19. Bölüm — Tuzaklarla Dolu Hikayeler

Cin cüce boğazını temizlemiş, ardından başlamıştı anlatmaya. "Ne demiştik? Kazan aslında yoktu önceleri. Neden olsundu ki; sıcacık, meralarla dolu bir memleket ve o meraların sıcacık kızları vardı evin etrafında. Isınmak için bir kazana ihtiyaç duymazdı evin sakini, tabi o kızlara da ihtiyaç duymuyordu nedense, serseri herif!"
Aynı yeri tekrar anlatırken sesi yine aynı seviye öfkeli çıkmıştı. Adeta anlattığı her hikâyeyi yeniden yaşıyor gibiydi.
"Düşünsenise serseri herif, sıcacık bir memlekette, ısınmaya ihtiyaç duymazken ne etsin koca bir kazanı, ve de onu ısıtacak birisini? Ama günlerden bir gün, biraz da kendisine şu sürekli sulanan çoban kadının bacak arasından kurtulmak isteği ile yola koyulacaktı.
Kendisini katacağı bu yeni yolunda bazı gizemler de öğrenecekti şüphesiz. Adama, peşine düşen kadından daha değerli gelen gizemler. Hatta o gizemlerin en iyi bilinen efendilerinden birisi olması da kaçınılmaz olacaktı.
Neyse, bu başka hikayelerin konusu," diye durakladı düşünceli bir şekilde. Ardından devam etti.
"Aradan yıllar geçip öğrendikleri ile evine dönmesi gerektiğinde kadının kendisini aramak için döneceğini de biliyordu ve ondan kurtulmak için yaktı bu evin kazanını! Alevlendirdi onun ruhunu! Bambaşka yerlere, sıcacık yüreklerden uzaklara, bambaşka diyarlara doğru!
Eh, bir de onu koruyacak birine, bir muhafıza, kazancıya ihtiyaç vardı tabii ki. Çok sevdiği dostlarından birisi, onunla birlikte evde yaşayan bir arkadaşı bu iş için gönüllü oldu. Önceleri sıradan bir kazancıydı, ama nereden bilebilirdi ki ruhu ile kazana bağlanacağını ve onu, kazanı, bu evi çok seveceğini?" Gözleri doldu cin cücenin.
"Dahası, eceliyle ölüp gittiğinde dahi o kazanın etekleri dibinden ayrılamayacak kadar ona bağlı kalacağını nereden bilebilirdi? Nasıl bilsindi ona bu şekilde bağlanacağını?" Ağlıyordu cin cüce.
Maer, yavaşça Subutai’ye doğru bir bakış attı. Adamın da kendisine doğru bakmakta olduğunu görünce rahatladı. Bazı şeyler açığa kavuşmaya mı başlıyordu?
Cin cücenin yakaladığı ivmeyi bozmak istemeyen Subutai tekrar aklına gelen ilk soruyu sordu sonra. “Peki ya,” dedi. “Sen neden buradasın?”
Ufak cin cüce, ayağındaki zincirleri şakırdatarak kaldırdı ve “Buradan başka olabileceğim bir yer yok,” diyerek başladı yepyeni bir hikayeye.
"Kasabanın tüm gençlerini götüren o çoban kızcağızın kalbi nasıl ki birine tutuktu, birilerinin kalbi de çoban kızcağıza tutuktu. Babasının ellerden alıp başka, varlıklı ellere verdiği kızcağız bir gitmiş, pir gitmiş, aşkı ise dillere destan, yarlarına yol olmuştu." Derin derin iç çekti, göz yaşları arasında hıçkırıp durdu Cin cüce.
"Kasabanın gençleri kızın kalbini kaptırdığı adamı biliyordu. Nitekim bu cüce de biliyor ve kabul edemiyordu. Kızı arayıp durmuş ve bulamamıştı da. Onunla geçirebileceği bir gecenin daha amacıyla. Tam burada saklanarak onu beklemek amacıyla dalmıştı evin içine, bu bodrum bölümüne, sandıklardan birisine. Ne olursa olsun kız gelene, geriye dönene kadar onu beklemeye kararlıydı.
O nihai günün akşamında ayak seslerini işittiğinde bu bodrum kanadında, hemen girdi eski bir sandığın içerisine. Eğildi ve kapattı kapağını. Eh o zaman fark etti sandığın içerisinde duran minik kutunun ve onun içerisindeki ışıl ışıl, kırmızı elmasın varlığını.
Ayak sesleri yaklaşırken her nasılsa biliyordu sesin sahibinin bu elmas için gelmekte olduğunu. Hemen sandıktan çıkıp bir başka sandığın içerisine girmiş ve ayak seslerinin sahibi elmas ile kutuyu alıp gidene kadar orada saklanmıştı.
Nitekim tam da o anda evin, o günden sonra süregeleceği kayboluşu başlamıştı. Muhtemelen elmasla da bir ilgisi vardı evin bu hale gelmesinin; ama bu zavallı cücenin sandığın içinde aniden boğularak ölmesininde nedeni olabilirdi. Ölmüştü, ama kızı burada beklemeye de kararlıydı.”
Maer anlıyordu şimdi. “Zincirli ruhlar, bu dünyada kısılı kalmış varlıklar; ama aslında dünyada değil, bir yerde kısılı kalıyorlar. Ona bir nedenden dolayı zincirleniyor, bağlanıp kalıyorlar. Kazancı kazanına, sen ise… beklentilerine zincirlenmişsin.” Merakla sandıklara bakıyor beklenti derken.
Cin cüce düşünceli bir şekilde başı ile onayladı. "Hey, baksana!" dedi sonra Subutai'ye. "Gel seninle anlaşalım. Sandığımda çok değerli şeyler var.”
Subutai merakla sandıklara bakıyordu. “Metal çatal ve bıçak setleri mi?”
“Ben izin vermediğim sürece bulamayacağınız şeyler.” Subutai’nin ilk açtığı, içinde çatal bıçak olan sandığa doğru ilerledi ve kapağını kaldırdı yavaşça. Daha aralanırken içinden bir ışıltı yayılmaya başlamıştı. Kapak açıldığında orada çatal bıçaklar değil, bir çok eşyanın durduğu görünüyordu. Subutai ve Maer merakla yaklaşmak üzereyken onları bir el işareti ile durdurdu. Işık saçan bir küre, şişeler dolusu iksirler çarptı bir an gözlerine. Sonra çat diye kapattı tekrar sandığın kapağını. “Gel kedine karşılık değerli bir eşya takas edelim. Ne dersin, ha ne dersin?"
Fırtık öfke içinde miyavladı. Tırnaklarını gösterecek şekilde dikilmişti.
"Sen bana kedini ver, ben de sana değerli bir eşya vereyim."
Subutai neredeyse anında “Sevgili cin cüce,” dedi. “Kusura bakma ama o özgür bir birey ve takas edilemez!”
“Peki öyleyse,” dedi cin cüce. Onun inatçılığını o anda net bir şekilde hatırlıyordu Subutai. Fırtık ile bakıştılar. Cin cüce tekrar yerine dönerken göz kırptı kediye.
“Fakat elindekileri gösterirsen kediyi yakalayıp özgürlüğünü alabilir ve sana verebilirim.” Subutai onu hayatta vermezdi; ama bir kere kandırmıştı, tekrar yapabilirdi.
Cin cücenin yüzüne bir sırıtış yayıldı. Kollarını kavuşturdu. Sonra ne göstereceğini bulmuş gibi arkasını döndü. Dördüncü sandığa giderek kilidine dokundu. Kilit kendiliğinden açıldı. Parmağını şıklattı ve kapak açılmaya başladı.
Tekrar parmak şıklattı. Bir an çatal bıçaklar görünür gibi olduysa da yerlerini tüy bir kalem ve mürekkep hokkası, kitaplar ve parşömenler, tuhaf minik kürecikler, bir gülle ve daha bir çok değerli eşya almıştı.
"Belki bir asa büyücü arkadaşına iyi gider," dedi sandığa eğilerek. "Elimde en iyisi var." Subutai, Maer’e baksa da adam cevap vermemişti. Asalar şu anda en son ilgisini çeken şeylerdi.
"Ama belki de geleceği görebilen bir kitap istersiniz, ne dersiniz?" Sandıktan bir kitap çıkarttı. Yemyeşil kapağında kel, her yeri dövmelerle kaplı, orta yaşlı bir elfin resmi dikkat çekiyordu. İçine çekik yanakları ve derin gözleri ile hüzünlü bir bakışı olan elf bir an onlara doğru bakıyormuş gibi geldi ikisinede. Resmin üzerinde ise bir şeyler yazıyordu; ama ikisi de anlayamıyordular.
“Bir son görü elfi mi o?” diye sordu Maer merakla.
Subutai ona kaşlarını çatarak bakınca sustu büyücü. “Hayır,” dedi sarışın adam umursamaz bir tavırla. “Teşekkür ederim, ama bende de var böyle bir şey. Artık her evde bir tane bulunabiliyor. Bunu söylediğim için kusura bakma, ama sen biraz eskide kalmışsın cin cüce dostum!”
Derken Maer kaşlarını çattı, çünkü kitabın kapağındaki yazı aniden değişmiş ve ortak lisanda ‘Hey! Ne olur! Çıkarın beni! Kurtarın buradan!’ yazmaya başlamıştı. ‘Lütfen! Kurtarın!’ İşte! Şimdi de tekrar değişmişti.
Cin cüce tek kaşını kaldırdı. “Emin misiniz?” diye sordu. “Ben böylesinin Meleran’da bulunduğuna hiç şahit olmamıştım.”
Maer kitaba dikkat kesilmiş haldeyken yazının tekrar değiştini gördü. ‘Burada hapsedildim! Lütfen!’
Genç büyücü hemen araya girdi. “O kitabı almak istiyoruz!” dedi.
Heyecanlanan cin cüce “Zevkle, zevkle efendim!” diyerek kitabı koltuk altına aldı ve ellerini ovuşturarak kediye doğru baktı.
"Dışarıda bir sürü kedi var. Buradan çıkınca istediğini seçebilirsin?" diye önerdi Maer. “Sana özgürlük vaat ediyoruz bak.”
Cin cüce omzunu silkti ve "Daha önceden neden öyle celallendim bilmiyorum ama, buradan çıkmaya pek de niyetli değilim artık." dedi. "Ben herhangi bir kediyi değil, bu kediyi istiyorum." Parmağı ile gösterdi.
Fırtık, Subutai’nin omzuna çıkmıştı. “Beni ona veremezsin Subutaayyy!” dedi korku ile. “Ne olursun! Bak pembe cübbe bende, bir daha kimsenin bir şeyini çalmayacağım! Söz!”
Subutai kıs kıs gülüyordu. “Seni kimseye vereceğim yok Fırtık,” dedi onu yatıştırmak için. “Sana ilk söylediğim gibi, o özgür bir birey,” dedi Subutai.
"Niye istiyorsun ki Fırtık'ı?” diye sordu Maer.
“Büyü gücü yüksek eşyalara karşı özel ilgim var,” diye cevapladı cin cüce. "Yine de bir büyülü eşyaya karşı bir diğerini önermemin tek nedeni bu yanlız yaşantıma bir arkadaş katabilecek olma düşüncesi."
“Bize şu kitabı verirsen senin ölmene neden olan adamdan intikam almana yardımcı olabiliriz belki?” Maer’in bir anda aklına gelmişti bu öneri.
"İntikam değil arayışım. Burada, sevgili sandıklarımla birlikte sevdiceğimi beklemeye devam edeceğim."
"O adamın senin sevdiceğine, aşk pıtırcığına bir şeyler yapıyor olabileceği hiç aklına gelmedi mi? Bir kadını bulmak için girdik buraya. Başı tehlikede olabilir. Senin beklediğin yavru ceylanın etini birileri şu anda sıyırıyor olabilir. Hem de zorla."
Cin cüce öylece kalakalmıştı. “Aşk pıtırcığım mı? Burada ise mutlaka karşılaşırız!” Sonra öfkeden kıpkırmızı oldu. "Zaten en başında yapmadığı için aşk pıtırcığım ellere yar oldu. Keşke ona istediğini verseydi de aşk pıtırcığımda başkalarına yar olmayıp memleketinin taşına toprağına kalsaydı." Elinde ki kitabı bir kaç kez kendi kafasına vurdu.
"Anlamadım ben seni. Başkasının pıtırdatması rahatsız etmiyor mu seni?"
"Hayır tabii ki de, bende pıtırdattığım sürece. O yüzden bekliyorum zaten pıtırcığımı."
Maer midesinin kaldırmadığını hissediyordu. İçeriye dolmuş olan bok kokusundan bile daha iğrenç bir şeydi bu cin cücenin düşünce yolu. "Belki o zaman bende ölmemiş olurdum, mutlu olurdum,” diye devam ediyordu cin cüce. “Onunla bir kez daha takılabilirdim," dedi. Sonra derin bir nefes aldı ve "Yanında asayıda verebilirim." diye devam etti. "Kediyi verin, asa ve kitap sizin."
Kitabın üzerinde ‘Kurtarın beni! Sapık cüce! Lütfen!’ yazıyordu. Sonra aniden çok dikkat çekici bir şey yazdı. ‘Sadece bir kitap değilim ben!’
Şimdi, Subutai’nin de dikkatini çekmişti kitabın kapağı. Onların bakışlarını yakalayan cin cüce kitabın kapağını kendisine doğru çevirdi ve kaşlarnı çatarak baktı. “Ah,” dedi sonra boncuk gözlerini kırpıştırarak. Sanki hiçbir şey olmamış gibi kitabı koltuk altına yerleştirdi. “Vaz geçtim, sadece asayı veririm belki de!” Gözleri, Subutai’nin omzunda arka patisini sağ alt çenesine dayamış kaşınmakta olan Fırtık’a gitti. “Hem zaten kedi de pirelenmiş, baksana!”
Fırtık, ayağı alt çenesinde öylece kalakaldı ve yan yan, kötü kötü baktı tekrardan cin cüceye. “Sensin pireli!”
Koltuk altındaki kitap o anda titremeye başlamıştı. Cin cücenin onu koltuk altından, tekrardan eline almasına neden olacak bir tür ışık, titremenin beraberinde geldi. Odayı dolduran bu yeşil ışık, Maer’in de Subutai’nin de gerilmesine neden olmuştu.
Elindeki kitabın kapağına bakan cin cüce kaşlarını çattı. "Şışşşt rahat dur!" dedi kızgın bir şekilde. Sonra iki gözünden teki, soldaki kocaman açıldı. "Neden?" diye sordu kitaba. "Bir şey mi oldu?" Düşünceliydi tıfıl yaratık. "Saçmalıyorsun!” dedi. “Burada kimse tehlikede değil. Bu logarlar taşana kadar çok huzurlu bir mahzenim vardı. Pıtırcığımı bekliyordum sadece. Artık kediyi istediğimden de emin değilim. Senin de konuşabildiğini keşvettiğime göre. Bana buradaki yanlızlığımda yoldaş olabilirsin. Sana sarılıp uyurum, birlikte güzel zamanlar geçiririz. Sana hikâyeler anlatırım. Sen de bana anlatırsın!”
“Onu kurtarmalıyız!” diye mırıldandı Maer, Subutai’ye doğru. Adam da aynı fikirdeydi. Kafasını sallayarak onayladı. “Oraya hapsedilmiş, ama cin cücede bunun farkına yeni vardı gibi. Onu sadece büyülü bir eşya sanıyordu şu âna kadar.”
