34. Bölüm — En Güçlü Tonlardan Biri

Catterian’ın iki kılıcı, Sıcak Ölüm Çölü’nün kumlu perdesi içinden aynı anda parladı.
Biri Davor’un omzuna doğru iniyor, diğeri boğaz hattını yokluyordu. İki saldırı da aynı nefeste gelmişti ama aynı amacı taşımıyordu. Omza inen kılıç gerçek darbeydi; boğaza gelen ise bir korku çizgisiydi. Davor bunu son anda okudu. Boynunu geriye çekse omzu açılacaktı. Omzunu korusa boğazı kesilecekti. Bu yüzden ikisini de tam yapmadı.
Ağırlığını aşağı indirdi.
İri bedeni kumun üstünde bir kule gibi duruyordu ama o kulenin temeli bir anda yer değiştirdi. Sağ ayağını yarım adım geriye çekti, sol omzunu kılıcın altına soktu ve boğazına gelen hamleyi bileğinin ters yüzüyle dışarı itti. Çelik, kolundaki koruyucu kayışın üstünden sıyrıldı. Deriye değmedi ama sıcak metal kokusu kumla birlikte burnuna doldu.
Catterian hiç durmadı.
Kadın, darbelerinin boşa çıkmasına sinirlenmek yerine, Davor’un açtığı boşluğu kullandı. Kılıçlarından biri dışarı itilmişti ama diğeri hâlâ içerideydi. Belini döndürdü, kuyruğu kumun üstünde sert bir yay çizdi ve omza inen kılıcı bir anda aşağı çevirdi. Darbe kaburga altına doğru yükseldi.
Davor bunu beklemiyordu.
Kılıç zırhının kenarını çizdi ve derinin altında sıcak, ince bir acı bıraktı. Derin değildi. Onu durdurmazdı. Ama Catterian’ın artık yalnızca hızlı olmadığını, önceki karşılaşmadan öğrendiğini gösteriyordu.
Davor’un gözleri daraldı.
Catterian geri çekilmedi. Kumun üzerinde iki kısa adım attı, sonra bir anda sağa değil sola aktı. Fırtına onun etrafında dönüyor, tüylerini ve pelerin gibi savrulan ince kumaş parçalarını kumla boyuyordu. Çift kılıç, bu kez farklı zamanlarda değil, birbirine ters iki ritimle geldi. Davor’un ağır bedenini yavaş yavaş açmak istiyordu. Bir kılıç onu aşağı baktırıyor, diğeri yukarıdaki boşluğu arıyordu. Bir kılıç savunmasını ölçüyor, diğeri sabrını test ediyordu.
Davor sabırlıydı.
Ağır dövüş sanatı böyle çalışırdı. Rakibin hızına yetişmeye çalışmazdı; hızın gidebileceği yerleri daraltırdı. Davor geri çekilmedi. Eşiği arkasında tuttu. Catterian’ın kapıya yönelmesine izin vermedi. Her adımı, kadının hareket alanını biraz daha eğdi. Omzuyla alan kapattı, dizleriyle kumun kaymasını dengeledi, kısa ve sert el darbeleriyle kılıçların açılarını bozdu.
Khalid ağıtın son dizesini yarım bıraktı.
Gözleri Catterian’daydı.
“Bu çekik gözlü neden inatla burada bekliyor?” dedi. Sesi kumun uğultusuna rağmen duyuldu. “Her seferinde aynı kapıdan çıkıyoruz, her seferinde saldırıyor.”
Talon, dövüşten çok kapının çevresindeki görünmez ritme bakıyordu. “Bilmiyorum.”
Khalid ona döndü. “Merak etmiyor musun?”
“Bize engel olduğu kadarını merak ediyorum.”
Rhurmok başlığının altından kuru bir sesle, “Belki burada yaşıyordur,” dedi. “İnsanlar genellikle evlerine girenleri sevmez.”
Runik, kaburgasının altını tutarak hırladı. “Bu kum cehennemi onun evi ise zevki de kendisi kadar sorunlu.”
Khalid cevap vermedi. Catterian’ın gözlerindeki öfkeye bakıyordu. Bu öfke, yalnızca savaşçı gururu değildi. Davor’un önünü kestiği her hamlede, kadın kapıya değil, çölün arkasına, fırtınanın daha koyu döndüğü yerlere bakıyordu. Sanki orada koruduğu bir şey vardı. Ya da onları oradan uzak tutmaya çalışıyordu.
Tam o sırada fırtınanın içinden çok yüksek bir Vırrak sesi yükseldi.
Ses, kumun uğultusunu yardı.
Ne bir at kişnemesi gibiydi, ne bir kuş çığlığı, ne de bildikleri herhangi bir yaratığın sesi. Daha iri, daha ıslak, daha derinden gelen bir şeydi. Kumların arkasında, gözün seçemeyeceği kadar yoğun dönen sarı perdenin ardında bir şey bağırmıştı. Sesin titreşimi eşiğe kadar geldi, kapının ahşabında küçük bir ürperti yarattı.
Catterian’ın kulakları dikildi.
Gözleri bir an fırtınanın içindeki o tarafa kaydı.
Davor bunu kaçırmadı.
Bunda onursuzluk yoktu. Savaş, rakibin nefesindeki eksikliği görüp oraya basmaktı. Catterian’ın sağ kılıcı hâlâ boğaz hattındaydı ama dikkati artık o kılıcın ucunda değildi. Davor sol kolunu içeri soktu, kılıcın yönünü bilek üstünden bozdu, omzunu kadının alanına gömdü. Catterian geri sıçramak istedi ama Davor’un dizi onun ağırlık merkezine çoktan girmişti.
Çarpıştılar.
Davor’un omzu, Catterian’ı yana itti. Kadın kumun üstünde kaydı ama düşmedi. Kuyruğu dengesini topladı. İkinci kılıçla Davor’un kaburga hattına saldırdı. Davor darbeyi tamamen durduramadı; kılıç zırhın altına yakın bir yerden çizdi. Buna rağmen öne yürüdü. Bir nefes. İki nefes. Üç nefes boyunca kadının alanını ezdi.
Catterian’ın yüzünde ilk kez saf öfke değil, telaş belirdi.
Vırrak sesi yine geldi.
Daha uzaktan.
Daha kalın.
Daha acil.
Davor o telaşı ikinci kez kullanmak üzereydi ki kadın dişlerini gösterdi ve bütün bedenini bir yay gibi gerdi. Bu kez kaçmadı. İki kılıcı da geriye aldı. Davor’un üstüne değil, altına girecek bir hamle hazırladı.
Kum fırtınası ikisinin etrafında dönerken, Khalid’in boğazında ağıtın devamı hâlâ asılı duruyordu.
________________________________________
Fırtık, mahzen merdivenlerinin başına geldiğinde durdu.
Subutai onu birkaç basamak yukarıdan fark etti. Adamın omzunda hâlâ örümcek ağı parçaları vardı. Saçlarının arasında gri iplikler tutunmuş, çenesinin kenarında inatçı bir toz çizgisi kalmıştı. Ama o bunların hiçbirini umursamıyordu. Aklı hâlâ aşağıdaydı. Türki’nin aynanın karşısındaki duruşu, kazanın sıcaklığı, ilk düşmanın geliş açısı, aynanın o düşmanı ne kadar doğru yakalayabileceği, kapıdan girenin başka biri çıkması halinde ne yapacakları… Bütün bunlar zihninde birbirine çarpıyordu.
Fırtık ise çok daha pratik bir şeyle ilgileniyordu.
Küçük bir şişeyi dişleriyle çantasından çekti.
Subutai durdu. “O ne?”
Fırtık şişeyi taş basamakların üstünde bir zafer ganimeti gibi tuttu. Küçük cam kabın içinde duran sıvı, mahzen ışığında karar vermekte zorlanan bir renk taşıyordu. Bir an sarımsı, bir an morumsu, bir an da yalnızca kötü fikir gibi görünüyordu.
“Bana güven.”
“Bu cevap beni neden rahatlatmıyor?”
“Çünkü zekisin.”
“Bunu benden çaldın.”
“Sen de benden yeterince şey çaldın.”
Fırtık şişenin tıpasını pençesiyle zorladı. Tıpa bir an direndi, sonra küçük bir pop sesiyle çıktı. Keskin, tatlımsı, aynı anda hem ferah hem de tehlikeli bir koku merdiven boşluğuna yayıldı. Fırtık burnunu buruşturdu ama şişeyi bırakmadı. Sıvıyı taş basamakların birkaçına, özellikle dönüş noktasına doğru dikkatle döktü. İksir merdivenin yüzeyinde ince, parlak bir tabaka halinde yayıldı. Rengi tam seçilmiyordu; bazen mor, bazen sarı, bazen de su gibi renksiz görünüyordu.
“Bu onları bir süre yavaşlatır,” dedi Fırtık.
Subutai aşağı baktı. “Birbirlerine mi âşık edecek?”
Fırtık başını kaldırdı. “Umarım merdivene âşık eder de basamaktan ayrılamazlar.”
Subutai gülümsedi ama gözleri ciddiydi. “Birden fazla kişi aşağı inerse sorun olur.”
“Türki için mi endişelendin?”
“Hayır,” dedi Subutai hemen.
Fırtık ona baktı.
Subutai iç çekti. “Evet.”
Bu kadar dürüst söylemesi Fırtık’ı bir an susturdu. Subutai merdiven boşluğuna, iksirin parladığı basamaklara baktı. “Bir tanesini karşılar. Kazanın yanında, kendi alanında, hazırlıklı. Bir tanesini alır. Belki Davor bile olsa… zorlanır ama alır. Ama iki kişi olursa, bu plan değil, dostunu kasaba göndermek olur.”
Fırtık’ın sesi biraz yumuşadı. “O yüzden sadece bir tane.”
“Sadece bir tane.”
“Peki ya ilk giren yanlış kişiyse?”
Subutai’nin bakışı sertleşti. “O zaman yanlış kişiyi doğru yerde öldürmeye çalışırız.”
Fırtık şişenin boşalan ağzını kokladı, hemen pişman oldu ve hapşırmamak için yüzünü buruşturdu. “Bu konuşma bana umut vermedi.”
“Umut pahalıdır.”
“Neindarin’de mi?”
“Her yerde.”
Fırtık şişeyi yerine tıktı. “Ben yine de merdivenleri kayganlaştırdım. Bu da bir şey.”
Subutai başını salladı. “Bu çok şey olabilir.”
Beraber yukarı çıktılar. Arkalarında mahzen merdivenleri, kazanın sıcaklığına, aynanın karşısında bekleyen Türki’ye ve taş basamaklarda parlayan ince iksir tabakasına kaldı.
________________________________________
Maer, Ro’lanthus’un sakinliğinin kendisine de bulaştığını hissetti.
Bu tuhaf bir sakinlikti. Rahatlık değildi. Korkunun geçmesi değildi. Daha çok korkunun üstüne düzgünce örtülmüş bir battaniye gibiydi; altında ne olduğunu biliyordun ama en azından bir süre ona doğrudan bakmak zorunda kalmıyordun.
Cin Cüce, Ro’lanthus’un ayağına dolanmış zincirin ucunda, sanki bu durum onun fikriymiş ve herkesin buna minnettar olması gerekiyormuş gibi oturuyordu. Bacaklarını uzatmış, kollarını bağlamış, yüzünde kaba bir memnuniyetsizlik taşıyordu. Memnuniyetsizlik bu varlığın doğal yüz ifadesi sayılabilirdi. Yine de az önceki köpüren delilik çekilmişti. Gözleri hâlâ açgözlüydü, hâlâ rahatsız ediciydi, hâlâ bir şey çalmak için uygun an kollayan bir sokak kedisinin gözlerine benziyordu; ama dağılmıyordu.
Ro’lanthus onu izliyordu.
Kaçmadan.
Maer belindeki fülüdü çıkardı.
Cin Cüce’nin gözleri bir anda parladı.
“Ah!” dedi. “Sonunda aklın başına geldi. Ver bakayım onu bana. Şöyle sevgiyle, saygıyla, mümkünse yanında birkaç parıltılı şeyle birlikte.”
Maer fülüdü ona doğru uzatır gibi yaptı.
Cin Cüce neredeyse yerinden sıçradı.
Maer fülüdü geri çekti. “Sana değil.”
Cin Cüce’nin yüzü düştü. “Bu duygusal işkenceye girer.”
“Roland’a.”
Ro’lanthus’un kaşları hafifçe kalktı. “Bana mı?”
Maer fülüdü ona uzattı. “Ölü ruhların kafalarını kırabilen bir silah.” Bunu söylerken sesinde istemeden gurur belirdi. Sonra o gururun altına küçük bir utanç karıştı. “Ama ben çalamıyorum.”
Cin Cüce iki eliyle başını tuttu. Sonra kafasının daha önce darbe aldığı yerini ovaladı. “Acımıştı!”
“İyi,” dedi Maer.
“İyi mi? Şu hüzünlü suratla sadistlik yapma. Kötü yakışıyor.”
Ro’lanthus fülüdü aldı. İnce nesneyi avuçlarında çevirdi. “Bunu nasıl kullanacağımı bilmiyorum.”
“İşte sorun bu!” dedi Cin Cüce hemen. “O kullanmayı bilmez ki!”
Maer ona baktı. “Öğretmek için sadece birkaç dakikan var.”
Cin Cüce’nin ağzı açıldı. Bir itiraz, bir küfür, bir bel altı benzetme ve muhtemelen kimsenin duymak istemeyeceği üç ayrı öneri aynı anda çıkmaya çalıştı. Sonunda hepsi birbirine takıldı.
“Birkaç dakika mı?” dedi. “Bu bir sanat! Bu bir incelik! Bu aleti öyle tutup üfleyemezsin. Yani tutarsın, üflersin ama sonra ortaya çıkan şey ya utanç olur ya lokum ya da birinin ölü büyükannesinin kafasında zil çalar.”
Maer blink etti. “Lokum mu?”
Cin Cüce öksürdü. “Detaylara takılma.”
Ro’lanthus, anlatılanları ciddiye alıyordu. Bu bile başlı başına şaşırtıcıydı. “Daha önce hiç müzik çalmadın mı?” diye sordu Cin Cüce.
Ro’lanthus’un yüzü yumuşadı. “Annem biraz öğretmişti.”
Bu cümle odada beklenenden daha ağır durdu. Maer, elfın sesindeki uzaklığı hissetti. Kayıp değildi yalnızca. Uzak bir odada bırakılmış, kapısı kapatılmış ama hâlâ ışığı sızan bir hatıraydı.
Ro’lanthus fülüdü dudaklarına götürdü.
İlk nota çok yumuşaktı.
Öyle yumuşaktı ki, yemek odasının gerginliği ona yer açmak zorunda kaldı. Sonra ikinci nota geldi. Üçüncü. Ezgi, büyük ya da gösterişli değildi. Bir annenin çocuğuna öğreteceği kadar sadeydi; ama sadelik bazen insanın savunmasız yerine dokunurdu. Melodi, yemek odasının eski masasına, şömine taşlarına, boş kadehlere ve Maer’in göğsündeki gergin düğüme değdi. Bir an için evdeki bütün tuhaflıklar geri çekilmedi ama sesin etrafında daha anlaşılır hale geldi.
Mahzen kapağı açıldı.
Subutai ve Fırtık yukarı çıkıyordu.
İkisi de oldukları yerde kaldı.
Subutai’nin bir eli hâlâ kapağın kenarındaydı. Fırtık’ın burnunda örümcek ağı kalıntısı, patilerinde iksir kokusu vardı. Kedi ağzını açmıştı ama konuşmuyordu. Bu, olayın ne kadar olağanüstü olduğunu gösteren en kesin kanıttı.
Cin Cüce, Ro’lanthus’a hayranlıkla baktı.
“En güçlü tonlardan birisi,” dedi fısıltıyla.
Sonra dayanamadı.
Kısa kollarını uzatıp fülüdün ağzına müdahale etti.
Güzel ezgi bir anda boğuldu.
Ve fülütten derin, saygısız, bütün o duygusal inceliği tek hamlede yerle bir eden bir ZORT sesi çıktı.
Ro’lanthus gözlerini büyüttü. Çalmayı kesmek istedi ama nefesi, fülüdün içine girmiş olan büyüyle birlikte bir an kendi yolunu bulmaya devam etti. Sonra fülüdün ağzından rengârenk lokumlar fışkırdı.
Pembe, sarı, yeşil, mor, beyaz pudralı, parlak, yumuşak lokumlar yemek odasının zeminine saçılmaya başladı. Bazıları masanın ayağına çarptı, bazıları şömine önünde yuvarlandı, biri Fırtık’ın tam önüne düştü.
Fırtık yavaşça lokuma baktı.
Sonra Ro’lanthus’a.
Sonra Cin Cüce’ye.
“Ben bu evde tatlı görünen hiçbir şeye güvenmiyorum,” dedi.
Subutai, yerdeki lokumlardan birine baktı. “Ama savaş öncesi enerji verir.”
Fırtık başını ona çevirdi. “Bir tane bile yersen seni mahzene ben iterim.”
Cin Cüce ellerini beline koydu. “Cahil sürüsü. Bu önemli bir özellik.”
Maer tam cevap verecekti ki Pinina’nın rızası içinden geçti.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Ezginin bıraktığı yumuşaklık, o cümleyle kirli bir yerinden yırtıldı. Maer’in göğsü daraldı. Zil yoktu. Yalnız rıza vardı. Uzaktan, hâlâ doğru kapıyı arayan, hâlâ şarkının içinde yerini bulmaya çalışan rıza.
Ro’lanthus fülüdü indirdi. “Maer?”
Maer başını salladı. “Yine.”
Subutai’nin yüzündeki alay silindi. “Zil?”
“Yok.”
Cin Cüce, yerdeki lokumlardan birini alıp kokladı. “Demek dışarıdaki ahmaklar hâlâ doğru deliği bulamadı.”
Ro’lanthus ona sert baktı.
Cin Cüce lokumu geri bıraktı. “Ne? Mecazi söyledim. Çoğunlukla.”
________________________________________
Catterian, Davor’un baskısından ani bir dönüşle çıktı.
Kumun üstünde dizinin birini yere neredeyse değdirerek kaydı, Davor’un omuz darbesinden sıyrıldı ve iki kılıcını ters tutuşa çevirdi. Yüzünde artık yalnız savaşçı dikkati yoktu. Vırrak sesinin geldiği yöne duyduğu endişe, öfkeye dönüşmüştü. O öfke, Sıcak Ölüm Çölü’nün rüzgârıyla aynı renkti.
“Hangi hakla çölümü yabancı yaratıklarla kirletmeye cüret edersiniz!” diye bağırdı.
Khalid’in sorusunun cevabı, kumun içinde kılıç gibi parladı.
Talon’un yüzünde kısa bir anlam belirdi. “Çölünü,” diye mırıldandı.
Rhurmok, “Demiştim,” dedi. “İnsanlar evlerine girenleri sevmez.”
Runik dişlerini sıktı. “Bu durumda kedinin ev zevki hâlâ berbat.”
Catterian yeniden saldırdı.
Bu kez kapıya değil, Davor’un kendisine saldırıyordu. Onu eşiğin önünden söküp atmak, çölünden uzaklaştırmak, arkasındaki fırtınaya, Vırrak sesinin geldiği yere ulaşmalarını engellemek istiyordu. İlk kılıç Davor’un dizine geldi. Davor bacağını geri çekmedi; dizini hafifçe döndürdü ve darbenin düz kesmesini engelledi. İkinci kılıç omzuna yöneldi. Davor, kolunu kaldırıp deriye kesik almayı göze aldı; bunun karşılığında Catterian’ın bileğine yakın bir noktaya dirsek vurdu.
Kadın geri çekildi ama hemen döndü.
Kum fırtınası bir an aralarını kapattı. Davor onu göremedi. Sadece ayak sesini duydu. Hayır, ayak sesi değil; kumun üstünde ağırlığın yer değiştirmesi. Sağdan geliyordu. Davor sağa döndü.
Catterian soldan çıktı.
İki kılıç çapraz indi.
Davor bu kez darbenin birini aldı. Kılıç omzunun üstünden geçti, zırh kayışını kesti, deriyi sıyırdı. Davor buna karşılık kadının kaçış yoluna adım attı. Bedenini onun önüne koydu. Catterian ikinci kılıçla karnına çalıştı ama mesafe çok daralmıştı. Davor’un eli kadının ön koluna çarptı, kılıcın açısını bozdu.
Bu başa baştı.
Farklı türden iki savaşçının, birbirini tam yenemediği ama birbirine sürekli bedel ödettiği bir dövüştü. Catterian daha hızlıydı. Davor daha sağlamdı. Catterian çölü kullanıyordu. Davor eşiği. Catterian öfkeyle kesiyordu. Davor sabırla alan kapatıyordu.
Runik, bu başa başlığı sevmedi.
Yaralı kaburgasının altından her nefeste sızı yükseliyordu. Uzun bir büyü kuracak hali yoktu. Ama kısa bir müdahale için yeterince enerjisi vardı. Kapı eşiğinin çevresinde dolaşan mor kırıntıları gördü. Çölün sıcağı mavi tayfları zayıflatmıştı ama tamamen yok etmemişti; eşik, mekânlar arasındaki geçişten soğuk bir artık taşıyordu. Runik parmaklarını kıvırdı. Mor enerjinin itici sertliğini, mavi kırağının ani durdurucu hissine sardı.
Büyü uzun sürmedi.
Bir kırağı çivisi gibi doğdu.
Catterian, Davor’un omzundan sıyrılıp yeni bir açıya geçerken büyü arkasından geldi. Mor-mavi çizgi kumun içinden değil, havanın sertleşen bir noktasından fırladı ve kadının ayak bileğinin hemen üstüne çarptı. Kırağı eti dondurmadı ama hareketi sertleştirdi. Bir an. Yalnızca bir an. Catterian’ın adımı yarım kaldı.
Davor bunu gördü.
Gözlerinde öfke parladı.
Runik’e.
Ama savaş hâlâ sürüyordu.
Davor avantajı kullanmaktan çekinmedi. Omzunu düşürdü, bütün ağırlığını öne verdi ve Catterian’a çarptı. Kadın kılıçlarını savurdu ama dengesini tam bulamamıştı. Davor’un kısa, sert yumruğu kaburga hattına geldi. Ardından diz darbesi. Catterian geriye savruldu, kumun içine düştü ve yuvarlandı.
Davor onu öldürmedi.
Ama yere serdi.
Catterian dizlerinin üzerine kalkmaya çalışırken Runik elini indirdi. Davor ona döndü.
Bakışı, çölden daha sıcaktı.
Runik hemen konuştu. “Sadece bir dostuma yardım ettim. Böyle bir hakkım var.”
Davor’un çenesi kasıldı. “Ben yardım istemedim.”
“İstemene gerek yoktu.”
Davor bir adım attı.
Talon araya girdi. “Yeter.”
Khalid de hareket etti. Davor’un yanına geldi ama onu tutmadı. Tutmak, öfkesini küçümsemek olurdu. Bunun yerine yanında durdu. “Anlıyorum,” dedi.
Davor’un bakışı hâlâ Runik’teydi.
Khalid devam etti. “Güçlü bir rakiple yarım kalan dövüş, ağızda kum bırakır.”
Davor cevap vermedi.
“Daha güçlü bir kedi buluruz,” dedi Khalid. “Gerekirse Sıcak Ölüm Çölü’ne tekrar geliriz. Catterian diyarında kedi bitmez. Hele şu eve bir girelim.”
Rhurmok kuru bir sesle, “Bu konuşmayı diplomatik bulmadım,” dedi.
Khalid omuz silkti. “Ben diplomatik değilim.”
Talon kapıya döndü. “İçeri. Ritmi biliyoruz. Bozkıra döndüğümüzde ağıt başlayacak. Nakarat biter bitmez düğmeye basacağız.”
Runik, Davor’un bakışından kaçmadan başını salladı. “Bu kez kaçırmayız.”
Catterian kumun içinde doğrulurken onlara baktı. Gözlerinde yenilgi değil, ezberlenmiş bir söz vardı. Davor onu öldürmemişti; hatta tam anlamıyla yenmiş bile sayılmazdı. Dövüş, Runik’in araya soktuğu mor-mavi kırağıyla kirlenmiş, sonucu kumun içine itilmişti. Catterian bunu biliyordu. Davor da biliyordu. Bu yüzden ikisinin bakışları bir an daha birbirine çarptı.
Onlar kapıdan çekilirken Catterian’ın sesi fırtınanın içinde yeniden yükseldi:
“Çöl unutmaz!”
Kapı kapandı.
________________________________________
Fırtık hapşurdu.
Bu, sıradan bir hapşırık değildi.
Önce burnu seğirdi. Sonra bıyıkları titredi. Sonra bütün bedeni, mahzen tozu, örümcek ağı, iksir kokusu, lokum pudrası, fülüdün saçtığı tatlı büyü ve evin içinden geçip duran rıza kalıntıları aynı anda burnuna dolmuş gibi kasıldı.
“Ha…” dedi.
Subutai ona baktı. “Firo?”
“Ha…”
Maer’in gözleri büyüdü. “Uzaklaşın.”
“Şu an mı?” dedi Subutai.
“Evet.”
“Hapşırık için mi?”
Fırtık’ın üçüncü nefesi geldi.
“HAPŞU!”
Işık patlamadı.
Ama Fırtık değişti.
Önce sırtındaki tüylerin arasından ince bir çizgi parladı. Sonra küçük bedeni hafifçe uzadı. Patileri yere daha sağlam bastı. Gövdesi büyüdü ama kedi oluşunu kaybetmedi; tam tersine, kedi oluşu daha belirgin, daha keskin, daha savaşçı bir şeye dönüştü. Üzerinde, Subutai’nin kıyafetlerini hatırlatan ama ona ait olmayan tuhaf küçük parçalar belirdi: belinde dar bir kuşak, göğsünde hafif bir koruyucu, omuzlarında gülünç olması gereken ama hiç de gülünç görünmeyen küçük zırh çizgileri. Yanlarında iki küçük kılıç vardı. Bir de yuvarlak, dar bir kalkan.
Fırtık gözlerini açtı.
Bakışı değişmişti.
Her zamanki şikâyetçi, alaycı, kuşkucu Fırtık oradaydı; ama onun üstüne başka bir duruş gelmişti. Handa kadınlara caka atan, küçük bedenini olduğundan büyük gösteren, elindeki kılıç ve kalkanla dünyanın bütün belalarını kendi boyuna göre yeniden ölçen Savaşçı Kedi modeli. Kuyruğu daha dikti. Bıyıkları daha mağrur. Çenesi, bir kedinin çenesinden beklenmeyecek kadar kahramanca durmaya çalışıyordu. Bu formda Fırtık yalnızca silah taşımıyordu; silah taşıyan biri gibi düşünüyordu. Odanın çıkışlarını, yerdeki lokumların kayganlığını, Subutai’nin durduğu açıyı ve hol tarafında zil çaldığında ilk nereye sıçrayacağını aynı anda tartmış gibiydi.
Subutai yavaşça gülümsedi. “İşte bu.”
Fırtık iki küçük kılıcını çekti. Sonra kalkanını kaldırdı. “Kim geldi?”
“Henüz kimse,” dedi Maer.
Fırtık bozuldu. “O zaman niye dönüştüm?”
Cin Cüce yerdeki lokumlara bakarak, “Belki tatlılara karşı savaş ilan etmişsindir,” dedi.
Fırtık ona döndü. “Sen iki metre bile değilsin. Saygılı konuş.”
Cin Cüce hemen Ro’lanthus’a baktı. “Bak, bağlandığım kişi olarak bunu disipline etmen gerekiyor.”
Ro’lanthus başını iki elinin arasına almak istedi ama bir elinde fülüt vardı, ayağında zincir vardı ve yerde lokumlar vardı. Bu koşullarda çaresizlik bile kalabalıktı.
Maer’in göğsünden bir rıza kırıntısı daha geçti.
Bu kez çok yakındı.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Maer’in yüzü değişti.
Ve tam o anda, holün derinliklerinden evin zili çaldı.
Şarkılı, neşeli, rahatsız edici ses ahşapların içinden geçti.
Fırtık kalkanını kaldırdı.
Subutai’nin eli kılıcına gitti.
Ro’lanthus fülüdü dudaklarına yaklaştırdı.
Cin Cüce zincirin ucunda sırıttı.
Maer, zilin son notasında yalnızca bir şeyi anladı.
Bu kez kapı, neredeyse doğru anda çalmıştı.
BÖLÜM NOTU
34. Bölüm — En Güçlü Tonlardan Biri burada bitti.
Bu bölümde herkes kendi savunmasını kurmaya çalıştı: biri çölde kapıyı tuttu, biri mahzende plan yaptı, biri fülüdü eline aldı, biri lokumlara bulaştı, Fırtık ise yine kendini tam zamanında fazla önemli bir hâlde buldu.
Ama artık zil ve davet birbirine gerçekten yaklaştı.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim.
— M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı