insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

36. Bölüm — İşgal Altındaki Ev

♫ Bu bölüme eşlik eden şarkıyı YouTube’da dinle: Büyük Ev'in Doğuşu ♫

Bölüm 36 Kapak

Ev kapıyı açıyordu.

Ama açılmak istemiyordu.

Maer bunu, kapının kilidinden gelen ince sesi duymadan önce hissetti. Ahşapta, duvarlarda, döşeme taşlarının altında ve yemek odasının tavanını taşıyan eski kirişlerde yayılan huzursuzluk, insan korkusuna benzemiyordu. Daha büyüktü. Daha eskiydi. Yine de garip biçimde daha savunmasızdı. Sanki tatlı mı tatlı bir uykudan dehşetli bir kabusa geçen bir çocuk, gözlerini açmadan önce yatağın içinde irkiliyor, üzerindeki örtüyü kavramaya çalışıyor, ama kâbusun çoktan odanın içine dolduğunu hissediyordu.

Bir Varmış Bir Yok Olmuş, rızaya rağmen ürperiyordu.

Rıza vardı.

Kapıya ulaşmıştı.

Zil onu karşılamıştı.

Ama rızanın doğru ana varması, niyetin doğru olduğu anlamına gelmiyordu. Maer bunu kemiklerinde, dişlerinin köklerinde, avuç içlerinin ince çizgilerinde hissetti. Ev, yıllardır yanlış duyduğu bir sesi sonunda doğru hecede yakalamıştı; ama o hecenin içinde Pinina’nın kirli parmak izleri vardı. Kapı açılmak zorundaydı. Ev, kendi kuralına ihanet edemiyordu.

Ama açılırken çığlık atıyordu.

Maer o çığlığı duydu.

Ses olarak değil. Ses olsaydı kulaklarını kapatırdı. Bu daha kötüydü; evin dehşeti doğrudan gövdesine girdi. Dizleri boşaldı. Yemek odasının bir kenarına doğru sendeledi ve duvara yakın yerde çöktü. Bir eli göğsüne, diğeri zemine gitti. Tırnaklarının altında taşın soğuğunu hissetti. Nefes almaya çalıştı ama her nefes, evin korkusundan bir parça daha taşıyordu.

Havadaki enerjileri görmeye çalıştı.

Şeffaf olanı.

Yeşil olanı.

Mor olanı.

Evin duygusuyla karışan o ince, görünmez akışları.

Göremedi.

Gözlerinin önünde yalnız karanlık kenarlı titremeler vardı. Derin duygular açıktı; evden ona korku, hüzün, iğrenme, ihanete uğrama ve çocukça bir yalvarış akıyordu. Bunları yönlendirebilirdi. Biliyordu. Daha önce duyguları bir bıçak gibi değilse bile bir rüzgâr gibi itebilmişti. Şimdi ilk saldırıda katman katman artırıp kapıdan girenlerin üstüne salmayı planlamıştı. Korkuyu korkuya, hüznü ağırlığa, iğrenmeyi geri çekilmeye çevirecekti.

Ama evin dehşeti çok büyüktü.

Onu yönlendirmek yerine altında kalıyordu.

“Maer!” diye seslendi Ro’lanthus.

Maer cevap veremedi.

Fülüt, Ro’lanthus’un elindeydi. Cin Cüce zincirin ucunda, bir eliyle Ro’lanthus’un bileğine, diğer eliyle kendi zincirine bakıyordu. İki Bok mahzen kapağı önünde, kontrol notasının bıraktığı son izlere tutunmaya çalışır gibi hafifçe dalgalanıyordu. Fırtık savaşçı formunda kalkanını kaldırmıştı. Subutai koridor girişinde, halının uçlarını kavramış, dizlerini kırmış, bütün ağırlığını geri almaya hazırdı.

Hol tarafındaki kapı açıldı.

İlk gelen şey bir böğürtüydü.

Sonra ayak sürüme sesi.

Sonra kan kokusu.

Giriş holünün karanlığında kısa, sağlam bir beden belirdi. Cüce ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Başının bir yanında kurumuş kan, yüzünün çizgilerinde ölü bir gevşeklik, sırtından aşağıya hâlâ akan koyu bir iz vardı. Her adımında zemine kan düşüyor, holün taşlarında ince, düzensiz bir yol bırakıyordu. Bedeni ayaktaydı ama içinde Nohmaran yoktu.

Subutai’nin yüzü dondu.

Sonra küfretti.

Bu küfür, Cin Cüce’nin en yaratıcı hakaretleri kadar uzun değildi ama daha ağırdı. Çünkü içinde tanıma vardı. Öfke vardı. Savaş planının ortasına atılmış iğrenç bir adaletsizlik vardı.

Maer yüzünü kapattığı ellerinin arasından o sahneyi gördü.

Nohmaran’ın cesedi.

Henna’nın kollarından çalınmış beden.

Bir ailesini korurken ölmüş adamın, şimdi o aileyi öldürenlerin önünde yürütülen boş kabuğu.

Maer ağlamaya başladı.

Bunu durduramadı. Ev korkuyordu; Maer yas tutuyordu; kapı açılıyordu.

Nohmaran’ın cesedi, holün eşiğinden içeri bir adım daha attı.

Ayna onu gördü.

Koridora Subutai’nin yerleştirdiği ağır ayna, giriş hattını yakalayacak açıda bekliyordu. Yüzeyi bir an karardı. Sonra cücenin ölü bedenini aldı. Görüntü yansımadı; yutuldu. Nohmaran’ın cesedi bir an holün içindeydi, bir an sonra yoktu.

“Bir!” dedi Subutai.

Halıya asılacak oldu.

Durdu.

Henüz değil.

Aynanın hâlâ iş yapması gerekiyordu. İlk çekişi erken yaparsa savunma hattının bir kısmını kendi elleriyle bozabilirdi. Gözleri bir an mahzen kapağının olduğu yöne kaydı. Türki aşağıdaydı. Kazanın yanında. Aynanın karşısında. Tek bir düşman için hazırlanmıştı.

Subutai’nin çenesi kasıldı.

Üzgünüm Türki dostum, diye düşündü.

Ama… sadece hayatta kal.

Nohmaran’ın cesedinin hemen arkasında Rhurmok vardı. Yeşil cübbesinin kenarları kapıdan gelen rüzgârla oynamış, başlığının altındaki yüzü gölgede kalmıştı. Ölüm büyücüsü, ilk ölü bedenin kaybolduğu anı gördü ama bir nefes geç kaldı. Çünkü Talon ondan daha hızlı fark etti.

“Lanet olsun!” dedi Talon.

Adam bir yana kaydı. Yansıtıcının görüş açısından yarı yarıya çıktı. Şeffaf cübbesinin kenarları, ışıkla karanlık arasında kalmış bir su yüzeyi gibi titreşti.

Rhurmok ise bir an oradaydı.

Bir an sonra yoktu.

“İki!” dedi Subutai.

Sesindeki zafer tam değildi.

İki.

Bu iyi haber olmalıydı. İki düşman, ana kattan kopmuştu. Fakat aynı zamanda korkunçtu. Çünkü aşağıya yalnız Nohmaran’ın cesedi değil, onu yönlendiren ölü uyandıran da gitmişti. Türki’ye tek bir hedef göndermeyi planlamışlardı. Şimdi mahzene ölü ve ölüm birlikte düşmüştü.

Khalid ve Davor, Talon’un uyarısını duydukları anda hareket etmişti.

İkisi de iri adamlardı ama irilikleri hantallık değildi. Khalid bozkır savaşçısı refleksiyle yana sıçradı; ayakları zemini bulur bulmaz sırtını duvara verdi, yaralı yüzü henüz asitle yanmamıştı ama önceki savaşların ağırlığı omuzlarında duruyordu. Davor daha alçak bir hareketle kaydı; dizini kırıp gövdesini duvar hattına soktu. Aynanın görüş alanından çıkarken bir eli kılıcına, diğer eli dengesine gitti. İkisi de tek nefeste anlamıştı: Koridorun ortasında kalmak, görünmeyen bir ağza düşmekti.

Runik o kadar hızlı değildi.

Belki yarası yüzündendi. Belki gururu. Belki de mor cübbesinin altında hâlâ Nohmaran’ın baltasının bıraktığı aşağılanmayı taşıdığı için dikkati bir an dağıldı. Aynanın karşısında tam görünür kaldı.

Subutai gülümsedi.

Bu kez halıya bütün gücüyle asıldı.

Halı, 35. bölümde söküldüğü yerden serbest kalmıştı. Uzun gövdesi koridorun bir kısmında yığılmış, bir kısmı aynanın ayaklarına dolanacak kadar yakın bırakılmıştı. Subutai’nin çekişiyle halı bir yılan gibi gerildi. Ağır ayna, tekerlekleri bir an zemine direnip sonra kayarak ileri fırladı. Aslında fırlamak gibi bir kabiliyeti yoktu; ağırlığı ve çerçevesi buna izin vermezdi. Ama halının ani çekişi, zeminin eğimi ve Subutai’nin tam doğru anda verdiği açı, onu bir devin devrilen kalkanı gibi öne savurdu.

Runik başını çevirdi.

Geç kaldı.

Ayna büyük bir çatırtıyla mor büyücünün kafasında kırıldı.

Cam parçaları ışığı dağıttı. Çerçevenin üst kısmı Runik’in alnına ve omzuna çarptı. Mor cübbe savruldu. Runik’in gözleri bir an boşaldı ve büyücü olduğu yere yığıldı.

“Bir de bu!” dedi Subutai.

Cin Cüce, yemek odasından bağırdı. “Aynayla büyücü dövmek! Bunu sevdim! Kırık parçasını saklayın, belki sonra birinin uygun yerine—”

“Kes!” dedi Ro’lanthus.

“Sen de kesme!” diye bağırdı Cin Cüce hemen. “Fülüdü kesme demedim mi? O boklu iki felaketi kontrol altında tutacaksan nefesini tutmayacaksın, uzun kulaklı erdem torbası!”

Ro’lanthus fülüdü yeniden dudaklarına götürdü. Kontrol notasını çok alçak, neredeyse zeminin altından geçiyormuş gibi sürdürdü.

Davor öfkeyle bağırdı.

İri barbar, Runik’in yere düşüşünü gördüğü anda koridora atıldı. Saldırısı, öfkeyle körleşmiş bir adamın saldırısı değildi; fakat öfke onu daha ağır yapmıştı. Her adımda zemin sarsılıyor, omuzları kapı pervazına sığmayacakmış gibi genişliyordu. Subutai halının ikinci kısmını kavradı ve Davor’un ayağı tam yığılmış kumaşın üstüne bastığı anda çekti.

Halı Davor’un altında kaydı.

İri adamın ağırlığı bir anda kendi aleyhine döndü. Ayakları altından zemin alınmış gibi oldu. Davor düşerken bile kendisini toparlamaya çalıştı; bir eliyle duvara uzandı, omzunu çevirdi, dizini kırdı. Ama halı bacağının altından kaymaya devam ediyordu. Subutai bütün vücuduyla geri asıldı. Davor geriye savruldu ve yan tarafıyla zemine çarptı.

Bu onu durdurmadı.

Yalnızca geciktirdi.

Subutai bunu biliyordu.

Khalid koşmaya başlamıştı.

Halı artık işlevsizdi. Bir kısmı koridorun kenarına yığılmış, bir kısmı Davor’un altında buruşmuş, bir kısmı Subutai’nin elinden kayıp gitmişti. Subutai bir eliyle kılıcını çekti. Diğer eli cebine girdi.

Parmakları lokumlara değdi.

Yeşil.

Cin Cüce’nin sesi hâlâ aklındaydı: ağzını asitle doldurur.

Subutai yeşil lokumu ağzına attı.

Tadı iğrençti.

Sarı lokumun ihanetinde en azından başlangıçta bir nezaket vardı. Yeşil olan doğrudan savaş ilanıydı. Dilinin üstünde ekşi bir yanma başladı, sonra damağına yayıldı. Ağzı, sanki taş kemiren bir yaratığın salyasıyla dolmuş gibi oldu. Tükürmek zorundaydı. Zaten planı da buydu.

Khalid tam ona ulaştı.

Subutai tükürdü.

Bu normal bir tükürük değildi. Yeşil, parlak ve yapışkan bir çizgi, Khalid’in yüzüne çarptı. En çok burnuna yapıştı. Bir an sessizlik oldu. Sonra et cızırdadı. Yanık ve asit kokusu, kan kokusuna karıştı. Khalid’in çığlığı boğazından yırtıldı; büyük adam geriye gitmedi, ama yüzünün ortasına tutunmuş yakıcı sıvı burnunu ve çevresindeki deriyi tüketirken bedeni istemsizce kasıldı.

Fırtık, uzaktan bağırdı. “Bu lokumu ben sevmedim!”

Cin Cüce gülerek, “Ben sevdim!” dedi. “Ağızdan felaket çıkarma konusunda yetenek var sarışında!”

Subutai atıldı.

Khalid’in görüşü bozulmuştu. Acı beynine çekiç gibi iniyordu. Nefes almak zordu. Burnu yanarken her soluk, yanan etin içinden geçmeye çalışıyordu. Buna rağmen kılıcı kalktı.

Subutai alçaktan girdi. İlk hamlesi gövdeye değil, Khalid’in dengesineydi. Kılıcının ucu, barbarın diz hattını yokladı. Khalid dizini geri çekti ve kılıcını aşağı indirdi. Subutai yana kaydı. Khalid’in geniş darbesi havayı yardı. Subutai kılıcını yukarı kaldırıp karşılamadı; çünkü o darbeyi karşılayacak kadar aptal değildi. Geri çekilmek yerine Khalid’in kör noktasına girdi.

Khalid acıya rağmen döndü.

Bu dönüş beden hafızasıydı. Gözleri tam görmese de düşmanın nerede olabileceğini biliyordu. Kılıcı yatay geldi. Subutai eğildi. Darbe saçlarının üstünden geçti. Subutai yerden aldığı küçük cam parçasını fark etti; Runik’in kafasında kırılan aynadan kalmıştı. Bir tekmeyle camı Khalid’in ayağına doğru kaydırdı.

Barbarın ayağı camın üstüne bastı. Denge bir an bozuldu.

Subutai kılıcını içeri soktu.

Khalid dirseğiyle karşıladı. Çelik, deri ve metalin üstünden kaydı. Barbarın dirseği Subutai’nin omzuna çarptı. Sarışın adam geriye savruldu ama düşmedi. Kendi ağırlığını duvara verdi, sonra yeniden ileri atıldı.

Bu bir düello değildi.

Bu, hileyle güç arasındaki bir kavgaydı.

Subutai hayatta kalmak için her şeyi kullanıyordu: lokum, cam, halı, duvar, açı, acı. Khalid ise yanmış yüzüne, bozulmuş nefesine, kaybolan görüşüne rağmen hâlâ bir dağ parçası gibi karşısındaydı.

Davor, halının üzerinden kalktı.

Bunu gören Maer’in kalbi sıkıştı. Çünkü Davor’un ilk hedefi Subutai değildi; Khalid’in yanına gitmekti. İki barbar yan yana gelirse Subutai’nin bütün hileleri birkaç nefes içinde ezilebilirdi.

Ro’lanthus fülüdün tonunu değiştirdi.

Cin Cüce hemen bağırdı. “Tatlı sert! Tatlı sert tut! Çok yumuşatırsan seni severler, çok sertleştirirsen herkesi severler. Kimsenin bunu istediğini sanmıyorum!”

Ro’lanthus, rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak notayı daralttı. Ses, yemek odasından koridora doğru ilerledi. İki Bok bir anda kıpırdadı.

Davor ilk adımını attığında Boklar ileri fırladı.

Onlar koşmadı. Akmadı da. Daha çok, iğrenç bir dalga kendi biçimini hatırlamaya çalışarak atıldı. İki ayrı Bok, Davor’un üstüne kapaklanırken birbirine karıştı. Biri bacaklarına dolandı, diğeri göğsüne ve omuzlarına sıçradı. Davor’un bedeni bir an tamamen kayboldu. Sonra iri kolu karanlık, yapışkan kütlenin içinden çıktı. Bir yumruk savurdu. Bok dağıldı, sonra yeniden toplandı.

Davor nefes almak için başını dışarı çıkardı.

Kokudan yüzü buruştu.

Sonra yeniden içeri gömüldü.

Cin Cüce sevinçle bağırdı. “Aferin! Bak işte! Büyük olanın üstüne saldın. Kokulu ama etkili! Sakın kesme uzun kulak, sakın kesme! Bu nota yarım kalırsa o iki boklu felaket kimi çağırdığını unutur!”

Fırtık, kalkanının arkasından baktı. “Kimi çağırdığını unutursa ne olur?”

Cin Cüce sırıttı. “O zaman herkes eşit derecede kötü kokar.”

“Bu cevap beni rahatlatmadı.”

“Rahatlama zaten. Savaş alanındasın, kısa bacaklı kahraman.”

Davor, dev dalgalarla boğuşan bir adam gibiydi. Bazen bir omzu dışarı çıkıyor, bazen dizleri zemine çarpıyor, bazen iki eliyle Bokları iki yana ayırıyor, ama onlar yeniden üstüne kapanıyordu. Gücü korkunçtu. Normal bir yaratık o kolların arasında parçalanırdı. Boklar parçalanmıyordu. Dağılıyor, kokuyor ve tekrar birleşiyordu.

Maer, bütün bunları ağlayan gözlerinin arasından gördü.

Ev hâlâ korkuyordu.

Ama artık savaş başlamıştı.

________________________________________

Türki, aynanın karşısında beklerken ilk önce kan kokusunu aldı.

Sonra Nohmaran’ın cesedi düştü.

Düşmek de tam doğru kelime değildi. Ayna yüzeyi bir an dalgalandı, sonra kısa cüce bedeni sanki başka bir odadan itilmiş gibi kazan dairesinin taş zeminine çıktı. Dizlerinin üstüne çöktü, bir eli yere değdi, sonra başını kaldırdı. Gözlerinde yaşam yoktu. Ama hareket vardı. Bu daha kötüydü.

Türki’nin yüzü sertleşti.

“Sen değilsin,” dedi.

Nohmaran’ın cesedi böğürdü.

Ardından Rhurmok belirdi.

Ölüm büyücüsü aynadan geçerken dengesini kaybetmedi. Yeşil cübbesinin kenarları taş zemine dokundu, başlığının altındaki yüz gölgede kaldı. Bir an kazan dairesini değerlendirdi: kazan, borular, sıcak metal, Türki’nin elindeki dev kürek, aynanın konumu, yerdeki ölü beden ve evin kalbine benzeyen derin titreşim.

Türki küreği iki eliyle kavradı.

“Bir tane demişlerdi,” dedi.

Rhurmok hafifçe başını eğdi. “Ölüleri sayarken bazıları hata yapar.”

Nohmaran’ın cesedi ileri atıldı.

Kısa boylu olmasına rağmen sağlamdı. Ölüyken bile cüce bedeni kolay düşmüyordu. Acı hissetmiyordu. Korkmuyordu. Kasları, Rhurmok’un yeşil ağıyla emir alıyor, bedeni yaşarken sahip olduğu dayanıklılığı ölü bir inatla sürdürüyordu.

Türki küreği savurdu.

İlk darbe cesedin başının yanına indi. Metalin kemiğe çarpma sesi kazan dairesinde tok bir gürültüyle yankılandı. Nohmaran’ın bedeni yana sarsıldı ama düşmedi. Türki ikinci darbeyi beklemeden attı. Bu kez küreğin düz yüzü alnına geldi. Ceset dizlerinin üstüne çöktü.

Rhurmok elini kaldırdı.

Yeşil iplikler cesedin omuzlarına uzandı.

Türki üçüncü darbeyi kafasına geçirdi.

“Yat,” dedi.

Ceset yatmadı.

Kalkmaya çalıştı.

Türki küreğin sapını göğsüne dayadı, bütün ağırlığıyla itti. Cüce bedeni zeminde geriye sürüklendi. Rhurmok’un parmaklarından çıkan yeşil ağ, bedeni yeniden kaldırmaya çalışıyordu. Türki bunu gördü. Kazanın yanında duran sivri uçlu uzun demire uzandı. Bu demir normalde kazanı karıştırmak içindi; ucu sivrilmiş, gövdesi ağır ve sıcaktan kararmıştı.

Nohmaran’ın cesedi tekrar doğruldu.

Türki demiri iki eliyle kavradı ve cesedin suratına sapladı.

Demir kemiğe girdi. Türki yüzünü buruşturmadı. Çekti. Cesedin başı geriye savruldu. Yeşil ağ bir an titredi.

Rhurmok yana kaydı.

Türki bunu gördü ama önce ölüyle ilgilenmek zorundaydı. Küreği yeniden aldı ve Nohmaran’ın bedenini kazana doğru itmeye başladı. Her vuruşta bir adım. Her adımda metalin sıcaklığı arttı. Kazan, sanki yaklaşan şeyi koklamış gibi daha derin homurdandı.

Rhurmok’un sesi sakin geldi. “Bunu yaparsan ev uyanır.”

Türki dişlerini gösterdi. “İyi.”

“Uyanan her şey dost olmaz.”

Türki, Nohmaran’ın cesedine bir kürek daha indirdi. Bedeni kazanın ağzına kadar itti. Kazanın içinden sıcak bir soluk yükseldi.

“Bu evin dostluğunu sana soracak değilim,” dedi.

Rhurmok elini kaldırdı.

Türki, sivri kazan demirini yerden aldı. Bir an için Rhurmok’un gözleriyle kendi gözleri kesişti.

Sonra Türki demiri mızrak gibi fırlattı.

Demir havayı yardı. Rhurmok bunu bekliyordu. Yeşil cübbesi yana aktı, bedenini neredeyse gölgenin içine çeker gibi kaydırdı. Demir arkasındaki borulardan birine çarptı ve kıvılcım çıkardı.

Türki küreği yeniden kaldırdı.

Nohmaran’ın ölü bedeni, kazanın ağzında bir kez daha ayağa kalkmaya çalıştı.

Kazan aç bir hayvan gibi homurdandı.

Rhurmok karanlığın içinden ikinci kez elini kaldırdı.

Ve cücenin ölü bedeni, kazanın ateşine rağmen bir kez daha doğrulmaya çalıştı.

BÖLÜM NOTU

36. Bölüm — İşgal Altındaki Ev burada bitti.

Bu bölümde kapı sonunda açıldı ama aslında mesele yalnızca içeri girenler değildi. Büyük Ev’in korkusu, Maer’in çaresizliği, Subutai’nin aklına gelen her şeyi silaha çevirmesi, Ro’lanthus’un fülüdü, Cin Cüce’nin bitmeyen dili, Fırtık’ın kalkan arkasından verdiği yorumlar ve Türki’nin mahzende tek başına kalışı aynı anda birbirine çarptı.

Bir yanda çok komik görünen şeyler var; halı, lokum, ayna, Boklar… Ama diğer yanda Nohmaran’ın bedeninin eve bu şekilde getirilmesi gibi gerçekten ağır bir kırılma var. Meleran’da bazen komedi ile acı aynı kapıdan giriyor ve bu bölüm biraz da bunun bölümü oldu.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde Büyük Ev’in kalbine, yani kazana biraz daha yaklaşacağız.

— M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.