28. Bölüm — Doğrusu Yanlışı, Karar Verildi!

Mahzende geçen zaman bir asır gibiydi. Türki’ye kısaca veda edip önce eski eşya deposunu geçmiş, sonra örümceklerin işgal ettikleri, tozlarla kaplı ve bakımsız bir odadan geçip merdivenlere ulaşmışlardı. Üst kata çıkan eski merdivenler onları iki kanadı açık bir zemin kapısının ardındaki göz alıcı aydınlığa çıkarttığında derin bir iç çektiler.
Giriş katı! Burası ziyafeti çektikleri yemek odasıydı. Duvarda bir Aurn Meleği’nin bir yaratıkla savaştığı devasa bir portre vardı. Daha önceden orada olmadığına yemin edebilirlerdi. Uşak oyalanmadan yan taraftaki merdivenlere yöneldi. Üst kata çıkarken onu takip ettiler.
Bir kilometre. O kilometrenin nerede başladığını bilmeyen birisi için ne kadar da belirsiz bir mesafe ölçüsüydü bu böyle! Belki artık daha azdı? Belki çoktan aşılmıştı?
Üst kata çıktıklarında bir koridor onları karşıladı. Az ileride, sağ tarafta bir kapı, daha ileride ise solda bir kapı vardı. Koridorun sonunda iki kapı daha görünüyordu.
Uşak sağdaki ilk kapının önünde durdu. Bütün bu yaklaşan felaketin merkezinde, Pinina Yıldızdoğan zihin hapsinde tutuluyordu, tam burada, bu kapının ardında.
“Onu görmemiz gerekiyor,” dedi Maer. Cümle çok yüksek çıkmadı ama herkes duydu. Pinina’dan konuşuyor, onun rızasını tartıyor, Talon’un ona ulaşmaya çalıştığını biliyorlardı; ama kadının şu an ne durumda olduğunu kendi gözleriyle görmemişlerdi.
Sim’uyel yansıtıcıyı iki eliyle tuttu. “Dediğim gibi, yaklaşabilirsiniz, ama içeri girmeyeceksiniz.”
Fırtık’ın kulakları oynadı. “Neden?”
“Çünkü orası şu anda yalnızca bir oda değil, bir mekan tuzağı.”
”Bir zindan,” dedi Subutai.
”Bir kafes,” dedi Maer.
”Bir... kitap!” diye fısıldadı Roland.
Subutai çantasını inceliyordu. Sonra başıyla onayladı ve kılıçlarının yerini kontrol etti. Ona bakmakta olan Fırtık’a doğru omuz silkerek ”Sadece envanter kontrolü,” diye mırıldandı. “Odaya girmeden kadın hakkında ne anlayacağız?” diye sordu konuyu değiştirerek.”
Sim’uyel ona döndü. “Bazı kapılar, içeri girmeden de yeterince şey gösterir.”
Ro’lanthus kitabını göğsüne yakın tuttu. “Bazen eşiği aşmak, sorunun parçası olmak demektir.”
Fırtık ona baktı. “Bunu bilerek mi söylüyorsun, yoksa bir uzun kulaklı atasözü mü?”
Ro’lanthus düşündü. “İkisi de olabilir.” Aslında yine bir hikaye kitabında okumuştu.
Subutai gülmedi; çünkü o da o şekilde düşünüyordu ama şimdiye kadar hiçbir eşik onu durduramamıştı.
Maer öne çıktı, Sim’uyel’i kenara iterek kapının önüne geçti. Bu durum Subutai’yi rahatlattı. Adamı geçip odaya dalabilirdi ama bunu yapanın kendisi olmasını istememişti.
Gri büyücü kapının önünde durduğunda görünmeyen bir sınır hissetti. Eşik yalnızca odanın içiyle dışını ayırmıyordu. Bir tutma büyüsünün, bir zihin hapsinin, Sim’uyel’in zorla koruduğu dengenin sınırıydı.
Sim’uyel eliyle durmalarını işaret etti. “Buradan öteye geçmeyin.”
Fırtık somurttu. ”Takılıp kaldı!” dedi öfkeyle. Ne olacaksa olsunda bitsindi artık.
Subutai kapıya baktı. “Kapıyı açacak mısın?”
Pes eden uşak bir an durdu, sonra “Tamam,” dedi. “Ama ne olur söz verin, içeriye girmeyeceksiniz.”
Fırtık, “Bunu beş kez söylemen beni hiç rahatlatmıyor,” dedi.
Sim’uyel’in cevabı sakindi: “Rahatlamamanız daha iyi.”
”İyi öyleyse,” dedi Subutai. ”Söz veriyoruz.” Diğerlerine baktı. Kimse cevap vermeyince ”Öyle değil mi?” dedi. Onun için önemli değildi. Sözler bozulmak için de verilebilirdi ama belli ki diğerleri öyle düşünmüyordu.
Sim’uyel pes ederek kapı koluna dokundu. Kol, onun elinin altında çok hafif titredi. Maer bunu gördü ya da hissetti; belki ikisi de. Sim’uyel kapıyı bir uşak gibi değil, hasta birinin nabzını kontrol eden bir hekim gibi açıyordu.
Kapı yavaşça aralandı. Menteşeler ses çıkarmadı. Tek bir gıcırtı bile çıkmadı. Ev bu anı bölmek istemiyor gibiydi. Açıldıktan sonra ise dışarıya doğru soğuk bir hava yayıldı. Soğuktu ama aynı zamanda kapalı bir alan gibi nemliydi. Bedenlerinin terlediğini hissettiler. İkisinin bir arada olması tuhaftı.
Eşikte durup izlediler. İçeriye girmediler. Odanın içinde loş bir ışık vardı. Odanın kokusu da nemli ve pis gibiydi. Sanki her zaman öyle değilmiş ama içerideki varlığı orada tutmak için çaba sarf ederken terlemiş gibiydi.
Maer’e gelen tek koku nem de değildi. Odanın kendine has başka bir kokusu da vardı: eski kumaş, kapalı perde, solgun çiçek, uzak yağmur hatırası ve çok hafif, tarifi zor bir parfüm. Perdeler yarı kapalıydı; ancak odanın en uzak duvarında, neredeyse bütün duvarı kaplayan devasa bir pencere vardı.
Pencere dışarıyı normal bir pencere gibi göstermiyordu. Ev uçuyor olsa da görünen şey gökyüzünün kendisinden çok, gökyüzüne bakma fikri gibiydi: solgun, geniş, sessiz ve fazla uzak. Pinina oradaydı. Yatakta değil. Devasa pencerenin önündeki yüksek arkalıklı bir koltukta oturuyordu.
İlk bakışta, onu beklediği canavar gibi görmemek Maer’i hazırlıksız yakaladı. Ne beklemişti ki? Bir kadındı, sonuçta sadece bir kadındı! Yine de hareketsizdi. Sırtı kısmen onlara dönüktü; yüzünün yalnız bir yanını, pencerenin solgun ışığına yakın duran ince profilini görebiliyorlardı. Saçları özenle toplanmıştı ama birkaç tel çözülmüş, boynuna doğru düşmüştü. Elbisesi koyu bir gölge gibi duruyordu. Ellerinden biri koltuğun kolçağında, diğeri kucağındaydı. Parmakları gevşek görünüyordu. Fazla gevşek.
Gözleri açıktı. Devasa pencereye bakıyordu. Sürekli ama sürekli dışarıyı izliyordu. Adeta göz bile kırpmıyordu. Arada sırada kırpıyordu belki ama bu kırpışlar bile bakışının yönünü değiştirmiyordu. Dışarıda ne gördüğünü, gerçekten dışarıyı mı gördüğünü, yoksa zihin hapsinin içindeki başka bir pencereye mi baktığını anlamak mümkün değildi. Yüzünde öfke yoktu. Zafer yoktu. Henna’yı kandırırken gördükleri o delice heyecan yoktu. Sadece yorgunluk vardı. Ve hapsolmuşluk.
O kadar insani görünüyordu ki Fırtık bile bir an sessizleşti.
Subutai’nin kaşları çatıldı. “Bu mu?”
Sim’uyel başını salladı. “Pinina Yıldızdoğan.”
Ro’lanthus’un nefesi bir an değişti. İçeriye bakmak, orada duran bu bu varlığı görmek sanki bir görü görmek gibiydi. Alalade görünüyordu ama Roland biliyordu ki, o kadın asla alalade değildi. Oda da onun alalade olmayan varlığını orada tutan bir fare kapanıydı.
Pinina’nın etrafındaki hava, çıplak gözle görünmeyen ama orada olduğu hissedilen bir kafes gibi duruyordu. Devasa pencereye doğru uzanan bakışının çevresinde çok ince bir baskı vardı; sanki odanın içindeki bütün sessizlik, onun başının etrafında görünmez halkalar halinde dönüyordu.
”Lütfen,” dedi uğultu gibi gelen o ses. ”Lütfen beni kurtar!”
Maer bir adım atmak için ayağını kaldırdı.
Sim’uyel hemen kolunu yakaladı. “Eşiği geçme!”
Maer durdu ve ona doğru baktı. “Ne olur?”
“Çıkabilir, kurtulabilir. Daha da kötüsü seni tuzağın içerisine çekip seninle yer değiştirebilir.”
“Zihin hapsinden?”
“Evet.”
Fırtık eşiğin hemen dışında en gerideydi ama sanki onu istemeden geçebilirmiş gibi daha da geriye çekildi. “O kadar kolay mı yani?” diye sordu.
Sim’uyel’in yüzü soldu. “Kolay değil.” Durakladı. ”Fakat yanlış dokunuş, doğru kilitten daha güçlü olabilir.” Eşikten içeriye, kadının oturduğu koltuğa baktı. Onun da ötesindeki pencereye doğru bakışları kaydı. “Daha önceden de konuştuğumuz gibi bu hapis onu uyutmak için değil, orada tutmak için kuruldu,” dedi. “Uyuyan biri uyandırılır. Tutulan biri kurtarılır. Aradaki farkı Pinina çok iyi kullanır.”
Subutai odayı eşikten taradı: pencere, koltuk, perde, yatak, küçük masa, dokunulmamış bardak, halının düzgün kıvrımı. Hiçbir şey hareket etmiyor gibiydi. Ama yine de tüm hırsız dürtüleri odanın aslında hiç de tekin olmadığını söylüyordu. Bir kere bu kadar sakin görünen bir odanın güvenli olmayacağını daha yeni, bir alt kattaki misafir odasında bizzat deneyimlemişti. Artık asla bu tuzağa düşmezdi. “Peki,” dedi diğerleri orada yokmuş gibi direkt Maer ve Fırtık’a bakarak. ”Ya gerçekten tuzağa düşmüşse?”
”Ne?” dedi uşak Sim’uyel. ”Ne demek istiyorsun?”
”Bir şey demek istemiyorum. Sadece onun tuzağa düşmüş masum birisi olma ihtimalini değerlendiriyorum. Elimdeki bu lambanın da senin gibi ya da kazancı ihtiyar gibi bu evin bir aracı, bir parçası olma ihtimalini değerlendiriyorum.”
Maer bu sıradışı fikir karşısında bakakalmıştı. Subutai’nin şüphesi ona doğru akıyordu ama şüphe gelmeseydi de artık güvenmeye iyiden iyiye başladığı yoldaşının sözlerini net bir şekilde kavrayabilirdi. Başıyla onayladı. İçinde o şüpheye tutundu.
Subutai’nin şüpheleri koridordaki havayı tamamen değiştirmişti. Ne diyordu Sim’uyel, Türki ve şu Yansıtıcı denen büyülü araç? Bulmacaları birbiriyle kafasında eşleştirerek zihin haritasını çıkarttı. Pinina kötüydü. Henna’yı kullanmıştı. Eve sızmıştı. Ama ne kadar ağzı bozuk da olsa aşkı için kendisini bu dünyaya zincirleyen Cin Cüce’nin Pıtırcığıydı. Birisi tarafından sevilebilmiş bir kadındı. Tamam, Cin Cüce herkesten ve her şeyden daha tuhaf ve daha tehlikeliydi ama sevmişti yine de! Görüntüdekileri düşündü. Talon ona üstat diyordu, onun için geliyordu ama daha da önemlisi her şeyden çok nefret ettikleri bu evi, içindeki her şeyi yok etmek için geliyorlardı.
Bu ev! İçindeki her şey onlara zarar vermek istemiş, adeta bunun için çaba sarfetmişti. Hol, aynalar, dev kurbağalar, kazancılar ve hatta tehlikeli bir kazan, bulmacaları ve varlığı ile onları hapseden bir Gulyabani... Her şey ama her şey!
Maer’in bakışları bu düşünceler arasında Subutai ile buluştu. Onun da aklından benzerlerinin geçtiğini, hatta çok daha önce geçmeye başladığını biliyordu. Onları daha içeriye girdikleri andan beridir mimleyen, isimleriyle cisimleriyle kendilerine odaklı şu kitaplar? Onun hastalığını bu ev nasıl bilebilirdi? Daha da önemlisi hastalığının tedavisini bile nasıl biliyor olabilirdi? Meleran üzerinde henüz kimsenin bilmediği bir tedaviyi? Adeta onu baştan çıkartmaya çalışır gibi!
”Lütfen ama lütfen bana inanın!” dedi Sim’uyel. “O tehlikeli, kendiniz de gördünüz, kendi gözlerinizle...”
”Birisi...” Yumuşacık bir sesti zihinlerinde yankılanan. “Ne olur birisi yardım etsin!”
Her bir yardım çağrısının arkasına aynı şarkı sıkıştırılmıştı. Zihinlerinde yankılanan bir ağıttı bu. İçeriden onları sarıyor, duygularını alt üst ediyordu.
Subutai’nin bakışları Maer’den odaya döndü. Orada oturan Pinina’ya baktı. Pencerenin önündeki koltuğunda hareketsiz, yorgun, hapsedilmiş bir kadındı. Kötülük müydü? Ya da aslında kötü diye bir şey var mıydı? Subutai’nin aklına başka bir soru geldi: Bir kadın... Herhangi bir kadın böyle hapsedilmeyi hak eder miydi? Herhangi bir kadını bu şekilde tuzağa düşürmek ne kadar doğruydu? Bir kadına yapılan bu durum... Subutai’ye göre hakaret gibi geldi ve istemsizce öfkelendi.
Sim’uyel kapatmak için kapının koluna uzandı. “Burada tuzağa düşen kişi belki de Pinina değildir,” dedi. ”Belki de asıl tuzağa düşen kişi aslında bizizdir!” Kapıyı tam çekmeye başlamıştı ki Subutai’nin eli uşağın bileğini yakaladı.
Ro’lanthus yavaşça konuştu. “Bazen görüde en tehlikeli şey, hareketsiz duran şeydir.”
Kimse cevap vermedi.
Maer, Pinina’nın yandan görünen yüzünün yarısına baktı. Kadının kirpikleri hafifçe kıpırdıyordu. Ya da kirpiği mi demeliydi? Nefesi çok hafifti. Zihin hapsi onu sarmıştı ama Maer bu hapsin içinde bir tür bekleyiş olduğunu hissediyordu. Birinin uyuması gibi değil. Birinin gözleri açık halde kapıdaki sesi dinlemesi gibi. “Bizi duyuyor mu?” diye sordu.
Sim’uyel’in cevabı hemen gelmedi. Elini kapının kolundan yavaşça çekti. Koridorun ışığı yüzünü daha da ince gösterdi. “Duymadığını ummalıyız.”
Subutai, “Bu cevap hiç hoşuma gitmedi,” dedi.
Sim’uyel, “Çünkü iyi bir cevap değil ve ne yazık ki elimdeki tek cevap,” diye karşılık verdi.
Fırtık, Pinina’nın pencereye dönük siluetini izledi. “Neye bakıyor? O pencerede şu anda ne görüyor olabilir?”
Sim’uyel de bakışlarını pencereye çevirdi. “Dışarıya, uzaklara. Belki kendisini dışarıda bekleyenlere. Belki hiçbir şeye.”
Maer, “Belki kapıya,” dedi. Hangisi gerçekti, hangisi yalan? Cümle kendi ağzından çıktığında neden ürperdi? Pinina pencereye bakıyor olabilirdi; ama zihin hapsinin içinde beklediği şey pencerenin dışındaki gökyüzü değil, kapının açılma sesi olabilirdi. Talon’un gelişi. Rızanın tamamlanışı. Evin bir kez daha yanlış duyması.
“Tekrar hapsedebilir misin?” diye sordu Maer.
Sim’uyel’in dehşet içinde ona baktı. ”Onu salmayı planlıyorsunuz,” dedi.
”Sana, tekrar hapsedebilir misin diye sordu!” dedi Subutai sert bir sesle.
Sim’uyel hiç beklemeden ”Hayır,” diye cevap verdi.
Subutai ayağını kaldırdı. ”Dur!” diye bağırdı. ”Doğruyu söylüyorum! Onu tekrar durdurabileceğimi, hapsedebileceğimi sanmıyorum. Vereceğiniz tek bir yanlış karar hepimizin, her şeyin sonu olabilir!” Durakladı, yutkundu ve devam etti. ”Bu kafes zaten olması gerekenden fazla ince, bir zar gibi olabilir. Pinina’nın zihni güçlü, çok güçlü! Onu tutmak için sadece ben ona karşı savaşmıyorum. İçinde bulunduğu odaya bizzat Usta Duruman tarafından kurulan bu çok güçlü büyü de tüm gücüyle direniyor! Onun bekleyişine, sabrına ve rızasının evde bıraktığı izin kendisine de karşı duruyorum. Bu nerede kırılacak, ne zaman kırılacak bilmiyorum!”
Maer’in boğazı kurudu. “Yani zaman kazanıyoruz.”
“Evet.”
“Ne kadar?” diye sordu Subutai.
Sim’uyel’in gözleri Pinina’dan ayrılmadı. “Bilmiyorum.”
Fırtık içini çekti. “Bu evde en korkunç cevap hep bu oluyor.”
Ro’lanthus hafifçe başını eğdi. “Bazen bilmemek, yanlış bilmekten daha dürüsttür.”
“Bunu şu anda sevmem gerekiyor mu?”
“Hayır.”
“Güzel, sevmiyorum.”
Maer eşiğin önünde durmaya devam etti. Odanın içindeki görünmeyen kafes, cildine kadar uzanan bir baskı yapıyordu. Pipo içmemişti; bu yüzden zihin hapsinin etrafındaki duyguları daha net alıyordu. Bu hapis yalnız korku ya da sakinlik değildi. Bir irade diğer iradeyi tutuyordu. Sim’uyel’in dikkatli, yorgun, kırılgan iradesi; Pinina’nın sabırlı, karanlık, bekleyen iradesiyle aynı odada kilitlenmişti. Bu bir uyku değildi. Sessiz bir savaşın donmuş anıydı.
Maer geriye çekildi. “Kapıyı kapat,” dedi.
Subutai ona baktı. Onun kararına saygı duydu, demek doğrusuyla yanlışıyla bu karar verilmişti.
Sim’uyel itiraz etmedi ve hatta hiç beklemedi. Kapıyı hızla çekti ve kapattı. Pinina’nın pencereye bakan silueti, kapı aralığı daraldıkça inceldi, sonra kayboldu. Kapı kapanırken menteşeler yine ses çıkarmadı ama Maer kapının ardında bir şeyin çok hafif kıpırdadığını hissetti. Pinina mıydı? Zihin hapsi mi? Ev mi? Ayırt edemedi. Belki de sadece zihninin çirkin bir oyunuydu.
Koridorda kaldılar. İçeri girmemişlerdi. Bu iyi bir şeydi. Öyle miydi? Ama Pinina’nın hâlâ pencereye baktığını bilmek, içeri girmekten daha az rahatsız edici değildi.
Subutai kapıya bakarak konuştu. Halen aynı şeyi hissediyordu. “Onu orada böylece bırakamayız.” Canı sıkılmıştı. ”Her şeyden önce o bir kadın!”
Sim’uyel başını salladı. “Bırakmayacağız, burada sonsuza kadar kalmayacak. Bir şekilde onu evin dışına çıkaracak ve salacağız.”
“Dokunamayız,” dedi Roland düşünceli bir şekilde.
“Dokunmayacağız.”
Fırtık, “Peki bu durumda ne yapıyoruz?” dedi.
Maer koridorun başına, aşağı inen merdivenlere baktı. “Giriş kapısına gidiyoruz.”
Sim’uyel ona döndü. ”Ne yapacaksınız? Plan ne?”
“Rıza meselesi orada çözülecek,” dedi Maer. “Ya da orada patlayacak.”
Bu cümle hiç kimsenin hoşuna gitmedi. Ama kimse yanlış olduğunu da söylemedi. Aşağıdan, çok uzaktan, kazanın alçak gürlemesini adeta hissettiler. Ev sanki derinlerde nefes alıyordu. Maer, evin duvarlarına baktı. Bu nasıl olabilirdi? Halen bilinmeyen çok şey vardı!
BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Bu bölümde karar verildi.
Pinina hâlâ odasında, kapı hâlâ tehlikeli, rıza meselesi hâlâ çözülmedi.
Ama Maer ve diğerleri artık beklemeyecek.
Sizce doğru karar mı verdiler?
Beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı