46. Bölüm — Zamanın Kendi Kuralları Vardır
Suzame Tozu’nun kesesi masanın ortasında duruyordu.
Bu kadar küçük bir şeyin, odadaki herkesin nefesini aynı anda ağırlaştırması haksızlıktı. Fakat Meleran’da bazı şeyler büyüklükleriyle değil, taşıdıkları ihtimalle ağırlık kazanırdı. Kese, eski ve yıpranmış bir kumaştan yapılmıştı. Ağzındaki ip iki kez düğümlenmişti. Düğümün üstünde Cin Cüce’nin parmak izleri, hırsı ve cimriliği varmış gibi duruyordu.
Cin Cüce zaten masanın kenarında duruyor, o düğüme kendi çocuğuymuş gibi bakıyordu.
“Hayır,” dedi.
Kimse henüz bir şey söylememişti.
Cin Cüce bunu engel görmedi.
“Hayır dedim. Bakın, savaş oldu, kapılar kırıldı, insanlar düştü, ev uçtu, kadın pencereden atıldı, kedi iki kez saçmaladı, uzun kulak fülütle bahçıvanlık yaptı, sarışın hırsız bacak kesti. Bunların hepsini bir şekilde kabul ettim. Etmedim aslında ama sustum. Bunu kullanamazsınız.”
Subutai, masanın karşısında bir sandalyeye eğri oturmuştu. Omzundaki sargı yüzünden dik oturması zaten imkânsızdı. “Sustuğun kısımları kaçırmış olabilirim.”
Fırtık masanın üstüne çıkmış, keseye burnunu yaklaştırmadan bakıyordu. “Ben hiçbirini kaçırmadım. Hiç susmadı.”
Cin Cüce ikisine de ters ters baktı. “Bu toz çok değerli.”
Maer, masanın yanında ayakta duruyordu ama hâlâ tam gücüne kavuşmamıştı. Bir eli sandalyenin arkalığındaydı. Pipoyu içmek için değil, tutunmak için ağzına yakın tutuyordu. “Biliyoruz.”
“Hayır, bilmiyorsunuz. Siz değerli deyince pahalı sanıyorsunuz. Bu pahalı değil. Bu pahalıdan daha kötü. Bu nadir. Pahalı şey çalınır, satılır, geri alınır, tekrar satılır. Nadir şey biter. Bitince insanın elinde küfür kalır. Küfür değerlidir ama toz kadar işe yaramaz.”
Subutai başını yana eğdi. “Ben bu konuşmanın sonunda tozu kullanacağımızı hissediyorum.”
“Sen hissetme!” diye bağırdı Cin Cüce. “Senin hislerin genelde başkasının cebine giriyor.”
Ro’lanthus, yani Roland, odanın sessiz köşesinde duruyordu. Fülüt belindeydi. Cin Cüce’nin zinciri hâlâ ona bağlıydı. Zincir artık onu eskisi kadar delirtmiyor gibi görünüyordu; ya da Roland delirmemek konusunda çok iyi bir yüz geliştirmişti.
Sim’uyel de oradaydı.
Bu, odadaki herkes için hâlâ başlı başına bir mucizeydi.
Yaralıydı. Omzundan göğsüne doğru uzanan sargılar cübbesinin altında kabarıyor, her nefesi yüzünde küçük bir iz bırakıyordu. Yine de ayakta durmak istemişti. Duruman’ın bulunma ihtimalinden söz edildiğinde yatakta kalması mümkün olmamıştı. Bir sandalyeye oturmuş, bir elini masanın kenarına koymuştu. Ev de onun oturduğu sandalyeyi sanki daha sağlam tutuyor gibiydi.
Maer bunu hissediyordu.
Ev, Sim’uyel’in etrafında hâlâ dikkatli nefes alıyordu.
“Duruman’ı bulmak için kullanacağız,” dedi Maer.
Cin Cüce, sanki bu cümle ona fiziksel olarak çarpmış gibi geriledi. “Duruman gibi bir bozma için mi?”
Sim’uyel’in gözleri hafifçe daraldı.
Cin Cüce onu gördü ama geri adım atmadı.
“Evet, bozma dedim. Sakallı, şeffaf cübbeli, kendini akıllı sanan, herkesin hayatına burnunu sokan bir bozma. O toz benim. Benden çalmayacaksınız. Bir kere de benden bir şey çalınmasın.”
Subutai iki elini kaldırdı. “Ben şu anda yaralıyım. Çalma işlerini geçici olarak askıya aldım.”
Fırtık, “Yalan,” dedi.
Subutai ona baktı. “Bazen dürüstlüğün savaş suçuna dönüşüyor.”
Cin Cüce kesenin önüne geçti. Küçük bedeniyle onu korumaya çalışması, bir sineğin hazine odası kapısına gövdesini dayaması gibi görünüyordu.
“Bu toz kayıp şeyleri bulur,” dedi. “Kayıp şeyler de genelde kaybolmayı hak eder.”
Roland başını kaldırdı.
“Sen de mi?” dedi sakin bir sesle.
Cin Cüce’nin ağzı kapanmadı ama sözleri bir an durdu.
Roland bir adım attı. Zincir yumuşak bir ses çıkardı.
“Sen de kaybolmayı hak ettin mi?”
Cin Cüce’nin yüzü değişti. Öfke önce geldi. Ardından her zamanki çirkin savunma. Sonra daha küçük, daha saklanmış bir şey.
“Ben kaybolmadım,” dedi. “Ben alındım.”
“Duruman da alınmış olabilir.”
“Onun alınması umurumda değil.”
“Pinina için de böyle demiştin.”
Cin Cüce’nin gözleri ateşlendi. “Pinina’yı karıştırma.”
Roland durdu. Sesini yükseltmedi. “Onu karıştırmamayı yıllarca denedin. Sonunda ne oldu?”
Oda sessizleşti.
Cin Cüce’nin omuzları kasıldı.
Roland devam etti. “Onu istemen seni kurtarmadı. Ona ait olduğunu sanman seni korumadı. Eşyalarına tutunman da seni iyileştirmedi. Tozu saklamak seni saklamaz.”
“Güzel laf,” diye homurdandı Cin Cüce. “Kimin kitabından çaldın?”
“Seninle konuşurken öğrendim.”
Bu cevap, Cin Cüce’nin beklediği yerden gelmedi. Küfretmek için ağzını açtı. Küfür çıkmadı. Bu onu daha da sinirlendirdi.
Roland biraz daha yaklaştı. “Artık kendine bakman gerekiyor. Bir şeyi tutacaksan, seni çürüten şeyi değil, seni tutan şeyi tut.”
Cin Cüce masadaki keseye baktı.
Sonra Roland’a.
“Bu toz çok pahalı,” dedi.
“Biliyorum.”
“Duruman bunu hak etmiyor.”
“Belki. Ama Ev hak ediyor. Sim’uyel hak ediyor. Maer hak ediyor. Hatta sen bile hak ediyorsun.”
“Ben mi?”
“Duruman seni tanımasa bile.”
Cin Cüce’nin gözleri kısıldı. “O beni tanır.”
Roland cevap vermedi.
Bu suskunluk, gelecekteki bir yaranın ilk gölgesi gibi masanın üstüne düştü.
Cin Cüce sonunda kesenin önünden çekildi. “Bir gram fazla kullanırsanız hepinize küfrederim.”
Subutai rahat bir nefes aldı. “Zaten edecektin.”
“Bu kez ölçülü ederim.”
Fırtık, “Bu tehdit mi vaat mi?”
Cin Cüce kesenin düğümüne baktı. “İkisi de.”
Maer keseyi aldı.
Kumaş avucunda hafifti ama içindeki toz, niyetin ağırlığını bekliyordu. Düğümü çözerken Ev’in dikkat kesildiğini hissetti. Sim’uyel gözlerini kapadı. Roland masaya yaklaştı. Subutai sandalyesinde doğruldu. Fırtık kuyruğunu masanın kenarına doladı. Cin Cüce, sanki kendi kalbi açılıyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
Kese açıldı.
Suzame Tozu ilk bakışta beyaz değildi. Beyazdan daha inatçı bir renkti. Sanki un değil, unutulmuş ay ışığı öğütülmüş de kumaşın içine konmuştu. Maer onu avucuna döktüğünde taneler ölü gibi durdu. Sonra odadaki niyeti dinledi.
“Duruman nerede?” diye sormadı Maer.
Bu soru fazla çıplaktı.
Pipo içmediği zamanlarda bile bazen doğru sorunun duman gibi kıvrılması gerektiğini bilirdi. Suzame Tozu bir kişiye değil, izine, amacına, kaybolduğu yola gidebilirdi.
Maer gözlerini kapadı.
“Ev’in babasına giden iz,” dedi. “Bize onu göster.”
Toz hareket etti.
Önce avucunun içinde küçük bir titreme oldu. Sonra taneler birbirinden ayrıldı, havaya kalktı. Her tanecik kendi başına bir yıldız gibi parladı. Bir çizgi oldular. Çizgi kıvrıldı. Kıvrım kendi çevresinde döndü. Toz, havada ince bir spiral oluşturdu. Sonra spiral düzleşti, genişledi, yüzey kazandı.
Bir ayna şekli aldı.
Ama bu ayna camdan yapılmamıştı. Toz tanelerinin arasındaki boşluk, görüntüyü tutan asıl şeydi. Her tanecik bir köşe, bir sınır, bir hatıra gibi yerini buldu. Ayna tamamlandığında odanın yansımasını göstermedi.
Derin bir koridor gösterdi.
Koridor uzun değildi yalnızca. Uzunluk, onun için basit kalırdı. Sağlı sollu aynalar vardı. Bazılarında karanlık kıpırdıyordu, bazılarında deniz, bazılarında taş duvarlar, bazılarında fırtına, bazılarında yıldız gibi soğuk ışıklar. Koridor düz görünüyordu ama düzlüğü güven vermiyordu. Her yansı, başka bir yansının içinden bakıyor; her çıkış, kendisini var etmek için başka bir çıkışı reddediyor gibiydi.
Sim’uyel’in nefesi kesildi.
Sandalyeden kalkmaya çalıştı.
Maer hemen ona döndü ama Sim’uyel elini kaldırıp durdurdu. Yaralı bedenini masaya yaklaştırdı. Gözleri toz aynasının içindeki koridora kilitlendi.
“Aynalar Koridoru,” dedi.
Oda sessizleşti.
Subutai yavaşça, “Bu iyi bir yer adı gibi gelmedi,” dedi.
“İyi bir yer değildir,” dedi Sim’uyel. “Ama Duruman orayı bilirdi.”
“Orada hapis kalmış olabilir mi?” diye sordu Roland.
Sim’uyel’in yüzü ağırlaştı. “Normalde oranın labirentlerinde asla kaybolmazdı. Her aynanın hangi çıkışa baktığını bilirdi. Hangi yansımanın yalan söylediğini, hangisinin yalnız beklediğini, hangisinin insanı geri getirmeyeceğini…”
Sesi inceldi.
“Kaybolduysa, kaybolmadı. Tutuldu.”
Toz aynasında koridor derinleşti.
Uzakta bir gölge belirdi. Sonra kayboldu.
Cin Cüce kısık sesle küfretti. Bu kez kimse ona kızmadı.
Sim’uyel, toz aynasının sönmeye başladığını fark edince elini uzattı. “Duruman’ın aynası.”
Maer anladı.
Duruman’ın odasındaki dev ayna.
________________________________________
Duruman’ın odasına çıkmak, kısa bir yol gibi görünse de herkes için uzun sürdü.
Sim’uyel yürümekte zorlandı. Roland bir yanında, Maer diğer yanında ona destek oldu. Subutai arkadan geliyordu; itiraz etmeye hazırdı ama kime itiraz edeceğini bulamamış gibiydi. Fırtık önden yürüdü, her köşeyi kokladı. Cin Cüce, Roland’ın zincirinin ucunda sürükleniyormuş gibi yapıyor ama aslında her adımda tozun kullanılmasına hâlâ içerliyor, bunu sessizce yaşayamıyordu.
“Ben olsam tozu daha sonra kullanırdım,” dedi.
Subutai, “Ne zaman?”
“Kıyamet koptuktan sonra. Belki gerek kalmazdı.”
Fırtık, “Senin stratejin hep bekleyip başkasının ölmesini izlemek mi?”
“Hayatta kalma sanatı.”
“Çirkin sanat.”
“Etkin sanat.”
Duruman’ın odasına girdiklerinde, Ev’in nefesi değişti.
Bu oda hâlâ kan kokusunu taşıyordu ama temizlenmişti. Yatakta artık Sim’uyel’in kanı yoktu; ya da görünür değildi. Fakat Ev unutmazdı. Maer bunu biliyordu. Oda, Duruman’ın yokluğunu da unutmuş değildi. Kitaplar yerli yerindeydi. Harita ruloları toplanmıştı. Masanın üstünde yarım kalmış bir düzen vardı. Birinin dönmesi beklenerek bırakılmış şeyler gibi.
Dev ayna odanın kuzey duvarında duruyordu.
Üzerinde toz yoktu.
Uyku vardı.
Camı sıradan bir yansıma tutuyordu ama yansımanın arkasında başka bir karanlık seziliyordu. Sim’uyel aynanın önüne geçti. Bir an başı döndü. Roland onu tutmak istedi; Sim’uyel başını iki yana salladı.
“Bunu benim yapmam gerekiyor.”
Elini aynanın çerçevesine koydu.
Ahşap çerçeve, onun dokunuşunu tanıdı. Önce hiçbir şey olmadı. Sonra Ev’in içinden hafif bir uğultu geldi. Bu uğultu, koridorlardan, merdivenlerden, kirişlerden, kazanın sıcak atışından geçerek aynanın kenarına doldu.
Sim’uyel gözlerini kapadı.
“Usta,” dedi.
Ayna cevap vermedi.
“Duruman.”
Camın içindeki oda yansıması hafifçe dalgalandı.
Sim’uyel derin bir nefes aldı. Yaralarının onu acıyla uyardığı belliydi ama sesini sabit tuttu.
“Usta, duyabiliyorsan dön. Ev uyandı. Ev seni bekliyor.”
Ayna yavaşça açıldı.
Açılmak, burada kırılmak ya da kapı gibi aralanmak değildi. Yansımanın arkasındaki dünya kendisini hatırladı. Odanın görüntüsü inceldi, sonra geriye çekildi. Yerine Aynalar Koridoru’nun uzak sesi geldi. Birbirine çarpan yansımalar. Çok uzakta atılan bir adım. Bir aynanın diğerine fısıldadığı kapalı çıkışlar.
Saatler böyle geçti.
Sim’uyel seslendi.
Duruman cevap vermedi.
Maer bekledi.
Roland bekledi.
Subutai bir ara sandalyeye oturdu, sonra kalktı, sonra yine oturdu. Fırtık pencere kenarına çıktı, oradan aynaya baktı, sonra sıkılıp yere indi, sonra yine aynaya baktı. Cin Cüce her yarım saatte bir bunun büyük bir toz israfı olduğunu hatırlattı, sonra Roland’ın bakışını görünce sesi biraz daha kısıldı.
Ayna boş kaldı.
Koridor derinleşti, sığlaştı, yön değiştirdi, kendini sakladı.
Duruman yoktu.
Sim’uyel’in gücü tükendiğinde, aynanın çerçevesindeki eli titriyordu.
“Yeter,” dedi Maer.
Sim’uyel’in gözleri kapanmak üzereydi. “Biraz daha.”
“Yeter.”
Bu kez ses Ev’den de gelmiş gibi oldu.
Sim’uyel elini aynadan çekti.
Ayna uykuya döndü.
O gece kimse gerçekten uyumadı.
________________________________________
Ertesi gün, Sim’uyel tekrar aynanın önüne geçti.
Bu kez daha solgundu ama daha inatçıydı. Duruman’ın yokluğu onu yatağa bağlamaktan çok ayağa kaldırıyordu. Maer bunu gördü ve itiraz etmedi. Çünkü bazı bağlar, iyileşmeden önce insanı tüketirdi. Sim’uyel’in Duruman’a olan bağı da böyleydi.
Ayna tekrar açıldı.
Koridor yine geldi.
Saatler geçti.
Hiçbir iz yoktu.
Subutai sonunda fısıldadı. “Belki başka bir çıkıştan—”
Sim’uyel başını salladı. “Hayır.”
“Bunu nasıl biliyorsun?”
“Bilmem gerekiyor.”
Bu cevap değildi. Ama kimse daha fazlasını istemedi.
Ayna kapanmak üzereyken, koridorun çok derininde bir hareket oldu.
Fırtık önce gördü.
Kuyruğu dikildi. “Orada biri var.”
Aynadaki görüntü titredi.
Uzakta bir adam belirdi.
Yürümüyor, daha çok aynadan aynaya tutunarak ilerliyordu. Bir eli yanına bastırılmıştı. Üzerindeki şeffaf cübbe yırtılmış, kenarları kanla lekelenmişti. Yine de adam başını kaldırdığında, yüzünde yorgunluğun içinden bile sızan tuhaf bir gülümseme vardı.
Sim’uyel’in sesi kırıldı.
“Usta.”
Adam aynanın derininden baktı.
“Sim’uyel,” dedi. Sesi camın içinden, suyun altından gelir gibi boğuk çıktı. “Ev çok gürültü yapıyor. Demek gerçekten uyandı.”
Sim’uyel gülecek mi ağlayacak mı bilemedi.
Maer ve Roland aynaya yaklaştı. Sim’uyel çerçevenin iki yanına ellerini koydu. Ev de yardım etti. Ayna, kendi sınırlarını biraz daha genişletti. Camın yüzeyi su gibi dalgalandı.
Duruman elini uzattı.
Roland tuttu.
Maer diğer koluna uzandı.
Adamı içeri çekmek kolay olmadı. Aynalar Koridoru onu bırakmak istemiyor gibiydi. Yansımalar cübbesine tutundu. Bir çıkış, onun arkasında kapanmadan önce başka bir çıkış açılmaya çalıştı. Sim’uyel, aynanın derinine bir kez daha seslendi.
“Bırak onu.”
Ev inledi.
Ayna titredi.
Duruman odanın içine düştü.
Subutai onu yakalamak için atıldı ama yaralı omzu yüzünden yarı yolda yüzünü buruşturdu. Maer ve Roland adamı yere düşmeden tuttular. Sim’uyel dizlerinin üzerine çöktü. Duruman bir süre nefes aldı. Sonra gözlerini açtı ve odadaki herkese baktı.
“Bu kadar kalabalık hatırlamıyorum,” dedi.
Sesi neşeliydi.
Bu, herkesi daha çok şaşırttı.
Duruman beklediklerinden daha yaşlıydı, ama yaşlılık onun üstünde çöküş gibi durmuyordu. Daha çok zamanın onu sevdiği yerlerden katlayıp cebine koymuş, sonra yeniden açmış gibi bir hali vardı. Saçları gümüşe dönmüştü. Sakalı kısa ve düzensizdi. Yüzünde yorgun çizgiler vardı ama gözleri şaşırtıcı derecede canlıydı. Sanki bir labirentten yaralı çıkmak, onun merakını azaltmamış; yalnız birkaç yeni soru eklemişti.
Üzerindeki şeffaf cübbe, onu odanın içinde tam olarak tutmuyordu. Cübbenin kenarlarından bakınca dünya bir tülün arkasına çekiliyor gibiydi. Odanın çizgileri onun üzerinden geçerken yumuşuyor, kitapların, yatağın, aynanın ve insanların şekilleri kısa bir an için kaybolmaya razı oluyordu. Ona fazla uzun bakan kişi, kendi varlığının da o şeffaflığın içine çekilip silineceği hissine kapılabilirdi.
Maer istemeden bir adım geri çekildi.
Duruman bunu fark etti ve gülümsedi.
“Merak etme,” dedi. “Cübbe genelde benden daha terbiyelidir.”
Subutai kaşlarını kaldırdı. “Genelde mi?”
“İyi günlerinde.”
Fırtık ona dikkatle bakıyordu.
Duruman da Fırtık’a baktı.
Bir an fazla uzun.
Sonra gözlerini Sim’uyel’e çevirdi.
“Ev neden uyandı?” diye sordu.
Sim’uyel’in yüzü değişti.
“Uzun hikâye.”
Duruman yerde oturduğu halde rahat görünmeye çalıştı. “İyi. Kısa hikâyeler genelde sıkıcıdır.”
________________________________________
Olanları ona anlattılar.
Bir kişi anlatmadı. Hepsi anlattı. Çünkü olanlar tek bir kişinin gözünden görülemeyecek kadar çok parçalıydı.
Maer, Ev’in canlı olduğunu nasıl hissettiğini, Pinina’nın rızasını, kapıların yanlış duyduğu daveti ve en sonunda Ev’le nasıl birleştiğini anlattı. Bazı yerlerde durdu. Özellikle Pinina’yı pencereden attığı kısımda sesi kısıldı. Duruman ona hiçbir şey sormadı. Yalnız dinledi.
Subutai, giriş katı savaşını anlattı. Kendi payını biraz büyüttü, Fırtık hemen düzeltti, Subutai düzeltmeyi kabul etmedi, Roland araya gerçekçi bir cümle soktu, Cin Cüce de konuyu bel altına çekti. Duruman, Khalid’in nasıl yenildiğini duyunca kahkahaya yakın bir ses çıkardı.
“Onurlu bir barbarı çakallıkla yenmek,” dedi. “Klasik ama etkili.”
Subutai gururla eğildi. “Teşekkür ederim.”
Fırtık, “Övgü değildi.”
Duruman, “Biraz övgüydü.”
Fırtık ona daha dikkatli baktı.
Roland, Pan Fülüdü’nü ve sarmaşıkları anlattı. Cin Cüce araya on iki kez girdi. Her seferinde daha kaba, daha gereksiz ve tuhaf biçimde daha öğretici oldu. Duruman, Ro’lanthus’a ilgiyle baktı.
“Fülüt seni sevmiş.”
Roland, “Bundan emin değilim.”
“Sevgi bazen insanı yorar.”
Cin Cüce homurdandı. “Ben de onu söylüyorum yıllardır.”
Sim’uyel, Pinina’nın hapsinden, Talon’un gelişinden ve kendi yenilgisinden söz ederken sesi sertleşti. Duruman bu kısımda hiç şaka yapmadı. Yalnız bir kez, Sim’uyel’in eline baktı. Sonra Ev’in duvarlarına.
“Elinden geleni yapmışsın,” dedi.
Sim’uyel cevap vermedi.
Ev odanın içinde çok hafif bir ses çıkardı.
Bir kapı, uzak bir yerde yavaşça kapandı.
Duruman başını kaldırdı.
“Evet,” dedi yumuşak bir sesle. “Ben de seni özledim.”
O an odadaki herkes sustu.
Duruman elini yere koydu.
Bu hareket basitti. Ama Ev’in bütün odaları onu hissetti. Döşemelerden sıcak bir titreşim geçti. Duvarlar sanki yıllardır tutulan bir nefesi bıraktı. Pencereler çok hafif açılıp kapandı. Bir yerde merdiven gıcırdadı. Kazan daha derinden attı. Ev, babasını bulmuş bir çocuk gibi değil; çok uzun zamandır dönmesini beklediği birinin elini nihayet avucunda hisseden yaşlı bir varlık gibi sakinleşti.
Duruman parmaklarını döşemenin üzerinde kıpırdatmadı. Yine de ev ona doğru yaklaştı. Ahşap, taş, cam, demir, sıcaklık ve eski gölge; hepsi ayrı ayrı değil, tek bir beden gibi onun dokunuşunun çevresinde toplandı. Maer bunun bir sarılma olduğunu anladı. Kapılarla, kirişlerle, kazan atışıyla ve tozlu raflarla yapılan sessiz bir sarılma.
Duruman gözlerini kapadı.
“Çok büyümüşsün,” dedi.
Ev hafifçe titredi.
Subutai, Maer’e doğru eğildi. “Bir ev için bunu söylemek normal mi?”
Maer fısıldadı. “Bu ev için evet.”
Duruman gözlerini açtı. “Peki,” dedi. “Ben de anlatayım.”
Seidonkel Adası’na gitmekte olduğunu söyledi.
“Sükûnet’in harekete geçeceğine dair duyumlar almıştım. Olası saldırıyı haber vermem gerekiyordu. Aynalar Koridoru üzerinden Seidonkel çıkışlarından birine geçecektim.”
Yüzündeki neşe bir an azaldı.
“Fakat saldırıya uğradım. Bekleniyordum. Sanki oraya gitmeye çalışacağımı biliyorlardı. Daha kötüsü, hangi çıkışları kullanabileceğimi de biliyorlardı.”
Sim’uyel’in yüzü gerildi.
Duruman aynaya baktı.
“Aynalar Koridoru’nun tüm Seidonkel çıkışlarını nasıl öğrenmiş olabilirler, aklım almıyor.”
Bu cümle odanın ortasına bırakıldı ve orada kaldı.
Kimse hemen cevap veremedi.
Duruman, sanki bu ağırlığı biraz dağıtmak ister gibi etrafına baktı. “Ama önce tanışalım. Çünkü anladığım kadarıyla evimi kurtaran insanlara hâlâ doğru düzgün merhaba demedim.”
Bunu yaptı.
Tek tek.
Maer’in elini tuttuğunda bir an durdu. “Sen Ev’i duymuşsun.”
Maer, “O da beni duydu,” dedi.
“Bu daha tehlikeli.”
Subutai’ye döndü. Subutai kendisini tanıtmadan önce eğildi. “Subutai. Hırsız değilim. Şu anda.”
Duruman gülümsedi. “Bu geçici meslek değişikliğin için tebrik ederim.”
Fırtık’a baktı.
Yine fazla uzun.
Fırtık kulaklarını geriye yatırdı. “Ne var?”
Duruman yalnızca, “Merhaba Fırtık,” dedi.
Sonra Roland’a döndü. “Ro’lanthus.”
Roland şaşırdı. “Beni tanıyor musunuz?”
“Hayır. Ama adını söylediler ve ben dikkatli dinledim.”
Cin Cüce bekledi.
Duruman ona baktı.
Sonra hiçbir şey söylemedi.
Cin Cüce’nin yüzü önce zafer bekleyen birine, sonra tanınmamanın tokadını yiyen birine dönüştü.
Yıllardır büyüttüğü nefretin karşısında bir duvar, bir öfke, hiç değilse kendisini tanıyan bir yüz bekliyordu. Duruman’ın bakışında bunların hiçbiri yoktu. Sadece yorgun bir merak vardı. Bu, Cin Cüce’ye hakaretten daha ağır geldi.
“Beni hatırlamadın mı?” dedi.
Duruman kaşlarını hafifçe çattı. “Hatırlamam mı gerekiyor?”
Cin Cüce’nin ağzı açıldı. Bu kez küfür bile hemen çıkmadı.
“Aynı köydendik!”
Duruman düşünmeye çalıştı. “Hangi köy?”
Cin Cüce’nin yüzü kırmızıya döndü. “Hangi köy mü? Hangi köy diyor! Pinina benimdi!”
Odadaki hava bir anda gerildi.
Duruman ona uzun uzun baktı.
Sonra çok sakin bir sesle, “Öyle mi?” dedi.
Cin Cüce titriyordu. “Onu benden aldın.”
Duruman’ın yüzünde öfke belirmedi. Üzüntü de değil. Daha çok, çok eski bir yanlış anlaşılmanın kendisine hiç sormadan büyüyüp canavar olmasına duyulan yorgunluk vardı.
“Al,” dedi sonunda. “Senin olsun.”
Cin Cüce dondu.
Duruman devam etti. “Zaten hiç benim olmadı. Ve onu hiç istemedim de.”
Bu cümle odada ağır bir şey kırdı.
Cin Cüce’nin gözleri büyüdü. Belki yıllarca nefret ettiği adamdan öfke beklemişti. Savunma beklemişti. Kibir beklemişti. Zafer beklemişti. Ama Duruman ona bir hiçlik vermişti. Pinina’yı sahiplenmemişti bile. Böylece Cin Cüce’nin bütün nefreti bir an tutunacak duvar bulamadı.
Roland ona baktı.
Cin Cüce başını çevirdi. “Bakma uzun kulak.”
Roland bakmayı bıraktı.
Ama zincir aralarında sessizce durdu.
Duruman tekrar Fırtık’a baktı.
Kısa.
Sonra Subutai’ye.
Sonra yine Fırtık’a.
Hiçbir şey söylemedi.
________________________________________
Akşamüstüne doğru, Duruman ayağa kalktı.
Yaralıydı. Bunu inkâr edecek hali yoktu. Ama ayağa kalkışında hâlâ bir canlılık vardı. Sanki merak, bedenindeki hasardan daha güçlüydü.
“Anlıyorum,” dedi.
Herkes ona baktı.
“Bazı şeyleri,” dedi, gözleri Fırtık ve Subutai arasında gidip gelirken, “daha biz olması gerektiğini bile bilmeden önce zaman kendi kendine planlar.”
Subutai kaşlarını çattı. “Bunu sevmedim.”
Duruman gülümsedi. “Henüz anlamadın.”
“Anlayınca sevecek miyim?”
“Hayır.”
“Dürüstlüğünüzü takdir etmedim.”
Duruman kapıya yöneldi. “Beni izleyin lütfen.”
Odadan çıktılar.
İkinci kat koridoru, savaşın izlerini hâlâ taşıyordu. Kırık pervazlar onarılmamıştı. Bazı duvarlarda yelpazenin açtığı ince çizikler duruyordu. Duruman koridorun sonunda sıradan görünen bir duvar çıtasının önünde durdu. Eliyle çıtaya dokundu. Sonra parmağını eski bir aplikteki küçük çıkıntıya götürdü ve çevirdi.
Duvarın içinden eski bir nefes geldi.
Tahta değil, gölge açıldı önce. Sonra gölgenin içinde basamaklar belirdi. Birbirini hatırlayan merdivenler gibi, karanlıktan dışarı çıktılar. Üçüncü kata çıkan dar bir gizli merdiven koridorun içinde sessizce açıldı.
Fırtık burnunu kaldırdı. “Bunu neden daha önce söylemediniz?”
Sim’uyel, “Sormadınız,” dedi.
Subutai ona baktı. “Bunu cevap olarak kabul etmiyorum.”
Duruman önden çıktı.
Merdiven dar, kıvrımlı ve eskiydi. Ama korkutucu değildi. Sanki saklanmak için değil, korunmak için gizlenmişti. Üçüncü kata vardıklarında, Maer’in nefesi kesildi.
Kütüphane.
Çatı katının altında, evin gökyüzüne en yakın yerinde saklı bir kütüphane vardı. Eğimli tavanlara kadar uzanan raflar, ahşabın bütün sıcaklığını ve yılların bütün tozunu taşıyordu. Bazı kitaplar zincirliydi. Bazıları açık duruyor, sayfalarını kendi kendine yavaşça çeviriyordu. Bazılarının sırtında harf değil, küçük semboller vardı. Bir rafın önünde minik bir merdiven duruyor, merdivenin basamakları kimse dokunmadan çok hafif gıcırdıyordu. Pencerelerden bozkırın uzak çizgisi ve uçan evin altından geçen rüzgâr görünüyordu. Eski kâğıt, deri, mürekkep, toz ve yıldız ışığı aynı anda kokuyordu.
Maer, olduğu yerde kaldı.
Roland da.
İkisi aynı anda farklı raflara baktı.
Sonra birbirlerine.
Subutai bunu gördü. “İkinizi burada bırakırsak üç gün sonra kitap rafı olursunuz.”
Maer, “Şu kitabın kapağında canlı bir harita var,” dedi.
Roland, “Şuradaki kitap kendi gölgesini okumaya çalışıyor.”
Fırtık bir rafın altına yaklaştı. “Bu kitap bana baktı.”
Cin Cüce homurdandı. “Sen de ona bak. Bu adil olur.”
Duruman gülümsedi. “Dokunmadan bakabilirsiniz.”
Maer ve Roland’ın yüzü aynı anda düştü.
“Bu çok acımasız,” dedi Maer.
“Biliyorum,” dedi Duruman keyifle.
Yine de hemen ilerlemediler. Duruman onlara birkaç dakika verdi. Maer bir kitabın kapağındaki çizgilerin bir ev planına benzediğini, sonra planın nefes aldığını gördü. Roland, mavi taşının cübbesinde hafifçe titrediğini hissettiği bir rafa yaklaştı ama elini uzatmadı. Fırtık, kendisine bakan kitabı tıslayarak tehdit etti. Kitap kapağını kapattı.
“Gördün mü?” dedi Fırtık. “Saygı.”
Subutai, “Korku.”
“İkisi akraba.”
Duruman sonunda koridor gibi uzanan rafların sonuna yürüdü. Orada küçük bir sandık duruyordu. Gösterişli değildi. Hatta bu kütüphanenin içinde fazla sade kalıyordu. Koyu renkli ahşaptan yapılmıştı. Üstünde ince bir kilit vardı ama Duruman ona anahtar kullanmadı. Elini sandığın kapağına koydu.
Sandık onu tanıdı.
Yavaşça açıldı.
İçinden avuç içi büyüklüğünde, kan kırmızı bir taş çıkardı.
Maer’in nefesi kesildi.
Taş ilk bakışta kızıldı. Ama kızılın içinde altın çizgiler, mor gölgeler ve çok derinde çakan beyaz bir kıvılcım vardı. Bir kalbin öfkeyle atması gibi parlıyor, sonra sönüyordu. Mücevher değildi. Mücevher gibi durmayı reddediyordu. Bir şeyin kapısıydı. Bir iradenin parçası. Çok eski bir büyünün saklı kalbi.
“Cennet Muhafazası,” dedi Roland kısık sesle.
Duruman ona baktı. “Dul Taşı diyenler de vardır. İlk taş. Yol gösteren.”
Subutai hemen geri çekildi. “Bana bakmasın.”
Taş ona baktı.
Bunu herkes hissetti.
Kızıl ışık sandığın içinden yükseldi ve doğrudan Subutai’ye uzandı.
Subutai iki elini kaldırdı. “Hayır. Ben taşlarla çalışmıyorum. Taşlar değerli olabilir ama genelde insanları öldürür, kaybeder, yakar, lanetler ya da kötü kararlar aldırır.”
Fırtık, taşın ışığına bakıyordu.
Gözleri büyümüştü.
Subutai bir adım daha geri attı. “Duruman, bunu durdurun.”
Duruman sakin kaldı. “Zaman başladı.”
“Benim iznim başlamadı!”
Taş parladı.
Kızıl ışık Subutai’yi sardı.
Subutai bir şaka daha yapmaya çalıştı ama sesi yarım kaldı. Işık onu yutmadı; sanki onun etrafındaki zamanı katladı. Bir an oradaydı. Sonra kat yerinin içinde kaldı. Kızıl parıltı kapandı.
Subutai yoktu.
Oda sessizleşti.
Fırtık’ın bütün bedeni titredi.
Önce kuyruğu kımıldadı. Sonra kulakları. Sonra gözleri, tek bir noktaya bakar gibi dondu. Maer onun yüzünde ilk kez gerçek bir hatırlamanın dehşetini gördü.
“Ben…” dedi Fırtık.
Sesi kedi sesi değildi yalnızca. İçinde Subutai’nin alaycı tonu, korkusu, inadı ve eski bir kararın yankısı vardı.
Fırtık’ın gözlerinden görüntüler geçti.
Bir han.
Ned’in eli.
“Fırtık,” diyen bir ses.
Balık kokusu.
Yol.
Eve doğru çekilen bir his.
Maer’in kokusu. Subutai’nin kendi kokusu ama başkasının üstünde. Bir kapıya gitmek gerektiğini bilmek ama nedenini bilmemek. Yalnız güdüler. Yalnız duygular. Bir görevin hafızasız ağırlığı. Zamanın içinden düşürülmüş bir kedi bedeni. Oraya gitmelisin. Onları götürmelisin. Ev kurtulmalı.
Fırtık geriledi.
“Ben oyum,” dedi.
Maer’in boğazı kurudu.
Taş yeniden parladı.
Bu kez ışık Fırtık’ın etrafında döndü. Ama onu yutmadı. Işık, bir cümleyi iki ayrı satıra ayırır gibi çalıştı. Fırtık’ın bedeni ikiye bölünmedi; daha çok, aynı zamanın içinde üst üste yazılmış iki varlık birbirinden ayrıldı. Bir çizgi Fırtık’ın içinden geçti. Kızıl ışık bir yanda kedi bedenini tuttu. Diğer yanda boşlukta insan biçimini aradı.
Subutai geri geldi.
Yere düştü.
Fırtık da olduğu yerde kaldı.
Birden iki oldular.
Subutai birkaç kez nefes aldı. Sonra doğruldu, Fırtık’a baktı, kendisine baktı, tekrar Fırtık’a baktı.
“Ben kediydim?” dedi.
Fırtık tüylerini kabarttı. “Ben sen değilim!”
Subutai eliyle yüzünü yokladı. “Ben balık artığı mı yedim?”
Fırtık, “Balık artığı gayet iyiydi.”
“Bu beni rahatlatmadı.”
“Beni de senin suratın rahatlatmıyor.”
Subutai Duruman’a döndü. “Bu olayın maddi tazminatı var mı?”
Duruman gülümsedi. “Zamanın kendi kuralları vardır.”
“Bunu ikinci kez söylüyorsunuz ve her seferinde daha kötü oluyor.”
Duruman ciddileşti. “Ev’in kurtulmasının tek yolu sizin buraya gelmenizdi. Bu yolun kurulması gerekiyordu. Bunu ben planlamadım. Taş da tek başına planlamadı. Ev’in kendi zamanı, kendi ihtiyacı, kendi korkusu bunu ördü.”
Maer, Fırtık’a baktı.
Fırtık gerçekti.
Subutai de gerçekti.
Ama şimdi ikisi aynı kökten kopmuş, iki ayrı dal gibi duruyordu. Bunu anlamak kolay değildi. Kabul etmek daha da zordu.
Duruman, Maer’in yüzünü gördü. “Bazı yollar, yüründükten sonra yürüyeni değiştirir. Zaman bile bunu geri alamaz. Fırtık bir görev olarak başlamış olabilir. Ama yaşadı. Seçti. Sevdi. Kızdı. Küfretti. Balık yedi. Sizi buraya getirdi. Artık yalnız Subutai’nin geçmişe gönderilmiş gölgesi değil.”
Fırtık başını kaldırdı.
“Ben Fırtık’ım,” dedi.
Subutai bir an sustu.
Sonra çok yavaş, “Evet,” dedi. “Sanırım öylesin.”
Fırtık ona baktı. “Sen de benim kaba versiyonumsun.”
“Bunu kabul etmiyorum.”
“Zaman etti.”
Duruman taşı Subutai’ye uzattı.
“Onun kurallarını bozan ve birden iki yapan kişi olarak,” dedi, “onun koruyucusu olmaya hazır mısın?”
Subutai taşa baktı.
Kızıl taş avuç içi büyüklüğündeydi ama anlamı ağırdı. İçindeki altın çizgiler yavaşça atıyor, mor gölgeler kıpırdıyor, derindeki beyaz kıvılcım göz kırpar gibi parlıyordu.
“Yani…” dedi Subutai. “Bu bende kalıyor mu?”
Duruman’ın yüzünde çok tanıdık bir uyarı belirdi. “Sakın satma.”
Oda bir an sessiz kaldı.
Sonra herkes güldü.
Fırtık hemen, “Satarsa yarısı benim,” dedi.
Subutai, “Sen zaten bendin.”
“O zaman tamamı benim.”
Cin Cüce homurdandı. “Taş paylaşımı konusunda kimse bana danışmıyor. Bu evin en büyük sorunu bu.”
Maer gülerken gözlerinin dolduğunu fark etti.
Bu iyi bir gülüştü.
Yorgun, yaralı, kafası karışık ama iyi.
________________________________________
O gece, evdeki son geceleriydi.
Kimse bunu yüksek sesle söylemedi. Ama herkes biliyordu. Duruman dönmüştü. Sim’uyel hâlâ yaralıydı ama artık yalnız değildi. Ev sakinleşmişti. Düşmanlar bağlıydı. Pinina aşağıya savrulmuştu. Suzame Tozu kullanılmış, Duruman bulunmuş, zaman kendi sakladığı düğümü açmıştı.
Maer uyumaya çalıştı.
Misafir odasında değildi; ona daha sakin bir oda vermişlerdi. Ama uyku geldiğinde, odanın sınırları yine belirsizleşti. Ev onun rüyasına usulca girdi.
Bu kez ağlamıyordu.
Utanıyordu.
Maer bunu nasıl bildiğini bilmiyordu. Bir evin utanması nasıl olurdu? Belki pencerelerin perdelerini biraz daha kapatmasıyla. Belki döşemelerin gereksiz yere gıcırdamamasıyla. Belki kapının aralığından çok küçük bir ışık sızdırmasıyla.
Bir ses geldi.
Çocuğum var.
Maer rüyada bile irkildi.
“Ne?”
Çocuğum var.
Ev’in sesi sevinçliydi ama fısıltı gibi. Büyük bir sırrı paylaşan bir çocuk gibi.
Babam duyarsa kızar.
Maer, Duruman’ı düşündü. “Neden kızsın?”
Ev cevap vermedi. Ya da verdi ama cevabı bir kapının hafifçe kapanması gibiydi.
Sana veriyorum.
“Bana mı?”
İyi bak.
Maer bir şey söyleyemeden uyandı.
Kucağında bir yumurta vardı.
Bir yumruktan daha büyüktü. İki elle tutulacak kadar geniş, ama kucağa sığacak kadar küçüktü. Ne kuş yumurtasına benziyordu ne taş parçasına. Yüzeyi sıcak ve sertti. Üzerinde ahşap damarlarını andıran ince çizgiler, pencere çerçevesi gibi minik desenler ve yer yer camı hatırlatan soluk parlaklıklar vardı. İçinde bir şey kıpırdamadı belki; ama Maer onun canlı olduğunu bütün dehşetiyle biliyordu.
Kapı açıldı.
Roland içeri girdi.
Maer yumurtayı çarşafın altına sakladı.
Roland durdu.
“İyi misin?”
Maer’in yüzü muhtemelen dünyanın en suçlu yüzüydü.
“Evet,” dedi. “Sanırım gitme zamanımız geldi.”
Roland’ın kaşları kalktı.
Sonra çarşafa baktı.
Maer daha hızlı konuştu. “Hemen.”
Roland bir süre ona baktı.
Sonra usulca başını salladı. “Subutai’yi bulayım.”
________________________________________
Subutai’yi koridorda buldular.
Yanında Fırtık vardı.
İkisi tartışıyordu.
“Eğer ben sensen,” diyordu Subutai, “benim bütün borçlarımın yarısı sana geçmeli.”
Fırtık tüylerini düzeltti. “Eğer ben sensem, senin bütün ganimetlerinin tamamı bana geçmeli.”
“Bu matematik değil.”
“Bu kedi matematiği.”
“Sen kedi değilsin, benim zamanla ayrılmış parçam olabilirsin.”
“Ben Fırtık’ım.”
“Evet ama—”
“Ben Fırtık’ım.”
Subutai Maer’i görünce rahatlamış gibi yaptı. “İyi. Hakem geldi. Söyle ona, ben haklıyım.”
Maer çantasını iki eliyle tutuyordu.
Fırtık hemen kokladı. “Çantanda ne var?”
“Hiçbir şey.”
Subutai’nin gözleri parladı. “Bu cevap çalınabilir bir şey olduğunu gösteriyor.”
Roland kapıya doğru baktı. “Gitmemiz gerekiyor.”
Subutai, Maer’in yüzüne baktı. Sonra çantasına. Sonra tekrar yüzüne.
“Bunu sonra soracağım.”
“Biliyorum,” dedi Maer.
Vedalar kısa oldu.
Belki olması gerekenden kısa. Ama uzun olsaydı Maer çantasındaki sıcak, imkânsız sırrı saklayamazdı. Duruman onları kapıya kadar geçirdi. Sim’uyel yanında duruyordu. Yaralıydı ama yüzünde artık başka bir huzur vardı. Ev’in babası dönmüştü. Uşağı hâlâ ayaktaydı. Ev nefes alıyordu.
Duruman Maer’e baktı.
Bir an, her şeyi biliyormuş gibi geldi.
Sonra yalnızca gülümsedi.
“Yolunuz uzun,” dedi.
Subutai, “Kısa yolunuz var mı?”
Duruman, “Var. Ama genelde daha tehlikeli.”
“Uzun yol iyidir.”
Fırtık, “Korktun mu?”
“Profesyonel değerlendirme.”
Roland, Sim’uyel’e eğildi. “İyileşin.”
Sim’uyel, “Sen de çalmaya devam et,” dedi.
Cin Cüce, Roland’ın zincirinde kımıldandı. “Ve bana danışmadan büyülü eşyaları kullanma.”
Roland ona baktı. “Sen de bağırmadan danış.”
“Bu pazarlık kabul edilemez.”
“Yine de dene.”
Kapı açıldı.
Bozkır sabahı onları karşıladı.
Maer, Subutai, Fırtık ve Roland dışarı çıktı. Hava serindi. Otların üstünde ince bir ışık vardı. Uzakta ufuk, günün ilk rengiyle açılıyordu. Maer birkaç adım attıktan sonra arkasına döndü.
Bir Varmış Bir Yok Olmuş kapısını kapatmadı.
Önce onlara baktı.
Bunu artık herkes hissetti. Ev’in bakışı, pencerelerinden, kapısından, merdivenlerinin gölgesinden ve çatısının eğiminden geçerek üzerlerine geldi. Sonra yapı hafifçe yükseldi. Önce temelinin altında toprakla arasına ince bir boşluk girdi. Sonra tamamı bozkırdan ayrıldı. Ev, sabah ışığında usul usul havalandı.
Fırtık kuyruğunu oynattı. “Yine uçuyor.”
Subutai, “Bu cümleye alışmak istemiyorum.”
Ev yükseldi.
Sonra Maer’in içine, yalnız onun değil belki ama en çok onun duyacağı bir mırıltı bıraktı.
Elveda aşkım, tekrar görüşünceye kadar evladımıza iyi bak.
Maer dondu.
Subutai ona baktı. “Ne oldu?”
Maer yavaşça çantasına baktı.
İçeride sıcak, küçük ve imkânsız bir şey duruyordu.
Rüyası gerçekti.
Roland’ın gözleri çantaya kaydı.
Fırtık kokladı.
Subutai’nin yüzünde, çok büyük bir belanın kokusunu almış ama bunun aynı zamanda çok değerli olabileceğini fark etmiş bir ifade belirdi.
“Maer,” dedi. “Çantanda ne var?”
Maer çantayı iki eliyle tuttu.
Ev ufukta yükseliyor, bozkırların üzerinde uzaklaşıyordu.
“Uzun hikâye,” dedi.
Subutai iç çekti.
“Güzel,” dedi. “Kısa hikâyeler genelde sıkıcıdır.”
Fırtık çantaya bir kez daha baktı. “Bu hikâye sıcak kokuyor.”
Maer çantayı biraz daha sıkı tuttu. “O yüzden uzun dedim.”
Bir Varmış Bir Yok Olmuş, sabah ışığının içinde uçtu.
Maer çantasını göğsüne bastırdı.
Ev uzaklaştı.
Ama bu kez onlardan tamamen ayrılmamıştı.
49. Bölüm Sonu
Birinci Kitabın Sonu

BÖLÜM NOTU
Ve bitti.
Evet, ne düşünüyorsunuz?
Meleran yeni kitabı ile yakında bizlerle olacak. Lütfen puanlarınızı ve yorumlarınızı ihmal etmeyiniz.
Büyük Ev macerası bitti ama Maer, Subutai, Roland ve Fırtık ile olan maceramız bitmedi. Efsane dörtlümüz “Meleran: Sis ve Kemik” serisinde geri dönecekler.
Takipte kalmaya devam edin.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı