insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

45. Bölüm — Savaş Yaraları

🎵 Rilli Şıkıdık'ın Dlinden bir Büyük Ev şarkısı dinlemeye ne dersiniz?:

YouTube’da aç: Meleran: Kızıl Gözlü Ev (by Rilli Şıkıdık)

Bölüm 45 Kapak

Maer, Pinina’yı pencereden aşağı savurduktan sonra rüzgârın içinde bir süre öylece kalmadı.

Kalmak isterdi belki.

O anın ne olduğunu anlamak, elinde titreyen yeni duyguyu dinlemek, kazanma arzusunun kendisine ne yaptığını görmek isterdi. Rüzgâr yüzüne vuruyor, uçmakta olan evin dışındaki dünya baş döndürücü bir boşluk gibi gözlerinin önünde akıyordu. Pinina’nın cübbesinin son kıvrımı aşağıda gözden kaybolurken, Maer’in elleri hâlâ pencere pervazını sıkıyordu.

Sonra Ev titredi.

Bu titreme korkudan değildi.

Yorgunluktandı.

Maer o yorgunluğu kendi kemiklerinde hissetti. Bir Varmış Bir Yok Olmuş, bütün gövdesiyle savaşmıştı. Kapıları kırılmış, duvarları yaralanmış, merdivenleri gerilmiş, mahzenleri sarsılmış, kalbi tehdit edilmişti. İçinde kan vardı. İçinde bağlanmış düşmanlar vardı. İçinde yaralı dostlar vardı. İçinde Pinina’nın çıkardığı izler vardı. Zaferin kendisi bile, evin içinde yeni bir ağırlık olmuştu.

Maer camın düğmesine bastı.

Pencere kapandı.

Rüzgâr kesildi.

Oda bir anda sessizleşmedi. Sessizlik diye bir şey kalmamıştı artık. Ev hâlâ nefes alıyor, uzakta bir kapı sallanıyor, duvarların içinde yorgunluk dolaşıyor, Maer’in kendi kalbi bütün bunları yakalamaya çalışıyordu.

Maer bir adım geri attı.

Sonra bir adım daha.

Kazanma arzusu hâlâ ellerindeydi ama bedeni artık ona ait olmayı bırakıyordu. Dizleri çözüldü. Odanın ortasında yere düşmeden önce, bir an Ev’in onu tutmaya çalıştığını hissetti. Zemin hafifçe yumuşadı sanki. Ya da Maer öyle sandı.

Sonra her şey karardı.

________________________________________

Rüyasında evin içinde değildi.

Daha doğrusu, evin içinde olmadığı hiçbir yer yoktu.

Maer kendisini uzun bir koridorda yürürken buldu. Koridorun duvarları yoktu; onun yerine kapılar, pencereler, kirişler, merdivenler, kırık tabaklar, sarmaşık lifleri, kül, kan ve çocukken dinlediği masallardan kalma karanlıklar vardı. Her şey yan yana, üst üste, iç içeydi. Bir kapı açılıyor, arkasından mahzen çıkıyor; mahzenin sonunda bir pencere beliriyor; pencereden baktığında bozkır değil, Duruman’ın yatağı görünüyordu.

Yatakta Sim’uyel yatıyordu.

Ama Sim’uyel’in yüzü bazen Sim’uyel’di, bazen Maer’in tanımadığı yaşlı bir adam, bazen de boş bir yastık. Ev bu yüzleri ayırmakta zorlanıyordu. Çünkü onun için bakım, bekleyiş ve yokluk aynı odaya yerleşmişti.

Maer yatağa yaklaşmak istedi.

Ayaklarının altındaki döşemeler inledi.

Bir ses duydu.

Çocuk sesi değildi. İnsan sesi değildi. Ama korktuğunda kapılarını daha sıkı kapatan, sevindiğinde pencerelerini açmak isteyen, yalnız kaldığında merdivenlerini gıcırdatan bir varlığın sesi olsaydı, buna benzerdi.

Gitme.

Maer durdu.

“Gitmiyorum,” dedi.

Ama rüya ona inanmadı.

Koridor uzadı. Kapılar çoğaldı. Her kapının ardında başka bir yara vardı. Birinde Khalid dizlerinin üstündeydi. Birinde Davor sarmaşıklara dolanmış, hâlâ küfrediyordu. Birinde Runik’in mor cübbesi yanıyordu. Birinde Talon yerde yatıyor, gözleri açık ama içi boş görünüyordu. Birinde Henna kucağında bebeğiyle boşluğa bakıyordu. Birinde Nohmaran’ın gölgesi kazanın ağzında kayboluyordu.

Son kapının ardında Pinina vardı.

Maer kapıyı kapatmak istedi.

Kapı kapanmadı.

Pinina gülümsedi.

Sonra pencere açıldı ve rüya rüzgâra döndü.

Maer düşüyordu.

Düşerken Ev’in bütün odaları onun arkasından sesleniyordu.

Uyan.

________________________________________

Maer gözlerini açtığında, tavanı gördü.

Tanıdığı bir tavan değildi.

Ya da tanıyordu ama hangi oda olduğunu hemen çıkaramadı. Üst kattaydı. Bunu havanın kokusundan anladı. Alt katın yemek, kül, Bok ve yanmış büyü karışımı rezilliği burada daha hafifti. Bu odada eski çarşaf, sıcak su, temizlenmeye çalışılmış kan ve kapatılmış perdelerin ardındaki gökyüzü kokusu vardı.

Başının yanında Subutai oturuyordu.

Gözlerinin altında mor halkalar vardı. Omzunda yeni sarılmış bir bez duruyor, dudağının kenarında kurumuş kan izi kalmıştı. Normalde böyle durumlarda bile yüzüne bir gülümseme takardı. Takmıştı da. Ama gülümseme yorgundu. Biraz yamuktu. Biraz da Maer’in uyanıp uyanmayacağından emin olamayan birinin kendisine yakıştıramadığı korkuyu gizliyordu.

Fırtık yatağın yanında kıvrılmıştı.

Normal kedi formundaydı. Tüylerinin bazı yerleri isliydi, bir kulağının ucu kızarmış, bıyıklarından biri kısalmıştı. Yine de Maer gözlerini açar açmaz başını kaldırdı.

“Sonunda,” dedi. “Öldün sandım. Sonra ölmediğini söylediler. Sonra uyuduğunu söylediler. Sonra bu kadar uyuyan biri ya ölür ya da büyür dedim. Büyümediğine göre iyi haber.”

Maer konuşmak istedi.

Boğazı kuruydu.

Kalkmaya çalıştı.

Subutai hemen elini omzuna koydu.

“Hayır.”

Maer kaşlarını çattı. “Ben—”

“Hayır.”

“Ev—”

“Ev iyi.”

Maer onun yüzüne baktı.

Subutai başını yana eğdi. “İyi derken, savaş çıkmış bir ev kadar iyi. Biraz kırık, biraz küskün, birkaç kapısı artık kapı olmaktan çok hatıra, mahzende hâlâ ne olduğunu sormak istemediğim kokular var. Ama uçuyor. Nefes alıyor. Sanırım bizi de hâlâ içine kabul ediyor. Bu da bu ev için oldukça sıcak bir davranış sayılır.”

Maer derin bir nefes almak istedi ama göğsü ağrıdı.

“Sim’uyel?”

Subutai’nin yüzündeki gülümseme inceldi.

“Roland ilgilendi,” dedi. “Ne kadar becerebildiyse. O elf artık fülütle sarmaşık dövüştürüyor, yaraya bez sarıyor, Cin Cüce’yi susturmaya çalışıyor ve hâlâ ayakta duruyor. Bir kişinin bu kadar fazla şeyi aynı anda kötü yapması takdire değer.”

Fırtık homurdandı. “Yalan söylüyor. Roland fena yapmadı.”

Subutai ona baktı. “Ben moral vermeye çalışıyorum.”

“Böyle moral verilmez.”

“Benim tarzım bu.”

Maer gözlerini kapadı.

“İyi olacak mı?”

Subutai bir an cevap vermedi. Bu sessizlik Maer’in göğsüne yeniden ağırlık bindirdi. Sonra Subutai, her zamanki hafifliğiyle değil, daha dürüst bir sesle konuştu.

“Sanırım iyi olacak.”

Fırtık, “İyi olacak,” dedi. “Ben öyle karar verdim.”

Maer’in dudaklarında zayıf bir gülümseme belirdi.

Subutai ona baktı.

“Büyük iş başardın Maer.”

Maer gözlerini açtı. Subutai’nin yüzü bulanıklaştı. Yorgunluk hâlâ üstündeydi. Bedeni, ruhu, büyüsü, Ev’le kurduğu bağ, hepsi aynı anda tükenmişti. Ama Subutai’nin sözleri ona ulaştı.

“Hepimiz büyük iş başardık Subu,” dedi zorlukla. “Hepimiz.”

Sonra tekrar karanlığa düştü.

________________________________________

Bu kez rüyasında pipo vardı.

Tütün kokusu, karanlık bir odanın içinde ince bir çizgi gibi dolaşıyordu. Maer dumanı takip etti. Duman bir koridorun içine girdi, oradan bir merdivene dolandı, sonra bir pencerenin önünde durdu. Pencerenin dışında bozkır yoktu. Bir masa vardı. Masanın üstünde temiz bezler, sıcak su kapları, kırık bir iğne, sarmaşık lifleri ve Cin Cüce’nin küfürleri duruyordu.

Küfürler gerçekten duruyor gibiydi.

Küçük, kara böcekler gibi masanın üstünde kıpırdıyorlardı.

Maer onlardan birini itti.

Böcek küfretti.

Sonra rüya başka bir odaya geçti.

Sim’uyel oradaydı. Yanında Ro’lanthus duruyordu. Elf’in elleri kan içindeydi ama titremiyordu. Cin Cüce ona bağlı zincirin ucunda, bir sandalyenin üstüne çıkmış, sözde talimat veriyordu.

“Öyle değil uzun kulak! Bezi bastır. Bastır dedim! Adamı sarmalıyoruz, hediye paketi yapmıyoruz!”

Ro’lanthus ona bakmadan çalışıyordu.

Sim’uyel’in nefesi inceydi.

Ama vardı.

Maer rüyada bunu görünce ağlamak istedi.

Ağlayamadı.

Çünkü rüya onu yeniden başka yere götürdü.

Bu kez Fırtık vardı. Küçük kedi, bir masanın üstünde oturmuş, kuyruğunun yanmış ucuna bakıyordu. Kuyruğu ona bakıyordu sanki. Fırtık ciddiyetle konuştu.

“Bunu kimseye söyleme,” dedi. “Ama korktum.”

Maer rüyada ona yaklaştı.

“Ben de,” dedi.

Fırtık başını çevirdi.

“Sen hep korkuyorsun zaten.”

“Bu sefer biraz daha fazla.”

Fırtık düşündü. “O zaman bunu da kimseye söylemeyiz.”

Rüya dumanla doldu.

Maer piposunu aradı.

Bulamadı.

________________________________________

İkinci uyanışı daha kısa sürdü.

Bir kaşık çorba içirdiler. Kimin yaptığı belli değildi. Tadı, yemek olmaya çalışan sıcak bir ikna çabası gibiydi. Maer birkaç yudum aldıktan sonra başını çevirdi.

Subutai hâlâ oradaydı.

Ama bu kez kolu askıya alınmıştı. Omzundaki bez yenilenmişti. Yüzündeki morluk daha belirgindi. Gözlerinin kenarında uyumamışlığın kuruttuğu çizgiler vardı.

“Sen dinlenmedin mi?” diye sordu Maer.

Subutai kaşığı aldı. “Ben dinlenmeye çalıştım. Sonra Cin Cüce şarkı söyledi.”

Fırtık yatağın öbür yanında oturuyordu. “Şarkı değildi. Tehditti.”

“Ritmi vardı.”

“Tehditlerin de ritmi olabilir.”

Maer gülmek istedi. Göğsü ağrıdı. Gülüşü öksürüğe döndü.

Fırtık hemen yaklaştı. “Bak işte. Gülme. Senin gülmen bile yaralı.”

Maer onu daha dikkatli gördü bu kez. Fırtık’ın bir patisinin üstünde bez vardı. Kulak ucundaki yanık daha kötü görünüyordu. Sırtındaki tüyler yer yer kısalmıştı. Kuyruğunun ucunda is lekesi kalmıştı.

“Sen de yaralısın,” dedi Maer.

Fırtık başını çevirdi. “Ben kediyim. Kediler yaralı görünmez. Sadece dramatik görünür.”

Subutai başını salladı. “O çok dramatik.”

Fırtık ona tısladı.

Maer, Subutai’nin elinin de sargılı olduğunu fark etti. Parmak boğumları şişmişti. Bileğinde morluk vardı. Sol tarafına yaslanırken yüzü çok kısa bir an kasılıyor, sonra hemen eski ifadesine dönüyordu.

“Beni bırakıp kendinize bakmalıydınız,” dedi Maer.

Subutai kaşığı çorba kâsesine bıraktı. “Evet, bu çok mantıklı olurdu. Sen baygınken, Sim’uyel kan kaybederken, ev arada sırada ağlar gibi titrerken hepimiz aynanın karşısına geçip ‘acaba yüzüm nasıl görünüyor’ diye bakmalıydık.”

“Subu.”

“Bakma öyle. Kendimize de baktık.”

Fırtık, “Yalan,” dedi.

Subutai ona döndü. “Sen bugün çok dürüstsün.”

“Sen de çok yalan söylüyorsun.”

Maer, ikisinin konuşmasını dinlerken içinde garip bir sıcaklık hissetti. Bu sıcaklık Ev’den gelen bir duygu değildi. Kendisinden geliyordu. Ağrıların, yorgunluğun, suçluluğun ve başarının altından yükselen küçük ama güçlü bir şeydi.

Bağlılık.

Bu insanlara, bu kediye, bu eve, bu saçma ve korkunç ailenin her bir yaralı parçasına ne kadar değer vermeye başladığını o anda daha net hissetti. Başından beri hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Sonra birbirlerini korumaya başlamışlardı. Şimdi birbirlerinin yaralarını görüp onları kendi yaralarından önce sarıyorlardı.

Maer’in boğazı düğümlendi.

O anda piposunu her şeyden çok istedi.

“Fırtık,” dedi.

Kedi ona baktı. “Ne?”

“Pipom.”

Fırtık’ın gözleri kısıldı. “Şimdi mi?”

“Şimdi.”

Subutai itiraz edecek gibi oldu, sonra sustu.

Fırtık yatağın yanındaki küçük masaya atladı. Birkaç eşya arasında Maer’in piposunu buldu. Pipo savaşın içinden çıkmış gibi görünüyordu; sapında küçük bir çizik vardı, gövdesine toz sinmişti. Fırtık onu dikkatle Maer’in eline verdi.

“Bunu yakarsam tekrar bayılmayacaksın, değil mi?”

“Bilmiyorum.”

“Güven vermiyorsun.”

“Sen de.”

Fırtık memnun olmuş gibi burnunu kaldırdı.

Pipoyu yaktı.

İlk duman, odanın içine yavaşça yayıldı. Tütün kokusu Maer’in rüyasındaki dumanı hatırlattı ama bu kez rüya değildi. Gerçekti. Subutai’nin yorgun gülümsemesi, Fırtık’ın yanık kuyruğu, odanın eski çarşafları, uzaktan gelen hafif bir kapı gıcırtısı, Ev’in hâlâ hayatta olan nefesi… Hepsi gerçekti.

Maer pipodan küçük bir nefes aldı.

Gözlerini kapadı.

Bu kez bayılmadı.

Sadece uyudu.

________________________________________

Saatler geçti.

Maer bunu uyanışların arasındaki ışık değişimlerinden anladı. Bir ara odanın içi soluk gündüzle doluydu. Sonra pencereden kızıl bir akşam ışığı girdi. Sonra gece oldu. Sonra bir mum yandı. Sonra mum değişti. Her uyanışında başka biri vardı.

Birinde Ro’lanthus geldi.

Yüzü yorgundu. Elleri temizlenmişti ama tırnaklarının kenarında hâlâ kan izleri vardı. Fülüt belinde asılı duruyordu. Gözlerinde, o fülütle yaptıklarını kendisinin de tam anlayamamış olmasının şaşkınlığı vardı.

“Sim’uyel?” diye sordu Maer daha Ro’lanthus konuşmadan.

Elf başını eğdi. “Nefesi daha düzenli.”

“Sen mi yaptın?”

“Bir kısmını.”

Ro’lanthus’un sesi utangaçtı. “Sarmaşık liflerini çok ince kullandım. Bazı yaraların kenarını tutturmak için. Cin Cüce bunun hem iğrenç hem de yaratıcı olduğunu söyledi.”

Maer gülümsedi. “Bu ondan övgü sayılır.”

Ro’lanthus da çok hafif gülümsedi. “Sanırım.”

Maer onun kolundaki sargıyı gördü. “Sen?”

“İyiyim.”

Bu yalan, Subutai’nin yalanlarından daha beceriksizdi.

Maer ona baktı.

Ro’lanthus iç çekti. “Yoruldum. Biraz da… fazla şey oldu.”

“Evet.”

Elf odanın köşesindeki sandalyeye oturdu. Bir süre konuşmadı.

“Onu pencereden attığını söylediler,” dedi sonunda.

Maer’in eli piposuna gitti.

“Evet.”

“Öldü mü?”

Maer pencereye baktı. “Bilmiyorum.”

Bu cevap odada ağır durdu.

Ro’lanthus başını salladı. “Böylelerinin hemen ölmemesi hikâyelerin kötü huyu.”

Maer gülümsedi. “Bu lafı senden beklemezdim.”

“Cin Cüce ile çok vakit geçirdim.”

Kapının dışından Cin Cüce’nin sesi geldi. “Ben duydum! Ve evet, sonunda işe yarar hale geliyorsun uzun kulak!”

Ro’lanthus gözlerini kapadı.

Maer ilk kez içten güldü.

Göğsü acıdı ama bu kez acıya değdi.

________________________________________

Bir sonraki uyanışı, öncekilerden daha berraktı.

Maer gözlerini açtığında odanın içindeki ışık değişmişti. Perdelerin kenarından süzülen gün, yorgun ama gerçek bir gün gibi duruyordu. Başındaki ağırlık hâlâ gitmemişti; göğsü derin nefes aldığında sızlıyor, kolunu oynatınca omzunun altında ince bir ağrı uyanıyordu. Yine de önceki uyanışlardaki gibi hemen karanlığa düşmedi.

Bir süre tavana baktı.

Sonra yavaşça doğrulmaya çalıştı.

Bu kez Subutai hemen onu yatağa bastırmadı. Sadece sandalyesinden doğrulup kaşlarını kaldırdı.

“Bunu yapabileceğinden emin misin?”

Maer, dirseklerinin üstünde yarı kalkmış halde bir süre bekledi. Oda dönmedi. Midesi isyan etmedi. Ev uzakta sessizce nefes aldı.

“Emin değilim,” dedi.

“Bu iyi. Fazla emin olsaydın seni geri yatırırdım.”

Fırtık yatağın ayak ucundan başını kaldırdı. “Ben yine de yatırma taraftarıyım. İnsanlar kalkınca genelde aptalca bir şey yapıyor.”

Maer ona baktı.

“Mahzene gitmem gerekiyor.”

Fırtık gözlerini kapadı. “Gördün mü?”

Subutai iç çekti. “Türki’ye mi?”

Maer başını salladı.

Subutai bir an itiraz edecek gibi oldu. Sonra yüzündeki ifade değişti. Belki de Türki’nin yukarı çıkamayacağını, kazana ve mahzene bağlı olduğunu o da Maer kadar iyi biliyordu. Kazanın başındaki ruh, Ev’in kalbinden uzaklaşamazdı. Onu görmek isteyenin aşağı inmesi gerekirdi.

“Tamam,” dedi. “Ama yürüdüğünü sanma. Seni ben götüreceğim.”

“Yürüyebilirim.”

Subutai ayağa kalktı. Kendi omzundaki sargı yüzünden yüzü kısa bir an kasıldı. “Bunu ikimiz de denemeyelim. Ben seni taşırım, sen gururunu sonra yerden toplarsın.”

Fırtık yataktan atladı. “Ben de geliyorum.”

Subutai ona baktı. “Sen niye?”

“Çünkü ikinizin tek başınıza merdivenden düşmeniz çok olası.”

Maer itiraz edemedi.

Subutai onu dikkatle kaldırdı. Bu hareket Subutai için de kolay değildi. Khalid’le dövüşün izleri hâlâ bedenindeydi; bileği sargılı, omzu ağrılı, kaburgaları belli ki keyifsizdi. Yine de Maer’i koluna aldı, ağırlığını kendi tarafına çekti ve onu kapıya doğru yürüttü.

Koridor uzun geldi.

Ev sessizdi ama Maer onun uyanık olduğunu biliyordu. Her adımda döşemelerin altında hafif bir dikkat vardı. Sanki ev, Maer’in ayağı takılmasın diye kendi nefesini bile yavaşlatıyordu. Merdivenlerden inerken sarmaşıkların bazı kalıntıları hâlâ korkulukların çevresinde duruyordu. Ro’lanthus’un bağlama melodisinin izleri, yeşil liflerin kurumuş damarlarında saklanmış gibiydi.

Yemek odasından geçerken Maer savaşın izlerine baktı.

Kırık masa yoktu artık; daha doğrusu masa olmaktan çıkmış, bir köşede üst üste konmuş yorgun tahtalara dönüşmüştü. Tabak parçaları toplanmıştı ama bazı çizikler zeminde kalmıştı. Bir duvarda Khalid’in yumruğunun açtığı hasar duruyordu. Maer oraya bakınca kendi kaburgasında ince bir sızı hissetti.

Subutai bunu fark etti.

“Bakma,” dedi. “Duvarlar da yara izi taşır. Havalı gösterir.”

Fırtık önden yürürken kuyruğunu kaldırdı. “Senin her şeye havalı deme hastalığın var.”

“Hayatta kalma biçimim bu.”

Mahzen kapağına geldiklerinde Maer derin bir nefes aldı.

Aşağıdan sıcaklık yükseliyordu.

Kazan dairesine inen yol, savaşın ardından daha eski görünüyordu. Örümcek ağları kopmuş, bazıları duvarlara yapışmış, bazıları yanık izleriyle kararmıştı. Ivır zıvır deposundan geçerken kırık tencereler, paslı çemberler ve devrilmiş sandıklar hâlâ bir kenara yığılmıştı. Özel eşyalar deposunun kapısında çatlaklar vardı. Aynalardan bazıları örtülmüş, bazıları ters çevrilmişti. Maer onlara bakmak istemedi.

Son kapıdan geçtiklerinde kazan dairesinin sıcaklığı onları karşıladı.

Türki kazanın başındaydı.

Elinde küreği yoktu. Bu, onu çıplak görmüş gibi garip geldi Maer’e. Zinciri, sıcaklığın içinde yine göğsünden kazana uzanıyordu. Kazan ağır ama düzenli atıyordu. Türki başını çevirdi. Maer’i Subutai’nin kolunda görünce yüzü önce sertleşti, sonra yumuşadı.

“Buraya inmen gerekmiyordu,” dedi.

Maer zorlukla gülümsedi. “Sen yukarı çıkamıyorsun.”

Türki bir an sustu.

Sonra başını hafifçe eğdi. “Doğru.”

Subutai, Maer’i kazana yakın ama sıcaklığın onu bunaltmayacağı bir sandığın üstüne oturttu. Fırtık hemen yanındaki başka bir sandığa sıçradı. Subutai de duvara yaslandı ama bunu yaparken acı çektiğini belli etmemeye çalıştı. Başarısız oldu.

Türki ona baktı. “Sen de otur.”

“Ben iyiyim.”

“Değilsin.”

Subutai omuz silkti ve yere oturdu. “Burada herkes fazla dürüst.”

Kazan bir an daha sıcak attı.

Maer ona baktı. “İyi mi?”

Türki’nin yüzü, bir babanın hasta çocuğu için konuşurken takındığı o kaba ama şefkatli ifadeye büründü. “Kalbi atıyor. Güçlü atıyor. Yoruldu ama sönmedi.”

Maer gözlerini kapadı. İçinden bir yük kalktı.

“Sen?” diye sordu.

Türki kendi bileğine baktı. Yanıklar, sargılar, burkulmuş eklemler vardı. “İş kazası.”

Subutai mırıldandı. “Pinina’nın girdiği her yer iş kazası sayılıyor zaten.”

Türki, Subutai’ye kısa bir bakış attı. Sonra yeniden Maer’e döndü.

“Onu kalpten uzak tuttun.”

Maer cevap veremedi.

Türki’nin sesi sertti ama içinde saklamaya çalıştığı bir sıcaklık vardı. “Bunu unutma.”

Maer başını eğdi.

Bir süre yalnız kazanın sesi duyuldu. Ateşin içindeki atış, oda boyunca eski bir ninni gibi yayıldı. Maer, Türki’nin kazana bakışında hem görev hem sevgi gördü. Bir baba çocuğunu azarlar gibi, bir usta ocağını korur gibi, bir mahkûm zincirini seçmiş gibi duruyordu. Bu bağ acıydı ama gerçekti.

Sonra Türki’nin bakışı değişti.

Maer’e daha dikkatli baktı.

“Orada kızımla ne yaptığını biliyorum,” dedi.

Maer’in kaşları çatıldı.

Subutai’nin başı hızla kalktı.

Fırtık’ın kulakları dikildi.

Maer anlamadı. Hangi kız? Ne? Nerede? Savaşın hangi anı? Rüyalar mı? Ev mi? Pinina mı? Henna mı? Zihni yorgun olduğu için cümle daha da karışık geldi.

“Ben…” dedi Maer.

Türki’nin yüzü sertleşti. “Seni bunun için affedeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun!”

Kazan dairesindeki sıcaklık bir an artmış gibi geldi.

Maer’in kafası daha da karıştı. Subutai ağzını açacak oldu ama Fırtık pençesiyle ona sus işareti yaptı. Bu tuhaf biçimde işe yaradı.

Türki öfkeliydi.

Ama bu öfke uzun sürmedi. Bir dakika bile geçmeden yüzündeki sertlik gevşedi. Gözleri kazana kaydı, sonra yeniden Maer’e döndü. Sesi daha alçak, daha yorgun ve daha insandı.

“Ama öte yandan,” dedi, “senden daha iyisini mi bulacaktı sanki?”

Maer hiçbir şey söyleyemedi.

Söyleyebileceği bir şey yoktu.

Subutai ona baktı. “Bunu sonra çözmemiz gerekecek gibi.”

Fırtık mırıldandı. “Ben şimdiden rahatsız oldum.”

Türki konu kapanmış gibi kazana döndü. “Yukarı çıkın. Dinlenmesi gerekiyor.”

Maer hâlâ ona bakıyordu.

Türki omzunun üzerinden son kez konuştu. “Ve Subutai’ye söyle,” dedi. “Khalid’i kazana atmayacağım. Çok gazlı olur.”

Bu kez Maer gülmedi.

Gülemeyecek kadar kafası karışmıştı.

Ama Fırtık güldü.

Subutai de gülmemek için yüzünü çevirdi.

________________________________________

Gece daha derinleştiğinde, Maer bir süre uyanık kaldı.

Subutai yine baş ucundaydı. Bu kez uyuyakalmıştı. Sandalyede, başı yana düşmüş, bir eli kılıcının kabzasına yakın, diğer eli sargılı halde dizinde duruyordu. Sanki uyurken bile bir felaket çıkarsa hemen kalkacağına kendisini inandırmıştı.

Fırtık yatağın ayak ucunda uyuyordu.

Kuyruğu hafifçe seğiriyor, rüyasında birini azarlıyor gibi ara sıra homurdanıyordu.

Maer piposunu elinde tuttu.

Duman çıkmıyordu artık. Sönmüştü. Ama kokusu hâlâ parmaklarındaydı.

Ev sessizdi.

Tamamen değil. Hiçbir ev tamamen sessiz olmazdı. Özellikle bu ev. Uzakta bir tahta gıcırdadı. Bir pencere hafifçe tık etti. Mahzenden çok derin, neredeyse duyulmayacak bir sıcaklık geldi. Bu sesler artık Maer için yalnız ses değildi. Bir kalbin yavaş yavaş sakinleşmesi gibiydi.

“Uyuyor musun?” diye fısıldadı Maer.

Subutai gözlerini açmadan, “Ben asla uyumam,” dedi.

Fırtık da gözlerini açmadan, “Horluyordun,” dedi.

“Stratejik nefes kontrolü.”

Maer gülümsedi.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonra Maer yavaşça, “Khalid?” dedi.

Subutai gözlerini açtı. “Bağlı. Yaşıyor. Bana öfkeyle bakıyor. Bu üç şey onun için de bizim için de şimdilik yeterli.”

“Davor?”

“Bağlı. Küfrediyor.”

“Runik?”

“Bağlı. Küfretmiyor. Bu daha ürkütücü.”

“Boklar?”

Fırtık başını kaldırdı. “Bunu sorma.”

Subutai başını salladı. “Gerçekten sorma.”

Maer tekrar sustu.

Sonra daha yumuşak bir sesle, “Pinina?” diye sordu.

Oda soğudu.

Subutai doğruldu. “Düşmüş.”

“Öldü mü?”

“Bunu kimse söylemedi.”

Fırtık, “Ben ölmediğini varsayıyorum. Böyleleri düşer, sonra daha kötü bir zamanda geri gelir.”

Subutai ona baktı. “Bunu moral için mi söyledin?”

“Gerçekçilik için.”

Maer başını yastığa yasladı.

“Ben de öyle düşünüyorum,” dedi.

Bu düşünce onu korkutmadı mı?

Korkuttu.

Ama artık korku tek duygu değildi. Yanında başka şeyler vardı. Yorgunluk vardı. Bağlılık vardı. Kazanma arzusu hâlâ uzak bir yerde titriyordu. Bir de eksiklik vardı. Henüz bitmeyen bir işin bıraktığı boşluk.

Duruman.

Maer gözlerini tavana dikti.

Usta Duruman’ın adı, bütün bu evin içinde hâlâ açıklanmamış bir kapı gibi duruyordu. Sim’uyel’in kanı, Ev’in babasına duyduğu özlem, Pinina’nın “Beni değil, seni seçti” diye haykırışı, her şey o isme bağlanıyordu. Duruman yoktu. Ama yokluğu, evin içindeki en büyük varlıklardan biriydi.

Maer derin bir nefes aldı.

Bu kez kalkmaya çalışmadı. Yalnız başını biraz Subutai’ye çevirdi.

“Hey Subutai.”

Subutai gözlerini kıstı. “Bu ses tonunu sevmiyorum.”

“Baksana…”

“Bakıyorum.”

“Şu Suzame Tozu’nu kullanma zamanı gelmedi mi?”

Subutai’nin yüzündeki bütün yorgun şakacılık bir an durdu.

Fırtık tamamen uyandı.

Maer tavana baktı. Piposunun sönmüş kokusu parmaklarındaydı. Ev, uzak bir yerde dikkat kesilmişti.

“Bence,” dedi Maer, “Duruman’ı her nereye kaybolduysa bulma zamanı geldi.”

BÖLÜM NOTU

Sona geldik. Artık ben konuşmayacağım, siz konuşacaksınız.

Lütfen yorumlarınızı ve puanlamalarınızı ihmal etmeyiniz.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.