
İçeriye girdiklerinde ve dış kapı tekrar kapandığında kendi kendisine kilitlendiğini işaret eden o klik sesi yeniden işitilmişti. Subutai içeriye girdiğinde Maer’e dönerek “Ona yalan söylediğimiz için kendimi çok huzursuz hissettim,” dedi.
Maer başı ile onaylayarak “Gerçekten de çok iyi bir delikanlıya benziyordu; ama bunu yapmak zorundaydık Subutai,” diye hissettiklerini söyledi. “Evin varlığı onlar için çok önemli ve bu durumu değiştirecek bir şey yapmamız doğru olmazdı.” Ardından Subutai’ye bakarak “Zile dokunmak beni kötü etkiliyor,” dedi. “Büyülü bir cihaz olduğu için enerji akımları bana geçiyor ve istemediğim etkilere maruz kalıyorum. Düğmeye senin basman daha iyi olacak sanırım.”
Subutai sıkıntılı bir şekilde nefes vererek “Umarım doğru bir karar vermişizdir Maer,” dedi. “Oradan çıkıp gitme ve bu evden kurtulma şansımız vardı biliyorsun.”
“Biliyorum,” diyen Maer’de aynı şekilde hissetmiyor değildi. Eve tekrar girmişler, adeta çekilmişlerdi; ama bu, seçimlerinden pişman olmayacakları anlamına gelmiyordu.
Subutai gidip butona tekrar bastığında ve ev, zaman ve mekan arasındaki değişimini tekrar yaptığında rüzgarın kapının altından girdiğine bir kez daha tanık olmayı hiç beklemiyorlardı. Kapıdaki harfler D-A-B-C şeklindeydi ve dış çevrede de güneş, üçgen, yıldız ve kare şekilleri sıralanmıştı.
Daha ikisi sembollere bakarken arkalarındaki kapı açıldı ve tepede yükselen güneşten gözlerini korumaya çalışırken orada duran birisinin kendilerine bakmakta olduğunu gördüler. Kapının yarısı kadar boyu olan bir adam orada duruyor ve çalı gibi çatık kaşları ile onları süzüyordu. Hemen ardından bunun aslında sadece alalade bir adam değil, iri yarı bir cüce olduğunu anladılar. Gözleri kapıdan giren ışığa alışırken cücenin arkasında orta yaşlarda bir kadının, kucağındaki bebeği ile durduğunu da gördüler.
Maer "Merhaba? Siz kimsiniz?" dedi. "Buyrun buyrun, yalnız kapıyı hemen kapatmayın sonra açamıyoruz.”
Cüce'den öncelikle hiç ses gelmedi. Düşünüyor gibiydi. Sert mizaçlı, üzerinde koca bir ayı postu bulunan, kapkara saçları ve sakalları güzelce örülmüş bir cüceydi bu. Oldukça bakımlı bir cüce olduğunu düşünebilirdiniz. Koca burnu, suratının ortasında, geniş ve kocaman yanakları ile uyumlu gözüken bir cüce...
"Adım Nohmaran," dedi konuşarak ve sol eli ile kapıyı tutarak. "Ama teşekkür ederiz, biz içeriye girmeyelim." Maer, cücenin kalın, fırça gibi kaşlarının nasıl da çatık olduğunu o anda fark edecekti.
Subutai bir gözü ile sık sık Fırtık’a bakıyordu. Zira onun başına bir şey gelmiş olması ihtimalinden çok korkuyordu. Bu kediye, bu kadar kısa bir zamanda böylesine hızlıca alışacağını hiç düşünmemişti doğrusu.
Cücenin sesi ile kendisine gelen Subutai, Maer’den önce davranarak “Merhaba Nohmaran,” dedi ve içlerinde bulundukları durumda sorulabilecek en akıllıca soruyu iletti. “Burası neresi?”
Cüce ise neredeyse hiç duraklamadan, sanki bekliyormuş gibi cevapladı bu soruyu. "Diş Dağlarındasınız," dedi anlayışlı ve sakin bir sesle. "Sizi bekliyorduk!" Ardından kediye bakarak. "O iyi mi?" diye sordu.
“İyi olduğunu düşünüyoruz. Buton ile net olarak anlayamadığımız bir tepkime yaşadı. Pardon; ama bizi mi beklediğinizi söylediniz? Kim olduğumuzu biliyor musunuz?" Maer şaşırmıştı; ama aklı da deli gibi çalışıyordu. Kaşlarını çatarak cücenin arkasında, onun gölgesinde saklanmakta olan kadına bakmaya çalıştı. Bir cüce kadını olmadığına yemin edebilirdi.
Nohmaran, Maer'e bakarak konuşacak oldu, ardından vaz geçmiş gibi durdu.
O anda, Nohmaran'ın hemen arkasında duran, Maer’in bir süredir net görebilmek için bir sağa bir sola doğru eğilip durduğu, hafif orta yaşlı insan kadın heyecanla cücenin yanından fırlayarak "Bunlar onlar Nohmaran!" dedi. "Geleceklerini biliyordum!"
Cüce öfke içerisinde "Sus Henna!" diye gürledi. "Beni yıllardır sürekli uyaran sensin; ama konuşan da yine sensin!"
Kadın korku ile yerinden zıpladı ve kıpkırmızı olarak "Haklısın kocam," dedi. "Özür diliyorum." Tekrar kenara çekilerek cücenin arkasına doğru kaydı.
Subutai ne diş dağlarına şaşırmıştı ne de cücenin söylediklerine. Bir insan kadını gitmiş bir cüce ile evlenmişti ve cücenin kendisini böyle fırçalamasına izin mi veriyordu? İşte bu şaşırtıcı bir durumdu! Kızdığını hissediyordu; ama bir yandan da kendisini telkin edip sakinleştirmeye, bunun kendisinin işi olmadığını söylemeye çalışıyordu. Bu kadın, böyle bir cüceyle neden evlenmiş olabilirdi ki? “Bizi mi bekliyordunuz, ne için?” diyerek dikkatini asıl konuda tutmaya çalıştı Subutai.
Maer’de neredeyse aynı anda girdi konuşmaya “Buraya geleceğimize dair hiçbir fikrimiz yoktu. Hatta tesadüf ile geldik. Tamam, bizi buraya getiren yere bilinçli olarak gelmiştik, o başka bir konu. Siz nasıl bizi bekliyor olabilirsiniz ki?"
Cüce hiç tepkisizdi. Kedinin de iyi olduğunu duyunca rahatlamış gibiydi. Ardından yanına gelen Henna'ya, karısına baktı ve onaylarcasına başını salladı.
Henna onlara dönerek "Sadece şunu söyleyebilirim ki," dedi. "Aradan on dört yıl, altı ay, sekiz gün geçti." dedi. “Lütfen bunu bilin ve ona göre hareket edin.” Ardından cüce bir adım geriye çekildi ve onlar daha ne olduğunu anlayamadan kapıyı kapatırken "Yolculuğunuzda başarılar!" diye seslendi.
Henna'nın o anda, son kez kulaklarına çalınan sesi ise son duydukları şeydi. "Eğer ki hanımımı görürseniz, onu halen beklediğimi kendisine iletin lütfen!"
Maer ve Subutai şaşkın bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. İkisi de ne olduğunu tam olarak anlamamışlardı. “Nasıl yani?” diye soruyordu Subutai. “Hanım mı?” demişti aynı anda Maer. Onlara kapıyı açmayan, hanımına selam gönderen kadın mı yani? Peki nasıl olurdu? Şoför bir cüceden bahsetmemişti hiç?
İkisi de neredeyse bozkırlarda evi terk etmediklerine pişman olacaklardı. Bir kere Subutai ciddi ciddi sinirleniyordu artık. ‘Nasıl bir işin içine girdik biz böyle?’ diye düşünüp duruyordu. Yerinden doğrularak Maer’e baktı. "Sanırım bu işi başından itibaren bir oturup düşünmemiz lazım," dedi. "Ama önce Fırtık’ı ayıltsak iyi olacak sanırım. Bu lanet kapıdan kim çıkarsa çıksın bizi içeri tıkmaktan başka bir işe yaramıyor anlaşılan."
Maer kahkaha atmamak için kendisini zor tutuyordu. “Onlar tıkmazsa da biz kendi kendimizi içeriye tıkıyoruz gibi dostum,” dedi ve Subutai’nin kaşlarını çatıp kendisine şaşkın şakın bakmasına neden oldu.
Eğilip çantasını yere koyan ve açarak Çantasından keskin kokulu bir ot aramaya başlayan Maer devam etti. "Bu kadın ilk konuştuğumuz kadındı herhalde. Basıp durduğumuz alet bizi zamanda ve mekanda taşıyor. Artık bunu biliyoruz; ama zamanın neresine taşıdığını bilmiyoruz. Ne kadar ileriye gidiyoruz, ne kadar geriye gidiyoruz. Örneğin dışarıya çıktığımızda bozkırlardaydık; ama Aransun’dan girdiğimiz zamana göre ne kadar ileriye ya da ne kadar geriye gittik?” Düşünceli bir şekilde durdu ve bağdaş kurup yere oturdu. “Dört kapı olduğundan eminim,” dedi. “A harfi yukarıya geldiğinde Aransun, B harfi Bozkırlar, C harfi Çölü, D harfi ise… Diş Dağları mı?” Elleri ile yüzünü kapattı. Gözlerini dinlendirmek iyi gelmişti. “İlk başta on altı olasılığımız olduğunu düşünmüştüm,” dedi. “Lakin bu on altı olasılık tekrar ettiğinde bizi kaç farklı varyasyon içerisine sokacak dersin? Örneğin tekrardan cihaz aynı kombinasyonda durursa, yani güneş ve kare doğru konumlara gelip gündüz saati kapı açılırsa ve D harfi ile karşılaşıp kendimizi Diş Dağlarında bulursak yine bu cüce ve kadın –Neydi adı? Henna mı?- ile mi karşılaşacağız dersin? Hiç sanmıyorum!” Ellerini çekti ve tekrardan Subutai’ye bakarak “Nereye gitmemiz gerek sence Subutai?” dedi. “Hanımını bırakan kadınla ilk karşılaştığımız zamana mı, yoksa ilk girdiğimiz zamana mı? Hanımı aramaya devam mı, kaçıp kurtulalım mı?"
Subutai, Maer anlatırken önce anlamaya çalışmış, sonra işin ucunu bırakıp gitmişti. Anladığı kadarıyla farklı zamanlar, mekanlar vardı. Bu farklı zaman diliminde, aynı kadın ile tekrar karşılaştıkları anlamına mı geliyordu yani? Maer bitirdiğinde Subutai kahkaha atmaya başlamıştı. Maer’in de onun kahkahasından etkilenip kahkaha atmaya başlaması gecikmedi.
Karşısındakinin ruh halinden etkilenmesine neden olan hastalığına ilk defa sövmediğini, Subutai’ninkisine paralel olarak kesilen kahkahası bittiğinde fark etti. Bu adam ile birlikte yolculuk yapmak insanı nasıl farklı bir duruma sokuyordu böyle?
Aklına tekrardan enerjileri ilk gördüğü zamanlar geldi. Büyücü olmak istemiş ve ustası ilk defa kendisini kabul ettiğinde de çok sevinmişti; ama sonradan başına gelenler yüzünden büyüden nefret etmiş, büyü ve büyücülerden soğumuştu. Büyü yüzünden sahip olduğu hastalığından onu kurtaracak bir şeyler bulabilmek dışında istediği hiçbir şey yoktu artık. Tek derdi aramak, hastalığına bir tedavi bulabilmekti şu anda. Ondan sonrada büyüden ebediyen uzak durmaya, bu nedenle inzivaya çekilmeye karar vermişti.
Gel gelelim son birkaç saattir resmen büyüden başka bir şey görmüyordu. Hatta bir süredir bir büyülü cihazla uğraşıp duruyor, onun sinir bozucu yapısına rağmen tekrardan bundan zevk aldığını hissediyordu. Hayır, bu tuzağa bir daha düşmeyecekti. Şu eve bir girsinler, bu cihazı yapan adama bir hesabını sorsundu…
“O kadın…” diyen Subutai’nin sesi ile kendisine geldi. “Hanımını o kadar uzun süre beklemiş mi yani?”
Maer şaşkın bir şekilde düşüncelerinden sıyrılarak ona baktı. “On dört yıl,” dedi. Doğru söylüyordu Subutai. On dört yıl…
“On dört yıl, altı ay, sekiz gün,” diye düzeltti Subutai. On dört yıl boyunca hanım geriye dönüp hizmetlisini oradan almamış mıydı yani? Hanımın başına evde bir şey mi gelmişti yoksa?
Subutai ve Maer sıkkın bir şekilde bakıştılar. Maer şimdi çantasından çıkardığı otlarını, piposuna doldurmaya başlamıştı. “Üzgünüm ama Subutai,” dedi. “Bu otlar beni hastalığıma yakalanmamam için sakinleştiriyorlar, büyük ihtimal Fırtık’ın acılarını da dindireceklerdir.” Öyle umuyordu en azından.
Fırtık uykusunda bacaklarını atmaya başlamıştı. Belli ki bedeni ağrılar içerisinde kasılıyordu. Maer ise piposunu yakarak bir miktar içti ve daha o anda bütün karmaşık duygularının bir bir durulmaya başladığını, o engellenemez duygusal kanalın ufak ufak kapanmaya başladığını hissedip rahatladı. Subutai’de o tatlı, mest edici dumanın kokusunu alıyordu şimdi. Garip bir şekilde kendisini daha sakin hissettiğini fark etti. Ardından Maer, yerde yatmakta olan kediyi kucaklayarak piposundan bir miktar çekti ve kedinin yüzüne doğru üfledi. Fırtık’ın az önce acı içerisinde kasılan bedeninin şimdi, yavaş yavaş gevşeyip salındığını fark etmeleri uzun sürmedi. Maer’in kucağına rahatlıkla kurulmuştu şimdi.
Oldukça rahatlayan Maer elindeki pipoyu kaldırdı ve Subutai’ye uzatarak “Denemek ister misin?” diye sordu. Ardından ekledi. “Ne yapıyoruz, basıyor muyuz butona?”
Maer’in uzattığı pipodan bir fırt alan Subutai kendisini iyice rahatlamış hissediyordu. Pipoyu alarak Maer’e geriye teslim etti ve ardından ilerleyerek butona bastı.
Cihazın devinimi, rüzgârı, her şey aynıydı. Titreşimler de vardı; ama artık umursamıyorlardı. Zaten kendilerini alabildiğine huzurlu hissediyorlardı. Odanın içerisi de duman dolmuştu. Derken evin giriş kapısından yine o tanıdık klik sesini duydular. Sokak kapısı açılmıştı.
Maer, başını kaldırıp sembollere baktı ve yeniden D harfini başta görünce hızla oturduğu yerden kalktı. Kafayı mı buluyorlardı? Butona basmamışlar mıydı? Aynı anda, sanki onun aklından geçen soruyu duymuş gibi Subutai “Butona bastım,” dedi. ‘Acaba sesli bir şekilde mi sordum’ diye düşündü bir an Maer.
Cihaz tamamen aynı konumda duruyordu. Hiçbir şey değişmemişti. Güneş, üçgen, yıldız ve kare. Kare en solda kalıyordu. Başka bir şey isteseler olacaktı.
Maer yavaşça ilerledi ve kapıyı açarak dışarıya baktı. Daha dışarıyı görmeden önce suratına çarpan rüzgar ile kalakaldı. Gerçekten de Diş Dağlarıydı burası. Diş Dağları’nın o temiz havasını hemen tanımıştı. Nasıl unutabilirdi ki? Şu anda tüttürmekte olduğu piposunu ve piponun otlarını oradan almıştı. Gümbürdeyen dağdaki simyacılar buraya gelir ve burada bir simyacı pazarı kurarlardı. Hayran kalınacak bir yerdi; ama evin bulunduğu bu konum, tam olarak neresiydi? Yani Diş Dağları’nın neresinde kalıyordu?
Önündeki uçsuz bucaksız uçuruma baktı. Ev, bir dağın kenarında öylece duruyordu. Basamaklardan indiğinizde kayalık bir zemin vardı. On – on beş adım kadar gidebilirdiniz; ama sonrası… alabildiğine uçurumdu.
“O kadın, burada nasıl hayatta kalabildi dersin?” diye sordu Subutai sesinin dağlarda yankılanmasına engel olamadan ve Maer ile birlikte yankılanan sesinin izini takip etmek üzere başını dağ sırası boyunca soldan sağa doğru çevirdi. Ardından evin arkasındaki hareketi fark edince hemen kılıcına sarıldı. Hatta Maer’de hemen konsantrasyona geçmeye başlamıştı bile; ama birkaç saniye içerisinde bu savunma pozisyonlarını geriye çekmeleri gerektiğini anladılar.
Daha birkaç dakika önce, bir cücenin arkasında kendisine güven bulmuş o neşeli, orta yaşlı kadın, zamanın dokunuşundan çok öncesinde, henüz gençliğinin baharındaydı. Evin arkasından yavaşça çıkmıştı şimdi ve onlara doğru yaklaşıyordu. “Sizi, beni almanız için hanımım mı gönderdi?” diye soruyordu.
Derken Maer’in tüyleri diken diken oldu. Evin basamaklarının dibindeki hafif toprak olan zemine ilerledi ve eğilerek elindeki piposunun sapı ile, istemeye istemeye zeminde düz bir çizgi çekti. Çizginin üzerindeki üç farklı noktayı hafifçe işaretledi. İlk nokta, şimdi bulundukları yerdi, ikincisi kapıyı açmayan kadının olduğu noktaydı ve sonuncusu ise… Bir anda saçını başını yolası geldi. Kadını burada bırakan, bırakacak olan sadece hanım değildi! Kendileri gelecekte bu kadın ile karşılaşarak sabit bir nokta oluşturmuşlardı.
Dehşet içerisinde Subutai’ye baktı ve adamın henüz hiçbir şeyin farkında olmadığını fark etti. Subutai yavaşça kadına yaklaşmış ve “Hanım efendi,” diye konuşmaya başlamıştı. Maer, Subutai’nin onunla açık açık konuşmasına engel olması gerektiğini biliyor; ama ne bacakları ne de dili buna izin vermiyordu. “Bizi hanımınız göndermedi.” Maer’in adeta dili tutulmuştu. Evet, Subutai’nin konuşmasını engelleyebilirdi; ama nasıl olurdu da bu kadını burada bırakıp gidebilirlerdi? Nasıl olurdu da onu geride bırakabilirler, bu dağlarda yaşlanıp gitmesine, bir cüce ile evlenmesine izin verirlerdi? “Sizinle gelecekte karşılaştık leydim,” diyen Subutai’yi duyduğunda sesi titriyordu. “Bilmiyorum bana inanır mısınız; ama yaşlanmıştınız ve… ve aksi bir… aksi bir adamla evlenmiştiniz.”
Henna’nın bir an gözleri büyüdü ve konuşacakmış gibi ağzını açtı; ama ardından kapattı. Derin bir nefes aldıktan sonra “Lütfen başka bir şey söylemeyin,” dedi. “Anladığım kadarıyla hanımım beni almak için gelmemiş. Ama bir söz verdim ve ne olursa olsun onu, burada bekleyeceğim.”
Subutai öfkelenmişti. “Saçmalama!” dedi. “Hiçbir zaman gelmeyecek! On dört yıldan bahsediyoruz. On… dört… koca yıl! Asla gelmeyecek!” Kadının bir anda gözleri dolmuştu. Eli ile ağzını kapatarak “Öyle bile olsa bekleyeceğim,” dedi. “Hanımıma bir söz verdim… ve kendisini her ne olursa olsun burada… tam burada… hemen burada… beklemeye devam edeceğim.”
Genç Subutai yeniden öfke ile ağzını açmak üzereyken Maer’in koluna dokunduğunu fark etti ve durdu. Büyücüye bakınca onun da gözlerinin dolmuş olduğunu, ağlamaklı olduğunu fark etti. Ama neden? Bu kadının akılsızlığına kızması gerekirken neden ağlıyordu ki bu adam?
Derken Maer ona doğru, kısık bir sesle üç kelime söyledi. “Gelecek elbet bir gün gelecek!”
Subutai bir anda kalakaldı. Gelecek mi? Nasıl yani? Yani, o olayların öyle ya da böyle olması mı gerekiyordu? Kadına bakınca kadının kol yenlerine silmeye çalıştığı göz yaşları arasından gülümsediğini fark etti. “Centilmen beyefendi,” diyordu hizmetli. “Lütfen hanımıma, aradan kaç yıl geçerse geçsin, yine de onu burada… tam burada bekleyeceğimi söyler misiniz?”
Subutai öylece kalakalmıştı. Maer arkasını döndü ve eve doğru yönelirken “Henna,” dedi. “On dört yıl, altı ay, sekiz gün sonra,” dedi. “Daha fazla şey görmemeli, daha fazla etkilenmemeliyiz. Bu nedenle o kapıdan dışarıya çıkmamalıyız.” Arkasındaki kadını göremese de kadının olumlu bir şekilde başını salladığını biliyordu. Kadın zamanı geldiğinde orada olacak ve kocası ile birlikte kapıyı kapatacaktı.
“Geliyor musun Subutai?” dedikten sonra evin basamaklarını çıktı. Subutai ise bir an daha durakladıktan sonra peşi sıra eve yöneldi ve Maer’in ardından kapıdan içeriye girdi.
Dışarıdaki kapı kapanır, bir klik sesi ile kilitlenirken ve Subutai tekrardan basmak için butona yönelmeden önce derin duygular içerisinde hapsolmuş olan Maer’e doğru bir süre bakarken dışarıdan kendilerine seslenen Henna’nın sesini duydular.
“Genç efendiler,” diyordu Henna. “İç kapıyı açmanın yolu, bir kişinin dışarıda kalarak dışarıdaki cihaza, içerideki cihaz ile aynı anda basmasından geçiyor.”
Maer derin duygular içerisinde kapıya doğru yöneldi ve ona yapışarak “Buna fedakarlık denir! Yani birisinin kendisini feda etmesi mi gerekiyor?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedi Henna. “Sadece hanımım böyle yapmamız gerektiğini biliyordu ve içeriye girebilmek adına benden, zile basmamı istedi.”
Genç büyücü kapıya sırtını dönerek yaslandı ve gözlerinde yaşlarla “Peki,” dedi. “Sen… bizim içinde… zil dediğin bu butona basar mısın?” Bakışlarını Subutai’ye kaldırdı. Subutai ise bakışları buluşur buluşmaz zile yönelmişti bile. “Biz üç dediğimizde.”
Henna neredeyse hiç duraksamadan “Hazır olun efendim,” dedi ve saymaya başladı. “Bir…”
“Bir…” dedi aynı anda Subutai. “İki…”
Üç dediklerinde butona Henna ve Subutai aynı anda basmışlardı ve ev yeniden zaman ve mekan içerisinde yer değiştirmeye başlamıştı. Cihazdan yayılan rüzgar, bulundukları holü doldururken türlü ve karmaşık duygular içerisindeki ikili titreşimlere karşı gayri ihtiyarı karşı koyarak beklediler ve ardından yine o tanıdık klik sesini duydular.
Lakin bu sefer bir fark vardı. Ses bir değil, iki kapıdan da gelmişti.

BÖLÜM NOTU
5. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
On dört yıl, altı ay ve sekiz gün, beklemek için oldukça uzun bir süre – özellikle de bir evin kapısını bir yola dönüştürebildiği düşünülürse.
Maer, Subutai ve Fırtık’ın serüvenini beğeniyorsanız, bu erken aşamada hikâyeye takip, favorilere ekleme veya yorumlarınızla destek olabilirsiniz.
Sizce bu ev bir tuzak mı, bir sınav mı, yoksa onlara yol göstermeye çalışan bir şey mi?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı