16. Bölüm — Hırsızın Kılıfı

Kavuşturulmuş kollar ile kendisini sararak sırtını kapıya dayayan Maer derin bir nefes verdi. “Biraz,” dedi bitkin bir tonda. “Dinlensek iyi olacak Subutai!”
Subutai’de başıyla onayladı. Kapı arkalarından kapanmıştı ve şimdi zifiri karanlığın içinde, daha önceden Gulyabani’nin olduğu zindanda kalmışlardı. O da yere çökmeden önce “Nasıl oldu? Tam olarak ne oldu?”
“Karnın ağrıdı ve tuvalete gittin,” dedi Fırtık onun yanı başına oturarak. “Bunun üstünden geçmedik mi?”
“Tekrar geçelim,” dedi Maer, aynı Subutai gibi düşünerek. “Eline bir çok fırsat geçmişti uşağın, neden bizi misafir odalarında kilitlemedi? Düşünüyorum da kurbağa olayı da onun başının altından çıkmış olmalı!”
“Şey… yerde kapağı açık bir kitap vardı Maer,” dedi Subutai. “Kendi adımın geçtiği şu kitap.”
Maer şaşkındı. “İyi de o, karşıdaki diğer odada değil miydi?”
Çantasına uzanarak kitabı çıkarttı ve elinde tuttu. ‘Yalnız Bir yolcu: Subutai’ yazan kitabın kapağını ilk defa doğru düzgün inceleme fırsatı bulmuştu. Karanlıktan kapağını net bir şekilde göremiyordu. “Işık olsaydı iyiydi.” Maer’e doğru uzattı. “Son ışığımızı da Gulyabani ile kapışırken kaybetmiş düşürdüm.”
Kitabı alan Maer görebilmek için kapağını yüzüne kadar yaklaştırmıştı. Gece görüş büyüsünü öğrenmeye çalışmış; ama becerememişti. Ustası Tunahan’ın çok iyi bildiği; ama asla öğrencisine aktaramadığı bir büyü türüydü.
“Bir adamın resmi var üzerinde,” dedi Maer. “Yazarı mı acaba?”
“Benim resmim, kitabı ben yazdıysam bilemem tabii.”
Maer kafasını kaldırarak karanlıklarda oldukça ciddi bakan, ince suratlı, sarışın adama baktı. “Emin misin?” dedi. Adam başıyla onayladı. “Yazmadın mı böyle bir kitap?”
“Bildiğim kadarıyla hayır.” Derin bir nefes aldı. “Hafızamda kayıp bir dönem var Maer,” dedi dürüst bir ses tonuyla. “Yaklaşık bir yıl. Sanırım biraz daha uzun. O dönemde… Doğudan, anavatanım olan Neindarin’den Aransun’a yaklaştığımı hatırlıyorum; ama sonrası… kayıp. Bir yıllık süre sonunda, tekrardan Aransun’a giriş yapıyorum, ama bir farkla; şehre doğudan değil, güneyden giriyordum ve… Bir çok yara izim vardı. Kapişonunu tutan göğüs bağını sökerek sağ işaret parmağı ile sol yakasını kaydırdı. Koca bir yarık izi vardı. “Bu yarayı nasıl aldığımı hatırlamıyorum.”
Maer, karanlıkta sadece silueti seçilen kitaba düşünceli bir şekilde bakıyordu. Anlatırken bir an Subutai’yi takip etse de bakışlarını kitaptan ayıramıyordu. “O kayıp bir yılın, burada yer aldığını mı düşünüyorsun?” diye sordu.
Subutai başıyla onayladı; ama Maer göremedi. Sonra tekrardan teyit etmek durumunda kaldı. “Evet, sanırım. Aslında… kitabı alma nedenim tamamen buydu. Sen uşağı oyalarken yan odada ki kitabı aldım.”
“İki kitap mı vardı?” diye sordu Maer sonra. “İki oda vardı? İkisinde de aynı kitap mı vardı?” Bir yandan da kendi yırtıp aldığı sayfaları düşünüyordu. Burada, karanlıkta okuyamazdı, bu yüzden bekletmek zorundaydı; ama bu sürede, evden bir an önce kaçmaları gerekecekti.
“Sanmıyorum,” dedi Subutai. “Odalar birbirinin aynısıydı Maer. Siz bana seslenirken aynadan ve kapıdan filan sesiniz geliyordu; ama aslında sanki… orada gibiydiniz ve sizi bulamıyordum.”
“İkiz odalar ya da birbirinin yansıması iki oda… Aslında tekler, değil mi? Birinde aldığın şey, odadan çıktığında diğerinde de kaybolur mu acaba?”
Subutai böyle şeylerden anlamazdı. Bu, Maer’in uzmanlık alanıydı. “Burada ne gibi bir şeyin içerisindeyiz?” diye sordu etrafına bakınarak. Maer’in bakışları da onu takip etti.
Duvarlarda küf vardı. Görmekten çok kokladılar. Gözleri her geçen dakika, içinde bulundukları karanlığa ne kadar çok alışırsa alışsın bu seviye bir görüş düşüklüğünde görüntü alamazdılar. Küf miktarı, son birkaç yıldır buraya giren ve temizlik yapan kimsenin olmadığını işaret ediyordu. Zaten Gulyabani varken kim, nasıl girebilirdi ki buraya? Demekki buradaki yaratık, yapının sahipleri içinde kötücül olan, tehlikeli bir varlıktı. Onu temizlemekle onlara da bir iyilik yapmış olabilir miydiler? Derin bir nefes verdi Maer.
O sırada küt bir ses tüm mahzende yankılandı. Fırtık’ın acı bağrışı onunla birlikte yükselmişti. “Ah! Çok sert!”
“Nereye çarptın Fırtık?” diye yerinden fırladı Subutai. Sese mi şaşırmıştı, yoksa kediye bir şey olduğundan mı endişelenmişti? “Senin gece görüşün iyi olmalı!” diye açıkladı onu takip ederek ayaklanan Maer. “Nasıl oldu da bir şeylere çarptın?”
“Ben… burada sandıklar var, iki taneler. Kapaklarını açmak için uzanmaya çalışıyordum. Sonra… şey… kayıp düştüm!”
Subutai el yordamıyla yaklaşıyordu. “Yardım edeyim; ama göremiyorum.”
“Şişş,” dedi Maer. “Başkasının eşyaları bunlar!” Bir yandan da aklına sayfalarını yırtıp aldığı kitap ve elinde tutmakta olduğu Subutai’nin adı yazan diğer kitap gelmişti. Sonra da buraya tıkılışlarını hatırladı.
Sarışın adam durup ona doğru, sorarcasına baktı.
“Açın bakayım şu kapağı!” dedi öfkeden titreyen bir sesle.” Maer’de peşlerinden geliyordu.
Eski, tahta bir sandığın kapağına dokunuyordu Subutai.
“Bir tane de burada var!” dedi Fırtık’ın sesi sağ taraftan.
“Aynı yapıda,” dedi adam onu da elleyerek inceledikten sonra. “Dikdörtgen ve hafif girintili çıkıntılı, bir tür kakma desen var üzerinde.
“Kuşa benziyor,” diye sınırlı hayal gücüyle açıkladı Fırtık.
“Aile sembolü olabilir.” Maer’de bakmaya çalışıyordu; ama zerre göremiyordu. Bir küfür geldi geçti karanlıkta. “Işık lanet olsun! Bize ışık lazım!”
Işık yoktu tabii; ama Subutai’nin, sandıklarda birer asma kilit olduğunu fark etmesi için ışığa da ihtiyacı olmamıştı. Adam duraklarken “Asma kilit var Fırtık, bu yüzden kaldıramamışsın kapaklarını.”
Maer bir küfür daha patlatır ve ümitsizlik içinde tekrar olduğu yere çökerken bir şıngırtı sesi geldi. Hemen dizleri üzerine doğruldu. “Ne… Ne yapıyorsun?”
“Kilit açıyorum.” Düz, net bir cevaptı.
“Ne demek kilit açıyorum?” Maer şaşkındı.
“Uzmanlık alanım sayılır!”
Karanlıkta sözler bir süre havada asılı kaldı. Metalin temasından çıkan mini bir sesi tıkırtılar izliyordu. Subutai, karanlıkta deliği bulmuş, elindeki ufak teli, güzelce deliğe yerleştirmişti. Sonra kanırttı. Tel gerilene kadar kanırttı. Yuvayı bulduramamıştı.
“Burası bir büyücünün evi, biliyorsun!” dedi endişeli Maer, karanlıkta bir sağına bir soluna bakınarak.
Subutai kilit modelini anladığını düşünerek teli çıkartıp değiştirdi. Bir büyük teli vardı. Onu yerleştirdi ve bu sefer daha derine bastırdı.
“Sandıkta…”
“Şişşşş!” Subutai kilide kulağını dayamıştı. Hafifçe kaydırdı. O minicik, derinden gelen klik sesi. Yuvaya oturan tel, kilidin içinde hareket etti. Ağız dönerken Maer fısıltı halinde “…kilitte de büyü olabilir.”
Klik.
Yüzünden terler süzülen Subutai, “Bunu şimdi mi söylüyorsun?” diye sordu. Sandığın kapağını yavaşça kaldırır, yukarıya doğru açarken Maer, “Yokmuş demekki!” diyerek omuz silkti.
Subutai sandığın üzerine eğilerek içine baktı. Elini uzatmaya çekinerek “burada bir tür… şey…”
“Battaniye!” dedi Fırtık. “Sandığın üzerinde tüylü, yumuşacık battaniyeler var.”
“Evet, zaten kokularından belli.” Maer naftalin kokusu ile karışık battaniyenin kokusunu, odadaki ağır küfe rağmen alabildiğini fark etmişti. Derken ellerinin karıncalandığını, tüylerinin diken diken olduğunu fark etti. “Dikkat edin,” dedi. “İçinde büyülü bir şeyler var.”
Fırtık, yandaki diğer sandığın üzerinde birkaç adım geriye çekilirken Subutai’de bir adım geriye çekildi. Kısa bir süre öylece sandığa baktılar. “Ya sandığı kurcalayacağız ya da buradan bir çıkış yolu bakacağız Maer,” dedi Subutai en sonunda. “Sandıkta işe yarar bir şey varsa, değerlendirmek isterim.”
Maer cevap vermedi. Kollarını kavuşturmuş izliyordu. Sarışın adam omuz silkti. Kötüye bir şey olmazdı, hem zaten daha kötü ne olabilirdi ki? Daha da önemlisi, bir hırsızı nasıl engelleyebilirdiniz!?
Artık kendisini tutamayan adam eğildi ve sandığın içindeki battaniyeyi kaldırdı. Yavaşça yere bırakırken bir tane daha yumuşak battaniye olduğunu fark etti. Onu da kaldırdı. Battaniye havalandığı anda yere bir şeyler düştü. Eskiyerek yıpranmış, rulo halinde sarılmış, çevresinden birer kurdele ile bağlanmış parşömenlerdi bunlar.
Maer, ayakları dibine düşen iki parşömene bir an uzaktan baktı. Ardından temkinle eğilerek “Bunlar büyü parşömenleri,” dedi. “Her büyücü, belirli bir iradeye, bu iradesinin onda izin vereceği kadar geniş bir büyü hafızasına sahiptir. Sonradan, büyüler üzerinde kendisini geliştirdikçe, çalıştıkça hafızası artacak, daha büyük ve güçlü büyüleri de kapsayacak şekilde daha büyük bir büyü yelpazesi olabilecektir.”
Subutai biraz anlar gibiydi. “Sende de var mı güzel büyüler?” diye sordu.
“Birkaç tane.”
“Kullandığını pek görmedim.”
“Kullanmayı pek tercih etmiyorum, göstermeyi ise hiç sevmiyorum.” Sessizlik çökmüştü. Bir büyücünün en güçlü silahı, nasıl büyüler yapabildiğinin rakibince bilinmemesiydi muhtemelen. Tam da bu yüzden kendisini, yeni tanıştığı insanların yanında hemen açık etmezdi.
“Bazı büyüler hafızada tutulamayacak kadar güçlüdür. Onları bilen büyücüler, doğru teknikler ile, onları parşömenlere hapsedebilir.” Anlatmaya devam ediyor, ama yerden almıyordu parşomenleri. “Büyü parşömenleri ile, içinde saklı olan, daha önceden büyüye uygun olarak şekillendirilmiş büyü enerjilerini, parşömen içinde yazıldığı şekliyle kullanarak uygulayabilirsin. Sonrasında parşömen boşalır, enerjiler gider, büyü reçetesi de kullanımın gücüne dayanamayıp yok olur. Yani tek kullanımlık bir büyüdür uygulayıcı için.”
“Ha, şimdi daha net anladım. İçinde bir büyü var ve bunu kullanabiliriz.”
“Sanırım ben kullanabilirim. Uygulayacak kişinin yeterince güçlü bir büyü iradesi olmalıdır.”
“Eh, alsana o zaman?”
“Bilmediğim sırlarla oynamamayı öğrendim, teşekkürler.” Maer parşömenlere elini dahi sürmeden doğrulmuştu.
Subutai omuz silkti. “Çıkarken işimize yarayabileceğini söylediğim şey, işte tam böyle bir şeydi Maer.”
Maer inatçıydı. “Işık bulabilirsek üzerinde yazan ismi, bir şey var mı bir bakarım. Uygulayabileceğim bir büyü olduğundan emin isem alırım.”
“Subutai!” diyor o sırada, sandığa, diğerinin üzerinden uzanarak bakmakta olan Fırtık. “Burada tuhaf bir şey var. Bir tür…”
Subutai parşömenleri boş vererek uzanıyordu sandığın içine. Fırtık’ın minik parmakları ile işaret ettiği uzun, odunsu yapıyı elledi. “Esnek bir sopa gibi,” dedi.
“Bambu olmasın öyleyse?”
“Miyav, bununla ne de güzel balıklar yakalarsın bana!”
“Olta mı!?”
“Öyle sanırım. Hem de kaliteli bir malzemeden. Tam da emeklilikte çocuğunu alıp balık tutmaya giderken kullanmak isteyebileceğin şu oltalardan.”
“Yanda minik bir kutu var, sanırım içinde balıkçılık malzemeleri var.”
Subutai oltayı bırakmıştı. Şu anda, en az ihtiyacı olan şeydi. “Belki uzak bir gelecekte işime yarayabilir; ama şu anda değil!” dedi. Sandıkta başkaca şeyler de dikkat çekiyordu. İsmi cismi okunmayan kitaplar, aralarına şöyle bir baktılar. Özel bir şey yoktu. Sonra gerisin geri bıraktılar.
Diğer sandığı, aynı yöntem ile açmak uzun sürmemişti. İkisi de, ilkinden gelen cesaretten ötürü herhangi bir tuzak olmasından korkmuyordu. Açılıyordu kilit zahmetsizce. Subutai kol yenine sildi alnındaki boncuk terleri ve sonra kapağı araladı. Aynı resif koku. “Bu sefer ne var?”
“Bir sürü büyücü cübbesi!” dedi Fırtık.
Subutai elini uzatırken Maer “Dur bir saniye,” dedi. Aynı his, yine kuvvetli. “Bu cübbelerde büyülü,” dedi hiç elini bile sürmeden.
Sarışın adam omuz silkmişti. Sayarak çıkarttı, güzelce katlanmış cübbeleri. “Bir… İki…” Parmakları yırtıklara ilişmişti. “Büyücünün eski cübbeleri olmalı!” dedi adam.
“Ayrıca bu üç tanesi de çok ince, birer tül gibi ve şeffaflar. İlizyonistlerin giydiklerine benziyorlar. Yoktan var olmak, vardan yok olmak, ayrıca zaman ve mekanda hareket etmektir meziyetleri. Ha, bir de Seidonkel tarafından yasaklanmış bir zanaattır.”
Subutai düşünceli bir şekilde ona doğru bakıyordu. Onun için çok da önemi olmayan mevzular bunlar. Sonra katlanmış olan diğer cübbeye uzandı.
“Üç…” Kaldırdığı anda sandığın derinlerinden bir şarkı yükseldi.
İki adam duraksadılar. Karanlığın içerisinde bir an bakıştılar. Sonra Subutai diğer cübbeleri kaldırdı nazikçe. “Dört…”
“Bunlar daha kalınlar; ama karanlıkta renklerini seçemiyorum,” dedi Maer, adamın kaldırdığına ve sandıktaki en sonuncuya bakarak.
“Beş…”
Beşinci ve sonuncu cüppe kalktığı anda, arkasında minik bir müzik kutusunun aralık olan kapağı iyice kurtuldu ve sonuna kadar açıldı. Zaten çalmakta olan müzik, mahzeni dolduruyordu şimdi. Subutai uzandı, kutuyu güzelce, bastırarak kapattı. Çıt sesini duyana kadar bastırması gerekti. Kapağı zayıflamıştı müzik kutusunun ve buraya, bunca cübbenin altına susturulmak için bırakılmış gibiydi.
Derken onu gördü. Mahzenin yoğun karanlığına rağmen ışıldayan, kendisine ait derin, güçlü, karanlık yanı olan bir kılıçtı bu! Katana! Sanki Subutai için bırakılmıştı oraya! Hemen uzandı, kınından kavradığı gibi aldı. Çekerken ruhunu dolduran sese karşı koyamıyordu.
“…açmasın.”
“Ne?” Anlamadan Maer’e baktı.
“Başına iş açma filan dedim; ama duymadın sanırım? Bak büyüledi seni işte!”
“Kılıçla ilgili bir şey değil! Ben böyle kılıçlar filan görünce direk olarak büyüleniyorum zaten!”
Subutai eliyle tarttığı, dengesine ve hassasiyetine hayran kaldığı kılıcı, gönlü pırpır ederek kınına yerleştirmişti. Sonra da güzelce belindeki eski katanalarından birisi ile yer değiştirerek, kınını kemerine güzelce asmıştı.
“Saçmalama Subutai!” dedi Maer. “Onu öylece alamazsın!”
“Onlarda bizi öylece buraya atamazdılar, değil mi!?”
Haklılık payı vardı. “Ya büyülüyse ve sana bir zarar verirse?”
“Büyülü değil, bak test ettim. Olsa da bana zarar vermedi, gördün ya?”
Maer bunaldığını hissediyordu. Neyden bunalıyordu? Kendi kaprislerinden mi? Ah, bu da neydi? Subutai’nin heyecanı akın akın üzerine boşalıyordu. Kanallar açık mıydı!? Piposunun etkisi yine mi geçiyordu? Bu kadar çabuk mu?
“Çekinmeni anlıyorum Maer, ama bu şekilde hiçbir yere varamayacağız. Buradan çıkmak için tüm yardımı almalıyız!”
Maer’in gözleri cübbelere takıldı. “Öyle mi diyorsun!?” Temkinli davranmaktan bıkmış, usanmıştı artık. O da denemek istiyordu. Buradan kurtulabilirlerdi. Evet, neden olmasındı? Bir sürü farklı, özel eşya!
Eğildi ve şeffaf cübbelerden birisini aldı. Elini arkasından geçirdi. Cübbenin içinden bakınca kendi elinin tüm etlerinin çekildiğini, bir deri bir kemik kaldığını gördü.
“Yaşlandırıyor mu, zamanı mı ileriye alıyor giyen için?” diye sordu Fırtık. Kediden akan tedirginlik dalgasını hissetti Maer. Giymek, denemek istiyordu. O heyecanı yaşamak istiyordu; ama şimdi de tedirgindi.
Diğerini aldı Subutai. Eline tutuşturdu. “Bir de şuna baksana!” Adam halen heyecanlıydı, öyleyse Maer’de heyecanlıydı. Elini altından geçirdi. Yoktu! Tekrar geçirdi! Eli yoktu!
“Mie-Tie adına!” dedi Subutai bir kez daha onu şaşırtarak. “Hayal ötesi bir şey bu!” Cübbeyi kucakladı ve sarıldı.
Maer’de ona sarıldı. İki adam, şimdi dans ediyordular. “Yaşasın! Sonunda! Görünmez olabileceğim! Hanlara gireceğim! Hatunları seveceğim! Aradığımı alıp, benim olanı cukka edeceğim!” Subutai’ydi şarkı söyleyen. Maer’de ikinci nakaratta ona eşlik etmeye başlamıştı. “Hey! Yaşasın! Sonunda! Görünmez olacağım! Hanlara girecek, hatunları seveceğim! Aradığımı alıp, benim olanı cukka edeceğim!”
Eski bir şarkıyı nasıl da kendine uyarlamıştı Subutai. Ne rahatsız oluyor ne de utanıyordu. Maer’de ona uymuştu. Sonra aniden durdu. Nefes nefeseydi. “Şunu, şunu da bir denemeliyiz!”
Elini geçirdi ardından üçüncü şeffaf cübbenin. Hiçbir şey olmamıştı. Eli normal gözüküyordu. Bakışlarını yoldaşına çevirdi. Subutai diğer cübbeyi çoktan çantasına tıkmaya başlamıştı bile. Adamın heyecanı oluk oluk akıyordu. Hemen cübbeyi tuttu ve kafasından geçirdi, diğer, kendi kum rengi cübbesinin üzerine giydi.
“Ah, burada çoraplar da var!” dedi Fırtık ve bir kedi cırlaması ile birlikte yuvarlanarak sandığın içine düştü. Subutai ona doğru koşarken Maer, adamın endişesine kapıldı. “Fırtık, iyi misin?” dediler hep bir ağızdan. Sandıktan düşme sesi ile birlikte bir “Pop” sesi de gelmişti.
Subutai sandığa doğru eğildi ve orada, yatmakta olan, onların bildiğinden çok daha farklı görünen, kara tüylü, dar, siyah bir pantolon ve uzun çizmeler giyen kediyi dışarıya çıkarttı. Başında bir bere vardı ve yüzünü örtüyordu. “Hırsız mı oldun lan!?” dedi Subutai.
“Hırsız mı? Ben mi?” diye sordu Fırtık. “Ben sadece bir kediyim.”
Subutai, Fırtık’ı kenara bıraktı, dönerek Maer’e, daha doğrusu az önce adamın durduğu yere baktı. Adam orada yoktu.
“Maer!” diye seslendi mahzende. “Neredesin!? Lan! Yoksa sende mi görünmez oldun!?”
“Buradayım!” Ses yukarıdan gelmişti. Başını kaldırıp bakan Subutai, havada süzülmekte olan Maer’e bakarak “Of, uçuyorsun oğlum! Bu da harika bir şeymiş!” diye haykırmıştı.
“Ne harika, değil mi!? Ben de çok beğendim!” Üzerindeki cübbeyi çıkartmak için tutmaya çalıştı. Cübbe adeta ondan, onun temasından kaçar gibi kaydı ve avcundan kurtuldu. “Beni… Buradan çıkarır mısın!?” Asi cübbe, tekrardan elleri arasından kayıp gitmişti.
* * *
Dakikalar geçmişti. Maer ve Subutai, ne yaptılarsa cübbenin gazabından kurtulamamıştılar. Her tuttuklarında ellerinden kaçan, tek derdi ten ile temas etmemek olan cübbe Maer’i uçurmuş, bodrum tavanına kadar yükseltmişti.
Şimdi, tavana da değmeden, milimetrik bir mesafede onu uçuran cübbenin etkisinde süzülmekte olan Maer, piposunu yakmış söyleniyordu. “Bilmediğim şeyleri denemeyeceğime yemin etmiştim ben! Nasıl oldu da sizin heyecanınıza kapıldım! Görünmez olacakmış! Hayal ötesi bir şeymiş! Kızlarmış! Paralarmış!” Tavanda piposunu tüttürmekte olan adam “Bir de bana test ettim işte diyorlar!” diye derin derin çekiyordu.
Subutai önce biraz kızarmış, sonra duymamazlıktan gelmeye başlamıştı. Sandıktan bir tane mini sırt çantası çıkmıştı. İçinde beyaz tozlar doluydu. Fırtık ile fark ettikleri üzere renkli çoraplar vardı ve tam olarak beş çift olmaları dikkatlerini çekmişti. Fırtık ona, çorapları ve diğer iki cübbeyi alıp, kazan dairesi kapısının arasından şöyle bir renklerine bakmayı önermişti.
Yaptılar. Kapıyı araladıkları anda, halen güldür güldür yanmakta olan kazandan yükselen ışık gözlerini aldı bir an. Kazancı halen neşeyle “Yan! Yan benim güzel kazanım! Gürle! Doyasıya gürle benim canım!” diye şarkılar söylüyordu.
Diğer iki cübbeden birisi derin mavi bir renkteydi ve bakanı kilitliyor, içine çekiyordu. Fırtık bir çimdik atmasa cübbenin derin mavisinden kurtulamayacaktı Subutai. Diğeri ise pembe bir cübbeydi. İlk bakışta, dokunuşta hiçbir etkisi olmadığı aşikârdı.
Fırtık “Çoraplar aynı renkteler Subutai!” dedi. “Üç şeffaf, bir mavi, bir pembe…”
Subutai geriye döndü ve durumu Maer’e aktardı. “…ama şeffaflardan birisinin tek eşi yok!” dedi adam.
Maer düşünüyordu. Derin bir nefes çektiği piposunun ardından “Denedin mi?” diye sordu.
“Neyi?”
“Elini filan arkasından geçir işte!”
Subutai elini arkasından geçirdi. Tek eşi olmayan çorabın ardından elini geçirdiğinde bir an bebek eli görür gibi oldu. Bir diğeri etki göstermemişti. Sonuncusu ise elini çok canlı gösteriyordu. Sanki tüm kıvrımları, her gözeneğine kadar açığa çıkıyordu.
Maer “Şu etki göstermeyen, onu bana yollasana!” dedi.
Bu sinir bozucu olay birkaç dakika sonra çözülecekti. Subutai elindeki yumağı atmış, Maer ise kapmıştı. Giydiği anda cübbe, bilinçli olarak aşağıya inmeye başlamıştı.
“Ağırlaştı mı?”
Maer sırıtıyordu. “Hayır, ben yönlendirdim. Aşağıya inmesini istedim ve oldu.”
Subutai heyecanlanmıştı yine. “Bu müthiş bir şey Maer!” diye bağırdı. “Bak, gördün mü, sonu yine tatlıya bağlandı!”
Cübbeyi üzerinden çıkaran, çoraplarla birlikte iç içe katlayarak çantasına güzelce yerleştiren Maer “Gördüm,” dedi. “Beğendim yani, kullanılır.”
Fırtık alaycı bir sesle “Bırakmayacak mısın?” diye sordu.
“Artık ne işe yaradığını, nasıl kullanıldığını biliyorum. En kötü yoldan öğrenmiş olsam da.”
“Ama başkasının malı?”
“Beni buraya attılar ama!”
Kedi ve sarışın adamın kahkahaları mahzende yankılandı.
BÖLÜM NOTU
16. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler!
Sihirli bir evde mahsur kaldığınızda, tuhaf cüppeleri ve şüpheli malzemeleri yağmalamak bir strateji sayılabilir. Muhtemelen.
Maer, Subutai ve Fırtık’ın giderek daha da kötüleşen kararlarından keyif alıyorsanız, bir takip ya da yorum gerçekten çok yardımcı olur.
Sizce çalınan eşyalardan hangisi ileride en çok önem kazanacak?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı