre düşündü. Sonra yukarı baktı. Kazan dairesinin tavanına değil; daha yukarıya, evin gövdesinin içinden çatıya, belki de yıllardır çıkmadığı ama varlığını bildiği bir yere.
“Zamanının çoğunu çatı katındaki büyük kütüphanesinde geçirirdi.”
Büyük kütüphane.
Bu bilgi, kazan dairesinde yeni bir kapı açtı.
Üst kat yalnızca odalar, aynalar ve tuzaklardan ibaret değildi demek. Duruman’ın izini taşıyan bir yer vardı. Kitapların arasında, belki evin geçmişinin, Cin Cüce’nin, Pinina’nın, fülüdün, aynaların ve bütün bu deliliğin bir açıklaması duruyordu. Maer, kütüphane sözcüğünü duyunca içindeki merakın yorgunluğa rağmen başını kaldırdığını hissetti. Bu hoşuna gitmedi. Merak, bu evde en tehlikeli duygulardan biriydi. Ama yine de vardı.
Fakat oraya çıkmadan önce aşağıdaki bela çözülmeliydi.
Subutai aynaya döndü. “O zaman ilk iş şu cinden kurtulup yukarı çıkmak. Bir şey soracağım; bu aynadan geriye çıkamaz mıyız?”
Türki başını iki yana eğdi; soru basit değildi. Kazanın yanında yaşayan biri için bile aynalar, bu evde fazla güvenilir araçlar sayılmazdı.
“Ayna çift yönlü çalışıyor,” dedi. “Ama ben kullanamıyorum. Usta beni ziyarete geldiğinde daima aynayı kullanırdı.”
Maer aynaya baktı.
Ayaklı aynaydı. Yukarıdaki odalarda gördükleri aynalara benziyordu. Fakat artık benzerliklere güvenmek için fazla şey yaşamışlardı. Bu evde bir şeyin daha önce gördüğünüz şeye benzemesi, onun aynı şey olduğu anlamına gelmezdi. Hatta çoğu zaman özellikle aynı görünmesi, daha dikkatli olmanız gerektiği anlamına gelirdi.
Ayna uzun, dar ve eskiydi. Çerçevesi koyu renk bir ahşaptan yapılmış, köşelerine ince metal parçalar geçirilmişti. Metalin üzerinde, is ve sıcaklık yüzünden kararmış çizgiler vardı; fakat Maer dikkatli bakınca bunların yalnız kir olmadığını düşündü. Sanki bir zamanlar çerçevenin kenarlarına küçük işaretler kazınmış, sonra üzerleri defalarca yağ, toz ve sıcak buharla örtülmüştü. Aynanın ayakları zarifti ama güven vermiyordu. İnce, kıvrımlı dört ayak, koca camı taş zeminin üzerinde bir gezgin gibi tutuyor; sanki ayna istese yerinden yürüyüp gidebilirmiş gibi duruyordu.
Subutai, Maer’e döndü. “İnceleyebilir misin?”
Maer içinden kısa bir nefes verdi.
Elbette.
Bu evde açıklanamayan her şey, sonunda onun önüne geliyordu. Çünkü Maer bazen açıklamaya çalışırdı. Çünkü Maer bazen hissederdi. Çünkü Maer bazen kendisine iyi gelmeyeceğini bile bile bir şeye dokunurdu. Belki de asıl sorun buydu; insanın kendisine zarar vereceğini bildiği halde anlamaya çalışmaktan vazgeçememesi.
Aynaya yaklaştı.
Ro’lanthus da dikkatle izledi. Son Görü Elfi’nin bakışında yalnız merak yoktu; gelecekte bir şey kırılacaksa, onun ilk çatlağını görmeye çalışan bir gerginlik vardı.
Fırtık biraz geride durdu. Bu, akıllıca bir tercihti. Kedi, bu evin bazı felaketlerine insanlardan daha hızlı alışıyordu. Özellikle aynalar, kutular, battaniyeler, fülütler ve “gel bir bak” denilen her şey Fırtık’ın gözünde artık aynı tehlike ailesine mensuptu.
Maer aynanın karşısında durdu.
Önce dokunmadı.
Yansımasına baktı.
Kendi yüzüydü.
Ama bu cümle bile tam doğru değildi. Çünkü yansıma, onun yüzünü taşıyor ama onu eksik gösteriyordu. Soluk. Uzak. Gözlerinin feri hafifçe çekilmiş gibi. Sanki Maer, camın içinden değil de şeffaf bir enerji tabakasının ardında duran başka bir yüzeyden kendisine bakıyordu. Kızıl kazan ışığı, yansımada daha koyu görünüyordu; buhar daha yavaş hareket ediyor, odadaki herkesin gölgesi aynanın içinde biraz daha gecikmeli duruyordu.
Maer elini kaldırdı.
Aynaya dokundu.
Cam soğuktu; kazan dairesi gibi her yanın ateş, metal ve buharla dolu olduğu bir yerde bu neredeyse hakaret gibi bir soğukluktu. Etrafında ateş, metal ve buhar varken aynanın yüzeyi kuyudan çekilmiş taş gibi serindi. Maer’in parmak uçları cama değer değmez, yüzeyin altında ince siyah akımlar uyandı. Önce saç teli kadar ince çizgilerdi bunlar. Sonra birbirlerine eklenip aynanın derinliğinde yavaş yavaş dolaşmaya başladılar.
Kararlılık.
Maer bunu gördü. Hissetti. Bir duygu gibi değil yalnızca; bir renk, bir yön, bir baskı gibi. Siyah enerji aynanın yüzeyinden ona doğru süzülüyordu. Meleran’daki enerji tayfları yalnız ışık değildi. Her biri bir ruh halinin, bir direnç biçiminin, bir tehlikenin ya da bir arzunun izini taşırdı. Siyah enerji kararlılığın, karanlığın, inatla tutunmanın, bazen de bir şeyi yutmanın rengiydi. Maer’in hastalığı, çoğu zaman böyle enerjileri yalnız görmesine değil, onların duygusuna kapılmasına da neden olurdu. Bir tayfa fazla yaklaştığında, o tayfın duygusu içinin bir yerine yerleşirdi.
Fakat bu kez olmadı.
Siyah akımlar ona geldi, değdi ve geçti.
İçine düşmedi. Onu ele geçirmedi. Üstüne kapanıp ruhunu kararlılık ya da karanlıkla doldurmadı. Yalnızca temas etti; sanki ayna onu tanımış ama kabul etmemiş, yoklamış ama içeri almamıştı.
Maer’in kaşları hafifçe çatıldı.
Enerjiyi görüyordu ama etkilenmiyordu. Bu da başlı başına bilgi sayılırdı; yeterli değildi ama bilgiydi.
Ro’lanthus, Maer’in arkasında duruyordu. Yüzü gerilmişti. Gözleri aynadaki yansımaya takılmıştı. O, Maer’in gördüğü enerjiyi aynı biçimde görmüyor olabilirdi; ama yansımanın kendisinde bir şeylerin değiştiğini anlamıştı.
“Yansımanda bir farklılık var,” dedi.
Maer başını çevirmedi. “Biliyorum.”
“Dokunduğunda oldu sanırım.”
Maer yansımanın gözlerine baktı.
Kendi gözleri.
Ama feri gitmiş gibi.
Bir an, Ro’lanthus’un sesi daha uzak geldi. Sanki uzun kulaklı elf bir şey görecekti. Bir görü açılacak, aynanın ardındaki şey, belki Maer’in başına gelecek olanlardan bir parça gösterecekti. Ro’lanthus’un bakışları bulanıklaştı; dövmelerinin kıvrımları kızıl ışıkta daha belirginleşti. Parmakları kitabın kapağına kapandı. Geleceğe uzanmak, onun için bir pencere açmak değil, çoğu zaman kendi ömründen bir kıymığı koparıp karanlığa atmak gibiydi.
Ama olmadı.
Görü belirir gibi oldu.
Sonra kayboldu.
Ro’lanthus derin bir nefes verdi. Hayal kırıklığı yüzüne yayıldı. Buna alışkın bir hayal kırıklığıydı; gördüğü şeylerin bile ona tam itaat etmemesine alışmış birinin yorgunluğu.
Maer elini aynadan çekmedi. “Normal ayna gibi değil,” dedi. “Ama bir şey de anlamıyorum.”
Bu cümleyi söylemek kolay değildi. Çünkü Maer anlamamaktan hoşlanmazdı. Özellikle de bir şey kendisine bakıyorsa.
Subutai aynaya yaklaştı. Aynanın çerçevesine, ayaklarına, taş zemindeki duruşuna baktı. Hırsız refleksiyle önce kilit aradı, sonra menteşe, sonra gizli mekanizma. Sonunda aynanın kendisinin mekanizma olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.
“İçine çekmiyor,” dedi.
“Şimdilik,” diye ekledi Fırtık.
Subutai başını salladı. “Güzel katkı.”
“Gerçekçi katkı.”
Maer aynaya bir kez daha baktı. Ayna yukarıdaki odalarda gördüklerine benziyordu, evet. Ama ona dokunduğunda tetiklenen şey aynı değildi. Subutai’nin daha önce yaşadığı gibi bir çekilme, içeri düşme ya da geçiş yoktu. Burada başka bir işleyiş vardı. Daha kapalı. Daha inatçı. Belki yalnız belirli bir niyetle açılıyor, belki Duruman’ın dokunuşunu bekliyor, belki de onları izlemekten başka hiçbir şey yapmıyordu.
“Yere yatırıp koyalım,” dedi Maer. “İçinden birini atamasınlar yine.”
Ro’lanthus, “Bu işe yarar mı?” diye sordu.
Subutai omuz silkti. “Bu evde bazen bir şeyi yere yatırmak yeterli oluyor. Bazen daha kötü oluyor. İkisini de yaşadık.”
Maer aynadan elini çekti ama tam o sırada yansıma değişmişti bile. Kendi soluk yüzü kaybolmuş, yerine Cin Cüce’nin yüzü belirmişti.
Fırtık korkudan geri sıçradı ve bunu yaptığını fark edince hemen sanki zemindeki bir şeyi kontrol ediyormuş gibi davrandı. Ro’lanthus da bir adım geriledi; uzun kulakları neredeyse başının iki yanında gerilmiş iki uyarı işareti gibi duruyordu. Türki’nin eli kazanın üzerine daha sıkı kapandı, Subutai’nin bakışı bir anda keskinleşti, Maer ise yerinde kaldı; çünkü bazen korkmak için bile önce neye baktığınızı kabul etmeniz gerekirdi.
Cin Cüce aynanın içindeydi.
Yüzü çarpık, bakışları aç ve sinirliydi. Kısa bedeninin aynadaki duruşu, gerçekte ne kadar küçük olursa olsun kendisini büyük göstermeye çalışan eski bir musallatın kibriyle doluydu. Gözleri, ışığı yansıtmıyor, sanki camın içinde kalan başka bir karanlığı dışarı sızdırıyordu. Burnu kırışmış, dudakları bükülmüş, dişleri kötü niyetli bir neşeyle aralanmıştı. Aynanın ardında ellerini cama dayamamıştı belki; ama sesi camın içinden geçip odaya dolduğunda, aralarında yalnızca bir yüzey olmadığını herkes hissetti.
“Fülütümü yere bırak ve geriye çekil.”
Maer’in eli istemsizce belindeki fülüdüne gitti.
Fülüt.
Cin Cüce’nin takıntısı.
Bir müzik aleti olmaktan çok daha fazlası olduğu artık belliydi. Cin Cüce’nin onu isteme biçimi, bir hırsızın ganimet istemesi gibi değildi. Daha kişisel, daha öfkeli, daha açtı. Bir eşya için duyulan arzu değil, elinden alınmış bir uzvun geri istenmesi gibiydi.
Subutai aynanın ayaklarına baktı. “Devrilebilecek gibi mi?”
Maer gözünü Cin Cüce’den ayırmadan aynanın çerçevesini kavradı. Ahşap, kazan dairesinin sıcağına rağmen cam kadar soğuk değildi; ama içinde bir titreme vardı. Ayna dört ayaklıydı. İki önde, iki arkada. Arkasında duvar vardı. Öne doğru yatırılabilirdi. Dikkatli yapılırsa kırılmazdı.
Belki.
Ro’lanthus hemen, “Kırma,” dedi.
Maer ona baktı. “Uğursuzluk mu?”
Ro’lanthus, “Demedim bunu,” dedi.
Fırtık, “Ama mantıklı,” diye mırıldandı.
Cin Cüce aynanın içinden bıçağını ya da ona benzer bir tehdidi kaldırır gibi hareket etti. Camın ardında bir şey parladı; metal miydi, büyü mü, yoksa yalnızca onun hırsının yansıması mı belli olmadı.
“Fülütümü ver!”
Maer aynanın çerçevesini daha sağlam tuttu. “Hayır.”
Sonra aynayı yavaşça öne doğru indirdi.
Şangırtıyla düşürmedi. Çünkü bu evde kırılan aynaların nereye açıldığını kimse bilmiyordu. Ayna hafifçe sarsıldı. Ayakları taş zeminde süründü; taşın üzerinde ahşabın çıkardığı ses, kazan dairesindeki bütün buharın arasında bile fazlasıyla net duyuldu. Cin Cüce’nin görüntüsü yamuldu. Bir an yüzü uzadı, sonra kısaldı, sonra cam yere döndükçe yüzünün üst tarafı karardı, alt tarafı eğrildi ve öfkeli ağzı son kez açıldı.
Ayna yüzüstü kapandı.
Cin Cüce’nin sesi kesildi.
Odadaki herkes bekledi.
Bir nefes.
İki nefes.
Kazan gürledi.
Fırtık yavaşça başını uzattı. “Gitti mi?”
Kimse hemen cevap vermedi.
Sonra Türki yere kapanmış aynaya baktı. “Arkası da ayna,” dedi.
Subutai aşağı eğildi.
Gerçekten de öyleydi.
Aynanın arka yüzü de camdı; yani ön yüz yere bakarken arka yüz yukarıya dönük kalmıştı. Cin Cüce’nin görüntüsü orada yoktu, henüz yoktu; ama boş bir aynanın bu evde güvenli bir şey olduğunu artık hiç kimse düşünmüyordu.
Fırtık’ın kulakları geriye yattı. “Al işte.”
Subutai aynaya baktı. “Çift taraflı.”
Maer yüzünü buruşturdu. “Elbette.”
Bu evde çözümler çoğunlukla böyleydi. Önce insana nefes aldırır, sonra o nefesin ortasında eksik tarafını gösterirdi. Aynanın üstte kalan yüzeyi, kazan dairesinin loş ve kızıl ışığını geri veriyordu. Maer, Subutai, Ro’lanthus, Fırtık, Türki ve kazan, camın içinde kırılmadan, bozulmadan duruyordu. Fakat bu düzen, sahte bir huzur gibi geldi.
Çünkü Cin Cüce gitmemişti; yalnızca yüz değiştirmişti.
Subutai, aynanın etrafında dolaşmadan geriye çekildi. “Kırmak iyi fikir mi?”
Ro’lanthus hemen, “Hayır,” dedi.
Fırtık da aynı anda, “Hayır,” dedi.
Subutai ikisine baktı. “Güzel. Bu kadar hızlı fikir birliği tehlikeli ama değerli.”
Maer aynaya baktı. “Üstüne bir şey örtelim.”
Türki cübbelere doğru baktı ve başını iki yana salladı. “Cübbeler büyülü.”
Bu tek cümle yetti.
Cin Cüce’nin büyülü eşyaya açlığını yeni öğrenmişlerdi. Şimdi aynanın üstüne büyülü cübbe örtmek, bir kapının önüne anahtar bırakmak gibi olurdu. Daha kötüsü, anahtarın kokusunu alabilen aç bir şeye bırakmak gibi. Büyülü eşyanın doğasını anlayabilen, onu ele geçirmek için her şeyi yapabilecek bir musallata, camın hemen üstünde parlak bir yem sunmak... Hayır. Bu fikir, söylenmeden bile kötüydü.
Fırtık’ın yüzü karardı; çünkü herkesin aklına gelen şey onun da aklına gelmişti. Hani şu battaniyeler! Şu boklanmış olanlar var ya, işte onlar!
Kedi önce Subutai’ye baktı, sonra Maer’e ve en son olarak da aynaya. “Hayır,” dedi.
Subutai kaşını kaldırdı. “Daha bir şey söylemedik.”
“Düşündünüz.”
Maer, aynanın yukarı bakan boş yüzüne baktı. Bir yüzü kapatmışlardı. Ama bela henüz kapanmamıştı. Cin Cüce; büyülü eşyaların kokusunu alabilen, aynaların içinden konuşabilen, fülüdünü isteyen, sandığa kapatılsa bile defolmayan ve büyük ihtimalle kendisini hâlâ bu hikâyenin mağduru sanan tüylü bir şeytandı.
Ro’lanthus bir Son Görü Elfiydi ama görüsü yarım kalmıştı.
Türki, evin arkadaşlarından biriydi ama Duruman’ın nerede olduğunu bilmiyordu.
Fırtık, az önceki tuhaf dönüşümünün ardından hâlâ kendisini toparlıyordu.
Subutai’nin çantasında büyülü eşyalar vardı.
Maer’in belinde Cin Cüce’nin istediği fülüt duruyordu.
Ve çatı katındaki büyük kütüphane, bütün bu soruların üstünde bir yerde bekliyordu.
Ama oraya çıkmak için önce aynanın üstünü örtmeleri gerekiyordu.
Maer, Fırtık’a baktı.
Fırtık’ın gözleri daraldı. “Ben kedi olarak onurumu korumaya çalışıyorum.”
Subutai, yere kapanmış çift taraflı aynaya baktı. “Bu evde onur, bazen boklu battaniye taşımakla sınanıyor.”
Fırtık bu cümleyi hiç sevmedi.
Ama aynaya bir kez daha baktı.
Bazen kahramanlık, insanın kendisini büyük hissettiği anlarda gelmezdi. Bazen kahramanlık, kimsenin dokunmak istemediği bir battaniyeyi ağzına alıp sürüklemeye razı olmak demekti. Bu düşünce Fırtık’ın hoşuna gitmedi. Hatta bundan nefret etti. Ama aynanın boş yüzünde kendi yansımasını görünce, o yansımanın ardında Cin Cüce’nin her an yeniden belirebileceğini hayal etti.
Sonunda odadan çıktı.
Bir süre sonra uzaktan sürüklenme sesi geldi.
Ardından tiksintiyle bastırılmış küçük bir öğürme.
Subutai derin bir nefes aldı. “Kahramanlık bazen böyle ses çıkarıyor demek.”
Maer cevap vermedi.
Çünkü bir yanıyla gülmek istiyordu.
Diğer yanıyla aynanın içinde hâlâ birinin onları izlediğinden emindi.
Ve bu evde, ikisi aynı anda olabiliyordu.
Fırtık battaniyeyi sürükleyerek geri döndüğünde, yüzünde bir kedinin sahip olabileceği en ağır hakaret ifadesi vardı. Battaniyenin ucu ağzındaydı; gerisi taş zeminde ağır, kirli ve onur kırıcı bir hışırtıyla ilerliyordu. Kedi battaniyeyi aynanın yanına bırakmadı. Neredeyse fırlattı. Sonra ağzını yere sürterek temizlemeye çalıştı, bunun daha kötü bir fikir olduğunu fark etti ve Subutai’ye öyle bir baktı ki, hırsız istemsizce bir adım geriledi.
“Bunu unutmayacağım,” dedi Fırtık.
Subutai başını eğdi. “Hiç beklemiyordum zaten.”
Maer battaniyeyi dikkatle aldı. Mümkün olduğunca kenarından tuttu. Ro’lanthus yardım etmek için eğildiğinde Fırtık hemen tısladı.
“Sen yenisin,” dedi. “Buna hemen dahil olma. Kaçma şansın varken kaç.”
Ro’lanthus, bütün ciddiyetiyle, “Teşekkür ederim,” dedi. “Ama kalacağım.”
Fırtık bu cevabı beklemiyordu.
Subutai de beklemiyordu.
Maer, Ro’lanthus’a kısa bir bakış attı. Güven değildi bu. Henüz değil. Ama ilk kez, uzun kulaklı elfin gerçekten onların yanında durmayı seçtiğini hissettiren küçük bir şeydi. İnsanlar ya da elfler, bir eve düşüp kitabın içinden çıkabilir, size tehlikede olduğunuzu gördüklerini söyleyebilir, kaderden ve görülerden bahsedebilirlerdi. Ama boklu battaniyenin kenarından tutmaya razı olmak, bambaşka bir bağlılık göstergesiydi.
Ro’lanthus battaniyenin temiz sayılabilecek tarafını tuttu.
Maer diğer ucunu.
Subutai aynanın kenarını ayağıyla sabitledi.
Türki kazanın yanında durup, sanki kazan da bu tuhaf törene tanıklık etsin ister gibi elini metalin üstünde tuttu. Fırtık ise biraz uzakta, gururunun kırık parçalarını toparlamaya çalışarak izledi.
Battaniye aynanın üstüne serildi.
Cam kayboldu.
Yansıma kapandı.
Bir an için hiçbir şey olmadı.
Sonra battaniyenin altından boğuk, öfkeli ve fazlasıyla tanıdık bir ses yükseldi.
“Fülüdümü çalan büyücü bozması! Boklu hırsız! Dolandırıcı uzun bacaklılar! Hepinizle tek tek hesaplaşacağım!”
Ro’lanthus’un yüzü hafifçe kasıldı.
Fırtık gözlerini kapadı. “Harika. Battaniyenin altından bile konuşuyor.”
Maer, çatı katındaki kütüphaneyi düşündü. Duruman’ın orada bıraktığı bir cevap var mıydı? Yoksa yalnızca daha büyük bir bela mı vardı?
Cin Cüce’nin sesi battaniyenin altından bir kez daha yükselirken, kazan dairesinin kızıl ışığı onların arkasında dalgalandı. Yukarıda bir kütüphane bekliyordu. Aynanın altında susturulamayan bir ruh vardı. Yanlarında yeni katılmış, güvenilmesi için hâlâ zamana ihtiyaç duyan bir Son Görü Elfi duruyordu.
Ve Maer, Ro’lanthus’un az önce söylediği suskunluk kelimesini düşünmeden edemedi.
Çünkü bazı sesler rahatsız ediciydi.
Ama bazı sessizlikler çok daha tehlikeliydi.

BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Buralara kadar geldiyseniz artık Büyük Ev’in kapısından içeri girmiş, hatta muhtemelen yanlışlıkla birkaç aynaya da bakmışsınız demektir.
Bu bölümde işlerin tam sakinleşeceğini düşünürken Meleran yine kendi usulünce “dur bakalım” dedi. Fırtık’ın fedakârlığı, Ro’lanthus’un gelişi ve Cin Cüce’nin hâlâ susmaya pek niyetli olmaması derken yol yukarıya doğru açılıyor gibi.
Tabii bu evde yukarı çıkmak gerçekten yukarı çıkmak mı, yoksa daha derin bir şeye yaklaşmak mı, onu yakında göreceğiz.
Sahi…
Duruman nerede?
Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın. Ben özellikle bu bölümden sonra kime güvenip güvenmediğinizi çok merak ediyorum.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı