insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

18. Bölüm — Belden Aşağı Pazarlık

Karakter: Fırtık

Subutai sarı bıyıklarını titreterek kapıdan içeriye doğru kafasını uzattı ve daha öncekinden daha küçük olan birer buçuk metre civarındaki iki Bok’a doğru “Bö!” diye seslendi. İki yaratık bir sağa, bir sola doğru yavaş yavaş, alık alık gidip geliyordular. Gördülerse bile ona doğru dönmemiş, yönelmemiştiler!

“Kaç kaç!” dedi Fırtık. “Geliyorlar!”

Zaten diken üstünde duran Subutai aniden yerinden sıçradı. Kapıda daha görünür olmuştu. Daha önceden fark etmedilerse bile şimdi fark etmiş olmalıydılar. Yine de birkaç adım gerilemekten kendisini alamadı. İki Bok yığınından birisi geniş bodrum katının sonuna, solda yer alan bir kapıya ulaşınca durdu ve dönerken dilini çıkarttı. “İşte geliyor!” Sarışın adam, yaratığın peşine düştüğünü sanarak geriye doğru kaçınca Maer kapıyı daha sıkı kavradı. İlk Bok geçince arkasından kapatacaktı. Yığın döndü ve salına salına, bir kaplumbağadan daha yavaş olan devinimine devam etti.

Birkaç dakika izlediler. “Karşı duvarda aynı sandıktan dört tane daha var!” diye bildirdi sarışın adam, kapının ardındaki Maer’e doğru. “Solda da yine demir bir kapı var. Subutai cesaret bulup birkaç adım daha yaklaşmıştı.

“Bunlar senin peşine düşmediler Subutai!” dedi Fırtık.” Teorilerimi doğruluyor gibi.”

“Ne?”

“Tadına doyamamış olmalı!”

Subutai bir an anlamadan ona baktı, sonra kafasının orta yerinden tuttuğu gibi kaldırdı. “Sen hızlısın Fırtık,” dedi. Kedi anlayamadan onu içeriye doğru fırlattı. İki Bok avare avare gezip dururken kedi ikisinin arasına, dört sandığın ortasına doğru yuvarlandı. Subutai yaptığından pişman oldu. Fırtık dört ayağı üzerine düşerken hemen peşine takılmıştı bile. “Üzgünüm Fırtık!” dedi. Kedi gözlerinde yaşlarla onun kucağına atlarken öylece, Bok’ların arasında kalakaldılar.

Yaratıkların ise onlarla hiç işi yoktu. İki yanlarından geçip giderken kedi ve sarışın adamı rahat bırakmıştılar. Odanın iki ucu arasında mekik dokumaya devam ettiler. Fırtık alınmış gibi “Lan baksana!” dedi yanından geçen bir Bok’a. Sonra döndü, diğerine doğru bakarak “Lan bokum!” diye bağırdı. “Şişt, alo, kime diyorum!” Tepki yoktu.

Bir an izlemeye devam eden Subutai. “Maer, güvendeyiz,” diye seslendi. “Gelebilirsin.”

Maer içeriye girerken, artık pis kokuya alışmış olsa da ayaklarının altına doğru bakıyordu. “Bu pabuçları atmam gerekecek!”

“Üst kata çıktığımızda büyücüden bize borcu olan ayakkabıları alırız,” dedi Subutai göz kırparak. “Bize bir hayli borçlandı. Dua edelim de bir can borcu da olmasın!”

Fırtık bir an ona şaşkın şaşkın baktı. “Sanmıyorum,” dedi sonra. “Buradan çıkacağımıza şüphem yok. Sonra büyücüyü bulur ve yüzleşiriz!”

Sarışın adam omuz silkti. Sonra içten bir şekilde “Özür dilerim Fırtık,” dedi kucağındaki kediye. “Bir daha böyle bir şeyi asla yapmayacağım!”

Kedi, ona sarıldı ve “Biliyorum, Subutai!” dedi. “Biliyorum!”

Tekrardan kediyi omzuna yerleştirirken Fırtık “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu.

Subutai yavaşça sandıklara doğru ilerledi ve “Bakalım bu sandıklarda ne var?” diye sordu. Bir yandan da gözünü Bok’lardan ayırmıyordu. “Ben sandıkların kilitlerini açarken sen şu bokları izler misin Fırtık?”

“Elbette!” Halen hırsız formunda olan kedi belindeki bıçağını çekmişti.

İki hırsız kedi tam bir takım oyunu içinde hareket ederken Maer arkada kalmış, kavuşturduğu kolları ile onlardan ve hatta Bok yaratıkların deviniminden daha uzakta, geride durarak izliyordu. Hiç karışmıyordu.

Sandık kilidi bir klik sesi ile açıldığında birkaç dakika geçmişti bu sefer. Subutai, yavaşça kaldırdı kapağı ve bir sandık dolusu çatal bıçak takımı çıktı karşısına. “Bir ordu dolusu!” dedi metal yığına şaşkın bir şekilde bakmakta olan Subutai. “En az otuzar tane çatal bir o kadar kaşık vardır.”

“Kim ne yapsın bu kadar şeyi?” Maer kavuşturduğu kolları ile birkaç adım daha yaklaşmıştı Bok’ların iki kenara ulaşmış olmasından fırsat bularak. Yan yan bakıyordu sandığın içine doğru.

Subutai “Dur bakalım!” dedi ve sandığı kaldırmaya çalıştı. Amacı komple içindekileri yere dökmekti ve altında saklanmış başka bir şey varsa görmekti; ama sandığı yerinden oynatamadığını fark etti.”

“Diğerinde ne var acaba?” Fırtık diğer sandığı işaret etmişti.

Adam ikincinin önüne geldi. Sonra es geçerek üçüncüye gitti. “Zor da açılıyor meretler!” dedi. Merakla sandığa bakmakta olan hırsız kedi tam da o sırada, dönüşüm süresini doldurmuş, normal haline dönmüştü. Dönüştükten sonra da aynı daha önceden, misafir odasında olduğu gibi baygın bir şekilde Subutai’nin omzuna salınmıştı. “Maer,” dedi kediyi omzundan alıp yoldaşına götüren Subutai. “Şu yaratıkları gözler misin? Sıra dışı bir şeyler yapmasınlar. Fırtık birkaç dakikaya kendine gelir umarım.” Kediye endişeyle baktı Maer başıyla onay verirken.

Ardından üçüncü sandığa giderek kilidi ile oynadı ve birkaç dakikanın ardından kullandığı fazladan birkaç dakika ile sandığın kilidini açmayı başardı. Kapağını kaldırmak için elini uzattığı esnada ilk sandığın içinden pof diye bir ses gelmişti. İkisi de sıçrayarak o yöne döndüler ve sandığın içerisinden bir el çıkıp kapağa uzanır, çekerek sandığı kapatırken öylece, şok içinde bakakaldılar.

Subutai kapağı içeriden çekilerek kapanan sandığa bakarken önündeki sandığın kapağını da aralamıştı bir miktar. Aynı pof sesi o anda, önündeki sandıktan da geldi ve kapağı çeken bir el çat diye ellerinin arasından kayıp gitmesine neden olarak kapağı kapattı.

Sarışın adam öfkelendi o anda. Bir saattir uğraşıyordu o sandıkların kilidini açmaya! Hızla sandığın kulbuna asılarak çekmeye başladı. İçeriden de bir güçle çekiliyordu ve birisi “Bırak! Bırraaak!” diye bağırıyordu cırtlak bir sesle. Subutai bıraktı. Kapak çat diye vurarak tekrar kapandı.

“Dur Subutai! Sakin davran!” Maer uzaktan işaret ediyordu; ama şimdi birkaç adım daha yaklaşmıştı ve gözünü de yaratıklardan ayırmıyordu.

Subutai derin bir nefes aldı ve sandığın kapağına doğru eğilerek yumruk yaptığı elinin orta parmak eklemi ile kapağı çaldı. “Hu Hu! Kimse var mı!?”

“Evde yokuz!” Sandıktan gelen cırtlak sesin sahibi onlarla dalga geçiyor olmalıydı. Subutai ona doğru bakarken gözlerini devirdi Maer. Sonra bir hışımla, Bok yaratıkları bile unutarak yaklaştı. “Bana bak, evde olmasaydın seslenemezdin!” Subutai’ye sakin olmasını söylemişti; ama yine dayanamayan kendisi olmuştu.

Ses gelmedi.

Maer duraksadı. “Bana da mı yoksun? Herkese mi yoksun?” diye sordu.

“Yokuz işte!” dedi cırtlak ses. “Başka zaman gelin! Ya da hiç gelmeyin! Laftan anlamıyorsunuz! Misafir de kabul etmiyoruz işte!”

Subutai kollarını kavuşturdu. Sonra gülümseyerek sordu. “Kimin evi burası?”

Bir an sessizlik oldu. Sonra heyecanla anlatan ses yükseldi sandığın içerisinden. "Çoook çok uzun zaman önce, diyarın birinde bir adam yaşarmış. Güzel mi güzel bir evi, bir de evinin sundurması varmış. Sundurmaya her gün kuşlar konarmış. Çünkü bu kuşlar o sundurmada, adamın gün be gün bıraktığı ekmek kırıntıları ile beslenir, o kırıntıları alır ve yavrularına, konuya, komşuya bile götürürlermiş. Zira adam o kadar çok yemeği severmiş ki, kendi gırtlağını doyuracağım diye yarattığı pisliğe bile dikkat edemezmiş. Nitekim doymakta bilmezmiş zaten. Koca gün evde tencereler kaynar, en az dokuz çeşit yemek hazırlanırmış."

Subutai araya girmek için ağzını açmıştı ki Maer hemen koluna yapıştı. “Sakın bölme!” dedi fısıltı halinde. “Sanırım evin kime ait olduğunu bir hikâye gibi anlatıyor bize.”

Fırtık’da kendisine gelmeye başlamış ağzından mırlamalar çıkıyordu. Maer, kediden gelen seslerin, dikkat dağıtmasını umarak dinlemeye devam etti.

"O tencereler kaynaya dursun, en az midesi ile olduğu kadar doğa ile de barışık olan adamın kapısının önünden her gün bir kız çocuğu, ya da çobanı mı demeliyiz, önünde kuzuları ile geçer ve meraya doğru gidermiş. Ah, şu kız yok mu?"

“Aşık mıydın kıza?” Subutai meraklanmıştı.

Üzgün bir uğultu sesi geldi sandığın içinden. Maer hızla Subutai’ye bir dirsek attı ve adam ne yapayım der gibi omuz silkerek ona baktı.

“Ne kız beni tanırdı ne de ben kızı,” diye devam etti birkaç saniyelik duraklamanın ardından sandıktaki cırtlak sesin sahibi. "Ah, şu kız yok mu? Tüm kasabanın erkeklerini, hatta arada sırada kızlarını da elden geçirmişti o meralarda," dedi. "Yani o kuzuların, adamın kapısının önünde meleyip durması, meraya giderken adamın bahçelerine zaman zaman dadanmalarının da bir nedeni vardı."

“Sadede gelir misin?” Subutai yine araya girdi. O sırada Maer, sandığın içinden gelen öfke dalgalarını algılayabildiğini fark etti.

“Sen ona bakma,” dedi Subutai’ye kaşlarını çatıp bakarak. “Meczuptur o!”

Kaşlarını çatarak bakma sırası Subutai’deydi. “Araya girme!” diye ona çıkıştı genç büyücü.

Hemen heveslenmişti sesin sahibi. “Ne diyordum?” diye sordu. Sonra yine öfkelendi. Duygular Maer’e akın ediyordu. Sandığın içinden küt küt şeklinde tekme sesleri gelirken “Unutturdu ama bana!” diye bağrınıyordu sesin sahibi.

"Bütün kasabanın erkeklerini ve bazen kadınlarını elden geçiren bir kadınla ilgili konuşuyordun. Galiba kuzulara da bir şey yapmış ama orada bölündü. Kuzuları da mı elden geçirdi, tam anlamadım."

Subutai gülerken içeriden utanma dolu onaylamazlık ulaştı Maer’e. Söylediğinden pişman olmuştu hemen. “Töbe! Ne biçim bir adamsın sen! Ahlaksız!”

“Evden!” dedi Maer düzeltmeye çalışarak. “Kuzuları da evden mi geçirdi? Tam anlayamadım orasını?”

“Ha, yok, kuzuları bahçeden geçirdi,” diye kibarca açıkladı içerideki cırtlak ses. “Amacı vardı yani,” diye ekledi sonra. "Koca sürüyü, yörenin sadece ve sadece sahip olamadığı tek erkeği için oradan geçiriyordu. Anlarsınız ya..."

Ama anlamıyorlardı. Ne saçma bir hikâyeydi bu böyle?

Maer, üzerine çöken beklenti duygusunu iterken çantasına uzanma dürtüsü ile savaştı. Daha yeni piposunu içmişti. Demekki içerideki her kimse ya da neyse duygularını çok derin yaşayan bir şeydi. Bu da otlarını burada kullanmanın lüzumsuz olduğu anlamına geliyordu. Hem de içerdekinin duygularını anlamak işine yarıyor gibiydi. Onu konuşmaya sevk edebiliyordu.

Fırtık miyavlıyor ve kendine gelmeye çalışıyor. Sandığın içinden merak dalgaları yayılıyor Maer’e. “Ne?” diyor. “Ne oldu orada? Kim o?”

Maer hemen “Şey, önemli bir şey yok,” diyor. “Kedim uykusundan uyandı da…”

“Ha, tamam. Bakın istiyorsanız tutmayayım sizi, gidebilirsiniz yani. Evde yokum ne de olsa. Gidecekseniz de hikâyemi bölmeden gidin. Ben burada kendi kendime de anlatabilirim.”

Büyücü deli işareti yapıyor. Tam bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor; ama o anda içerideki anlatmaya devam edince aynen kapatıyor.

"Evin sahibini, yani boğazına düşkün adamı elde etmek için her ne denediyse başarıya ulaşamamıştı o güne kadar. Hani, annesinden öğrendiği pasta börekleri yapıp yapıp taşımalar mı dersiniz, yoksa gecenin bir vakti ahırda kıstırmalar mı dersiniz, hepsini denemiş kızcağız…

Ahırda kıstırıldığında elinden zor kaçmış kızın. Ona henüz olgunlaşmamış meyvelerden ve kırk fırın ekmek yemesi gerektiğinden bahsederek bahanelere sığınmış. Kız, orasına burasına doldurduğu samanlarla çıkmış gitmiş ahırdan. Ne kadar aldığına şaşar kalırmışsınız yani. Kızda afallamış kalmış tabii. Adamın niyeti niyet değilmiş. Hiçbir şey yapmamış adam.”

Subutai şok içindeydi. Eğer ki bir kız, ona o şekilde gelse ortalığı ateşe verir, ama önce kızı bir güzel öğütürdü. Maer ise “Adam gibi adammış,” diye mırıldanınca Subutai şaşkınlıkla ona da baktı. Büyücü omuz silkti.

“Daha da kötüsü ne biliyor musunuz? Pasta ve börekleri bile geriye çevirmiş, nitekim kendi annesi dışında hiçbir kadının yaptıklarını da yemezmiş. Daha bu olayın üzerinden çok geçmemiş ki kızın ahı tutmuş, anası da çok geçmeden boğazına kaçan bir parça ekmekle ölmüş. Artık bir başına yaşıyormuş.

Artık akşam yemeklerini kasabanın hanında yemeye başlamış adam. Bunu duyan kız, ona yemeklerinden bir kez olsun tattırabilmek için orada işe başlamış; ama nafile! Adam daha o gün, o hana gitmeyi kesmiş!”

“Vay arkadaş!”

"Zaten nice hanlarada konuk olacakmış hayatının ilerleyen zamanlarında, ama hiçbir kadın eline değmeyecekmiş, hatta kadın eli değmiş şeylere bile değmeyecekmiş adam."

“Yok artık!”

"Olur da değerse... Şayet birisi ona tuzak kurarsa...” Hikâyenin doğal akışında bir sessizlik anıydı bu. Sonra devam etti. “Eh, kadın da birazcık kafayı bozmuş bu adam yüzünden. Resmen onu takıntı haline getirmiş."

Duraksamıştı sesin sahibi. "Hey, gittiniz mi?" diye sordu, ama cevabı beklemeden devam etti. "Bu takıntılarının arasında kendisini gelip babasından isteyen zengin dükünü bile istememiş. Buna karşılık parayı gören babası zengin dük çüküne vermiş gitmiş kızını."

Subutai bile şok içindeydi. “Hikâyeye bak!” diye mırıldandı. “Ne arsız bir yaratık bu sandıktaki! Ne de rahat anlatıyor.” Kendisi bile yapar, anlatırda ama bu düzeyde ballandıramazdı.

“Koyunlar kalmış çayırlarda, kız gitmiş zenginlik yollarında, yine de unutamamış takıntı haline getirdiği adamı. Yıllarca aramış durmuş çayırlarda. Zira o ev, sundurması ile birlikte, günün birinde, aniden ortalardan kaybolmuş. Artık ne bahçesine koyunlarını sokabileceği bir ev varmış ne de elde etmek için çabalayabileceği bir adam.” Derin bir iç çekiyor. Sonra devam ekliyor.

Sarışın adam, son mırıldanmasından bu yana sessizce yandaki diğer sandığa yönelmiş, onun kilidine yerleştirdiği aleti ile kapağını açmaya koyulmuştu.

“Kadının zengin dükünün çükü düşmüş, kadında diyar diyar adamı, ve evi ile birlikte nereye gittiğini arayıp durmuş diyorlar."

Klik. Yandaki sandıktan gelmişti ses. “Hey, hile yapma!” diye öfkeli cırlama sesi üçüncü sandıktan geldi yine. Sonra pof sesi, Subutai’nin kilidini açtığı sandıktan gelirken kapağı kaldıramadığını fark etti sarışın adam.

Pes etmiş bir şekilde başını kaldırdı adam. Zorlamak istemiyordu. Maer’in ise daha iyi bir fikir gelmişti aklına. “Bu sandıklardan birisini götürüp kazana mı atsak?” diye sordu merakla. “Acaba ne olur?”

“Ne kazanı?” diye geldi içerideki gergin ses.

“Evi ısıtan kazan. Ne güzel de yanar!”

“Saçmalama! Kaldıramıyorsun bile, nasıl atacaksın koca kazana?” diye sordu alaycı bir şekilde. Sonra derin bir iç çekti. “Ah şu kazanlar ve onların eşsiz hikâyeleri!”

Subutai soru ağzından çıktığı anda pişman olmuştu. “Ne varmış onların hikâyelerinde?”

İçeridekinin heyecanlı ve hevesli sesi yükseldi tekrardan. "Kazan aslında yoktu önceleri, neden olsun ki? Sıcacık, meralarla dolu bir memleket ve o meraların ateşli kızları vardı evin etrafında. Isınmak için bir kazana ihtiyaç duymazdı evin sakini, tabi o kızlarada ihtiyaç duymuyordu nedense, serseri herif!"

Son kelimede ses birden bir kaç oktav yüksek, öfke ile karışık şekilde gelmişti.

"Neyse, o başka bir hikâyenin konusu. Düşünsenise serseri herif, sıcacık bir memlekette, ısınmaya ihtiyaç duymazken ne etsin koca bir kazanı, ve de onu ısıtacak birisini!?” Kısa bir sessizlik oldu. “Hey! Size soruyorum! Dinliyor musunuz?"

“Ben de onu merak ediyordum zaten!” dedi Subutai yerinden sıçrarken. “Kazanı ısıtacak adamı neden zincirlemiş oraya? Parayla tutmak varken?”

"Bozma hikayeyi! Bozma! Öyle senin bildiğin gibi değil bu işler!" diye fırçaladı hikâyenin sahibi. "Bilmeden yargılayanlardan nefret ediyorum! Batırdın işte hikayeyi!"

“Tamam tamam sustum!” dedi Subutai. “Burası çok pis kokuyor, o yüzden acele ediyorum biraz.”

“Ben yıllardır çekiyorum o kokuyu, yakında alışırsın!” Sonra duraksadı. “Hem yapıyorsun, hem de söyleniyorsun! Kabahatin boyundan büyük!”

Bir süredir uyanmış, sessizce dinlemekte olan Fırtık’da bir kahkaha patlatmıştı Maer’in kollarında. Subutai şok içinde bakıyordu. Tam bir şey söyleyecekken Maer elini kaldırdı. Alnı ter içindeydi. Onu susturmak için bir işaret yaptı.

“Lütfen mazur gör!” dedi. “Nedir bu kazanla kazancının hikâyesi? Belli ki hepimizden bilgesin, bizimle paylaşırsan seviniriz.”

“Paylaşırdım tabii!” dedi böbürlenerek. “Arkadaşın bu kadar terbiyesiz olmasaydı, belki… Hem de daha nice, çok güzel hikâyelerim vardı size anlatacak! Hem kazancının değil, kazanın hikâyesi bu! Zavallı kazan!” İçeriden yürek dolduran ağlama sesleri geliyordu.

Subutai cidden bezmişti. Kılıcını çekip sandığa da, içindekine de dalmamak için kendisini zor tutuyordu. Maer’de bıkmış bir şekilde. “Subutai,” dedi.

“Hı?”

“Hadi biz gidelim. Bu sandıktaki arkadaş hiç dost canlısı değil. Bize bakıp, bizimle konuşmayan kimseden hikâyeler dinleyecek halimiz yok.”

“Haklısın Maer!” dedi Subutai. “Gidelim bence de!”

“Gidin, çok da umrumda!”

Maer işaret etti. Sessizce, parmak uçlarında duvar ile sandıklar arasına, kapağın arkasına doğru geçti. Subutai’de onu izledi. Maer, elindeki meşaleyi Fırtık’a vererek diğer odaya gitmesi için işaret etmiş, Fırtık’da anlayarak alıp gitmişti. Şimdi içerisi yine karanlıktı. Gözleri alıştı. Şu sürünüp duran yaratıkların yaklaşıp yaklaşmadığını anlamak için dinleyerek beklediler.

Öylece duruyordular. Sessizlik çökmüştü mahzene. Bir süre hiç hareket olmadı. Tek hareket eden sürünüp duran kendi halindeki Bok yaratıklarıydı. Derken sandığın kapağı hafifçe aralandı. İki kocaman, iri göz, içerideki karanlıktan dışarıya doğru bakıyordu. Karanlıkta parlayan boncuklar gibiydiler. “Ah, hayır! Beni kandıramazsınız!” dedi sesin sahibi ve kapak tekrar çat diye kapandı.

Fırtık, sesi duyunca yan mahzen odasından dönüp geldi elinde yeni bir meşale ile. Kazancıdan almış olmalıydı.

Maer iyice sinirlenmeye başladığını hissediyordu. İçerideki sandıkta saklanmakta olan şey her ne ise, onun öfkesi olmalıydı bu. Sonra durakladı. Artık söz oyunlarına ayıracak vakti yoktu. Ellerini havaya uzattı ve gri enerjilere sıkıca sarıldı. Adeta onları kucaklamıştı.

Tekrar sandığın karşısında durmuş derin derin nefes alıyordu. İşte, yeniden yapma zorunda kalmıştı en nefret ettiği şeyi. Duygusal bariyerlerini kaldırmış, kendisini karşısındakine açmıştı şimdi. “Şey… Özür dilerim!” dedi öfkesini kontrol etmeye çalışarak. Subutai’den gelen bezmişlik duygusuna yöneldi ve planından vaz geçmek üzere olduğunu fark edince tutunacak başka bir dal aradı. Fırtık… Eğleniyordu. Hiç merak yoktu, onların kızgın ruh halini paylaşmıyordu. Kedi resmen… Eğleniyordu.

Aldı bu duyguyu. Ona sıkıca tutundu ve sonra “Baksana,” dedi. “Şimdi seni dinlemek istiyorum.” Derin derin nefes aldı verdi. “Rica etsem bana, şu kızdan bahseder misin?”

İçeriden bir heyecan dalgası yükseldi. Gürleyen dalga akarak hücum etti. “İstemez miyim hiç!?” Sesin sahibi resmen kızışmıştı ve şimdi kendisi de kendisini öyle hissetmeye başlamıştı. Yansıtmaya çalıştı. Hemen araya bir ruh aynası çekti.

En büyük silahı olan büyüsüydü bu onun. Yansıyan duygu, bir an Fırtık’a çarptı. Kedide yükselen heyecan onun ateşlenmesine neden oldu. Çılgınlar gibi mırlayarak şimdi bindiği Subutai’nin omzunda bir sağa bir sola geçmeye, adamın kafasına sürtünmeye başladı. “Dur olum! Ne yapıyorsun!”

Düzeltmeye çalıştı duygu yansımasını ve vurdu. Tam on ikididen! İçerideki yaratığın heyecanlı bir bağrışı duyuldu. Daha önceden hissettiği ateş şimdi birkaç kat yükselmiş, başına vurmuş olmalıydı. İşte böyle bir durumda, sandığın kapağını savurarak açtı ve ayaklandı. Derin derin nefes alıp veriyordu.

Ufacık boyu ve oldukça kilolu yapısı ile, hafif griye kaçan bir rengine rağmen en az kazancı kadar şeffaf bir yapısı vardı sandıktan çıkanın. Onun da zincirlenmiş bir ruh olduğunu anlamak zor olmadı bu yüzden. “Bir Cin Cüce!” dedi Maer hemen piposunu yakarak ve bir yandan ona yollamakta olduğu duygusal akışı keserek.

“Neyse, hadi gidelim Maer!” dedi Subutai. “Belki dışarıda güzel kızlar vardır!”

Maer zorlukla yürüyordu. “Eminim vardır Subutai,” dedi. “Lütfen yürümeme yardımcı olur musun?”

“Tabii ki!”

“Beni… Beni de alın lütfen!” diye haykırdı cin cüce. “Sandıklarımı da almalıyım ama… Onlarsız gidemem! Lüütfeeen! Beni de alııın!”

“Yok, biz gidelim. Kötü misafirperverliğin için teşekkür ederiz!” dedi Subutai diğer demir kapıya yönelerek.

“Ne olursunuz!” Cin Cüce sandıktan dışarıya çıkmıştı. Ayağındaki görünmez zincir sandığın içindeyken içinde olduğu sandığa uzanıyordu; ama çıktığında aniden dördüne birden uzanan birer zincir belirdi.

Subutai duraksadı zincirleri görünce. Maer’de derin derin piposundan çekiyordu. Döndüler tekrardan. Subutai “Şimdi,” dedi tekrar geriye doğru ilerleyip cin cücenin karşısına geçerek. “Bize kendinden ve kazancıdan bahset. İkiniz de neden zincirlisiniz? Evin sahibinin sizi neden zincirlediğini bilmemiz gerekiyor. Sizi kurtaracaksak bunun nedenlerini bilmeliyiz. Evin sahibine karşı nasıl ayakta kalacağımızı öğrenmeliyiz!”

Cin cüce bir an duraklayarak etrafına bakındı. “Hangisinden başlayayım?”

Gözlerini deviriyorlar. “Başla birinden.”

“Peki, kazanın hikâyesinden öyleyse.” Cin cüce anlatmaya başlıyor.

BÖLÜM NOTU

Bölüm sonuna kadar geldiyseniz, öncelikle şunu söyleyeyim: Maer, Subutai ve Fırtık’ın kokulu macerasında bu noktaya kadar dayanmanız bile başlı başına takdirlik.

Bu bölümde işler yine Meleran usulü ilerledi. Önce “Bok canavarları bizi yiyecek mi?” diye düşündük, sonra onların pek de umursamadığını fark ettik, sonra Subutai yine sandıklara baktı ve tabii ki olaylar sandıkların içinde kalmadı.

Şimdi karşımızda zincirli bir Cin Cüce var.

Daha da önemlisi, bu evde zincirlenen ilk ruh o değil.

Kazancı vardı.
Kazan vardı.
Şimdi sandıklar var.
Ve belli ki Büyük Ev’in sahibi, misafirlerine yalnızca oda vermemiş… bazılarını epey kalıcı şekilde yerleştirmiş.

Bir sonraki bölümde bu kazanın hikâyesine giriyoruz. Yani gülüp geçtiğimiz şeylerin altında yine Meleran’a yakışır karanlık, tuhaf ve biraz da iç burkan bir mesele çıkabilir.

Okuduysanız beğenmeyi, yorum bırakmayı ve özellikle şunu söylemeyi unutmayın:

Sizce Cin Cüce’ye güvenilir mi?

Ben Subutai’nin yerinde olsam sandıkları yine de alırdım. Ama bu, benim doğru karar verdiğim anlamına gelmez.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.