insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

35. Bölüm — Tam Rıza Anında

🎵🎵🎵🎵🎵 Henna'nın ağıdını dinlediniz mi?
Meleran: Bekleyen Kadın 🎵🎵🎵🎵🎵

Bölüm 35 Kapak

Subutai, Fırtık’a baktı.

Gerçekten baktı.

Az önceye kadar odanın içinde lokumlar, fülüt, zincir, Cin Cüce, rıza kırıntıları, kapı zili ve çölden dönen savaş kokusu birbirine girmişti. Fakat bütün bunların ortasında Fırtık’ın yeni hali, dikkat çekmemek gibi bir seçeneğe sahip değildi. Küçük kalkanını kaldırmış, iki minik kılıcını yanlarında hazır tutmuş, göğsündeki hafif koruyucuyu olduğundan daha parlak göstermeye çalışan o kedi, savaşa değil de handa iki masa ötede kendisine bakan hayali birine caka satmaya hazırlanıyor gibiydi. Yine de görüntünün altında gerçek bir dönüşüm vardı. Fırtık’ın bakışı odanın çıkışlarını ölçüyor, yerdeki lokumların kayganlığını, Ro’lanthus’un fülüdü tutuşunu, Subutai’nin halıya en yakın mesafesini ve hol tarafından gelebilecek ilk darbeyi aynı anda tartıyordu.

Kuyruğu ayrı bir komutan gibi duruyordu.

Kulakları savaşçı kararlılığıyla dikilmişti.

Bıyıkları ise ne kadar uğraşsa da az önceki örümcek ağlarının utancını tamamen saklayamıyordu.

Subutai’nin yüzünde, felaket anlarında bile kendisine yol bulan o kötü gülümseme belirdi.

“Ne oynak kedisin oğlum,” dedi. “Götün başın ayrı oynuyor.”

Fırtık’ın kalkanı yarım parmak aşağı indi.

“Bu savaşçı duruşu,” dedi büyük bir ciddiyetle.

“Ben savaşçı duruşu gördüm. Bu, sanki birileri arkadan seni ayrı ayrı yönetiyor gibi.”

“Çünkü savaş alanında bedenin her parçası ayrı farkındalık taşır.”

Subutai, Fırtık’ın kuyruğuna baktı. Kuyruk, gerçekten de kendisine ait küçük bir hayatı varmış gibi bir sağa bir sola gidiyordu.

“Özellikle kuyruğun çok farkında görünüyor.”

Fırtık kılıçlarından birini yarım çekti. “Kuyruğumun farkındalığı senin bütün taktik aklından daha temizdir.”

Cin Cüce yerdeki lokumların yanında bağdaş kurmuş, bu tartışmayı fazlasıyla keyifle izliyordu. Zinciri hâlâ Ro’lanthus’un ayağına bağlıydı; halkalar taş zeminde hafifçe tıkırdıyor, her hareketinde küçük bir hatırlatma gibi ses çıkarıyordu. “Kedinin kuyruğu benden akıllı olabilir,” dedi. “Bu beni şaşırtmadı.”

Fırtık ona döndü. “Sen konuşma. Senin boyun kadar gölgem var.”

“Gölgene de selamlarımı ilet, belki daha düzgün küfürleşiriz.”

Ro’lanthus fülüdü iki eliyle tutuyor, gözleri yerdeki renkli lokumlarla Cin Cüce arasında gidip geliyordu. Hâlâ biraz önce çaldığı ezginin etkisindeydi; daha doğrusu, ezginin nasıl olup da bir anda ZORT sesine ve ardından lokum yağmuruna dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu. Kitaba dönmeden, görüyü zorlamadan, yalnızca elindeki nesneyi anlayarak işe yarayabileceğini fark etmek, yüzüne çok küçük ama sağlam bir dikkat vermişti. Maer ise kapı hattına doğru dönmüş, rızanın ve zilin az önceki yakınlığını hâlâ bedeninde taşıyordu.

Subutai’nin bakışları sonunda yerdeki lokumlara kaydı.

Lokumlar renk renk duruyordu. Bir kısmı masanın ayağında, bir kısmı şömine taşlarının önünde, birkaçı Fırtık’ın patilerinin yakınında, biri de Subutai’nin ayakkabısının ucuna değecek kadar yakındı. Pudralı yüzeyleriyle masum görünüyorlardı. Bir lokumun masum görünmesi için yaratılmış olması gerekirdi zaten. Sorun, Bir Varmış Bir Yok Olmuş’ta masum görünen şeylerin çoğu zaman insanı öldürmemesi ama keşke öldürseydi dedirtmesiydi.

Subutai sarı lokumu fark etti.

Rengi hoştu. Fazla parlak değildi. Kırmızı olan gibi saldırgan, yeşil olan gibi şüpheli, mavi olan gibi sulu görünmüyordu. Sarı olan, sanki tatlı bir şeyin tatlı kalabileceğine dair küçük bir umut taşıyordu.

Cin Cüce’nin gözleri büyüdü.

“Onu yeme,” demeye başladı.

Subutai çoktan ağzına atmıştı.

Cin Cüce cümleyi bitirdi. “...geri zekâlı cep boşaltanı.”

Subutai çiğnemeyi yavaşlattı.

Odada bir an herkes ona baktı.

Sarı lokumun tadı ilk anda güzeldi. Hatta şaşırtıcı derecede güzeldi. Limonla bal arasında bir yerde duran, sonradan hafif baharatlı bir sıcaklık bırakan, ağzın kenarlarında tatlı bir ferahlık taşıyan bir lezzeti vardı. Subutai bunu söylemeyi düşündü.

Sonra midesi fikrini değiştirdi.

Yüzü bir an bomboş kaldı.

Fırtık, savaşçı formunda bile bu yüzü tanıdı. “Subutai?”

Subutai’nin gözleri koridor tarafına kaydı.

Maer de o bakışı tanıdı. Bu bakış, bir insanın bütün hileli zekâsının, bütün savaş planlarının, bütün kahramanlık ihtimallerinin bir anda tek bir kapıya indirgenmesiydi.

Koridordaki korkunç tuvalet.

Subutai’nin yüzünde, bir düşman ordusuna karşı gülümseyebilecek bir adamın gerçek korkuyla karşılaşması belirdi.

“Ben,” dedi.

Sonra durdu.

“Ben birazdan dönerim.”

Fırtık’ın gözleri parladı. “Nereye?”

Subutai cevap vermedi.

Bu, cevaptı.

Adam bir eliyle karnını tuttu, diğer eliyle kılıcının düşmemesine dikkat etti ve koridora doğru yürümeye başladı. Yürüyüşü başta hızlıydı, sonra daha hızlı oldu, sonra savaşçı onurunu ve insan vakarını geride bırakıp tam anlamıyla kaçışa dönüştü. Koridordan girilen o tuvaletin kapısı, evin en güvensiz vaatlerinden biri gibi bekliyordu. Subutai’nin o kapıyla arasındaki mesele eskiydi; ama bunun nedenini kimseye açıklayacak zamanı, gururu ya da mide dayanıklılığı yoktu. Kapının önünde yarım nefes durdu; belli ki içeri girmemek için evrenle son bir pazarlık yapmayı düşündü. Sonra midesi pazarlığı bozdu.

Kapı kapandı.

Sessizlik oldu.

Sonra Fırtık kahkahayı patlattı.

Bu, savaşçı bir kedinin kahkahasıydı. Daha kalın çıkmaya çalışıyor, ama arada eski Fırtık’ın kedi hırıltısı sızıyordu. Kalkanı bir yana sarktı, kılıçlarından biri elinde sallandı.

“Şimdi aşağıdaki Bok’lar mahzen kapısını kırıp onun peşine düşerlerse hiç şaşırmayacağım!” dedi. “Hayatımda bundan daha adil bir intikam görmem.”

Maer, elindeki viski kadehine baktı. Bunu ne zaman hâlâ tuttuğunu kendisi de tam bilmiyordu.

Fırtık kadehi fark etti. “Maer, o elindeki viskiyi içmiyorsan bana ver!”

Maer, savaşçı formdaki kediye baktı.

Fırtık bir an düşündü. “Adam gibi bir bira bulunmaz mı buralarda?”

Ro’lanthus, belki de ilk kez, gerçekten gülecek gibi oldu. Ama Cin Cüce elini kaldırdı ve yerdeki lokumlara işaret ederek kendisini önemli bir bilgi verecek kişi konumuna yerleştirdi.

“Dinleyin bakalım, cahil lokum düşmanları,” dedi. “Bunlar sıradan tatlı değil. Her renk başka bir şey yapar. Bazısının etkisi anlık gelir, insan ne olduğunu anlayana kadar geçer. Bazısı kısa süre kalır ve başına ne geldiğini anlaman için yeterince zaman bırakır. Yani, eğer beynin varsa. Bu odadaki ortalamaya bakınca çok umutlu değilim.”

Fırtık kalkanını kaldırdı. “Kısa anlat.”

Cin Cüce ona parmağını salladı. “Sen kısa anlatılacak bir felaket değilsin, kedicik.”

“Ben şu an iki kılıç taşıyorum.”

“Ben de ölü ruhların kafasına vurabilen fülüdün önceki sahibiyim. Sıraya gir.”

Ro’lanthus hafifçe öksürdü. “Renkler?”

Cin Cüce memnuniyetsizce ona döndü. Ro’lanthus sorduğunda cevap vermeye daha istekli görünüyordu; bu da Maer’i hâlâ şaşırtıyordu.

“Mavi,” dedi Cin Cüce, yerdeki mavi lokumlardan birini göstererek, “seni su gibi yapar. Gerçekten. Akarsın, sızarsın, dökülürsün. Çok fazla yersen bir kovanın kişilik sahibi olma ihtimalini düşünmeye başlarsın.”

Maer istemsizce mavi lokumdan uzaklaştı.

“Kırmızı,” dedi Cin Cüce, “içine ateş bastırır. Ağzından mı çıkar, elinden mi çıkar, öfkenden mi çıkar, o senin ne kadar beceriksiz olduğuna bağlı. Savaşta işe yarar. Romantik akşam yemeğinde tavsiye etmem. Bir keresinde—”

“Geç,” dedi Ro’lanthus hemen.

“Yeşil,” diye devam etti Cin Cüce, “ağzını asitle doldurur. Kısa sürer ama etkili olur. Dişlerin varsa üzülürsün. Dişlerin yoksa yine de üzülürsün, çünkü ağzın vardır.”

Fırtık, yerdeki yeşil lokuma baktı. “Bunu saklayabiliriz.”

“İşte nihayet kediye benzemeyen bir düşünce,” dedi Cin Cüce.

Koridorun tuvalet tarafından bir kapı sesi geldi. Birkaç saniye sonra Subutai geri döndü. Yüzü normalden daha solgundu. Bir eliyle kemerini, diğer eliyle gururunu toparlamaya çalışıyordu. İkisinde de tam başarılı değildi.

“Sarı olan da mide bozuyor,” dedi.

Fırtık yine kahkahaya boğuldu.

Subutai onu görmezden geldi. Bu, kolay değildi; çünkü savaşçı kedi formunda gülen Fırtık fazlasıyla görmezden gelinemez bir manzaraydı. Yine de Subutai yere eğildi, birkaç lokumu dikkatle seçti ve cebine doldurmaya başladı.

Fırtık’ın kahkahası kesildi. “Hayır.”

Subutai sarı olanlardan almadı. Kırmızı, yeşil ve mavi olanlardan birkaç tane seçti. Bir de morumsu görünen, Cin Cüce’nin henüz açıklamadığı iki lokumu cebine attı.

“Daha bir şey demedim,” dedi.

“Cebine lokum koydun.”

“Savaş ekonomisi.”

“Senin ekonomin genelde başkasının felaketi oluyor.”

Subutai bir yeşil lokumu ışığa tuttu. “Ağza asit dolduran bir tatlıyı savaşta kullanmamak israf olur.”

Maer, “Kendin yeme yeter,” dedi.

Subutai’nin yüzü ciddileşti. “Ben artık lokumlara daha stratejik yaklaşacağım.”

Cin Cüce homurdandı. “Geç kaldın ama bu odada ilerleme sayılır.”

Ro’lanthus lokumlara fazla ilgi göstermiyordu. Gözleri fülütteydi. Fülüdün deliklerine, ağız kısmına, Cin Cüce’nin az önce müdahale ettiği noktaya bakıyordu. Sanki tatlıların değil, tonların nasıl böyle etkiler doğurduğunu anlamaya çalışıyordu. Kitaba dönmeden, görüyü zorlamadan, yalnızca elindeki nesneyi anlayarak işe yarayabileceğini fark etmek, yüzüne çok küçük ama sağlam bir dikkat vermişti.

“Senin yaptığın kontrol notasıydı,” dedi Ro’lanthus. “Tatlı sert bir tonu vardı, değil mi?”

Cin Cüce’nin yüzü değişti. İlk kez biri onun anlattığı şeyi doğru yerden yakalamış gibiydi. Küçük çenesini kaldırdı, başını sallamak üzereydi.

Ro’lanthus fülüdü dudaklarına götürdü.

“Dur, ben daha—” dedi Cin Cüce.

İlk nota çıktı.

Bu kez önceki gibi yumuşak ve annesinden kalma bir ezgi değildi. Daha kısa, daha dikkatli, daha ölçülüydü. Ro’lanthus, fülüdün içinde bir kapı aramıyor; bir çizgi çiziyordu. Nefesi sert değildi ama gevşek de değildi. Tatlı denebilecek bir yanı vardı; fakat o tatlılığın altında küçük bir emir saklıydı. Sanki bir köpeğe değil, bir anıya “buraya gel” diyordu. Sanki eski bir sandığın kapağını kırmadan, yalnızca kilidine dokunuyordu.

Cin Cüce ağzı açık kaldı.

“Doğal,” dedi. Sonra kendine kızdı. “Yani rahatsız edici derecede doğal. Normalde böyle olmaz. Normalde biri önce üç kez tükürür, iki kez yanlış deliğe üfler, bir kez de kendi dilini ısırır. Sen ne biçim uzun kulaklı bela karışımısın?”

Ro’lanthus çalmayı kesmedi.

Ton, yemek odasının zemininden geçti. Lokumların arasından, şömine taşlarının önünden, mahzen kapağının çizgilerinden ve evin içindeki eski boşluklardan süzüldü. Maer, bu seste bir kontrol değil, bir çağrı hissetti. Keskin değildi. Zorlamıyordu. Yine de bir şeylere “uyan” diyordu.

Tam o anda Pinina’nın rızası, evin daha yukarılarından süzülüp geçti.

“Sizi içeriye davet ediyorum.”

Maer’in nefesi kesildi.

Zil yoktu.

Henüz yoktu.

Ama rıza, Roland’ın notasının içinden geçerken daha ince bir çizgi bıraktı. Temiz bir sesle kirli bir davet aynı odada karşılaşmış gibiydi. Maer’in içi bulandı. Bu evde seslerin yalnız duyulmadığını, bazen birbirlerine dokunduğunu hissetti.

Ro’lanthus notayı sürdürdü.

Cin Cüce, hayranlıkla fısıldadı. “Evet. İşte bu. Kontrol notası.”

________________________________________

Khalid’in kaba sesi, bozkır rüzgârına çöldekinden daha doğal karıştı.

Kapı bu kez geniş otların sallandığı bir alana açılmıştı. Sıcak Ölüm Çölü’nün kumlu öfkesi geride kalmış; yerine serin, keskin, ot ve toprak kokan bir gece gelmişti. Uzakta gökyüzü daha büyüktü. Bozkırın ufku, insanın hem kaybolabileceği hem de kendini bulabileceği kadar genişti. Khalid ağıtı burada söylemeye başladığında, şarkı artık bir araç gibi değil, ait olduğu yere dönmüş eski bir yara gibi duyuldu.

Talon kapının yanında duruyordu.

Runik yaralı kaburgasına rağmen zamanlamayı sayıyordu. Davor hâlâ sessizdi; Runik’e olan öfkesi sönmemişti ama şimdilik görev, öfkenin önünde duruyordu. Rhurmok başlığının altında, olması gerekenden daha sakin görünüyordu. Yeşil cübbesinin kenarları bozkır rüzgârında ağır ağır oynuyordu.

Ağıt ilerledi.

Bir kadın sevdiğine seslendi.

Dönmeyen bir adamın izleri rüzgârda arandı.

Khalid’in sesi, her nakarat yaklaşımında daha ağırlaştı. Nohmaran’ın ayakta kaldığı o son an, Henna’nın çığlığı, çocuğun sessizliği, Davor’un yarım kalan dövüşü, Runik’in kirlettiği hamle… Hepsi sesin içinde istemeden yer buldu.

Kapı yeniden döndü.

Bu döngü artık rastgele değildi.

Talon bunu hissetti.

Ağıtın nakaratı bozkırda tamamlanırken eşik titredi ve manzara, Diş Dağları’nın rüzgârına doğru kaydı.

Henna hâlâ oradaydı.

Nohmaran’ın cansız bedenini kollarında tutuyordu. Bebeğini göğsüne bastırmıştı; küçük beden, annesinin hıçkırıklarının arasında ürkmüş ve sessizleşmişti. Henna’nın saçları rüzgârla yüzüne yapışmış, gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Kapı yeniden açıldığında önce anlamadı. Sonra onları gördü.

Talon’u.

Runik’i.

Khalid’i.

Davor’u.

Rhurmok’u.

Lanet herifleri.

Henna’nın bakışı, kollarındaki kocasının solgun yüzünden kapının önündeki adamlara çıktı.

“Neden?” diye sordu.

Tek kelimeydi.

Ama Diş Dağları’nın rüzgârı bile o kelimenin etrafından dolaşmak zorunda kaldı.

Runik enerjileri toplamaya başladı. Henna bunu gördü. Mor cübbenin hareketi, parmakların gerilmesi, havanın kenarında beliren titreşimler… Kadın artık hiçbir şeyi anlamasa bile tehlikeyi tanıyordu. Bebeğini daha sıkı tuttu ve sırtını onlara döndü. Nohmaran’ın bedeni hâlâ kollarındaydı; ama artık kendi bedenini bebeğiyle düşman arasına koyuyordu.

Rhurmok’un beklediği an buydu.

Ölüm büyücüsü elini havaya kaldırdı.

Yeşil enerji, havada bir ışık gibi parlamadı. Daha çok görünmeyen bir yaranın kenarlarından sızan ince, hasta bir parıltı gibi belirdi. Yaşamın yeşili değildi bu. Yeni yaprakların, yağmur sonrası otların ya da şifanın yeşili değildi. Ölümden geriye kalan kas hafızasının, bedende sönmemiş son sıcaklığın, kesilmiş nefesin boşluğunda kalan titremenin yeşiliydi. Rhurmok o kırıntıları toplarken enerji ona şefkat değil, boşluk hissi verdi; çünkü bu büyü bir bedene can vermiyor, yalnızca ölüme rağmen hareket etmesini emrediyordu. Parmaklarından çıkan ince ağ, Nohmaran’ın cansız bedeninin etrafında örülmeye başladı.

Henna önce ne olduğunu anlamadı.

Sonra Nohmaran’ın eli oynadı.

Kadın dondu.

Bebek ağlamaya başladı.

Nohmaran’ın parmakları, kendisine ait olmayan bir emirle kasıldı. Omzu sarsıldı. Başı, Henna’nın kolunda ağır ve ölü olması gerekirken yana döndü. Dizleri taşın üzerinde süründü. Rhurmok’un yeşil ağı, bedeni bir kukla gibi çekmedi; daha kötü bir şey yaptı. Bedene, kendi öldüğünü unutturuyormuş gibi davrandı.

Henna çığlık attı.

“Nohmaran!”

Ama Nohmaran orada değildi.

Yalnız bedeni vardı.

Talon’un sesi sert geldi. “Hadi! Sözler bitiyor!”

Khalid’in ağıtında nakaratın sonu yaklaşmıştı. Runik düğmeye doğru döndü. Davor kapı hattını tuttu. Rhurmok elini indirmedi; yeşil ağ Nohmaran’ın bedenini tamamen sardı.

Henna, kocasının cansız bedeninin kollarından sıyrılıp ayağa kalkışını izledi.

Bu, ölümden dönüş değildi.

Bu, ölümün bile çalınmasıydı.

Kapı kapanmaya başladı.

Henna bebeğini göğsüne bastırdı. “Hayır,” dedi. Sesi rüzgârın içinde kırıldı. “Hayır, onu bırakın!”

Kapı kapandı.

Bir an sonra Diş Dağları’nda yalnız rüzgâr kaldı.

Henna yavaşça arkasını döndü.

Kimse yoktu.

Talon yoktu. Runik yoktu. Khalid yoktu. Davor yoktu. Rhurmok yoktu.

Nohmaran’ın bedeni de yoktu.

Henna’nın kolları boştu.

Bebeği ağlıyordu.

Kadın, kollarındaki boşluğa baktı. Kocasının adını söylemeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Sonra dizlerinin üstüne çöktü ve bebeğini öyle sıkı tuttu ki, küçük bedenin ağlaması bir an kesildi. Diş Dağları’nın rüzgârı, kapının kapandığı yerde dönüp durdu.

Bu kez bekleyecek bir kapı bile kalmamıştı.

________________________________________

Mahzen kapağı, evin içinde kırılırcasına sarsıldı.

Subutai’nin başı bir anda o tarafa döndü.

Ro’lanthus kontrol notasını sürdürüyordu. Gözleri kapalı değildi; ama bakışı fülüdün çok daha ötesindeydi. Cin Cüce zincirin ucunda, şaşkınlıkla mahzen kapağına baktı. Maer’in eli fülüt ve kapı arasında kararsız kaldı. Fırtık savaşçı formunda kalkanını kaldırdı.

Kapak bir kez daha sarsıldı.

Bu kez gerçekten kırılacak sandılar.

Subutai’nin yüzündeki ifade değişti. “Hayır,” dedi. “Hayır, hayır, hayır…”

Fırtık, biraz önce kahkahalarla söylediği şeyin gerçek olma ihtimalini fark etti. Kalkanı önündeydi, iki kılıcı yanındaydı, savaşçı formundaydı, bütün odanın çıkışlarını ve taktik açılarını tartabilen o keskin bakış hâlâ gözlerinde duruyordu.

Sonra mahzen kapağı patlar gibi açıldı.

İki Bok dışarı çıktı.

Çıkmak kelimesi yetersizdi. Onlar daha çok mahzenin ağzından kendilerini fırlatmış, kokuyu öncü kuvvet olarak göndermiş, biçimlerini de sonradan toplamaya karar vermiş gibiydiler. Biri daha koyu, daha iri ve daha kararsız şekilliydi. Diğeri hızlıydı; zemine yayılıp yeniden toparlanan, kenarları titreyen iğrenç bir canlılık taşıyordu. Kokuları yemek odasındaki viskiyi, lokumları, mahzen tozunu ve Cin Cüce’nin bütün hakaretlerini aynı anda boğdu.

Fırtık’ın savaşçı ruhu, kokuyla birlikte çok kısa süreliğine bedeninden ayrılmış olabilir.

Kedi çığlık attı.

Ve doğrudan Subutai’nin kucağına sıçradı.

Subutai bir anda iki kılıçlı, kalkanlı, zırhlı bir savaşçı kediyi kollarında buldu. Dengesi bozuldu, geriye yarım adım attı, cebindeki lokumlar şıkırdadı.

“Fırtık!”

Fırtık, Subutai’nin göğsüne tırmanmıştı. “Bırak beni Bok çekici!” diye bağırdı ve aynı anda ondan uzaklaşmaya çalıştı.

“Sen zıpladın!”

“Refleks!”

“Ben mi tuttum?”

“Sen oradaydın!”

“Bu suç mu?”

“Boklar varken her şey suç olabilir!”

Maer, o karmaşanın ortasında Bokların doğrudan saldırmadığını hemen değil, birkaç kalp atımı sonra fark etti. İlk anda yalnız koku, panik ve Fırtık’ın Subutai’nin kucağından kurtulmaya çalışırken çıkardığı zırhlı kedi sesleri vardı.

Sonra biçimlerinin sabitlenmeye çalıştığını gördü.

İkisi de mahzen kapağının önünde durdu. Daha doğrusu durmaya çalıştı. Biçimleri hâlâ hafifçe dalgalanıyor, kokuları bütün odaya yayılıyor, ama yönleri Ro’lanthus’a dönük kalıyordu. Ro’lanthus’un fülüdünden çıkan kontrol notası, onları bir yere çağırmıştı. Saldırmak için değil. Henüz değil.

Cin Cüce’nin gözleri büyüdü. “Aha,” dedi. “Kontrol notası gerçekten tuttu.”

Ro’lanthus çalmayı kesti.

Boklar kıpırdadı ama dağılmadı.

Subutai kucağındaki Fırtık’ı sonunda yere indirmeyi başardı. Fırtık hemen iki adım uzaklaştı, kalkanını yeniden kaldırdı ve hiçbir şey olmamış gibi çok ciddi bir savaşçı duruşu aldı.

“Bunu kimse görmedi,” dedi.

Cin Cüce el kaldırdı. “Ben gördüm.”

“Sen zaten boyun yüzünden zemine yakınsın. Görmen sayılmaz.”

Subutai cevap verecekti.

Ama Maer’in yüzü bir anda bembeyaz oldu.

Rıza geldi.

“Sizi içeriye davet ediyorum.”

Aynı anda, holün derinliklerinden evin zili çaldı.

Bu kez arada bir nefes bile yoktu.

Sesler çakıştı.

Rıza kapıya ulaştı.

Zil onu karşıladı.

Maer’in kalbi göğsüne sertçe vurdu. Bütün ev, sanki yıllardır yanlış duyduğu bir kelimeyi sonunda doğru hecede yakalamış gibi titredi.

“Rızaya ulaştılar!” dedi Maer. Sesi dehşet içinde kırıldı. “Kapı açılıyor!”

Subutai, Fırtık’ı tamamen üzerinden attı sayılır. Koridor girişine koştu. Yerdeki uzun halı, 35. bölümde sökülüp serbest bırakıldığı yerde bekliyordu. Subutai iki ucunu kavradı, dizlerini kırdı ve bütün ağırlığını geriye almaya hazırlandı.

Hol tarafında kapının kilidi, içeriden duyulamayacak kadar ince ama herkesin hissedebileceği kadar kesin bir sesle çözüldü.

Fırtık kalkanını kaldırdı.

Ro’lanthus fülüdü yeniden dudaklarına götürdü.

Cin Cüce zincirin ucunda sırıttı.

İki Bok mahzen kapağının önünde dalgalandı.

Subutai halıyı avuçlarında sıkarken dişlerini gösterdi. “Gelsinler bakalım,” dedi.

BÖLÜM NOTU

35. Bölüm burada bitti.

Bu bölümde artık o “kapı açılacak mı?” bekleyişinden biraz çıkıp, “açılırsa neyi içeri alacağız?” sorusuna yaklaştık. Büyük Ev’in içinde herkes bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor; kimi aklıyla, kimi inadıyla, kimi de Meleran’a yakışır biçimde biraz fazla saçma bir umutla.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim.
Bölümle ilgili düşüncelerinizi gerçekten merak ediyorum.

- M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.