37. Bölüm — Uyan Bebeğim

Mahzende zaman, yukarıdaki savaştan farklı akıyordu.
Yukarıda çığlık, kılıç, halı, lokum ve Bok kokusu aynı nefeste birbirine çarpıyordu; burada ise her şey daha derin, daha sıcak ve daha ağırdı. Kazan dairesi acele etmeyen bir canavarın midesi gibiydi. Borular, duvarların içinden geçerken yalnız buhar taşımıyordu; evin eski uykusunun kırıntılarını, kızgın metalin belleğini, Duruman’ın yıllar boyunca içine sakladığı o tuhaf düzeni de taşıyordu. Zemindeki taşlar savaş alanı gibi değil, ocak başı gibi sıcaktı. Fakat bu sıcaklık insanı rahatlatmıyordu. Burada yanan şey odun değildi. Burada yakılan şeyler, çoğu zaman evin unutmak istemediği şeylerdi.
Türki, Nohmaran’ın yüzüne son kez bakmamaya karar verdi.
Bunu yaparsa dururdu.
Karşısındaki bedenin bir adı vardı. Bir karısı vardı. Bir bebeği vardı. Biraz önce bu evin kapısı yüzünden ölmemişti belki ama bu evin etrafında örülen yalan yüzünden ölmüştü. Şimdi ise ölüm bile ona ait bırakılmamıştı. Türki bunu biliyordu. O yüzden yüzüne değil, omuzlarına baktı. Kollarına. Dizlerinin nasıl büküldüğüne. Rhurmok’un yeşil ağlarının hangi kası ne zaman çektiğine.
Ölü bedeni beden olarak gördü.
Bu acımasızdı.
Ama hayatta kalmak bazen acımasız bakmayı gerektirirdi.
Kazan ağzını açmış gibi homurdanıyordu. İçinden gelen sıcaklık, mahzenin geri kalanını unutturacak kadar yoğundu. Borular titreşiyor, duvarların içinden eski bir nefes geçiyordu. Türki küreğin sapını iki eliyle kavradı, ayaklarını açtı ve Nohmaran’ın cansız bedeninin göğsüne bütün gücüyle vurdu.
Ceset geriye değil, yana sarsıldı.
Rhurmok’un parmakları kıpırdadı.
Yeşil ağlar gerildi.
Ceset yeniden doğrulmaya başladı.
Türki beklemedi. Küreğin düz yüzünü bu kez dizlere indirdi. Dizler kırılmadı ama denge bozuldu. Cüce bedeni kazanın kenarına çarptı. Alev içerden bir an daha parlak vurdu. Nohmaran’ın ölü eli kazanın demir ağzına tutundu.
Türki hırladı.
“Bırak.”
Ölü bırakmadı.
Türki küreği ters çevirdi. Sap kısmını iki elle tuttu ve metal kısmını bir balyoz gibi yukarı kaldırdı. İlk darbe parmaklara indi. İkinci darbe bileğe. Üçüncü darbe, bedeni artık tutunamayacak hale getirdi. Nohmaran’ın cesedi kazanın içine doğru kaydı ama Rhurmok’un büyüsü onu hâlâ geri çekmeye çalışıyordu.
Rhurmok sakindi.
Bu sakinlik Türki’yi sinirlendirdi.
Ölüm büyücüsü, sanki bütün bunlar bir laboratuvar deneyiymiş gibi parmaklarını oynatıyor, yeşil enerjilerin bedende hangi eklemi ne zaman kaldırdığını izliyordu. Onun için Nohmaran artık bir adam değildi. Bir araçtı. Türki, bu bakışı tanıdı. Kazanı yalnız makine sananların bakışıydı bu. Evi yalnız mekanizma sananların bakışı.
“Yanılıyorsun,” dedi Türki.
Rhurmok başını hafifçe eğdi. “Ne konuda?”
Türki cevap vermedi.
Küreği bütün gücüyle savurdu.
Darbe, cesedin sırtına indi. Nohmaran’ın bedeni kazanın içine yuvarlandı.
Ateş onu aldı.
İlk an hiçbir şey olmadı.
Sonra kazan, ölü bedeni yuttu.
Bu yemek gibi değildi. Alevlerin bir bedeni yakması gibi de değildi yalnızca. Kazan, evin kalbi olarak kendisine atılmış kirli bir şeyi tanıdı. Nohmaran’ın ölü bedeni, kemiklerine kadar cayır cayır yanarken evin içinde bir akım geçti. Borular inledi. Duvarlar titredi. Üst kattaki döşemelerden, giriş holünün taşlarına; yemek odasındaki lokumların arasından, çatıdaki eski kirişlere kadar bütün yapı bir an aynı nefesi aldı.
Türki kahkaha attı.
Bu kahkaha delilik değildi. Zafer de tam değildi. Daha çok yıllardır uyuyan bir şeyi sonunda dürten bir ustanın, yaptığı şeyin hem iyi hem korkunç olduğunu bilerek attığı kahkahaya benziyordu.
“Uyan!” diye bağırdı. “Uyan bebeğim! Uyku vakti sona erdi!”
Kazan cevap verdi.
Alev, içerden yukarı doğru kıvrıldı. Kırmızı değildi yalnız; içinde altın, siyah ve beyaz çizgiler vardı. Nohmaran’ın kemikleri ateşin içinde çatırdarken, evin damarlarına benzeyen borulardan sıcak bir güç yayıldı. Türki bunu yüzünde hissetti. Kazan dairesinin taşları, yıllardır ilk kez gerçekten ısınmış gibi oldu.
Ama Rhurmok da bunu hissetti.
Ve bekliyordu.
Ölüm büyücüsü iki elini birden kaldırdı.
Yeşil enerji bu kez bir bedene değil, odanın kendisine uzandı. Duvara, borulara, kazanın etrafındaki metal halkalara, zeminin altından geçen titreşime. Yaşam değildi bu. Ölüm de tam değildi. Rhurmok, uyanan şeyin reflekslerini yakalıyor, onları ölü bir ağla sarıyordu. Bir bedeni yürütmekten daha zordu; ama ev, o anda uykudan yeni kalkmış bir dev gibiydi. Güçlüydü, fakat şaşkındı.
Yeşil ağlar kazanın etrafına yayıldı.
Türki’nin kahkahası kesildi.
“Ne yapıyorsun?”
Rhurmok’un sesi boğuk geldi. “Uyanan her şey önce tutulmalıdır.”
Türki küreğini kaldırdı.
Rhurmok elini sıktı.
Kazan bir anda öksürür gibi sarsıldı.
Türki dizlerini kırıp düşmemek için küreğine yaslandı. Kazanın içindeki alev bir an boğulmuş gibi küçüldü; sonra yeniden kabardı ama bu kez özgür bir kabarış değildi. Yeşil ağlar, alevin kenarlarına ölümün soğuk parmakları gibi dolanıyor, uyanan evin ilk reflekslerini daha doğdukları anda yakalıyordu. Boruların içindeki titreşim kesilmedi ama ritmi bozuldu. Daha önce kalp atışı gibiydi; şimdi kalbi avuç içinde sıkılan bir yaratığın boğuk çırpınışı gibi oldu.
Türki bunu duydu.
Bunu yalnız kulaklarıyla değil, yıllardır kazanın yanında çalışmış elleriyle duydu. Demirin nasıl ses çıkardığını, ateşin ne zaman aç, ne zaman tok, ne zaman hasta olduğunu bilirdi. Şimdi kazan hasta değildi; tutuluyordu.
“Bırak onu,” dedi Türki.
Rhurmok’un başlığı hafifçe kıpırdadı. “O beni duymaz.”
“Ben seni duysun diye söylemedim.”
Türki küreği kavradı ve Rhurmok’a doğru yürüdü. Ölüm büyücüsü geriye çekildi. Bu kaçış değildi; mesafe hesabıydı. Parmaklarındaki yeşil ağlar kazandan kopmadan uzuyor, sanki hem evi tutuyor hem de kendi bedenini kazanın uyanışından uzak tutuyordu. Türki bunu fark etti. Demek ki büyünün bir sınırı vardı. Demek ki Rhurmok hem yakın kalmak zorundaydı hem yakalanmaktan korkuyordu.
Bu bilgi, Türki’nin yüzünde kısa bir gülümseme yarattı.
“Demek sen de korkuyorsun.”
“Ben ölçüyorum,” dedi Rhurmok.
“İkisi bazen aynı şey.”
Türki küreği savurdu. Rhurmok eğildi. Küreğin düz yüzü arkasındaki borulardan birine çarptı; boru inledi, içinden sıcak buhar fışkırdı. Rhurmok buharın arkasından yana kaydı. Yeşil ağlar bir an gevşer gibi oldu. Kazanın alevi fırsatı hissetti ve yukarı fırladı. Rhurmok hemen elini yeniden sıktı. Alev yeniden bastırıldı.
Türki’nin gözleri parladı.
Bu savaş, yalnız kürekle büyücü dövmek değildi artık. Bu, kazanın nefes alabileceği aralıkları bulmaktı.
________________________________________
Giriş katında savaş, tek bir cephe olmaktan çıkmıştı.
Talon bunu gördüğü anda kararını vermişti.
Sükûnet’in lideri, kılıcını çekip herkesin önünde kahramanca ilerleyen bir adam değildi. Kahramanlık onun işi değildi. Hedef onun işiydi. Giriş holünde birkaç nefes içinde çok şey olmuştu: Nohmaran’ın bedeni ve Rhurmok yansıtıcı tarafından yutulmuş, Runik aynanın altında yere yığılmış, Davor Bokların içinde boğuşmaya başlamış, Khalid yüzü asitle yanmasına rağmen hâlâ Subutai’ye saldırmıştı. Bu ev yalnız tuhaf değildi; düşünen bir savunma hattına sahipti. Daha kötüsü, savunmayı kullananlar aptal değildi. Sarışın serseri hileyle savaşıyor, elf müzikle pislikleri yönlendiriyor, kedi küçük ama beklenmedik biçimde hareketli duruyor, Maer ise duvarlara çökmüş halde bile evin içinden bir şeyler çekiyordu.
Talon, burada kalırsa kazanamayacağını anladı.
Ama kazanması gerekmiyordu.
Pinina’ya ulaşması gerekiyordu.
Havadan şeffaf enerjileri topladı.
Şeffaf enerji, diğer büyüler gibi görünmüyordu. Mor enerji sert bir itki, yeşil enerji ölümün hasta ağı, kırmızı güç açık bir saldırı gibi davranırdı. Şeffaf olan ise yokluk gibi gelirdi. Avuca alınan bir şey değil, avuçtan eksilen bir şeydi. Talon parmaklarını kıvırdığında çevresindeki hava inceldi. Sesler bir an uzaklaştı. Zemin ona daha az direnç gösterdi. Kendi bedeninin sınırları, sanki suya çizilmiş bir çizgi gibi titredi.
Bu zamanı tamamen durdurmak değildi.
Talon zamanı sonsuza kadar durduramazdı.
Ama akışın içinde, birkaç saniyelik boş cepler açabilirdi. İnsanların hamleleri o ceplere girince ağırlaşır, nefesleri yarım kalır, göz kırpmaları uzar, bedenleri kendi niyetlerinin gerisinde kalırdı. Talon ise o boşluğun kenarından akar gibi geçerdi. Bu etki yalnız gördüğü bedenleri değil, bulunduğu hattın algısını da geciktirirdi. Merdivenlerin başına kadar kendi çevresinde ince bir zaman zarı taşıyacak, onu fark edecek gözleri birkaç nefes geride bırakacaktı.
Bedeli vardı. Her kullanım ciğerlerinden bir parça nefes alırdı. Kaslarından bir parça güç. Bazen de kendi varlığından bir parça kesinlik.
Ama şu an bedel düşünme zamanı değildi.
Subutai, Khalid’in saldırısından yana doğru yuvarlanırken bunun ne zaman olduğunu anlamadı.
Az önce barbarın karşısındaydı. Kılıcı elindeydi. Ağzında yeşil lokumun asitli acısı vardı. Khalid’in yanmış yüzündeki öfke üstüne geliyordu. Sonra bir an dünya durdu.
Daha doğrusu, Subutai sonradan böyle anlayacaktı.
O an yalnızca kendisini arkası üstü düşerken buldu.
Havada bir tekme yemiş gibiydi. Ama tekmeyi hatırlamıyordu. Dengesi kaymış, bacakları yerden kesilmiş, omzu geriye açılmıştı. Zaman yeniden aktığında, Khalid ona doğru sıçramıştı.
Subutai yana yuvarlandı.
Barbarın kılıcı zemine indi. Halının buruşmuş kısmını, kırık camları ve taşın yüzeyini bir arada parçaladı. Subutai yuvarlanmanın devamında omzunu duvara çarptı ama durmadı. Kılıcını göğsüne yakın tutarak ikinci darbeye hazırlandı. Khalid’in nefesi bozulmuştu; yüzünün ortası yanmış, burnunun olduğu yerde korkunç bir yara açılmıştı. Ama gözlerinde bilinç hâlâ vardı. Daha kötüsü, acı onu yavaşlatmak yerine daha vahşi yapıyordu.
Subutai dişlerini sıktı.
“Senin düşmen gerekmiyor muydu?”
Khalid cevap vermedi. Cevap verecek durumda da değildi. Sadece saldırdı.
Subutai, darbenin altından kaydı. Kılıcını Khalid’in kaburgasına doğru sürmek istedi ama barbarın dirseği geldi. Subutai geri çekildi. Bir lokum daha kullanmayı düşündü. Cebine ulaşacak zamanı yoktu.
Koridorun diğer tarafında Davor, Boklarla boğuşuyordu.
Daha doğrusu boğuşuyordu.
Çünkü bir an sonra Fırtık da onların içine uçtu.
Talon, bunu kimsenin tam olarak göremeyeceği kadar hızlı yapmıştı. Şeffaf cübbesinin kenarları bir an giriş katının ışığında silinmiş, sonra adam akışın dışından yürür gibi savaş alanının içinden geçmişti. Subutai ve Khalid’in yanından geçerken ikisi de zamanın içinde kısa süreliğine hareketsiz kalmıştı. Talon, Khalid’e avantaj kazandırmak için sarışın serseriye tekme atmış, Subutai dengesi bozulmuş halde havada donakalmıştı. Davor’un yanından geçerken ona yardım edememişti; Boklar fazla dağınık, fülüt sesi fazla inatçıydı. Ro’lanthus ise odanın karşı tarafındaydı. Fülüt çok uzaktı.
Ama Fırtık yakındaydı.
Talon’un gözünde yalnız küçük, kendini savaşçı sanan bir kediydi.
Tekme onu yerden kesti.
Fırtık’ın savaşçı gururu havada bir an çok güzel bir dönüş yaptı. Sonra doğrudan Bokların içine düştü.
“BUNU KİM YAPTI!” diye bağırdı Fırtık.
Davor’un bir kolu Bokların içinden dışarıdaydı. Fırtık, onun yanında çok daha küçük kaldı. Davor başını dışarı çıkarıp nefes alabiliyordu; Fırtık ise birkaç saniye içinde tamamen gömülebilirdi.
Ro’lanthus bunu gördü.
Fülüt hâlâ dudaklarındaydı.
Kontrol notası Bokları Davor’un üstünde tutuyordu. Kesmemesi gerektiğini biliyordu. Cin Cüce de bunu ona defalarca bağırmıştı.
“Kesme!” diye bağırdı Cin Cüce tam o anda. “Ne olursa olsun kesme! O iki boklu felaket notayı kaybederse herkesi eşit sever! Ve inan bana, kimse bu kadar demokratik bok istemez!”
Fırtık’ın kalkanı Bokların içinden bir an göründü. Sonra kayboldu.
Ro’lanthus notayı kesti.
Cin Cüce çığlığı bastı. “Kesme dedim sana! Kesme! Kedi kısa diye dünyanın bok dengesini mi bozacağız?”
Fülüt sustu.
Boklar bir an dondu.
Davor bunu fırsat bildi. Omzunu dışarı çıkardı, iki eliyle yapışkan kütleyi yana açtı. Fırtık ise yüzü, kalkanı ve bütün savaşçı gururu felaket içinde kalmış halde dışarı fırladı. Zemine yuvarlandı, öksürdü, sonra bir an kendini toparlamaya çalıştı.
Cin Cüce hâlâ söyleniyordu. “Tamam, tamam, boğulmasın minik bıyıklı kahraman! Ama şimdi onlar kime saldıracağını unutursa sakın bana ağlama uzun kulak! Ben zincire bağlıyım, çocuk bakıcılığına değil!”
Fırtık, yerden kalkarken Cin Cüce’ye baktı. “Bir daha konuşursan seni kalkanımla ezip lokumların arasına gömerim.”
Cin Cüce gözlerini kıstı. “Bak bu iyi tehditti. Kısa boylu olman dışında gelişiyorsun.”
Ro’lanthus fülüdü yeniden kaldırmak istedi ama artık ritim dağılmıştı. Boklar yerlerinde dalgalanıyor, Davor’un çevresinde tutunmaya çalışıyor, ama kontrol notasının ipi kopmuş gibi davranıyordu.
Cin Cüce, Ro’lanthus’un ayağına bağlı zinciri çekiştirerek neredeyse delirdi. “Şimdi yeniden yakalaman gerekecek! Yeniden! Bunun ne kadar zor olduğunu biliyor musun? Tabii bilmiyorsun, çünkü sen annenden iki güzel ezgi öğrenip dünyanın bütün boklarını yönetebileceğini sandın!”
Ro’lanthus’un yüzü gerildi. “Fırtık boğuluyordu.”
“Evet, gördüm! Minik savaşçı turşusu olmak üzereydi! Ama notayı kesince öbür koca hayvan serbest kaldı, bunu da gördün mü? Savaşta birini kurtarırken diğerine kapı açarsın. Tebrikler, uzun kulak. Ahlakın yine hayatta kaldı. Bakalım biz kalacak mıyız?”
Maer, Cin Cüce’ye kızmak istedi ama yapamadı. Çünkü ağzı ne kadar bozuk olursa olsun söylediği şeyin savaş içindeki karşılığı vardı. Roland’ın kararı doğruydu; ama doğru kararların bile bedeli oluyordu.
Ro’lanthus fülüdü yeniden dudaklarına götürdü. Bu kez nefesi daha dikkatliydi. Fırtık’ın olduğu hattı dışarıda bırakıp Bokları tekrar Davor’a yönlendirecek bir ton bulmaya çalışıyordu. Cin Cüce homurdanarak ona yaklaştı.
“Daha dar tut,” dedi. “Daha dar! Kediye değdirme. Koca olana yapıştır. Kulağın uzun diye her sesi geniş düşünmek zorunda değilsin.”
Talon ise çoktan merdivenlere ulaşmıştı.
Nefes nefeseydi.
Şeffaf enerjiyle yürümek yürümek değildi. Boşluğun içinden geçmek, insanın kendi varlığını kısa süreliğine hafifletmesi demekti; ve her hafifleme sonunda bedene geri dönerken bir bedel istiyordu. Talon’un ciğerleri yanıyordu. Ama amacı açıktı. Tekti. Birdi.
Usta Pinina’yı kurtarmak.
Zincirlerini kırmak.
Onun eşsiz gücüyle evi ele geçirmek.
Merdivenleri çıkmaya başladı.
Runik ise hâlâ aşağıdaydı.
Kırık aynanın altında, mor cübbesinin bir yanı cam parçalarıyla kaplanmış halde kıpırdamaya çalışıyordu. Parmaklarından biri hareket etti. Sonra diğeri. Göz kapakları titredi. Başına inen darbe onu öldürmemişti; ama dünyayı hâlâ bulanık, kırık ve uğultulu görüyordu. Üst katta olan bitenden haberi yoktu. Talon’un şeffaf akışına yetişmesi mümkün değildi. Onun savaşı, şimdilik kırık camların ve kendi sarsılmış bilincinin altından çıkmakla sınırlıydı.
________________________________________
Maer onu gördü.
Daha doğrusu, Talon’un merdivenlerde olduğunu gördü. Oraya nasıl gittiğini anlamadı. Az önce giriş hattındaydı. Sonra savaş alanı karışmış, Subutai düşmüş, Fırtık Bokların içine uçmuş, Davor çırpınmış, Khalid saldırmıştı. Şimdi Talon merdivenlerdeydi.
Şeffaf cübbe bir anda anlam kazandı.
Boşluk.
Akışın dışı.
Birkaç saniyelik yokluk.
Maer’in göğsünde evin korkusu yeniden kabardı. Talon yukarı çıkıyordu. Üst katta Sim’uyel vardı. Pinina vardı. Zaman hapsi vardı. Eğer Talon Pinina’ya ulaşırsa, bütün bu savunma yalnızca uzun bir gecikmeye dönüşecekti.
Maer duvara tutundu.
Evden ona akan korkuyu ve hüznü aldı. Bu kez yönlendirmeye çalışmadı. Tutmaya çalışmadı. Katman katman artırmayı düşünmedi. Yalnızca geldiği gibi saldı.
Derin bir nefes aldı.
Sonra korkuyu ve hüznü Talon’a gönderdi.
Bu bir ışık değildi. Bir alev değildi. Bir büyü cümlesi değildi. Evden çıkan çocukça dehşet, Maer’in içinden geçip merdivenlere doğru aktı. Korku, göğüs daralması gibi. Hüzün, dizleri çözen bir ağırlık gibi. İhanete uğramış bir evin çığlığı, insanın kendi anılarındaki en yalnız kapıyı açan bir el gibi Talon’a yöneldi.
Maer bir an rahatladı.
Yük içinden çıkmıştı.
Ama Talon, duygu seli ona ulaşmadan bir saniye önce üst katta gözden kayboldu.
Korku ve hüzün, merdivende az önce durduğu yere çarptı. Ahşap inledi. Boşluk cevap vermedi.
Maer’in dudakları titredi.
Başaramamıştı.
________________________________________
Sim’uyel, Talon’u merdivenlerin başında değil, Pinina’nın kapısına neredeyse vardığında fark etti.
Bu fark ediş, geç kalmış bir fark edişti.
Üst kat koridorunun havası bir an önce normaldi. En azından normal sayılabilecek kadar normaldi. Pinina’nın hapsi kapının ardında kirli bir nefes gibi duruyor, rızasının artık kapıya ulaşmış olması koridorun duvarlarında ince bir sızı bırakıyordu. Sim’uyel, aşağıdaki savaşın titreşimlerini duyuyor ama onları tam okuyamıyordu. Ev inliyor, kazan uyanıyor, yeşil ölüm ağı bir yerlerde kalbe dolanıyor, ama bunların hiçbiri doğrudan üst katın çizgisini aşamıyordu.
Sonra zamanın üstünde ince bir zar yırtıldı.
Talon oradaydı.
Pinina’nın kapısına birkaç adım kalmıştı.
Sim’uyel’in gözleri genişledi. Şeffaf büyünün etkisi merdivenlerin üzerine kadar uzanmış, Talon’un çevresinde zamanı ince bir örtü gibi durmuş ya da en azından herkesin algısından birkaç saniye uzaklaştırmıştı. Talon bu zarın içinde yürümüştü. Sim’uyel’in algısı ise onun arkasından gelmişti.
Ucuz yırtmıştı.
Sim’uyel bunu bütün bedeniyle anladı.
Talon bu büyüyü birkaç saniye daha geç başlatsaydı, Sim’uyel onu merdivenlerde yakalayabilirdi. Birkaç saniye daha uzun sürdürebilseydi, Pinina’nın kapısına çoktan varmış olurdu. Aradaki fark küçüktü. Bir nefes kadar. Bir göz kırpması kadar. Bir hata kadar.
Sim’uyel o hataya hayatı boyunca dua edebilirdi.
Ama şimdi dua edecek zamanı yoktu.
Elindeki ilk küreyi kırdı.
Küre cam gibi kırılmadı. İçindeki saniyeler çatladı. İnce bir çıtırtı duyuldu; sanki biri çok küçük bir zamanı ikiye bölmüştü. Kırılan parçaların içinden soluk ışık değil, yaşanmış bir anın soğuk nefesi çıktı. Koridor bir nefes geriye alındı. Talon’un ayağı, az önce bastığı yerden geri çekilmiş gibi oldu. Pinina’nın kapısına uzanan mesafe bir anlığına yeniden açıldı.
Talon’un başı Sim’uyel’e döndü.
İkisi de ne olduğunu anladı.
Talon neredeyse yetişmişti.
Sim’uyel neredeyse geç kalmıştı.
Zaman bir nefes geri alınmıştı.
________________________________________
Tam o sırada ev titredi.
Derinden.
Mahzenden.
Kazandan.
“Uyan bebeğim, uyan!”
Türki’nin sesi değildi yalnız. Ses önce metalden, sonra borulardan, sonra duvarlardan geçti. Maer onu duydu. Daha önemlisi, ardından gelen başka sesi duydu.
Uykulu bir ses.
Kelime değildi.
Yine de anlamı vardı.
Kirliyim.
Beni kirlettiler.
Bu pisliği dışarı atmak istiyorum.
Maer gözlerini kapatmadı. Kapatmasına gerek yoktu. Çünkü bir anda her şeyi gördü.
Mahzende, Nohmaran’ın kemikleri kazanın kalbinde cayır cayır yanıyordu. Ev, o ateşle beslenmiş, uykusundan doğrulmuştu. Ama Rhurmok’un yeşil ölüm ağı borulara, duvarlara, kazanın etrafına dolanmıştı. Uyanan beden kıskıvrak yakalanıyordu.
Koridorda Subutai, Khalid’in ikinci saldırısından kaçmak için yana yuvarlanıyordu.
Khalid’in yüzü yanmıştı ama düşmüyordu.
Davor, Boklardan kurtulmaya çalışıyordu.
Fırtık, yüzündeki iğrençliği silmeye çalışırken hâlâ kalkanını bırakmamıştı.
Ro’lanthus fülütü yeniden dudaklarına götürmekle, dağılmış kontrol notasının tehlikesini tartmak arasında kalmıştı.
Cin Cüce zincirin ucunda küfrediyor ama Ro’lanthus’un ayağından ayrılmıyordu.
Runik yerdeydi; kırık aynanın altında kıpırdanıyordu ama üst kata çıkmamıştı.
Talon üst katta, Pinina’nın kapısına neredeyse ulaşmışken Sim’uyel’in kırdığı küre tarafından bir nefes geriye alınmıştı.
Pinina’nın hapsindeki kirli rıza kıpırdanıyordu.
Ev korkuyordu.
Maer duvara iki elini dayadı.
“Sen korkma,” dedi.
Sesi kendisine ait gibiydi ama evin duvarlarında yankılandı.
“Kimse dostlarımıza zarar veremez.”
Bu cümle belki doğru değildi.
Ama Maer o anda doğru olmasını istedi.
Duvar, avuçlarının altında geri çekilmedi.
Açıldı.
Taş, tahta ve sıva, şeffaf bir perdeden geçmesine izin verir gibi yumuşadı. Maer’in parmakları duvarın içine girdi. Sonra bilekleri. Sonra kolları. Korkmadı. Daha doğrusu korktu ama geri çekilmedi. Çünkü bu, bir duvarın içinden geçmek gibi değildi yalnızca. Bu, birinin kalbine izinsiz girmek yerine, titreyen bir elin seni içeri davet etmesi gibiydi.
Maer, o anda bunun ne kadar önemli olduğunu anladı.
Pinina evi kandırmıştı.
Talon zorla ele geçirmek istiyordu.
Rhurmok ölümle kilitliyordu.
Maer ise davet ediliyordu.
Ev onu içine alırken, sanki çok büyük, çok eski ve çok korkmuş bir varlık nihayet birinin elini tuttu.
Maer düşmedi.
Dağılmadı.
Ev onu içine aldı.
Bir an sonra yemek odası, mahzen, hol, merdivenler, üst kat, kazan, Boklar, kan, lokumlar, kırık ayna, fülüt sesi, yeşil ölüm ağı, şeffaf boşluk, Sim’uyel’in kırdığı zaman küresi ve Pinina’nın kirli rızası aynı anda içinden geçti.
Maer artık yalnız değildi.
Ev de yalnız değildi.

BÖLÜM NOTU
37. Bölüm burada bitti.
Bu bölümde artık Büyük Ev’in işgali yalnızca kapıda, koridorda ya da mahzende yaşanan bir saldırı olmaktan çıktı; evin kalbine, kazanın çevresine ve karakterlerin taşıdığı en kırılgan yerlere kadar indi.
Meleran’da bazı sahneleri yazarken komedi ile acının birbirine çok yakın durmasını seviyorum. Çünkü bu evde bir yanda Fırtık’ın, Subutai’nin, Cin Cüce’nin ve bütün o tuhaf savunma telaşının kendine özgü kaosu var; diğer yanda ise Nohmaran’ın ardından kalan ağırlık, Türki’nin çaresizliği ve Büyük Ev’in gerçekten zarar görebileceği hissi var.
Bu bölüm biraz da şunu hatırlattı bana: Bazen bir evi savunmak, yalnızca duvarlarını korumak değildir. İçindeki hatıraları, korkuları, bağları ve henüz söylenmemiş vedaları da korumaya çalışmaktır.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Büyük Ev’in kalbinde işler hâlâ bitmiş değil.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı