insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

29. Bölüm — Zamanın Üç Tekrarı

Bölüm 29 - Kapak

Maer, diğerleri merdivenlere yönelirken durakladı. “Bu anı kaç kez yaşadık?” diye sordu.

Uşak ter içindeydi. “Üç kez!” dedi. Eli ceketinin cebine gitti ve orada duran ufak bir küreyi çıkarttı. “İkisinde de Subutai içeriye girdi, taki sen engelleyene kadar. Pinina onu ele geçirdi, zihnini ele geçirdi ve kendi yerine hapsetti. Her seferinde son anda zamanı geriye almayı başardım.”

Maer durakladı. “O küreyle mi?”

“Bu kürelerle.” Cebindeki diğer iki küreyi daha çıkarttı. “Geriye sadece üç tane kaldı. Her birisiyle zamanı sadece üç dakika kadar geriye alabiliyorum.”

“Benim,” dedi Maer. “Onu eninde sonunda durduracağıma nasıl güvendin?”

“Alanın içerisinde kalanlar bunu, yaşadıklarını hatırlıyor ya da daha doğrusu izlerini hatırlıyor. Sen ve ben gibi. Birbirimize çok yakındık ama Subutai gibi birkaç adımdan daha uzakta duranlar bunu unutuyorlar.”

Maer kaşlarını çattı. Başıyla onayladı. Artık gerçeği biliyordu. Başka kimsenin göremediği gerçeği ve Sim’uyel görmüştü. Neyseki Subutai ona, sorgusuz sualsiz dinleyecek kadar güveniyordu. Her nedense bu yeni arkadaşına ihanet etmiş gibi hissetti. Bunu daha sonra ona anlatacağına kendi kendine söz verdi. “Üzerinden geçmeme izin ver,” dedi. “Burada, tam şu anı toplam üç kez yaşadık. İlk ikisinde içeriye girdik. Daha doğrusu Subutai girdi ve Pinina az kalsın onu hapsedip kendisi kaçıyordu. Sen her seferinde bir küreyi kırarak zamanı hafifçe geriye almayı başardın. Böylece Pinina oradan kaçamadan kendisini tekrar tuzakta, biz de kendimizi tekrar kapının önünde bulduk. Yeterince iyi çözmüş müyüm olayı?”

“Siz halen orada ne konuşuyorsunuz?” Subutai aşağıdan seslenmişti. Arkalarından gelmediklerini fark etmiş olmalıydı.

Uşak başını sallayarak onayladı. “Aynen böyle oldu, gayet iyi yakalamışsın zamanın izlerini.”

Maer, uşağın elindeki kürelere baktı. İçinde ışık yoktu. Daha çok, ışığın ne zaman düşeceğini hatırlayan bir cam parçası gibiydi. Maer ona baktığında, odanın içindeki zamanın hafifçe titrediğini hissetti.

“Bu nedir tam olarak?” diye sordu Maer.

“Zaman küresi,” diye cevapladı Sim’uyel. ”Usta Duruman’ın ve onun gibi çok üst seviye İlizyonist sınıfı büyücülerin yapabildikleri özel bir büyülü objedir. Zaman büyülerinin ufak bir parçasını bu kürelere hapsederler. Küre kırıldığında zaman büyüsü devreye geçer. Kürenin tipine göre zamanın bir miktar geriye mi alınacağı, yoksa duracağı ya da hızlanıp yavaşlayacağı gibi durumlar ortaya çıkar.”

“İlginç,” dedi Maer. ”Savaşta işimize yarayabilir ama sadece üç tane kalması kötü olmuş.”

Uşak başıyla onayladı. “Yapacak bir şey yok,” diye cevapladı. ”Bu olayın yaşanması gerekiyordu ve yaşandı. Artık bu üç küreyle idare etmek zorundayız.”

Aşağıya indikleri sırada Fırtık’ı söylenirken buldular. “Bu ev tuzakla dolu,” diye şikâyet ediyordu.

“Hayır,” dedi Sim’uyel basamaklardan inerken. “Bu ev savunmayla dolu. Aradaki fark, içeri girenin niyetine göre değişir.”

Bu cümle, Maer’in içine oturdu. Ev kandırılmıştı. Henna’nın rızası kullanılmıştı. Pinina içeri girmişti. Talon ve adamları yaklaşmıştı. Evin savunması artık tuzak gibi görünüyordu çünkü düşman, savunmanın içine kadar sızmıştı.

Sim’uyel durakladı. ”Siz,” dedi onlara bakarak. ”Bu katta savunma yapacaksanız ben yukarıya çıkacağım. Onların Pinina’yı kurtarmasına izin veremem. Bu bizim sonumuz olur. Eğer kurtulursa Pinina ile savaşamayız. O...” durakladı. ”Bambaşka bir seviyede.”

Evet, bunu Maer de hissetmişti. O yüzden başıyla onayladı.

Subutai de onayladı. ”Pinina’nın odasının eşiği ve koridor muhtemelen en son cephesi,” dedi.

Maer bu sırada yalnız kendi duygularını taşımıyordu. Pipo içmediği için çevresindeki duygular, kapalı kapıların altından sızan rüzgâr gibi ona ulaşıyordu. Subutai’nin pratik aklı, korkuyu küçük parçalara bölüp kullanılabilir bir şeye çevirmeye çalışıyordu. Fırtık’ın tedirginliği ise daha hızlı, daha keskin ve daha gururluydu. Ro’lanthus’un sessizliği, kitaptan yeni çıkmış birinin dünyayı hâlâ gerçek sanmaya çalışırken bile geleceğin gölgesini dinlemesinden doğuyordu. Sim’uyel’in korkusu ise görevle karışmıştı; o korku kaçmak isteyen bir korku değil, yerinde durup kapının kapanmasını bekleyen bir korkuydu.

Böyle anlarda kimin nerede durduğu bile önem kazanıyordu. Subutai çoğu zaman kapıya ya da çıkışa yakın durur, kaçışla saldırı arasındaki en kısa çizgiyi kendiliğinden bulurdu. Fırtık, parlak yüzeyleri görebileceği ama hiçbirine fazla yaklaşmayacağı bir açı seçerdi. Ro’lanthus, konuşanların biraz gerisinde kalır, çünkü hem ekibe dahil olmak ister hem de gördüğü şeylerin bir anda herkesin önüne düşmesinden çekinirdi. Maer ise kendisini hep iki şeyin arasında bulurdu: yapılması gereken şeyle hissedilmesi kaçınılmaz olan şey arasında.

Eşyalar da insanlar kadar yer tutuyordu. Fülüt Maer’in belindeydi ve artık yalnızca Cin Cüce’nin istediği tuhaf bir nesne değil, ruhani bedene temas edebildiği anlaşılmış bir silahtı. Suzame Tozu Subutai’nin çantasında, ağzı bağlı küçük bir kese olarak duruyordu; fakat herkes onun suskunluğunun sıradan bir suskunluk olmadığını biliyordu. Ro’lanthus’un kitabı, elfin göğsüne yakın taşınmaya devam ediyordu ve bu yakınlık bir güven belirtisinden çok, tekrar kapanmasından korkulan bir kapakla araya konan dikkatli bir mesafeydi. Tüm bunlar... bir savaş silahıydı.

Yansıtıcı aşağıda kalmış olsa bile, gösterdikleri yukarı taşınmıştı. Henna’nın yağmur altındaki sadakati, Talon’un yörüngeye yaklaşan kafilesi, Sükûnet emri ve Pinina’nın rızası artık odaların içinde görünmeyen nesneler gibi dolaşıyordu. Bir eşya kullanılmasa bile etkisini sürdürebilirdi; bu evde bunu öğrenmek için fazla örnekleri olmuştu. Bu yüzden kimse bir objenin yalnızca kenarda kaldığını düşünmüyordu. Kenarda kalan şeyler bazen dinler, bazen bekler, bazen de tam unutulduğu anda hikâyeye geri dönerdi.

“Ne kadar kaldı?” diye sordu Ro’lanthus.

Sim’uyel gülümsedi. Yorgun bir gülümsemeydi bu. Bu sorunun cevabı uşak da dahil kimsede yoktu.

Sanki içlerinde tiktak yapan bir saat var gibiydi. Subutai’nin eli kılıcına gitti. “Evet,” dedi Subutai. ”Zamanın tükenmekte olduğunu hissediyor musunuz?”

Ro’lanthus kitabını daha sıkı tuttu.

Sim’uyel’in yüzü daha solgun görünüyordu.

“Bunu daha fazla tek başına yapamazsın,” dedi Fırtık uşağa bakarak.

“Tek başıma yapmıyorum,” diye cevapladı uşak.

“Nasıl yani?”

Sim’uyel koridor duvarlarına ve odanın eşiğine baktı. “Ev var,” dedi.

Evin duvarlarından, zemininden, derinlerden bir uğultu geldi. Ahşabın derinlerinden bir inleme yükseldi. Sanki evin uykusunda dönmesi gibiydi. Herkes bunu duysa da Maer… o hissetti. Elini evin duvarına koydu. Orada… bir şey kıpırdıyordu.

Uşağın tatlı bir ezgiyi dinler gibiydi. Sonra bakışları evin duvarına dokunan Maer’e kaydı, sonra diğerlerine tek tek baktı. “Ve sanırım şimdi siz de varsınız. Buraya neden ve nasıl geldiniz emin değilim ama şu anda… buradasınız.”

“Bizi bu şekilde baştan çıkarabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun!” dedi Fırtık kollarını bağlayıp arkasına dönerek.

Uşak, artık çok yorulmuş görünüyordu yine de gülümsedi.

Subutai belirsizlikleri hiç sevmezdi. Belirsizlik, çalınacak bir anahtarsa değerliydi; ama hangi kapıyı açacağını bilmiyorsanız cebinizde ağırlıktan başka bir şey değildi.

Fırtık ise belirsizliğin kokusunu sevmezdi. Kedi için dünya yeterince karmaşıktı; bir de aynalardan çıkan cüceler ve kapıları kandıran rızalar eklenince, insanın ya da kedinin sabrı belli bir yerden sonra tüyleriyle birlikte kabarıyordu.

Ro’lanthus sessiz kaldığı anlarda bile boş durmuyordu. Gözleri çoğu zaman tek bir noktaya bakıyor gibi görünse de, aslında konuşmaların bıraktığı izleri, seslerin incelip kalınlaştığı yerleri, bir kelimenin gereğinden fazla ağırlaştığı anları takip ediyordu. Son Görü Elflerinin geleceği görmesi, her şeyi bir anda bilmek değildi. Bazen yalnızca bir cümlenin nereye varacağını diğerlerinden biraz daha önce sezmekti. Bu sezgi de her zaman rahatlatıcı olmazdı. Başının döndüğünü hissedince tutunmaya çalıştı ama yana doğru devrildi.

Talon havadan çektiği enerjilere şekil veriyordu. Onları bir tür balon haline getirmek için eliyle şişirmiş, ardından yumruğuyla üzerine vurarak düzleştirmişti. Tek tek çevresindekilere her bir oval şekli yolladı, bedenlerini kapladı.

Sükunet yükseliyordu. 1 kilometre aşılmıştı ve geliyorlardı. Gökyüzünde uçan evin sundurmasına inmeleri çok uzun sürmedi.

Kendine geldiğinde Fırtık altından çıkıyordu. ”Kafam kırıldı!” diyordu. Üzerinde koyu renkli, dizlerinin altına kadar inen ağır bir cübbe vardı. Kumaşı ilk bakışta sade görünse de yakından bakıldığında üzerine işlenmiş ince metalik çizgiler, yıldız haritalarını ve eski dönüşüm sembollerini andırıyordu. Cübbenin etekleri asit lekeleri, yanık izleri ve kurumuş bitki tozlarıyla yıpranmıştı; sanki her leke başarısız bir deneyin sessiz hatırasıydı.

”Yine simyacı mı oldun sen?” diye sordu Subutai gergin bir sesle. Onun bu haline bir türlü alışamamıştı.

”Sen iyi misin?” diye soran Maer onu kaldırmaya çalışıyordu.

Roland derin bir nefes aldı ve “Geliyorlar,” dedi. ”Her an burada olabilirler!”

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Bu bölümde zamanın bile Büyük Ev’de ne kadar kırılgan olduğunu gördük.

Üç tekrar yaşandı, üç küre eksildi ve yaklaşan tehdit artık gerçekten kapıya dayandı.

Şimdi savunma başlıyor.

Beğenmeyi, yorum bırakmayı ve teorilerinizi paylaşmayı unutmayın.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.