“Ben bir cüce değilim! Cin cüceyim, bir Cin cüce! Terbiyesizleşmenin lüzumu yok! Öyle mi? Fikrini değiştireceğime eminim!” Kitaba doğru konuşmaya devam ediyor cin cüce. “Bir zamanlar çok uzak bir ülkede bir kral yaşarmış. O da böyle… Saçmalama! Dur şunlardan kurtulayım da sonra anlatırım hikâyeyi!”
Tekrardan ekibe doğru döndüğü anda nefesi kesildi cin cücenin. Zira Subutai çantasını çıkartmış, içindeki eşyaları bir bir yere sermeye başlamıştı. Kafası eşyalara doğru eğilmiş, gözleri ise muzip bir şekilde cin cüceye bakıyordu.
“Bu mu?” Eliyle cübbeleri tutmuştu. Cin cüce başını iki yana salladı.
“Peki ya bu?” Çorapları gösteriyordu. Cin cüce başını iki yana salladı.
“O zaman bu!” Nefesini derince içine çeken cin cüceye doğru sırıtarak baktı. İçinde beyaz toz olan çantaydı bu. “İçinde ne olduğunu nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum, hissediyorum! Değerli hazinenin kokusunu alıyorum!”
“O zaman bir bakalım!” Subutai ufak çantanın kapağını açtı, yavaşça elini içine daldırıp tozdan bir parça aldı, cin cücenin nefesi kesilirken yere savurdu.
“Hayııır! Kullanma! Harcama onu!”
Tozlar kayıyor, pis zeminde birer karınca gibi hareket ederek birbirine doğru çekiliyordu. Bir avuç toz, belirsiz bir şeklin bir kulağı gibi toplaşmıştılar bir araya. “Ne? Neden? Nedir bu?”
“Ziyan ediyorsun!”
“Ne işe yarıyor!?”
“Ço… Çok değersiz!” dedi kollarını kavuşturarak, boncuk boncuk terlemekte olan cin cüce.
“Emin misin?” Bir avuç daha aldı Subutai eline.
“Hayııır!”
“Söyleyecek misin?”
Gözleri yine yaşarmış, elleri durmasını işaret eder gibi havaya doğru kalkmış bakıyordu Subutai’ye. “Kullanıcısına, amacını, nerede olduğunu gösterecek bir büyülü toz bu. Suzame Tozu denir ve çok nadirdir. Nasıl yapılacağını bilene rastlamadım. Bir simyacıya bunu satarak hem büyük kâr edebilir hem de kayıp bilginin tekrar Meleran’a getirilmesine olanak sağlayabilirim!”
“Kutsal bir amaç, takdir ettim. Ben şu anda bu tarz bir yeteneğe sahibim zaten. Bu kitabı sana vereceğim; ama karşılığında şu kitabı vereceksin bana!”
Maer araya girdi. “Hayır, vermeyeceğiz!” diyor.
“Sen araya girme!” Aniden bir canavar gibi baktı Maer’e doğru. Aynı kazancının heyecanlandığı zaman olduğu gibi, deli bir ruh gibi.
“Neden girmesinmiş?” dedi Subutai. “Söyle dostum, kulağım sende?” Maer’e bakıyordu.
“Kitabın yanında, bu tozun ederine denk başka neler verebilirsin? Çünkü, sadece kitabın yeterli geleceğini hiç sanmıyorum!”
Cin cüce acı bir inleme koparttı. “Lü… Lütfen…” dedi.
“Amacını söyleyecek misin?”
“Simyacılara sat…”
“Doğrusunu!” Maer imalı imalı bakıyordu.
“Onunla…” dedi cin cüce. “Pıtırcığımı bulabilirim!”
“Peki ya nasıl gideceksin?” Ayağındaki zincirleri gösterdi. “Yerini tespit edersen, oraya nasıl gideceksin?”
Ayağındaki zinciri şıkırdattığında iyice terler içinde kalmıştı ve endişeli görünüyordu. Bütün sırları açık olmaya başlamış, tüm kozlarını tüketmeye başlamış birisi havasındaydı artık. "Doğrusun," dedi üzgün bir şekilde. "Benim için neyin daha önemli olduğuna karar vermem gerekiyor. Bu sandıklar ve büyülü hazinem mi, yoksa... pıtırcığım mı?” Derin bir nefes veriyor. Kolları, elinde tutmakta olduğu kitap ile birlikte salınıyor.
“Bir zincirlenmiş ruhun yerinden ayrılmasının tek yolu zincirinin kırılmasıdır. Pıtırcığımın yerini tespit edersem bir saat içinde ona ulaşabilir ve işimi görüp huzura kavuşabilirim; ama benim de diğer zincirli ruhlar gibi delirme ihtimalim her zaman var. Zincir kırılması… Ruhumuza zarar verebilir, bizi delirtebilir. Bazen bu… bir saatlik son varlık süremizin herhangi bir noktasında vuku bulabilir." Bedeni ileri geri salınıp duruyordu.
“Yani tozu sana verdiğimizde zincirini kırabilir ve istemeden de olsa delirerek bize saldırabilirsin, öyle mi?” Maer düşünceliydi soruyu sorarken.
“Hayır,” dedi cin cüce esefle. “Bir zincirli ruh, kendi zincirini kendisi kıramaz! Kırıldığında delireceğim için başkasının kırmasını da göze alabileceğimden emin değilim.”
“Tozu veremeyiz,” diye verdiği kararı bildirdi Maer. Cin cüce yine çıldırmış gibi görünüyordu bu karar üzerine. Yanındaki sandığa doğru eğildi. “Şerefsiz!” diyen bağrışları sandığın içerisinden hırlamalar eşliğinde yankılanıyordu.
Subutai ve Maer bakıştılar. “Vere… of… ceksin!” Kafasını kaldırır, sandığın içerisinden çıkartırken elinde boyları giderek kısalacak şekilde oyulmuş üç parça delikli boru tutuyordu. Koltuk altında kitabı tutarken en küçük parçayı gösterecek şekilde kaldırdı. “Buna bayılacaksınız!” dedi. Parçanın tek tarafı dışa doğru giderek açılan, simsiyah bir ağız deliğine sahipti. Diğer tarafı da hafif genişliyordu ve ikinci, uzun parçayı oraya yerleştirdi.
“Bu ne?” dedi Subutai.
“Subutai, tetikte ol!” Maer tüm tüylerinin diken diken olduğunu hissediyordu. Havada, ona doğru akan garip bir elektrik vardı. Zihnini açtı ve enerjilere odaklandı. Gri renkli enerjiler… neredeydiler? İşte orada! Sol tarafta, salınıp duran, gezmekte olan Bok yaratığının hemen arkasında!
Üçüncü parçayı da uzun olan ikinci parçanın diğer ucuna yerleştirirken “Bir Pan flüt!” dedi cin cüce. “Size hikâyesini anlatmak isterdim, ama dinlemeyi sevmeyen insanlarsınız.”
“Di… dinleriz!” diyerek zaman kazanmaya çalışıyordu Maer. Enerjilerin konumu çok tersti ve onlarla temas etmeden büyüsünü icra edemezdi. Subutai ya da Fırtık’dan alacağı duyguları yansıtarak cin cücenin deliliğini bastırmaktı amacı. Subutai ise temkinli bir şekilde elini belindeki kılıçlarına doğru yaklaştırıyordu. “Eğer anlatırsan çok mutlu oluruz!”
“Bir bakalım,” diyerek duraksadı cin cüce. Sakin görünüyordu, ama bir tür delilikle dolmuştu. Maer bunu tüm bedeninde algılıyordu. “Bir çarpık olarak hayatını sürdürmekte olan Pan, keçi ayaklarında biten toynakları ile dövermiş çamurlu düzlükleri. Çok sevilir ve sayılır, yaşarmış günü, altına alırmış ışıksız gecelerde tüylü yataklardaki karıları, kızları.”
Subutai gözlerini devirmeden edemedi. Bu cin cücenin bütün hikâyeleri böyle miydi cidden?
Ağaçtan yapılma Pan Flüdü ile alt çenesine vurmakta olan cin cüce “Gel zaman git zaman hayatın bu ıslak zevklerine doymuş Pan. Doymuş, doymuş ama, aslında öyle aniden de olmamış. Kendisine karşı hep mesafeli duran, naza çekti mi karşı dağları bile melankoliye sokan bir Nymph varmış. Adı da Syrinx’miş ve ona gönlünü kaptırmış.
Pan, resmen bir avcı gibi düşmüş Syrinx’in peşine ve onu bir ormanda kıstırmış sonunda. Türlü çarpıklıkla dolu bu ormanda, Pan’dan ve onun maço yargılarından kaçmak için kendisini, oldukça hakir bir dönüşüme tabi tutmuş güzel Nymph. Bir bambuymuş dönüşümü, ama kafası basmıyormuş, çarpık yakada aslında hiç mi hiç bambu olmazmış! Ne başarısız bir kamuflaj!
Bu sıra dışı bambuyu bulan, ama sevdiceğini bulamayan Pan, oradan eli boş dönmektense bambuyu almış. Yakınlardaki bir bıçkı tesisine gitmiş ve gönlündeki aşkını seslere dönüştürmek için, gönlünden geçtiği gibi kesmiş, doğramış bambuyu.”
Maer, bir an enerjileri neyin unutmuştu. Cin cüce, nasıl bir varlık olursa olsun hikâyelerinin ardından büyük bir güç, yüksek bir kalite vardı. “Pan Flüdü denmesinin nedeni bu muymuş?” diye sordu Maer.
“Evet, ismi buradan geliyormuş,” dedi ona delici bakışlarını doğrultan, öfkesi halen Maer’e oluk oluk akmakta olan cin cüce. “Bir de sesini dinleyin bak! Ne güzel!”
Cin cüce flüdü kaldırıp dudaklarına götürürken Maer “Subutai!” diye haykırdı. “Geliyor!”
BÖLÜM NOTU
Bölüm sonuna kadar geldiyseniz, artık Büyük Ev’in mahzeninde yalnızca koku, Bok canavarları ve sandıklar olmadığını biliyorsunuz.
Burada hikâyeler var.
Ama Meleran’da bazı hikâyeler, insanı uyutmak için değil; oyalamak, kandırmak, pazarlığa çekmek ve tam doğru anda tuzağın kapağını kapatmak için anlatılır.
Cin Cüce bu bölümde bol bol konuştu. Kazancı’dan bahsetti. Kazandan bahsetti. Sandıklardan, bekleyişten, zincirlerden, kaybolan evden ve kendi küçük takıntılarından bahsetti.
Ve tabii ki Fırtık’ı takas konusu yapma gafletinde bulundu.
Burada hepimiz Subutai ile aynı fikirdeyiz sanırım:
Fırtık özgür bir bireydir.
Fırtık takas edilemez.
Fırtık isterse pembe cübbe giyer, isterse kimsenin eşyasını çalmayacağına dair hiç güven vermeyen sözler verir.
Ama bu bölümün asıl meselesi yalnızca Cin Cüce’nin gevezeliği değil.
Bir kitap var.
Ve o kitap, belli ki sadece bir kitap değil.
Şimdi soru şu: Sandıklardaki hazineler gerçekten hazine mi, yoksa Büyük Ev’in eski günahlarının üzerini örten parlak oyuncaklar mı?
Bir sonraki bölümde bu pazarlığın bedelini, Pan Flüt’ün neyi çağırdığını ve Maer’in “Geliyor!” dediği şeyin ne kadar büyük bir sorun olduğunu göreceğiz.
Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve özellikle şunu söylemeyi unutmayın:
Sizce Cin Cüce’ye bir an bile güvenilir mi?

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı