🎵 🎵 🎵 🎵 🎵 🎵 Pan Fülüdü şarkısını dinlemek için:🎵 🎵 🎵 🎵 🎵
🎵 🎵 🎵 🎵 🎵 🎵 YouTube’da aç: Pan Fülüdü🎵 🎵 🎵 🎵 🎵
20. Bölüm — Pan Fülüdü

Subutai kılıcını çekerken cin cüce elindeki kitabı fırlattı ve adam kenara doğru kaçmak zorunda kaldı. Kitap, yüzü yukarıya dönük şekilde düşmüştü. ‘Sonunda!’ yazıyordu kitabın kapağında. ‘Tehlike! Hepiniz tehlikedesiniz!’ Kapaktaki, bir son görü elfine ait olan resim bağırır gibiydi.
Cin cüce flüdü ağzına yerleştirdi. Kahverengi ağaçtan yapılma müzik aletinin ağzından, dalgalanarak yükselen bir grup nota dökülmeye başladı. Parmakları her notada, hızlı hareketler ile delikler üzerinde hareket ediyor, ses ise flüdün hafif ivmeleri ile dalgalanarak yükseliyordu. Sanki orada müzik aletini çalan cin cüce değildi de Pan’ın kendisiydi.
Sarışın adam kılıçlarını tutmuş, Maer yerdeki kitabı alarak koltuk altına sıkıştırmıştı. Müzik devinimleri arasında bu durumun farkına varan cin cüceden yayılan o güçlü öfkenin daha da derinleştiğini fark etti genç büyücü. “Subutai!” dedi. “Ne geleceğini bilmiyorum, ama her şeye hazırlıklı olmalıyız!”
“Mırrrrr!” Fırtık’ın bağrışı ile bakışlarını, kedinin işaret ettiği yöne çeviriyorlar. O zamana kadar devinip duran Bok’lar duraklamış, onlara doğru dönüyorlar. Diller, aynı daha önceden Subutai’nin peşine takılan yaratıkta olduğu gibi pisliğin içine bir girip bir çıkıyor. Sürünerek onlara doğru yöneliyorlar.
“Tanrım! Kaç!” diyor Maer. “Kaç Subutai! Geliyorlar!” Artık gri enerjilere ulaşmayı filan düşünmüyor. İçine delice bir korku ve dehşet düşüyor. O boklardan birisine en yakın olan, dolayısıyla onlar tarafından sindirilme tehlikesi en yüksek olan da o olduğu için hızla dönüp, adeta yol arkadaşını ezerek kapıya doğru koşuyor.
Demir kapıya ulaşıyorlar ve geçiyorlar, ama neredeyse onlarla aynı anda kapıya ulaşan bok adeta bir dalga gibi arkalarından atlar, odaya doğru güruh halinde dökülürken son anda diğer odaya geçtiler.
Subutai’nin sırtında kalbi duracak gibi olan Fırtık bir pof sesi ile dönüşüyor. Üzerinde fıstık yeşili bir pantolon ve tünik, elinde bir yay ile geriye dönük, yaratığa doğru bakıyor. “Duydum ki bu ormanlara hastalık saçıyormuşsun seni şerefsiz!” Yayını geriyor ve salıyor. Ok… öylece saplanıp kalıyor bokun içinde. “Denemesem ruhum huzur bulmayacaktı yakışıklı!” Sesi normalde olduğundan ince ve kibar yükseliyor. “Daha da kötü bir şey var… Asla zemine basıpta botlarımı kirletmem yakışıklım.”
Sarışın adam iki sandığın bulunduğu bodruma daha girdiği anda, diğerine, kazancının olduğu kazan dairesine doğru “Geliyor kazancıııı!” diye haykırmaya başlamıştı. “Tezek geliyooor! Aç kazanın kapağınııı!” Daha önceden eline aldığı yeni katanasını geriye yerleştirmiş, diğer eski katanasını belinden çekiyordu. Bir adım daha attı ve öylece kalakaldı. Ayağı… Sanki yapıştırıcı ile yere yapışmıştı.
Önünde koşmakta olan Maer, arkasını dönerek ona baktı ve “Subutai!” diye haykırdı. “Ne oldu, neden durdun!?”
“Ayağım, yere yapıştı.” Maer oraya doğru hareketlendiği anda Subutai tekrar haykırdı. “Hayır, gelme!” Yeri gösterdi. Arkada, yeniden toparlanmakta olan pislik yığınının akıntıları altına yayılmış, onu yere mıhlamıştı. Maer’in bir adım önünde duruyordu. Hemen eğildi ve bağcıklarını çözmeye başladı.
Maer, bir arkada durmakta olan Bok yaratığına, bir arkadaşı Subutai’ye baktı. Arkadaşına zaman kazandırmalıydı. Zihni halen açıktı. Koşarken bile rengarenk enerjilerin arasından, onları itip uzak durarak kaçması gerekmişti. Havada serbest halde gezmekte olan enerjileri görmezken gezmek, içlerinden yürüyüp geçmek bir şeydi, onları görerek içlerinden geçmeye çalışmak bambaşka bir şeydi.
Hemen aradığını buldu. Uzun zamandı kullanamdığı, ihtiyaç duymadığı bir büyüydü ve çok iyi yapabileceğine inanmıyordu; ama bunu denemek zorundaydı. Pembe renkli enerjilerden bir grup, sekiz ya da dokuz taneydiler. Üç adım sola, pembe enerji grubuna doğru gitti ve onlara ulaşmaya çalışırken birkaç kahverengiden oluşan minik bir enerji grubunu yolundan çekerek uzaklaştırdı.
Bir keresinde, pembe enerjiler aslında diğer pek çok enerjilerden daha tehlikelidirler demişti eski anılarından fırlayan ustası Tunahan. Onları yakaladığı gibi elinde dalgalandırmaya başladı. Daha ellediği anda itibaren ruhunu kabarıyor, onu aşkla dolduruyordu. Hafifçe çekti iki parmağı ile, sonra içeriye doğru bastırdı ve çevirdi, düşmanına doğru. Ani bir patlama ile, bir konfeti edasında ileriye doğru atıldı pembe enerji.
Subutai tam botlarını çözmeyi tamamlamışken bir buçuk metrelik boyu olan, kendi içinde artık toplanmayı tamamlamış olan Bok incelip uzayarak yükselmiş, daha dar, yaklaşık iki metre yirmi santimlik bir hale gelmişti. Müzik eşliği ile yeni bir dalga gibi Subutai’ye doğru devriliyordu. Sarışın adam atlamak için hazırlandı; ama çok geç kalmıştı. Yaratık, onun üzerine doğru kapanırken çaresizce izledi. Pembe dalga, bir patlama eşliğinde atılarak yaratığa çarptı ve onu yararak Subutai’nin iki yanına doğru yayılmasını, adamı es geçmesini sağladı.
Adam, bu fırsatı iyi değerlendirdi. Botlarını arkada bırakarak, ayaklarını kurtararak, dizlerine verdiği bütün güçle ileriye doğru atıldı. O atılırken omzundan büyük bir hızla fırlayan Fırtık ile aynı anda yere kondu. Dört ayağı üzerine düşen kedi ve adam, ikisi de birbirlerine göz kırparak doğruldular.
Maer “Hadi,” dedi. “Kazancı bizi bekler!” Kazan dairesi kapısına ulaştıkları anda bir anlığına dönüp baktılar. Müzik değişmeden, pare pare yükseliyordu. Bok ise… diğeri ile birleşiyordu. Kapıdan girmekte olan ikinci Bok yaratığı, az önce Subutai’ye saldıran ve Maer tarafından ikiye yarılan yaratığın üzerine doluyor, doldukça mahzende üç metreyi bulan bir yığıntı haline geliyordu.
Fırtık birkaç ok daha gönderdi ve yaratığın içinde anında kayboldular. “Bırak şu saçmalığı Fırtık!” dedi Maer.
“Ne yapayım?” diye omuz silkti kedi.
Subutai dalgalanarak birleşmekte olan pislik yığınının içinde, bir anlığına parlayan bir şey gördüğünü sandı. Anında içeriye çekilen, yok olup giden bir şey. Emin olamadı.
Hızlı davranmalıydılar. Kazancının açtığı kazanın kapağına baktılar. Onu, mevcut haliyle bu odada oyalamak mümkün olmayacaktı. Daha hızlı bir şekilde kurutmaları gerekiyordu. Maer, sırtından çıkarttığı cübbeyi giyerken Subutai çoktan kovaya, içinde duran odunlara yönelmişti bile.
Pembe enerjiler… Odada süzülen kaç tane pembe enerji varsa toparladı. Artık büyüyü çok iyi bir şekilde hatırlıyordu ve elinden geldiğince yaratığa yöneltecek, onu mümkün olduğu kadar minik parçalara ayıracaktı. Süzülerek tavana doğru yükseldi. Aynanın bulunduğu köşeye doğru geçerek elindeki enerjileri şekillendirmeye, hazırlamaya başladı.
“Kürek! Biz kuruttukça daldır, kazana doldur!” Subutai kovadaki odunları tutuşturmaya çalışıyordu. Kazancı da onun odunları yakmasına destek veriyordu.
Kazan dairesi çok sıcaktı. Dev yaratık içeriye girerken ilk pembe akımı yedi ve kapıda ikiye yarıldı. Aynı anda Subutai’nin fırlattığı bir odun içine girdi. Emildi ve dumanlar yükselmeye başladı. İçeride çatırdayan yüzey dalgalarla dışarıya doğru atılırken yaratık hareketlendi.
İçeriden, uzaklardan gelmekte olan müzik eşliğinde yükseldi. Maer odanın köşesinde gergin bir dalga daha yolladı. Patlama eşliğinde ileriye atılan dalgalar yaratığı vurdu. İkiye yarılırken Subutai bir odun daha attı. O sırada dışarıya uzanmış dilin ortasına mini bir ok saplandı. İçeriye çekildi. Tekrar çıktığında yoktu. Pembe dalgasında yeniden yarılırken hareketleri yavaşlamaya başlamıştı. Subutai, üzerine doğru yükselmekte olan yaratığa baktı. Bir pembe patlama daha oldu.
Maer, içinde gürleyen öfkeyi tüm damarlarında hissediyordu. Subutai’nin çorapları yere yapışmış ve hareket edemiyor, yaratık şimdi, üzerinde dev bir gölge gibi yükseliyordu. Her an bir dalga gibi üzerine çökebilirdi. Hayır! İzin vermeyecekti! Hızla odanın karşı tarafına doğru süzülerek geçti, tüm enerjileri sıkıştırdı ve pembe dalgalarını, bir küme gibi, aynı anda saldı. Işık dalgaları bir gürüh gibi aynaya çarptı, oradan yansıyan dalgalar grup olarak, birbiri ardına Bok yaratığına daldı. Yaratığı yararak geçen, onu sağa sola savurarak temelden geriye doğru savrulmasını sağlayan dalgalar, parçalara bölünmüş, ufalmasını sağlayan nice dalganın kazanın önünde, zemine yayılmasını sağlamıştı.
Kürek tam da ağzına layık parçalara daldı, tek tek tıktı onları gürleyen, aç kazana. “Yan bebeğim! YAN! GÜRLE AŞIKLAR GİBİ!” Ve gürledi kazan, o yandıkça, önce hafif bir şekilde, ardından güçlü darbelerle geldi deprem.
* * *
Ev sarsılıyordu. Titreşimler güçlü dalgalar halinde, aralıksız sürüyordu. “Bir bu eksikti!” dedi Subutai kendisini pis alandan kurtarmaya çalışarak. Üzerine bulaşan pislikleri temizlemeye çalışıyordu bir yandan da. Kazancı ise depreme mepreme aldırmadan dolduruyordu kazanını.
Bütün kasları ağrıyordu Maer’in. Süzülerek zemine indiğinden bu yana bedeninin her zerresi ona acı veriyordu. Hiç enerjisi kalmamıştı. Bir süre dinlenmesi gerekliydi. Gel gelelim içinde dizginleyemediği bir öfke ile, hareketlerine hakim olamadan yürüyordu. Bu kadar Bok yeterdi! O cüce… o cin akıllı pis cüce! Bir daha onların üzerine bok salmaya cürret edemeyecekti.
Kazan dairesini aştı, mahzeni geçti ve pis odaya girdi. Cin cüce halen flüdünü çalıp bokları kontrol etmeye, iki düşmanının üzerine salmaya çalışıyordu ki Maer’i karşısında görünce ufak, uzun ve bozuk bir do notası, ağzında flüt ile kalakaldı. Hiç duraklamadan on adım atan Maer anında dibinde bitti. Şimdi, cin cücenin karşısında bir ayı gibi yükseliyordu. Elini uzattı, flüdü kaptığı gibi çekti, elinden aldı ve ağzının orta yerine, flüdün ensesi ile bir tane yapıştırdı.
Ağzı burnu kanlar içinde kalan cin cüce acılar içinde feryat etti. Yeni bir deprem fırtınası o anda geldi, geçti. Maer “bu da nesi şimdi?” diye sorarken cin cüce, bulduğu bir aynayı gösteriyordu. Yeni bir tehdit olarak algılayan Maer elindeki flüt ile ayna tutan eline vurunca ayna savrulmuş ve duvara vurup kırılmıştı. Parçaları zemine yayılan aynaya bakan cin cüce sırıtarak “Şimdi kırk yıl uğursuzluk!” dedi Maer’e doğru. “Senin adına çok üzüldüm.” Maer onun ağzının ortasına bir tane daha vurmaya çalıştı; ama darbesi, cin cücenin içinden geçip gitmişti. Şaşkın büyücü hemen durumu anlayarak aynaya doğru baktı. “Subutai’yi tuzağa düşüren aynanın bir benzeri mi bu?” Cin cüce ortalarda yoktu ve daha kötüsü… zinciri boşluğa doğru salınmıştı.
Elindeki Pan Flüdüne bakan Maer hızla arkasına döndü. Kazan dairesine doğru “Subutai! Subutai gidelim, çıkalım şuradan!” diye bağrınarak ilerliyordu. Güçlü deprem artık bitmişti; ama ayaklarının altında daimi, hiç bitmeyen titreşimler vardı. Kazan dairesine girdiğinde pislikleri kazana doldurma işinin çoktan son bulmuş olduğunu gördü. Subutai ve kazancı birbirine bakıyordu. Ona doğru dönen Subutai “Maer!” dedi. Neden şaşkın görünüyordu? “Sanırım biz bir hata ettik!”
* * *
Kazancı bokları hızlı hızlı kazana doldurmuş, doldurdukça deprem güçlenmiş, sonra aniden kesilip yerini hafif titreşimlere bırakmıştı. “Uyan bebeğim!” diye etrafındaki eve bakarak kollarını açmıştı kazancı. Küreği elinden hiç düşmüyordu. “Uzun zaman oldu, seni çok özlemişim kızım!”
Derken içeriden gelen acı bağrışı duydu. Cin cüce ağzının ortasına tokat yediği anda çıkan haykırış kazan dairesine kadar gelmişti. Hemen bakışlarını kazan dairesinin kapısına doğru çevirdi ve bir süredir onu ve depremi şaşkınlıkla izlemekte, bir yandan da üzerindeki bulaşan pislikleri temizlemeye çalışmakta olan Subutai’nin bakışları da onu takip etti. “Sanırım Maer, şu lanet olasıca cin cücenin icabına baktı!” dedi.
“Ne... Ne yaptınız siz!? Kilitli… sandıkları mı açtınız!?” Subutai ona doğru baktı. Kazancı şaşkın görünüyordu. “Kilitleri nasıl açmayı başardınız?”
Subutai çantasından çıkarttığı aletleri gösterdi. “Yetenekliyimdir,” dedi sırıtarak.
“Onu… serbest mi bıraktınız?”
“Ah, şu cin cüceden bahsediyorsun!”
Kazancı dehşete düşmüş gibiydi. “Hayır!” dedi. “Anlamıyorsunuz! O cin cüce… düşmanların en kadimlerinden… Bu ev…” Bakışları derinleşti. Bir şeyleri yeni hatırlamış gibi, sözleri bir fısıltı halinde çıktı dudaklarından. “Ev çok önemli! Büyücülerin… Seidonkel’in ileri karakolu.” Hatıraları yeni geriye geliyordu kazancının.
Subutai “Ne?” dedi. “Ne demek istiyorsun?”
“Yıllar… zincirli ruh olan birisinin yılları geçer, gider ve geriye ne yıllar kalır, ne anılar…” İçeriden bir çatırtı geldi. Bir an o tarafa baktılar, ardından kazancı “Ne diyorduk?” diye sordu.
“Yıllar geçip gidiyormuş,” dedi Subutai.
“Ah… Bazen bir parça anı gelir, bazen hiçbir şey kalmaz geriye. Sadece bağlı, zincirli olduğun nesne ile olan bağın… Ne kadar uzun süre bu dünyada zincirli kaldığına bağlı olarak değişir neyi kaybedeceğin ve bağının ne kadar kuvvetli olacağı.”
Sarışın adamın anlattıklarını anlıyordu. “Ne hatırlıyorsun?” diye sordu merakla. “Anlat bana!” İçeriden bir kırılma sesi gelince bir an, ikiside o tarafa doğru baktılar.
“Seidonkel’i biliyorsunuz…” dedi kazancı ve Subutai başıyla onayladı. Batıda, bir adada konuşlanmış olan büyük büyücü cemiyetiydi. Dönem dönem diyara yayılır, eğitimler vermek üzere öğrenciler toplar ve onları alıp adaya, oradaki büyük okula götürürdüler. Pek çok şehir devletin yönetimiyle anlaşmaları vardı. Birbirlerinin işlerine, yönetimlerine ve ilişkilerine hiç karışmaz, olası bir felaket durumunda anında gelip müdahale ederdiler. İnsan insana savaşlar değildi onların olayı, daha büyük… kolay kolay karşılaşılmayacak düşmanlardı. “Seidonkel’in bir ileri karakoludur burası.” Etrafındaki evi ve duvarlarını göstererek söylemişti bunu. “Aransun, Sıcak Ölüm Çölü, Bozkırlar ve Diş Dağları bölgelerini kollayan, gözleyen büyücü Duruman yönetimindeki gizli hava karakolu.”
Subutai şok içindeydi. “Peki…” dedi. “Peki bu durumun şu sefil cin cüce ile ne alakası var?”
“Bir kuvvet ne kadar büyükse, o kadar güçlü düşmanları olur!” dedi kazancı sanki uzak bir geçmişten uzanan, başkasının sözünü alıntılayarak.
O anda kapıda Maer’in ayak sesleri duyuldu. Orada durmuş, ikisine bakmakta olan adama doğru dönen Subutai “Maer,” dedi. “Sanırım biz bir hata ettik!”
Maer bıkmıştı. Gerçekten, tam anlamı ile bıkmıştı. “Biz ne hata ettik bilmiyorum, ama bizi buraya tıkan kişinin çok büyük bir hata ettiği bir gerçek!”
Anlayış ışığı gözlerinden geçen kazancı yandaki, halen Maer ve Subutai’nin ilk uyandıkları yerde durmakta olan aynaya bakarak “Sizi kim karşıladı?” diye sordu.
“Bizi… uşak… adı neydi… artık kimse o karşıladı!”
“Bu evin uşağı muşağı yokki!”
“Tahmin etmemiz gerekirdi. Sim’Uyel denen… hah,” Sağ el yumruğunu avcuna vurdu. “…o serserinin uşak muşak olmadığını tahmin etmeliydim. Keline kandığımın iti!”
“Sim’Uyel mi? Kadim dostum benim! Şimdi hatırladım! Efendiye hem yoldaşlık hem de bu eve uşaklık ederdi o!” dedi kazancı. “Demek halen yaşıyor!”
Subutai kollarını kavuşturdu. Şerefsizi dost diye addeden kazancıya düşmanımın dostu gözüyle bakmaya başlamıştı. Belli etmedi. “Tabii, daha öncesinde bir tür oda vardı. Bizi bir oraya, bir buraya götürdü durdu.”
“Geçebilecek kadar layık olduğunuzu göstermiş olmalısınız.”
“Sonra bir de ayna vardı. Beni bir başka odaya kilitledi.” Maer, şimdi Subutai’nin yanına kadar gelmişti. “Orada az kaldı arkadaşımızı öldürecek olan dev bir kurbağa vardı.”
“Normalde tuzağın aktif olmaması gerekirdi. Sadece içinde kötülük olanları ya da çalma belki de öldürme dürtüsünü bir silah gibi sırtlananlara karşı aktif olur.” İkisi birbirlerine doğru bakarlarken kazancı düşünceliydi. “Demekki sende bir parça da olsa bu dürtülerden en az birisi var. Eğer ki Sim’Uyel evde yanlızsa ve ayna çalıştığında şüpheye düştüyse ani bir karar vermek zorunda kalmış olabilir.”
“Bizden korktuğu için bizi tuzağa düşürerek buraya, düşmanları öldürmek için kullandığınız bu kazan dairesine mi attı?” diye sordu Maer ani çıkarımla.
“Bana bak!” dedi kazancı öfkeyle, ince uzun, çürüme dolu, yarı görünür yarı görünmez işaret parmağını sallayarak “Şu içeride gördüğünüz ve kazanıma atıp ondan kurtulmamızı sağladığınız… Ah… bu konuda da ayrıca teşekkür ederim!”
“Bir şey değil!” dedi Subutai. Ona sert sert bakan Maer’e omuz silkmişti.
“…işte o yaratık içinde gerçekten kötülük olan bir şeydi. Eve girmeyi başarmış ve burada öldürebilirsem öldürmem, öldüremezsem kilitli bırakarak kendi kendisine açlıktan filan ölmesini beklemem için tuzağa düşürülmüştü. Siz ise… farklısınız… Büyük ihtimal Sim’Uyel sizi bir süreliğine burada kapatmak istedi. Bu sırada ben de, anlayabiliyorsam sizin gerçekten iyi olup olmadığınızı anlayacaktım. Sonradan anladım gerçi…”
“Ölüyorduk lanet olası!” diye bağırdı Maer.
“Sizi, o kapının ardına gitmemeniz konusunda uyarmıştım!” dedi kazancı. “Orada ne olduğunu tam olarak hatırlayamadığım için mazur görün. Şimdi, kazanım güldür güldür yanarken her şey daha net! Bir zincirli ruh nedir anlıyor musunuz? Bağlandığı varlık, derin bir uykudayken hafızası nasıldır? Anlıyor musunuz?”
Maer… sakinleşmeye çalışıyordu. Bunun için tekrardan piposunu doldurmaya başladı. Kazancının haklı olduğunu anlayabiliyordu, ama kendi maduriyetinden dolayı öfkesine hakim olmakta zorlanıyordu. Subutai ise… kendisinden kat be kat daha sakin görünüyordu.
“O giriş odası…” dedi tekrardan Subutai.
“Ev, birden fazla yere açılıyor. Dört farklı bölgeye, dört farklı saat diliminde. Girişteki yıldız anahtarı sizi farklı zamanlar arasında götürmeye yarıyor. Benim güzel, tatlı evimin özelliklerinden bir diğeri.” Güldür güldür yanmakta olan kazana dokunup okşuyordu.
“Peki…” dedi Subutai. “Biz sadece hanımı arıyorduk. Aslında öncesinde… Neden buradaydık?” Kafası karışmış gibiydi. “Neyse… Sonra kendimizi…” Maer’e bakarak, onun kaçırdığı, eksik parçayı tamamlamaya çalışırcasına devam etti. “Kendimizi Seidonkel’in gizli, hava karakolu olduğunu söylediğin bu evin içinde tuzağa düşmüş halde bulduk.”
Maer tam piposunu yakmak üzereyken başını kaldırıp arkadaşına baktı. “Seidonkel mi?” Gözlerinin önünden nefret ettiği ustasının görüntüsü geldi geçti. O da… bir zamanlar bir Seidonkel büyücüsü olmak istemişti. Bunun yerine… ustası onun eğitimini bizzat sahiplenmiş, onu bir öğrenciden çok getir götür işleri yapan bir çırak olarak almış, bir de üstüne kendi yaptığı kazanın sorumluluğunu genç öğrencisinin üzerine yıkarak onu hasta bir şekilde kapı dışarı etmişti.
“Sizi test ettim,” dedi kazancı. “Düşman değilsiniz, bunu biliyorum.”
“Düşman değiliz, sadece şans eseri buraya düştük.”
“Şans olduğunu sanmıyorum.” Kazancı ikisine de bakıyor. Bir birine, sonra diğerine. En son da kediye. Sonra yine ikisine. “Daha büyük bir amaca hizmet ediyor olabilirsiniz!”
“Peki ya cin cüce?”
“O bir piyon!” dedi kazancı hemen. “Hem de güçlü bir piyon. Dediğim gibi evin, Seidonkel’in çok güçlü düşmanları var. Bunların en güçlüsü de uzaklarda kurulmuş olan gizli ve başka bir büyücü topluluğu.”
“Sükunet Birliği!” diyor Maer daha önceden duyduğu birliğin adını dillendirerek. Bir büyücü birliğinden dili yanan genç adam, yıllardır uzak durduğu diğer birliği elbette ki net bir şekilde biliyor, hatırlıyordu. Birisi ya da ötekisi, hepsinden uzak durmaktı temel prensibi.
Kazancı ona baktı tekrar sorgularcasına. “Her büyücü gibi ben de duydum,” diye omuz silkti Maer. “Bir Gri büyücüyüm. Karmaşık duygulardır yolum.” Tütününden tellendirmeye başladığı için şimdi daha rahat düşünebiliyordu.
“Seidonkel?”
Maer dürüstçe başını iki yana salladı. “Ne Seidonkel ne de Sükunet!” dedi. “İkisi de uzak dursun.” Gerçek anlamında yaka silkti. “Ev,” diye konuyu değiştirdi. “Bir ileri karakol ise, Sükûnet’in öncelikli olarak burayı hedef alması çok mantıklı. Bu yüzden bu gibi önlemler elzem oluyor.”
Başıyla onayladı kazancı. “Nice düşmanlar geldi geçti. Ordular dayandı kapılara kıramadı, yıkamadı. Kapıyı açmayı başarsalar orada duvarlar buldular. İçeriye dağdan girseler, kendilerini çölün ortasında, Bangidon’ların arasında buldular. Asla evin içine, holden ötesine kadar giremediler. Buraya ise şu içeride gördüğünüz ve alaşağı ettiğiniz gudubet ve cin cüce haricindekiler asla ulaşmayı başaramadılar.” Sonra duraksadı. “Sükunet içinde, bir tanesi var ki asla iflah olmadı. Her gün, tek derdi bu karakola ulaşmak, ona girmeyi başarmaktı. Artık düşmanlıktan da ileri düzeyde bir şeydi amacı, burayı takıntı haline getirmiş, ele geçirmek için her şeyi dener olmuştu.
Kaç yıl geçti, ne kadar zamandır kazanımı, evin kalbini koruyorum bilmiyorum. Son yıllarda… evin içerisine girebilen hiç olmamıştı. En son giren… benim bizzat öldürdüğüm şu cin cüceydi işte!”
Birbirlerine baktılar. Cin cüce çok farklı şeyler anlatıyordu, kazancı ise bambaşka şeyler dillendiriyordu. “Onun ruhu sadece bir zincirli ruh değil, bir musallat ruh. Kendi kendisinin zincirini kırabilir ve delirmeden kalabilir. Tek yolu… bir şekilde musallat olmak! O… benim gibi değil! Kötücül ruhu onu daha derin bir bağla bağlıyor bu dünyaya!”
Bir küfür savuran Subutai “Ne yaptın?” diye sordu Maer’e bakarak. “Onu öldürdüğünü söyle bana!”
“Tabii ki de böyle bir şey yapmadım.” Beline taktığı flüdü çıkarttı. Kanlı uç kısmını gösterdi. “Ruhların da ağzını burnunu dağıtabildiğimi fark ettim,” dedi.
Subutai içinde bulunduğu berbat duruma rağmen kahkaha patlattı. İçinin yağları erimişti. “Dur gidip icabına bakıp geleyim.”
“Şey,” dedi Maer. “Sanırım kaçtı. Bir aynaya girdi ve gitti.”
“Ayna koridoru!” dedi kazancı. “Bu evdeki aynalardan birisine girdi ise, burada evin dışarıdaki tüm aynalardan bağımsız bir ayna koridoru var. Başka bir yerinden, bir aynadan çıkabilir. Peki ya zinciri?”
“Aniden ayrıldı. Cin cüce yok olunca o da yok olup gitti.”
“İşte, dediğim gibi bilinçli olarak zincirinden ayrılmış. Sonuçta o bir CİN cüce.” Cin kelimesini vurgulayarak söylemişti.. “Normal bir zincirli ruhtan farklı olmasını beklemek çok da tuhaf olmaz, değil mi?” Düşünüyordu. “Sonrada kendisini ayna koridoruna alarak sizden kaçmış.”
“Ayna kırıldı…” diye bildirdi Maer. “Sanırım kırılmadan önce bu koridor büyüsünü aktif etmişti, o yüzden aynaya girdi.”
Kazancı düşünceli görünüyordu. Sonra omuz silkti. “Evin başka bir yerinde karşınıza çıkıp size musallat olabilir,” diye bildirdi. “Ona karşı dikkatli olmalısınız.”
“Elimizde büyülü birkaç parça nesne var,” dedi Subutai. “Onunla yeniden pazarlık yapmayı deneyebiliriz belki?”
“Ölümü sonrası Duruman ile birlikte, onu sandıklara kapatırken bizde büyülü eşyalar ile tuzağa düşürmüştük. Umarım başarılı olabilirsiniz; çünkü tek başına bile çok tehlikeli iken efendisine ulaştığında ne kadar güçlü olur bilemiyorum."
“Bahsettiği şu pıtırcık… bizim aradığımız kadın olabilir mi?” diye sordu Subutai
“Pinina Yıldızdoğan!” dedi kazancı. “İsmi bu!”
“Şu anda evde ve duyduğumuza göre üst kattaki misafir odasında ağırlanıyormuş.”
Kazancının suratı kül rengine dönmüştü. Eğer böyle bir şey mümkünse tabii… Bir ruhtan daha solgun görünüyordu şimdi. “Birkaç saattir hissettiğim derin karanlığın nedeni şimdi belli oldu işte!” dedi sonunda. “Onu bu evden atmanız gerekiyor! Yıllardır eve girmeye çalışıyordu ve görünen o ki eve girebilmenin bir yolunu bulmuş meğer!”
“Onun sadece aşkından dolayı Duruman’ın peşinde olduğunu söylemişti cin cüce?” dedi Maer.
“Hikâyelerini dinlemeyin, sizi kandırıyor olabilir. O hikâyeler ile sizi tuzağa çekmeyi amaçlıyor bile olabilir!”
Kazan çatırdarken bir süre sessizleştiler. Bu süreçte kollarını kavuşturmuş düşünmekte olan Maer, bir daha hayatı boyunca Seidonkel’den ve onun gizemli oyunlarından uzak durmaya ant içmişken nasıl oldu da bu eve çekildiğini merak ediyordu istemsizce.
“Duruman…” dedi kısa süre sonra kazancı. “…asla uşak kullanmazdı. Çünkü kendisine hizmet edilmesini zayıflık olarak görürdü. Kendi işini kendisi yapardı. Büyüsü, onun tek hizmetkârıydı. Sim’Uyel’de aslında ona değil, eve hizmet etti.
Tüm hayatımız boyunca en büyük doğrumuz bu evi inşa etmek, onu hayata geçirmek ve onunla birlikte… güzel kızımız ile birlikte yaşamak oldu.”
Mutlulukla etrafına bakıyordu. Sanki kafasını çevirdiği her yerde mutlu bir yuva, daha da önemlisi bir evlat görüyor gibiydi. “Ama…” dedi bakışlarını tekrardan onlara çevirirken. “Hayata çok uzun süre tutunamadım.” Hepsi sessizce ona, onun solgun bir endam dolu olan ruhani formuna baktılar. “Yine de onu bırakıp gidemedim,” dedi neden sonra. “Gitmek yerine buradan, evimin yüreğinde,” Eliyle kazanı okşadı nazikçe. “Kalbinin attığı yerde kaldım. O gün bir yemin ettim. Ölümümü çevreleyen yeminim beni evimin yüreciğine işte böyle bağlamıştı.” Zincirini tuttu ve onlara gösterdi. “Onu, sonsuza kadar savunacak, koruyup kollayacaktım.”
Duygusal hali Maer ve Subutai’ye geçmişti. Tüm hayatını adadığı bu ev, onun için her şeyden dahadeğerli olmalıydı. “Ben,” dedi kazancı neden sonra. “Artık bu eve, onun kalbi olan bu kazana ruhumla bağlıyım. Zincirlerim sökülürse ne yapacağımı bilmiyorum. Kendime ve hatta size bile zarar verebilirim." Yavaşça, ayağındaki zincirini şakırdatarak yaklaştı ve onlara baktı. “Ama siz,” dedi. “Bunu durdurabilirsiniz!”
Birbirlerine bakışmaları gerekmişti. "Bu ev korunmaya muhtaç, Meleran'ın ruhundan beslenen ve onunla birlikte var olan bir varlık. Büyünün en güzel olduğu yerlerden birisi. Anlıyor musunuz bilmiyorum? Ama o, hem çok güçlü, hem de çok aciz. Kendi güvenlik önlemleri yetersiz kaldığında biz, üzerinde yaşayanlar, Meleran'ı ve onun ruhunu korumalıyız." Gerçekten öylemiydi, yoksa sadece o mu böyle düşünüyordu? "Bu ev, onun ruhunun en güzel yansımalarından birisi ve şimdi... şimdi size ihtiyacı var. Eminim ki usta sizi buraya boşu boşuna getirmedi. Bir bildiği olmasaydı bunu asla yapmazdı."
O gün, orada, ilk defa ağlayan bir ruh gördüler.
BÖLÜM NOTU
Bölüm sonuna kadar geldiyseniz, öncelikle geçmiş olsun.
Çünkü bu bölümde mahzende bir flüt çaldı.
Ve Meleran’da mahzende çalan flüt, ne yazık ki insanın içini huzurla dolduran türden bir müzik üretmiyor.
Cin Cüce’nin Pan Fülüdü ile başlattığı şey, Maer, Subutai ve Fırtık için bir kez daha kokulu bir felakete dönüştü. Bok canavarları geldi. Botlar gitti. Oklar işe yaramadı. Pembe enerjiler, aynalar, odunlar, kürekler ve Kazancı’nın aç kazanı devreye girdi.
Yani kısacası, ekip yine hayatta kaldı.
Ama çok da temiz kalmadı.
Yine de bu bölümün asıl kalbi, komedinin ve karmaşanın biraz daha altında duruyor.
Kazancı konuştu.
Büyük Ev’in yalnızca eski, garip, tehlikeli ve sinir bozucu bir yapı olmadığını; Meleran’ın ruhundan beslenen, onunla birlikte var olan, hem güçlü hem de korunmaya muhtaç bir varlık olduğunu söyledi.
Bence bu noktadan sonra Büyük Ev’e aynı gözle bakmak biraz zor olacak.
Çünkü bazı evler sadece içinde yaşanılan yerler değildir.
Bazı evler, uğruna kalınan yerlerdir.
Bazı evler, öldükten sonra bile terk edilemeyen yerlerdir.
Ve bazı evler, yardım ister.
Bir sonraki bölümde artık mesele yalnızca mahzenden çıkmak değil. Cin Cüce kaçtı. Pinina adı masaya düştü. Sükûnet’in gölgesi biraz daha yaklaştı.
Ve Büyük Ev’in içinde, yukarıda, hâlâ bulunması gereken biri var.
Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve özellikle şunu söylemeyi unutmayın:
Siz olsanız Büyük Ev’e yardım eder miydiniz?
Ben Maer’in yerinde olsam muhtemelen önce ayakkabılarımı yakardım.
Ama sonra… sanırım kalırdım.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı