33. Bölüm — Sadece Bir Başka Esaret

Subutai, aynayı mahzen merdivenlerinden indirirken Fırtık hiç susmuyordu.
Bu, aynanın ağırlığından bile daha kötüydü.
Ayna sırtına tam oturmamıştı. Zaten hiçbir aynanın bir insanın sırtına tam oturmak gibi bir amacı olamazdı. Çerçevenin alt köşesi omzuna baskı yapıyor, üst kısmı merdivenin alçak taş kemerlerine çarpmamak için sürekli eğilmesini gerektiriyor, tekerlekli kaidesi ise merdivenlerde işe yaramadığı için ayaklarına vurup duruyordu. Subutai bir eliyle çerçeveyi tutuyor, diğer eliyle duvara yaslanarak basamakları tek tek iniyordu. Her inişte aynanın camı, mahzenin karanlığını küçük, eğri, endişe verici parçalara bölüyordu.
Fırtık ise arkasında, önünde, bazen yanında, bazen de aynanın altında kalmamak için fazla teatral sıçramalar yaparak ilerliyordu. Mahzenin üst basamaklarında onları karşılayan örümcek ağları yalnız Fırtık’a musallat olmamıştı. Subutai’nin saçlarına, omzuna ve aynanın çerçevesine de gri iplikler dolanmıştı; hatta bir tanesi yanağından aşağı inip dudak kenarına yapışmıştı. Buna rağmen adam ağları temizlemeye çalışmadı. Kafası başka yerdeydi. Kapı hattı, ayna açısı, mahzen mesafesi, Türki’nin pozisyonu, düşmanın ilk adımı, halının olası kullanımı ve aynanın kontrolsüz aktarımı zihninde aynı anda dönüyordu. Fırtık konuşuyordu; Subutai ise konuşmaların arasından savaşın şeklini seçmeye çalışıyordu.
“Bunu söylemek istemiyorum,” dedi Fırtık.
Subutai, nefesini dişlerinin arasından verdi. “O zaman söyleme.”
“Bunu söylemek istemiyorum ama söylemem gerekiyor.”
“Hayır, gerekmiyor.”
“Bu, şimdiye kadar yaptığın en kötü fikir olabilir.”
“Bunu her fikrim için söylüyorsun.”
“Çünkü kendini geliştiriyorsun.”
Subutai bir basamak daha indi. Aynanın kenarı omzundaki kemiğe bastı. “Güzel. Gelişim önemli.”
“Gelişim dediğin şey normalde insanı daha iyiye götürür.”
“Benim alanımda daha kötü fikirler, daha iyi sonuçlar verebilir.”
Fırtık cevap verecekti ama yüzüne örümcek ağı yapıştı. Kedi bir anda bütün bedenini sarsarak durdu. Önce patisiyle burnunu silmeye çalıştı, sonra bıyıklarına dolanan ince iplikleri fark etti, ardından kuyruğunun ucunda da gri bir ağ parçası sallandığını gördü.
“Hayır,” dedi.
Subutai aşağıdaki basamağa inmekle meşguldü. “Ne hayır?”
“Bana bakma.”
“Bakmıyorum.”
“Bakarsan ölürsün.”
Subutai, aynanın kenarından geriye bakmaya çalıştı ama ayna izin vermedi. “Örümcek ağı mı?”
“Hayır. Ben artık mahzenin eski lorduyum. Üzerimde atalarımın kutsal örtüleri var.”
“Örümcek ağı yani.”
Fırtık dişlerini gösterdi. “Bir gün senin bütün planlarını tek tek yazacağım. Sonra en tepesine de ‘Bütün bunlar yüzünden kedi örümcek ağına bulandı,’ diye not düşeceğim.”
“Güzel başlık olur.”
“Ben başlık atmıyorum, dava dosyası hazırlıyorum.”
Subutai bu kez güldü. Aynanın ağırlığı göğsüne bastığı için gülüşü kısa, hırıltılı ve acıklı çıktı. Yine de gülmüştü. Fırtık’ın hiç susmaması gerçekten kötüydü ama Subutai, sessizliğin daha kötü olacağını biliyordu. Mahzen merdivenleri, insanın aklına olmadık şeyler getiriyordu. Hele sırtında yansımaları doğru dürüst davranmayan bir ayna varken.
Merdivenlerin sonuna vardıklarında mahzenin kokusu onları karşıladı. Nem, eski tahta, metal, küf, toz, uzak bir yerde çalışan kazanın sıcaklığı ve Cin Cüce’den geriye kalan o tarif edilmesi güç, sinir bozucu varlık hissi birbirine karışmıştı. Subutai aynayı dikkatlice yere indirdi. Sırtındaki baskı kalkınca omzu bir an boşlukta kalmış gibi sızladı.
“Gördün mü?” dedi nefes nefese. “Sorunsuz indirdik.”
Fırtık, yüzündeki örümcek ağını patisiyle çekmeye çalışıyordu. Ağ uzadı, koptu, tekrar bıyığına takıldı. “Benim tanımımda ‘sorunsuz’ kelimesi bu kadar ağ içermez.”
Subutai aynayı tekerlekleri üzerine oturttu. Kendi yanağına yapışmış ağı nihayet fark edip eliyle sildi; ama hareketi yarım kaldı. Aklı yeniden aynanın nasıl döneceğine, ilk girenin hangi açıyla yakalanabileceğine ve mahzen kapısına ulaşmadan önce kaç nefes kazanabileceklerine dönmüştü.
“Kelime haznen dar.”
“Senin hayatta kalma anlayışın da gevşek.”
Mahzenin içinden ilerlemeye başladılar. Ayna artık tekerlekleri üzerinde hareket edebiliyordu ama zemin düz değildi. Taşların arasındaki çıkıntılar, eski çatlaklar ve kim bilir ne zamandan kalmış küçük metal parçaları tekerleklerin altında takırdıyordu. Subutai bir yandan aynayı itiyor, bir yandan etraftaki gölgeleri ölçüyordu. Fırtık ise örümcek ağlarından kurtulmaya çalışırken aynı anda her yansıtıcı yüzeye kötü kötü bakıyordu.
Cin Cüce’nin eski sandıklarının yanından geçtiler.
Subutai burada durdu.
Sandıklar hâlâ oradaydı. Bazıları açık, bazıları yarı kapalı, bazıları öylece bırakılmıştı. Etraflarında ne işe yaradığı belirsiz parçalar, kırık metal halkalar, eski kumaşlar, yamulmuş kaşıklar, parçalanmış kutular, fazla parlak duran ama hiçbir işe yaramıyor gibi görünen küçük camlar ve gerçekten kimsenin ilgilenmemesi gereken birtakım boklar vardı. Bu evde “ilgilenilmemesi gereken şey” kavramı güvenilir değildi. Bazen en değersiz görünen nesne, en değerli olanın arkasındaki kilitti. Bazen bok, sadece boktu. Bazen de Subutai’nin aklına kötü fikirler getirirdi.
Fırtık onun durduğunu gördü.
“Hayır.”
Subutai başını çevirdi. “Daha bir şey demedim.”
“Düşündün.”
“Bu evde düşünmek suç mu?”
“Sen düşününce genelde biri bok taşıyor.”
Subutai sandıklara bir kez daha baktı. Cin Cüce, bok, sihirli eşyalar, yansıma, kırık ayna, mahzen, kazan, düşman… Aklı bir an bunların arasında gidip geldi. Sonra aynanın tutamağını tekrar kavradı.
“Şimdilik bok yok,” dedi.
Fırtık gözlerini kıstı. “Şimdilik kelimesini sevmedim.”
“Ben de bazen sevmiyorum.”
Aynayı iterek son odaya, kazan dairesine ulaştılar.
Kazan dairesinin havası mahzenin geri kalanından farklıydı. Burada nem değil, sıcak metal kokusu baskındı. Borular duvarlardan geçiyor, kazanın içinden gelen derin ve düzenli titreşim zeminin altında kalp atışı gibi dolaşıyordu. Alevin rengi doğrudan görünmüyordu ama sıcaklığı yüzlere vuruyordu. Türki kazanın yanında durmuş, onları bekliyordu. Sanki merdivenlerden gelen her gıcırtıyı, aynanın her takırtısını ve Fırtık’ın her söylenmesini duymuştu.
Türki’nin bakışı önce aynaya, sonra Subutai’nin omzuna, sonra örümcek ağına bulanmış Fırtık’a gitti.
“Bunu açıklayacaksınız,” dedi.
“Hangisini?” diye sordu Subutai.
Türki kısa bir süre düşündü. “Hepsini.”
Fırtık patisini kaldırdı. “Ben önce şunu söylemek istiyorum: Bana zorla yaptırıldı.”
“Kimse seni zorlamadı,” dedi Subutai.
“Sen kötü fikirle yürüyünce insan peşinden gitmek zorunda kalıyor. Bu da bir çeşit zorlamadır.”
Subutai aynayı kazanın karşısına, Türki’nin tam görebileceği bir açıya getirdi. Bunu yaparken acele etmedi. Aynanın yansıması kazanın sıcak ışığını aldı, uzattı, biraz bozdu ve odanın duvarlarına sanki başka bir mahzen daha varmış gibi geri verdi. Subutai aynanın yönünü ayarladıktan sonra bir adım geri çekildi.
“Bunu buraya koyabilir miyiz?” diye sordu.
Türki’nin yüzündeki merak, bir an ciddiyete döndü. “Neden?”
Subutai hemen cevap vermedi. Önce aynaya, sonra kazana, sonra Türki’ye baktı. Bu evde artık rıza kelimesi basit bir nezaket değildi. Birini bir şeye dahil etmek, özellikle de tehlikeye dahil etmek, izin istemeden yapılacak bir iş değildi. Pinina’nın yaptığı şey yeterince ortadaydı.
“Birini sana göndermeyi düşünüyorum,” dedi.
Türki’nin kaşları kalktı. “Birini derken?”
“Bir düşmanı.” Subutai elini kaldırdı. “Sadece bir tane.”
Fırtık hemen ekledi. “Bunu özellikle vurguladı. Çünkü cümle aksi halde korkunç oluyor.”
“Sadece bir tane,” dedi Subutai yeniden. “Bütün sürüyü değil. İlk gireni ayırabilirsek, onu aynayla buraya düşürmeyi deneyeceğiz. Seninle ilgilenebilir misin diye sormaya geldim.”
Türki’nin yüzünde yavaş, neredeyse keyifli bir gülümseme belirdi. Kazanın ışığı bu gülümsemeyi biraz daha keskin gösterdi.
“Seçme şansım var mı?”
Subutai omuz silkti. “Sanırım yok.”
Türki’nin gülümsemesi azalmadı.
“Ama kimi istediğini biliyorum,” dedi Subutai. “Hangi Tanrı’ya inanıyorsan sana onu göndermesi için dua etsen iyi olur. Çünkü sadece eve ilk giren sana gelecek.”
Türki kazanın sıcaklığı içinde bir an sessiz kaldı. Sonra aynaya baktı. “İlk giren genelde ya en aptaldır ya da en tehlikeli.”
“İyi haber,” dedi Fırtık. “Onlarda ikisinden de bolca var gibi.”
Subutai aynanın camındaki kendi yansımasına baktı. “Bunu kullanabiliriz.”
Türki, kazanın yanındaki ağır metal çubuğu eline aldı. “Gönderin,” dedi. “Ama bir tane.”
“Söz,” dedi Subutai.
Fırtık mırıldandı. “Bu evde sözler de kapı gibi çalışıyor, haberiniz olsun.”
Subutai ona baktı. “Bazen iyi hatırlatmalar yapıyorsun.”
“Biliyorum. Takdir edilmediğim için öfkeliyim.”
Aynanın yüzeyi kazanın ışığını bir kez daha yuttu ve geri verdi. Bu kez Subutai, camın derinliğinde sanki başka bir taş oda, başka bir karanlık ağız görür gibi oldu. Belki yalnız yansımaydı. Belki de ayna, birazdan üstleneceği işe alışıyordu.
________________________________________
Kapı Sıcak Ölüm Çölü’ne açıldığında, kum yeniden içeri saldırdı.
Bu kez kimse şaşırmadı.
İlk geçişteki hazırlıksız boğulma yoktu; ama çölün öfkesi aynıydı. Rüzgâr sarı ve kızıl bir perde gibi dönüyor, kum taneleri kapı eşiğine çarpıp geri sekmiyor, içeriye sızmak için her boşluğu yokluyordu. Gökyüzü görünmüyordu. Güneşin nerede olduğu anlaşılmıyordu. Sıcak, yalnız havada değil, göz kapaklarının altında, dişlerin arasında, nefes borusunun en hassas yerinde yaşıyordu.
Catterian kadın yine oradaydı.
Sanki hiç ayrılmamıştı. Kumun içinde dizleri hafif kırık, kuyruk dengede, iki kıvrık kılıcı ellerinde, gözleri kapının açıldığı noktaya dikili duruyordu. İlk karşılaşmada aldığı darbenin izini taşıyordu belki; ama duruşu zayıflamamıştı. Tam tersine, artık onların nasıl hareket ettiğini biliyordu. Davor’un tekmesinin ağırlığını, Runik’in eşiğe ördüğü büyünün sertliğini ve Talon’un aceleciliğini görmüştü. Bir avcı, aynı avın ikinci kez aynı yerden geçmeyeceğini bilirdi.
Catterian başını hafifçe eğdi. Kum tüylerinin arasından akıyordu. “Yine siz.”
Davor öne çıktı.
Bu kez Talon’un geri çekilmesine gerek kalmadı. Davor, kapı eşiğinden bir adım ileriye geçerken bedenini rüzgâra göre ayarladı. İriydi ama iri görünmesine izin vermeyen bir dengeyle duruyordu. Ayaklarını kuma gömmek yerine, yüzeyin nasıl kaçtığını hissetti. Catterian hafifti. Hızlıydı. İki silah taşıyordu. Onu yakalamak değil, yolunu daraltmak gerekiyordu.
Catterian ilk hamleyi yaptı.
İkiz kılıçlar fırtınanın içinde kısa iki hilal gibi parladı. Biri Davor’un yüz hattını, diğeri diz arkasını yokladı. Davor bu kez geriye çekilmedi. Sağ ayağını yarım adım yana koydu, omzunu düşürdü, yüzüne gelen kılıcı başını eğerek boşluğa bıraktı. Dizine gelen kılıç ise etine değmeden önce ağırlığını diğer bacağına aldı. Kılıcın ucu kuma girdi.
Catterian orada kalmadı.
Kuyruğu denge verdi, beli döndü, ikinci kılıç bu kez Davor’un kaburga hattına doğru geldi. Davor koluyla karşılasa kesilirdi. Kılıca kılıçla cevap verecek zamanı yoktu. Bunun yerine gövdesini kılıcın içine değil, dışına taşıdı ve sol omzuyla kadının hareket alanına girdi. Bu darbe tam temas etmedi; Catterian çok hızlıydı. Ama onun dönüşünü bozdu.
Kadın hırladı.
Kumun içinde kaybolur gibi oldu. Davor’un etrafına değil, onun gölgesine saldırdı. İki kılıç, adamın görmekte zorlanacağı alçak açılardan geldi. Davor birini baldıra aldı; çizik derin değildi ama kan sıcaklığı kuma karıştı. Diğerini dizini döndürerek savuşturdu. Sonra yumruk atmadı. Tekme atmadı. Bekledi.
Catterian üçüncü kez yaklaştığında Davor’un beklediği şey oldu. Kadın, ilk karşılaşmadaki tekmeyi hatırladığı için göğüs hattını sakladı. Bu yüzden Davor’un darbesi göğse değil, kılıç taşıyan sağ bileğin hemen üstüne geldi. Yumruğu kısa, ağır ve gereksiz gösterişten uzaktı. Catterian’ın kılıcı elinden düşmedi ama tutuşu bozuldu.
Kadın geri sıçradı.
Davor onu takip etmedi. Kapıya sırtını vermedi. Eşiği korudu. Ağır dövüş sanatı böyleydi; düşmanı kovalamaz, ona nereye gelemeyeceğini öğretirdi.
Talon çöl fırtınasının içinde başını kaldırdı. Kum yüzüne çarpıyordu ama gözleri kapının çevresindeki havayı izliyordu. “Pinina’nın bizi uyardığı gibi,” dedi. “Zaman değişmiyor. Çünkü kendisi içeride ve rızası var. Sadece biz doğru anı tutturamıyoruz.”
Rhurmok, yeşil cübbesinin başlığını yüzüne doğru çekti. Ölüm büyücüsünün sesi bezgindi. “Peki nasıl tutturabiliriz?”
Talon cevap vermedi. Bir an, sanki Pinina’nın yıllar önce söylediği bir şeyi zihninde arıyordu. “Şarkının bir barbar ağıtı olduğunu söylemişti,” dedi. “Bir kadının sevdiğine olan aşkı ve onu kaybedişi üzerine. Dur bakayım nasıldı?”
Khalid ona baktı.
Çölün kumlu uğultusu arasında, barbarın kaba sesi birden yükseldi.
Şarkı güzel değildi.
En azından şehirlerde güzel sayılacak türden değildi. Khalid’in sesi çatlak, kalın ve taşlıydı. Bozkırda yıllarca rüzgâr yutmuş, ateş başlarında anaların, yaşlı kadınların, savaşçıların ve gömülmemiş kayıpların yanında büyümüş bir sesti. Kelimeler kumun içinde düzgün akmadı; daha çok yere düşüp tekrar kalkan, dizleri kanayan ama yürümeyi sürdüren bir ağıt gibi ilerledi.
Bir kadın sevdiğine sesleniyordu.
Dönmeyen birine.
Atının izini rüzgârın sildiği, gölgesini akşamın yuttuğu, adını yalnızca yüreğinin sakladığı birine.
Khalid söylerken gözleri çölü değil, başka bir yeri görüyordu. Belki bozkırları. Belki çocukken annesinin dizinin dibinde duyduğu ateş başını. Belki de Diş Dağları’nda kan içinde düşen Nohmaran’ı. Sesinin kaba olması, içindeki kaybı azaltmıyordu. Tam tersine, her kırık nota şarkının içine başka bir yara açıyordu.
Davor’un Catterian ile dövüşü bir an yavaşlamadı ama etrafındaki herkes şarkının ritmini duydu.
Rhurmok başını Talon’a çevirdi. “Bunun bir barbar ağıtı olduğunu mu söylemiştin?”
Talon durakladı.
Sonra gözleri büyüdü.
“Sen bir dahisin Rhurmok!”
Rhurmok hiç memnun görünmedi. “Bunu söylemeni gerektiren bir şey yaptıysam özür dilerim.”
“Evet,” dedi Talon. “Barbar ağıtı. Eğer barbar bozkırlarına geldiğimiz anda söylemeye başlarsak…”
Runik, yaralı kaburgasına rağmen düşüncenin kalan kısmını hemen yakaladı. “Ve şarkının nakaratı biter bitmez de düğmeye basarsak…”
Talon’un yüzünde ilk kez acele değil, gerçek bir hesap belirdi.
Khalid şarkıyı kesmedi. Belki artık onların hesabı için söylüyordu. Belki kendi içinde yarım kalmış bir şey için. Belki de bir kez başladıktan sonra ağıtın kendi sonuna ulaşması gerekiyordu.
Catterian, Davor’un karşısında yeniden dişlerini gösterdi.
Sonra fırtınanın içinden kaybolur gibi yana aktı. Davor onun sağdan geleceğini sandı; çünkü kılıçlardan biri o tarafta parladı. Fakat kadın, kumun arasına sakladığı asıl hamleyi soldan getirdi. İkinci kılıç Davor’un kaburga altına doğru yükselirken Davor ağırlığını düşürdü, kolunu içeri aldı ve darbenin tam kesmesini engelledi. Yine de çelik zırhın kenarını sıyırdı, derinin altına sıcak bir çizgi bıraktı.
Davor ilk kez dişlerini sıktı.
Catterian geri çekilmedi. Kumun üstünde döndü, bu kez iki kılıcı da farklı zamanlarda değil, aynı nefeste indirdi. Davor’un ağır bedeni kapı eşiğini kapatıyor, Catterian’ın çevikliği o bedeni yavaş yavaş açmaya çalışıyordu. Khalid’in ağıtı fırtınanın içinde yükselirken, Runik kanayan kaburgasını tutmuş ritmi hesaplıyor, Talon gözlerini düğmeden ayırmıyordu.
Davor omzunu düşürüp Catterian’ın üzerine yürüdü.
Kadın bu kez kaçmadı.
İki kılıç, iri adamın omzuna ve boğazına doğru aynı anda parladı.
Kapı hâlâ çöle açıktı.
Senkron henüz yakalanmamıştı.
Dövüş de bitmemişti.
________________________________________
Ro’lanthus kadehi göz hizasında tutarken Cin Cüce sonunda konuştu.
“Uzun kulaklı süzme salak,” dedi kadehin içinden gelen boğuk, camla bozulmuş ses. “Bana bakmayı kes de elinizdeki sihirli eşyaları önüme diz. Sonra da hepiniz, özellikle şu suratından hüzün akan duvar öpen, geldiğiniz deliğe geri dönün.”
Maer’in eli fülüte gitmişti. Hâlâ oradaydı.
Ro’lanthus kadehi indirmedi. “Beni duyuyorsun.”
“Hayır, ben kadehin içinde şiir dinliyorum. Tabii ki duyuyorum be beyinsiz ay ışığı artığı!”
Maer, fülütü biraz daha sıkı tuttu. “Biz de tam olarak bunu istiyoruz aslında.”
Cin Cüce’nin yüzü kadehin eğrisinde ona döndü. “Ne istiyorsunuz? Beyninizi mi? Geç kaldınız.”
“Sihirli eşyalarla işimiz yok,” dedi Maer. “Tek derdimiz bu evde ölmeden çıkıp gitmek.”
Cümle ağzından çıktı.
Ve Maer, ilk kez kendi söylediğine inanmadı.
Bu fark ediş çok küçük başladı. Göğsünün altında, kaburga kemiklerinin arkasında, bir sıkıntı. Sonra boğazına doğru çıktı. Gözleri istemsizce duvarlara kaydı. Yemek odasının tavandaki eski çizgilerine, şömine taşlarına, masanın kenarlarına, kapının pervazındaki ince oyuklara baktı. Çıkıp gitmek. Evet, bunu istemeliydi. Bunu istemeleri gerekiyordu. Bu ev yüzünden ölebilirlerdi. Bu ev onları istemedikleri odalara, pencerelere, aynalara ve rızalara sürüklemişti.
Yine de Maer, evi öylece bırakıp gidemeyeceğini hissetti.
Henüz bunu adlandıramadı.
Adlandırsa korkardı.
Cin Cüce kadehin içinden kahkaha attı. “Yalan kokusu aldım. Hem de taze. Duvarcı çocuk evden gitmek istiyor ama evin eteğine yapışmış. Ne hoş. Bir de bana sapık diyorlardı.”
Ro’lanthus’un yüzü buruştu. “Kimse sana sapık demedi.”
“Sen demedin. Ama gözlerin dedi. Uzun uzun bakan ahlak bekçisi gözlerin.”
“Gözlerim senden rahatsız oldu.”
“Ben de senin kulaklarından rahatsızım. İki tane yelkenle geziyorsun, hâlâ sözümü dinlemiyorsun.”
Maer araya girecekti ama Ro’lanthus hafifçe başını salladı. Dur, der gibiydi.
Cin Cüce kadehin içinde hareket etti. Önce parmakları göründü. Camın yüzeyinden değil, kadehin içindeki derinlikten çıkıyor gibiydi. O kadehin o kadar derin olmaması gerekiyordu. İnce, çarpık parmaklar kenara tutundu. Ardından bir kol uzandı. Sonra ikinci kol. Cin Cüce kendisini yukarı çekmeye çalışırken kadeh taş zeminde hafifçe süründü.
“Lanet olası dar şey,” diye homurdandı. “Bunu kim yaptıysa kulplarını tersine çevirip—”
“Bitirme,” dedi Ro’lanthus.
“Bitirsem hayal gücün gelişirdi.”
Cin Cüce’nin kafası kadehin ağzından çıktı. Olmaması gereken bir biçimde sıkıştı. Kulakları cama sürtündü, burnu yamuldu, gözlerinden biri öfkeyle kısıldı. Sonra kendisini zorladı ve pat diye dışarı çıktı. Bedeni ardından geldi. Gövdesi kadehin içinden kurtulurken camın kenarı bir an esnedi gibi göründü; sonra tekrar eski haline döndü. En son ayakları takıldı. Cin Cüce bütün ciddiyetini kaybederek yere yuvarlandı.
Kalkar kalkmaz herkese hakaret etti.
Maer fülütü kaldırdı.
Ro’lanthus elini uzattı. “Bekle.”
“Bekleyecek bir şey yok,” dedi Maer.
“Var.”
Cin Cüce yerde dizlerinin üzerinde doğruldu. “Beni bekletmeyin. Büyülü eşya açlığım var, sabrım yok, bir de şu kedi nerede? Ona özel hakaretlerim vardı.”
“Burada değil,” dedi Ro’lanthus.
“Yazık. Kuyruğuna şiir yazmıştım.”
Ro’lanthus yüzünü ekşitti ama geri çekilmedi.
Cin Cüce bunu fark etti. Bir adım attı. Kısa bedeni, çarpık yüzü ve pis sırıtışıyla korkutucu görünmeye çalıştı. Sonra elini uzattı. Parmakları Ro’lanthus’un bileğine doğru, sanki onu yansımanın içine çekebilecekmiş gibi kıvrıldı.
Maer, “Roland,” dedi.
Ro’lanthus geri çekilmedi.
Cin Cüce’nin uzanan elini tuttu.
Oda sessizleşti.
Cin Cüce bile bir an ne yapacağını bilemedi.
Ro’lanthus’un yüzünde tiksinti vardı; bunu tamamen saklayamıyordu. Ama elini bırakmadı. “Sakin ol,” dedi.
Cin Cüce gözlerini kıstı. “Bana sakin ol diyen son kişiyi—”
“Biliyorum. Korkunç şeyler yaptın. Ya da yapacağını söyledin. İkisi arasında büyük farklar olduğunu düşünüyorum.”
“Sen çok konuşuyorsun.”
“Sen de.”
Cin Cüce’nin ağzı açıldı. Bir küfür gelecekti. Gelmedi. Yerine hırıltılı bir ses çıktı.
Ro’lanthus yavaşça sordu. “Pinina’yı neden hâlâ istiyorsun?”
Cin Cüce’nin yüzü değişti.
Bu, bağırmaktan yorulmuş birinin susması değildi. Sanki içeride, pis sözlerin, bel altı esprilerin ve sihirli eşya açlığının arkasında saklanan başka bir şey, adının söylenmesiyle başını kaldırmıştı.
“Onun adını ağzına alma,” dedi Cin Cüce.
“Alacağım.”
“Uzun kulaklarını düğüm yaparım.”
“Yapabilirsin. Ama önce cevap ver.”
Cin Cüce elini çekmeye çalıştı. Ro’lanthus bırakmadı. Sıkmadı da. Yalnız tuttu.
“Bana söz verdi,” dedi Cin Cüce sonunda. “Her şey. Her şey olacaktı. Eşyalar. Güç. Parlak şeyler. Kapılar. Aynalar. Kimsenin bana ‘sus’ demediği bir yer.”
Maer, ilk kez Cin Cüce’nin sesinde yalnız açgözlülük değil, yoksunluk da duydu.
Ro’lanthus yumuşak bir sesle, “Ve verdi mi?” diye sordu.
Cin Cüce küfretti.
Bu küfür uzun, yaratıcı ve kısmen anlaşılmazdı. Maer’in yüzü kızardı. Ro’lanthus’un göz kapakları sabırla indi kalktı. Cin Cüce bitirdiğinde nefes nefeseydi.
“Bu da bir cevap,” dedi Ro’lanthus.
“Cevabını alıp uygun bir yerine—”
“Pinina’nın seninle işi yok,” dedi Ro’lanthus.
Cin Cüce’nin yüzü sertleşti.
“Yalan.”
“Hayır.”
“Beni istedi.”
“Seni kullandı.”
“Beni seçti!”
“Seni kullandı.”
Cin Cüce’nin ağzının kenarında köpük belirdi. Gözleri bir an odaklandı, sonra kaydı. Sanki bedeninin içinden başka bir şey geçiyor, sözlerini birbirine karıştırıyordu. “Sihirli eşyalar… Pinina… fülüt… parlak kolye… o kediye söyle kuyruğunu… hayır, hayır, o bana bakacaktı. Bana bakacaktı. Ben ona…”
Ro’lanthus’un eli hâlâ onun elindeydi. “Bak bana.”
Cin Cüce’nin gözleri zorlukla ona döndü.
“Sen çok şey biliyorsun,” dedi Ro’lanthus. “Yansımaları biliyorsun. Eşyaları biliyorsun. Kapıların nereden açıldığını, aynaların neye açıldığını, insanların neye aç olduğunu biliyorsun. Sihirli eşyalara düşkün olman seni değersiz yapmıyor.”
Cin Cüce’nin yüzünde bir an çocukça, öfkeli bir şaşkınlık belirdi.
Ro’lanthus devam etti. “Ama bütün bunları Pinina’nın tasmasına bağlarsan, onun sana baktığı o bir anı beklemekten başka hiçbir şeyin kalmaz. Oysa sen daha iyilerine layık olabilirsin.”
Maer, duyduğuna inanamadı.
Daha iyilerine layık.
Bu cümleyi Cin Cüce’ye söylemek, bu evde yapılmış en tuhaf, en tehlikeli ve belki de en gerekli şeylerden biriydi.
Cin Cüce önce gülecek gibi oldu. Sonra gülemedi. Ağzındaki köpük biraz daha arttı. Omzunun arkasından, gölgede kalmış bir şey sürünür gibi hareket etti.
Zincir.
Maer onu o anda fark etti.
Cin Cüce’nin kopmuş zinciri, yerde değil, havada da değil, sanki ikisinin arasındaki bir ihtimalde duruyordu. Hiçbir yere bağlı değildi. Hiçbir dünyasal ağırlığı yoktu. Bu yüzden de sürekli çekiyor, sürekli düşürüyor, sürekli deliliği onun içine geri akıtıyordu. Zincirin halkaları paslı değildi; daha kötüydü. Amaçsızdı.
Ro’lanthus konuşmayı sürdürdü. “Pinina seni istemiyor. Ama bu, kimsenin seni anlayamayacağı anlamına gelmiyor.”
“Sen mi anlayacaksın beni?” Cin Cüce’nin sesi çatladı. “Sen mi? Kitap kokulu, uzun kulaklı, ahlakına ütü basılmış—”
“Belki tam anlayamam,” dedi Ro’lanthus. “Ama dinleyebilirim.”
Cin Cüce sustu.
Maer, odadaki havanın değiştiğini hissetti.
Zincir yavaşça uzadı.
Önce kimse fark etmedi. Cin Cüce hâlâ Ro’lanthus’un elindeydi. Ro’lanthus onun yüzüne bakıyordu. Maer fülütü elinde tutmuş, bir saldırı bekliyordu. Zincir ise konuşmaların altından, susulan yerlerin içinden, belki de ilk kez bir yere tutunabileceğini anlayan başıboş bir şey gibi ilerledi.
Bir halka Ro’lanthus’un ayağına değdi.
Sonra ikinci halka.
Sonra zincir, elfın bileği yerine ayağına dolandı.
Ro’lanthus aşağı baktı.
Cin Cüce de baktı.
Maer’in içindeki öfke bir anda yükseldi. “Düzenbaz!”
Cin Cüce sıçradı. “Ben yapmadım be geri zekâlı duvar sarrafı!”
“Yalan söylüyorsun.”
“Yalan söylesem daha yaratıcı söylerdim!”
Ro’lanthus elini çekti ama kaçmadı. Zincire baktı. Sonra Cin Cüce’ye. “Bunu sen mi yaptın?”
Cin Cüce’nin yüzündeki ifade ilk kez gerçekten korkmuş gibiydi. “Hayır.”
Maer fülütü kaldırdı. “Roland, uzaklaş.”
Ro’lanthus derin bir nefes aldı. Zincirin ağırlığını hissetti. Bu fiziksel bir ağırlık değildi yalnızca. Birinin deliliğinin, yalnızlığının ve kopmuş bağının kendi ayağına dolanması gibi bir şeydi. Eski kitabın kapağına dokunduğu anı hatırladı. Hapishane hissini. Sonra Cin Cüce’ye baktı.
Cin Cüce’nin gözleri artık daha berraktı.
Tamamen iyi değildi. Tabii ki değildi. Ağzı hâlâ pis, bakışı hâlâ aç, zihni hâlâ sihirli eşyaların parıltısına dönmeye hazırdı. Ama az önceki köpüren dağınıklık bir anda çekilmişti. Zincir bir yere tutunmuş, onu uçurumun kenarından birkaç adım geri çekmişti.
Ro’lanthus, çok alçak sesle konuştu. “Sadece başka bir esaret.”
Cin Cüce burnunu çekti. “Şiir mi bu? Çünkü kötüyse haberin olsun, ben daha pisini yazarım.”
“Bu kalıcı olmayacak,” dedi Ro’lanthus. “Seni bir hapishaneden çıkarıp başka birine bağlamayacağım.”
Cin Cüce omuz silkti. Bu omuz silkmede hem rahatlama hem de bunu belli etmemeye çalışan eski gurur vardı. “Önce şu evden canlı çıkalım da sonra beni nereye bağlayacağını tartışırız, uzun kulaklı namus bekçisi.”
Maer hâlâ öfkeliydi. Fülüt elindeydi. Evin duvarlarından, çok uzaktan, Pinina’nın rızası bir kez daha geçti.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Zil çalmadı.
Çünkü çöl kapısı hâlâ açık, şarkı hâlâ yarım, savaş hâlâ dışarıdaydı.
Ro’lanthus zincire baktı. Sonra Cin Cüce’ye.
“Bir süre,” dedi. “Sadece bir süre.”
Cin Cüce dişlerini gösterdi. “Bir süre içinde kaç tane sihirli eşya toplayabileceğimi biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de bilmiyorum. Heyecanlı tarafı bu.”
Ro’lanthus gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
Maer, karşısındaki manzaraya baktı: ayağına kopmuş bir zincir dolanmış bir elf, zincirin ucunda ağzı pis bir musallat, elinde çalınamayan bir fülüt tutan kendisi ve duvarların içinde hâlâ yanlış yere ulaşmaya çalışan bir rıza.
Bir Varmış Bir Yok Olmuş, bir kez daha hiçbir şeyi çözmemişti.
Yalnızca bütün sorunları birbirine bağlamıştı.
BÖLÜM NOTU
33. Bölüm - Sadece Bir Başka Esaret burada bitti.
Bu bölümde Subutai ve Fırtık savunma hazırlığını kendi bildikleri felaketli yöntemlerle sürdürürken, Ro’lanthus ile Cin Cüce arasında beklenmedik bir bağ kuruldu.
Bazen Meleran’da çözüm dediğimiz şey gerçekten çözüm değildir. Sadece sorunları birbirine biraz daha sıkı bağlar.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim.
— M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı