32. Bölüm — Aklın Yolu Savunmadan Geçer

Maer, koridorun ortasında kalakalmıştı.
Oturma odasına dönmesi gerekiyordu. En azından bedeninin yönü oraya dönüktü; ayakları da bir adım önce oraya gitmeye karar vermişti. Fakat giriş kapısının olduğu hattın karşısında, holün uzak ucunda çalan zilin son titreşimi hâlâ ahşabın içinde dolaşıyor gibiydi. Ses sönmüştü ama izi kalmıştı. Tıpkı Pinina’nın rızasının evin damarlarından geçip kapıya ulaşırken bıraktığı kirli, ince, neredeyse kişisel çizik gibi.
Zil ile davet aynı anda olmamıştı.
Ama bu kez aralarındaki fark, Maer’in rahat nefes almasına yetecek kadar uzun da değildi.
Birkaç saniye.
Yalnızca birkaç saniye.
Eğer Pinina’nın o bozularak incelmiş rızası biraz daha geç gelseydi ya da zil biraz daha erken çalsaydı, belki de Sükûnet şimdi evin içinde olacaktı. Talon’un sesi koridorlarda yankılanacak, Runik’in yaralı öfkesi evin duvarlarına sürtünecek, Khalid’in ağır adımları zemini titretecek, Davor’un gölgesi giriş hattını dolduracak ve yeşil cübbeli adamın ölüm koklayan bakışları aynalara, köşelere, belki de Cin Cüce’nin beklediği yansıtıcı yüzeylere değecekti.
Kapı açılmamıştı.
Bu iyi haberdi.
Ama Maer’in içindeki hiçbir şey bunun gerçekten iyi haber olduğuna inanmıyordu.
Kapı kapalı kaldığında bile ev, sanki kısa bir süre nefesini tutmuştu. Zil sönmüş, rıza geçip gitmiş, koridor eski haline dönmüş görünüyordu; fakat Maer duvarların içindeki bekleyişin değiştiğini hissediyordu. Bu, insan duygusuna benzemiyordu. Subutai’nin taktik arayışına, Fırtık’ın korkusuna ya da Ro’lanthus’un kitabına yönelik eski tedirginliğine benzemiyordu. Daha genişti. Daha sabırlı. Daha anlaşılması zor.
Bir ev böyle hissedemezdi.
Maer bunu düşünmek istemedi.
Tam o sırada oturma odasının kapı eşiğinden Fırtık’ın kafası çıktı. Kedi, boynunu uzatmış, koridorun karşısındaki hol kapısına bakıyordu. Gözleri kocamandı; kulakları hafifçe geriye yatmıştı. Kapının açılmadığını görünce bütün bedeniyle değil, yalnız omuzlarının azıcık gevşemesiyle nefes verdi. Bu küçük rahatlama, onun ne kadar korktuğunu ele veriyordu.
Sonra başını çevirdi ve Maer’i gördü.
Fırtık, bir an hiçbir şey söylemedi. Sonra patisini kaldırıp iki kez “gel gel” yaptı.
“Orada kök salmayı düşünmüyorsan içeri gel,” dedi. “Kapı şu an kapalı. Bu evde kapalı kalan şeyleri fırsat bilmek gerekiyor.”
Maer hareket etti. Bunu bilinçli bir karar olarak değil, Fırtık’ın sesi koridordaki donukluğu kırdığı için yaptı. Oturma odasının kapısından içeri girerken önce Subutai’yi aradı. Oda genişti; ağır perdeler, koyu koltuklar, yüksek ayaklı sehpa, duvarın bir yanında duran uzun ayna ve karşı odanın açık kapısından görünen diğer ayna, sanki hiçbir şey olmamış gibi yerli yerindeydi. Bu evde eşyaların sakinliği, çoğu zaman insanların paniklerinden daha kötüydü.
Subutai görünmüyordu.
Maer’in midesi sıkıştı. Subutai’nin görünmemesi, her zaman kötü bir işaret değildi ama genellikle bir şey planladığı anlamına gelirdi. Subutai bir şey planlıyorsa, bunun iyi haber olup olmadığı planın kime karşı olduğuna bağlıydı.
“Subutai?”
“Buradayım.”
Ses Maer’in arkasından geldi.
Maer irkilerek döndü. Fırtık’ın tüyleri de bir anda kabardı. Karşı odadan çıkıp gelen Subutai, yüzünde hiç saklamaya çalışmadığı bir gülümsemeyle onlara bakıyordu. Sanki az önce birinden kaçmış, bir şey çalmış ya da evin kendisini kısa süreliğine kandırmış gibi memnun görünüyordu.
Maer’in kalbi birkaç vuruş geç toparlandı. “Oradan nasıl çıktın?”
Subutai, oturma odasındaki aynayı işaret etti. Sonra karşı odadaki eşi olan aynaya baktı. “Bunu görmeliydin.”
Fırtık, “Görmek istemediğimiz şeyler listesine bir madde daha mı ekledin?” dedi.
“Muhtemelen.”
Maer aynaya yaklaştı ama çok yaklaşmadı. Aynanın yüzeyi sıradan bir yansıma taşıyordu: oturma odasının koyu mobilyaları, perdelerin ağır gölgeleri, Fırtık’ın gergin kulakları, Maer’in solgun yüzü. Fakat yüzeyin derinliğinde, tam karşı oda olması gereken yerde hafif bir kayma vardı. İnsan bakışını sabitleyince yansıma, karşı odanın aynasına bağlanıyor; iki oda, birbirine bakmak yerine birbirinin içine hafifçe sızıyormuş gibi görünüyordu.
Maer bunu sevmedi.
“Bir odadan diğerine geçtin,” dedi.
Subutai’nin gülümsemesi genişledi. “Ben ‘geçtim’ demeyelim de, ayna beni öbür odanın fikrine biraz fazla ikna etti diyelim.”
“Bu hiç güven vermedi,” dedi Fırtık.
“Güvenli olsaydı zaten işimize yaramazdı.”
Fırtık ona baktı. “Senin sorunlu tarafın tam olarak bu cümlede saklı.”
Subutai, Maer’in yanından geçti ve aynanın iki yanındaki oyma tutamaklara uzandı. Uzun ayna, tekerlekli bir kaideye oturtulmuştu; daha önce bunu fark etmemişlerdi ya da fark edecek kadar zamanı olmamıştı. Tekerlekler eskiydi ama çalışıyordu. Subutai aynayı hafifçe ittiğinde kaide yavaş, derin bir gıcırtıyla hareket etti.
“Sol odadaki ayna sağdakine aktarıyor,” dedi. “Ya da sağdaki soldakine. Ya da ikisi de birbirine ne zaman canı isterse bir şeyler aktarıyor. Kontrolsüz. Sinir bozucu. Ölümcül olabilir.”
“Harika,” dedi Fırtık.
“Kesinlikle harika.” Subutai aynayı koridora doğru itmeye başladı. “Amacımız onları öldürmek değil, ayırmak.”
Bu cümle, Maer’in zihninde yerini buldu.
Öldürmek değil.
Ayırmak.
Subutai aynayı kapıdan geçirirken tekerlekler halının kenarına takıldı. Adam hiç durmadı; ayağıyla halıyı hafifçe bastırıp aynayı eğimli bir açıyla sürdü. “Aynı anda girerlerse şansımız yok. Talon, Khalid, Davor, Runik ve o yeşil cübbeli ölüm meraklısı aynı hatta saldırırsa kapıdan içeriye taş gibi girerler. Ama birini ayırırsak, birini yanlış odaya düşürürsek, birini mahzene indirirsek ya da en azından birkaç nefeslik gecikme yaratabilirsek…”
“Bir şansımız olur,” dedi Maer.
“Bir şansımız olur.”
Maer, kendisini derin bir nefes alırken buldu. Bu nefes rahatlık değildi. Gerçek rahatlık hâlâ çok uzaktaydı. Ama Subutai yine savaş zekâsıyla hareket etmeye başlamıştı. Bu, karanlık bir odada kibrit yakmak gibiydi; ışık azdı, her şeyi göstermiyordu, hatta bazen yakabilirdi ama yine de ışık ışık sayılırdı.
Subutai aynayı koridora çıkardı ve giriş hattına, hol kapısının önünü görecek şekilde çevirdi. Aynanın yüzeyi yeni açıya alışırken bir anlığına titredi. Koridor, aynanın içinde biraz daha uzun, biraz daha eğri, biraz daha davetkâr göründü. Maer bunu fark etti. Bu ayna yalnız göstermiyordu; gösterdiğini başka bir şeye benzetiyordu.
“Aynanın diğerini nereye koyacaksın?” diye sordu.
Subutai omuz silkti. “Bu savaşta el atabilecek kişi sayısını biraz artırmamız yerinde olacaktır.”
Fırtık’ın kulakları dikildi. “Bu cümle neden bana kötü bir haber gibi geldi?”
“Çünkü zekisin.”
“Bunu iltifat gibi söyledin ama ben tehdit olarak aldım.”
Subutai çoktan karşı odaya dönmüştü. Birkaç saniye sonra ikinci aynayı, ilkinden biraz daha dar ama daha ağır görünen eşini, iki eliyle dengede tutarak dışarı çıkardı. Bu aynanın çerçevesinde daha koyu oymalar vardı; üst kısmında küçük kuşlara benzeyen ama yakından bakınca kuş olmadıkları anlaşılan şekiller işlenmişti. Maer onların gözlerine fazla uzun bakmamayı tercih etti.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Fırtık.
“Türki’ye bir selam verip geleceğim.” Subutai aynayı yemek odasına doğru çevirdi. “Bana eşlik etmek ister misin?”
“Hayır,” dedi Fırtık hemen.
Subutai yürümeye başladı.
“Bekle,” dedi Fırtık.
Subutai durmadı. “Fikrini değiştirdin mi?”
“Hayır. Sadece yalnız gitmene izin verirsem daha kötü bir fikirle döneceksin.”
“Bu dostluk mu, denetim mi?”
“İkisi de.”
“Güzel. İkisi de işime yarar.”
Ayna tekerlekleri yemek odasına doğru giderken uzun koridor halısını ara ara topluyordu. Subutai bunu üçüncü takılmada fark etti. Aynayı yemek odasının eşiğinden içeri soktu, sonra geriye döndü ve halının ucunu iki eliyle kavradı. Halı uzun süredir aynı yerde kalmıştı; alt yüzeyi zemine inatçı bir tutunmayla yapışmış gibiydi. Subutai dişlerini sıktı, bir kez çekti. Halı kıpırdamadı.
Fırtık, “Halıyla savaşı kaybedersen moralimiz bozulur,” dedi.
Subutai ikinci kez, bu kez bütün ağırlığını geriye vererek çekti. Halı, yerinden kopan eski bir sır gibi hırıltılı bir sesle serbest kaldı. Toz kalktı. Maer hapşırmamak için kendini zor tuttu. Fırtık burnunu buruşturdu.
Subutai halıyı toparlayıp kenara çekti. “Sonra lazım olabilir.”
Fırtık halıya baktı. “Bununla ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun ama lazım olabilir dedin.”
“En iyi fikirler böyle başlar.”
“En kötü felaketler de.”
“İkisi bazen aynı şey.”
Subutai aynayı tekrar kavradı ve mahzen merdivenlerine yöneldi. Fırtık onun birkaç adım arkasından koştu. “Beni de bekle Subutai!”
Maer onların uzaklaşmasını izledi. Subutai’nin aynayla birlikte merdiven başına doğru kaybolması, Fırtık’ın peşinden giderken hâlâ söylenmesi ve halının yerde artık serbest duran uzun gövdesi, koridorda tuhaf bir hazırlık hissi bıraktı. Savaş henüz başlamamıştı ama evin eşyaları birer birer yerlerinden oynatılmaya başlanmıştı.
Maer yalnız kaldı.
Tam anlamıyla yalnız değildi elbette. Ro’lanthus koridorun daha gerisindeydi. Ev her yandaydı. Üst katta Sim’uyel, Pinina’nın zihin hapsini tutuyordu. Mahzende Türki kazanla birlikteydi. Aynaların birinde Cin Cüce bekliyor olabilirdi. Kapıda Sükûnet vardı.
Yine de Maer bir an yalnız hissetti.
Ellerindeki seçenekleri düşünmeye çalıştı. Subutai gibi değil. Subutai tehlikeyi görünce onu parçalara ayırıyor, parçalardan da hile çıkarıyordu. Maer ise tehlikeyi önce hissediyordu; içeri alıyor, ağırlığını taşıyor, sonra onun içinden anlam çıkarmaya çalışıyordu. Keşke kendisinde de Subutai’nin o korkutucu hızda çalışan savaş aklı olsaydı. Kapı, ayna, halı, merdiven, kazan, kedi, elf, fülüt… Subutai bunların hepsini birkaç nefeste bir tuzağın dişlilerine çevirebilirdi.
Maer ise önce hepsinin ne hissettirdiğini düşünüyordu.
Belindeki fülüt aklına geldi.
Elini uzattı ve nesneyi çıkardı. Küçük, garip, fazla önemli ve fazla suskun duruyordu. Cin Cüce’nin onu istemesi, zaten başlı başına kötü bir işaretti. Ruhani varlıklara vurabilmişti; en azından öyle görünmüştü. Ama Maer onu doğru düzgün çalamıyordu. Bir savaşın ortasında, elinde ne işe yaradığı tam bilinmeyen bir müzik aletiyle durmak, insanı hem güçlü hem de gülünç hissettirebiliyordu.
“Ah,” dedi kendi kendine. “Keşke çalabilseydim.”
Bakışları koridorun sonuna kaydı.
Ro’lanthus onu izliyordu.
Elf hiçbir şey söylemedi. Kitabı artık elinde değildi; çantasındaydı. Bu küçük ayrıntı, Maer’in zihninde yeniden parladı. Ro’lanthus eski hapishanesine dönmemeyi seçmişti. Maer ise elindeki fülütle, kullanamadığı bir ihtimali tutuyordu. İkisi de bir nesneye bakıp eksik olduklarını hissedebilecek insanlardı.
“Kitabı açmadığın için teşekkür ederim,” dedi Maer.
Ro’lanthus’un bakışları fülüte indi. “Sen de onu çalmadığın için mi benden teşekkür bekliyorsun?”
Maer, fülütü avucunda çevirdi. “Çalabilsem belki beklerdim.”
“Çalamadığın halde elinde tutuyorsun.”
“Sen de açmayacağın kitabı çantanda taşıyorsun.”
Ro’lanthus’un yüzünde ince, yorgun bir gülümseme belirdi. Dostluk değildi bu henüz. Ama iki insanın birbirinin yarasını görüp ona basmamayı seçtiği o ilk, sessiz anlaşmalardan biriydi.
Tam o sırada Maer’in göğsünden Pinina’nın rızası bir kez daha geçti.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Bu kez daha zayıftı. Daha uzak. Zil yoktu. Kapı cevap vermemişti. Davet, evin içinde yolunu arayan bir duman gibi dolaşıp sönmüştü. Maer’in parmakları fülütün üzerinde kasıldı. Ro’lanthus bunu gördü.
“Yine mi?” diye sordu.
Maer başını salladı.
“Zil?”
“Yok.”
Ro’lanthus’un yüzü ciddileşti. “Aradaki boşluklar değişiyor.”
“Evet.”
Maer bir an fülüte, sonra Ro’lanthus’un çantasına baktı. “Ve biz hâlâ neyin ne zaman kapı olacağını bilmiyoruz.”
“Belki de bu yüzden eşyaları kullanmadan önce onları anlamamız gerekiyor,” dedi Ro’lanthus.
Maer başını salladı. Bu cümle, Duruman’ın evine daha çok uyuyordu. Zorlamak değil. Kandırmak değil. Anlamaya çalışmak.
Daha fazlasını konuşmadılar. Çünkü ikisi de aynı şeyi biliyordu: Boşluklar daralıyordu.
________________________________________
Aransun’da yağmur yağıyordu.
Bu yağmur, Diş Dağları’nın rüzgârı gibi keskin değildi; çöl fırtınası gibi boğucu da değildi. İnce, ısrarcı, taşların arasına sızan, eski duvarların yüzeyinde karanlık izler bırakan bir yağmurdu. Sokak lambalarının ışığı damlaların içinde kırılıyor, dar taş sokağın iki yanındaki binaların pencerelerini solgun ve uykulu gösteriyordu. Aransun geceyi severdi. Geceleri şehir, gündüzün kalabalığını içine çeker ve geriye yalnız ıslak taş, kapalı kepenkler, uzaktan gelen bir at kişnemesi ve bacalardan sızan duman kalırdı.
Kapının önünde bir fayton duruyordu.
Terk edilmiş gibiydi ama rastgele terk edilmiş değildi. Maer’in görülerden ve anlatılanlardan bildiği eski faytondu bu; Pinina’nın yıllar önce eve gelirken kullandığı, yağmurun altında bekletilmiş, kapının önünde sabrın ve yalanın parçası haline gelmiş o fayton. Şimdi atları yoktu. Şoförü de yoktu. Bir insanın bekleyişi bile bir yerde biterdi demek ki. Kapısı yarı aralıktı ve yağmur, koltuğun kenarına ince ince vuruyordu. İç döşemesinde eski bir yolun, eski bir yalanın, belki de yıllarca kimsenin temizlemediği çamurun koyu izleri vardı. Faytonun tekerleklerinde kurumuş çamur kalıntıları duruyordu; bu çamur Aransun’un o geceki yağmuruna ait değildi. Daha eski bir gelişin, Pinina’nın kapıya ilk yaklaştığı gecenin tortusu gibi görünüyordu.
Talon faytona baktı, sonra kapıya döndü.
“Dört mekân,” dedi.
Runik, kaburgasının altını tutuyordu. Mor cübbesinin yırtılan yerinin altında koyu bir leke yayılmıştı. Nohmaran’ın baltası onu öldürmemişti ama aşağılamıştı. Runik için bazı yaralar etten çok gururda açılırdı. Bu yara ikisinde de açılmıştı.
Khalid sessizdi. Yağmur geniş omuzlarından akıp gidiyor, yüzündeki çizgileri daha sert gösteriyordu. Nohmaran’ın son bakışı hâlâ gözlerinin bir yerinde duruyordu. Son darbeyi o indirmişti. Bu gerçeği yağmur yıkamıyordu.
Davor baldırındaki sıyrığa bakmadı bile. O tür yaralar, adamın bedeninde yalnız bilgi olarak dururdu: Bir cüce beklenenden sertti. Bir dahaki sefere mesafe farklı alınacaktı.
Yeşil cübbeli ölü uyandıran, faytonun gölgesine fazla uzun baktı. Ölümün hemen ardından gelen sessizlikler onu her zaman dinletirdi. Aransun sokağında henüz ölüm yoktu ama yakın zamanda açılmış bir ölümün kokusu, kapının eşiğinden onlarla birlikte geçmişti.
Talon pofuduk düğmeye döndü. “Senkronize olacak sanırım.”
Runik’in sesi dişlerinin arasından çıktı. “Sanırım mı?”
“Pinina dört mekân demişti. Aransun’a geldikten sonra senkronize olması için bir süre geçmesi gerekebilir.”
Runik başını kaldırdı. Yağmur yüzünü yıkıyordu ama gözlerindeki öfkeyi söndürmüyordu. “Tekrar o mekânlara gidersek kapıları açıp kapatmamız gerekecek. Aksi takdirde düğme çalışmıyor.”
Talon cevap vermedi.
Runik devam etti. Sesi alçaldı, daha zehirli hale geldi. “Ve sana yemin olsun, o cücenin karısını görürsem önce onu kıracağım, sonra öldüreceğim. Bu sefer beni engelleyemeyeceksin. Hatta tekrar dağlara kapı açılsın diye dua edeceğim neredeyse.”
Khalid’in bakışı Runik’e döndü.
O bakışta öfke yoktu. Henüz yoktu. Daha çok bir şeyin içten içe kırıldığını belli eden soğuk bir dikkat vardı. Runik bunu gördü ama umursamadı. Yaralı gurur, başkalarının vicdanını çoğu zaman gürültü sanırdı.
Talon iç çekti. “Kendini toparla.”
“Ben toparım.”
“Hayır. Yaralısın, öfkelisin ve hedefi unutuyorsun.” Talon faytonun arkasındaki karanlığa baktı. “Biz burada Henna için değiliz. Cüce için değiliz. Dağlar için değiliz. Eve girmek için buradayız.”
Runik’in dudakları ince bir çizgiye dönüştü.
Khalid yağmurun altında hiçbir şey söylemeden duruyordu. Nohmaran’ın son hamlesi hâlâ omzunda bir ağırlık gibi kalmıştı; kılıcın indiği an, cücenin bir nefes daha ayakta kalışı, sonra Henna’nın çığlığı... Bunları yüzüne çıkarmadı. Barbarlar acıyı yüzlerinde taşımayı sevmezdi. Ama bazı darbeler kalkanın üstünde değil, insanın kendi içinde yankılanırdı.
Talon düğmeye uzandı.
Düğme hemen tepki vermedi.
Pofuduk yüzeyi, yağmur damlalarının altında yumuşak ve tuhaf görünüyordu. Talon bastığında düğme içeri gömülmedi. Bunun yerine kendi etrafında ağır ağır döndü. Önce bir tur. Sonra yarım. Sonra durdu. Kapı uğuldamadı. Zil çalmadı. Hiçbir şey olmadı.
Davor ilk kez konuştu. “Bozuk mu?”
Runik öfkeyle baktı. “Bozuk değil. Bekliyor.”
Yeşil cübbeli adam gülümsedi. “Kapılar da bekler. İnsanlar gibi. Ölüler gibi.”
Talon ona bakmadan, “Bir daha ölülerden söz edersen seni kapının önünde bırakırım,” dedi.
Yağmur yağmaya devam etti.
Aransun huzurlu görünüyordu.
Bu huzur, Sükûnet’in etrafında daha da uğursuz hale geliyordu.
________________________________________
Maer yemek odasına döndüğünde Subutai ile Fırtık çoktan mahzen tarafına kaybolmuştu. Koridorda serbest bırakılmış halı, bir kenara çekilmiş uzun, yorgun bir hayvan gibi duruyor; oturma odasının aynası giriş hattına çevrilmiş bekliyordu. Ev sessizdi ama bu sessizlik artık boş değildi. Her eşya, sanki kendisinden ne isteneceğini bekliyordu.
Evdeki eşyaları kullanmalıyız, diye düşündü Maer.
Bu fikir ona ait miydi, Subutai’den mi bulaşmıştı, yoksa ev mi bunu usulca önüne koyuyordu, emin değildi. Eskiden bu evdeki eşyalardan korkmak için yeterince nedeni vardı. Hâlâ vardı. Ama korkmak, artık kullanmamaktan daha güvenli değildi. Bir sandalye yalnız sandalye olmayabilirdi; ama düşman kapıdan girdiğinde sandalye düşürülebilir, masa devrilebilir, perde çekilebilir, kadeh kırılabilir, şişe fırlatılabilir, ayna yanıltabilirdi.
Kullanılmayan şeyler de tehlikeliydi.
Ama eşyaları kullanmak, onları zorlamak anlamına gelmemeliydi. Bu evde her şey bir yerden bir yere bağlanıyordu. Pinina evi kandırmıştı. Henna’nın sadakatini, kapının hafızasını, rızanın kendisini kirletmişti. Onlar aynı şeyi yapamazdı. Evi kandırarak savunmaya kalkarlarsa, Pinina’nın açtığı yaranın içine kendi elleriyle yeni bir yalan koymuş olurlardı. Belki mesele eşyaları ele geçirmek değil, neye hizmet etmek istediklerini anlamaktı.
Yemek odasının şöminesi başında duran şişe o zaman dikkatini çekti.
Koyu renkli bir viski şişesiydi. Şöminenin taş rafında, sanki buraya yıllar önce konmuş ve o zamandan beri uygun anı beklemiş gibi duruyordu. İçindeki sıvı amber rengindeydi; oda ışığında ağır ağır parlıyor, şişenin camından geçerken sıcak bir gölge bırakıyordu.
Maer bir an şişeye baktı.
Sonra, “Evet,” dedi. “Evdeki eşyaları kullanmalıyız.”
Ro’lanthus kapının yanında duruyordu. “Bunu savunma planı olarak mı söylüyorsun?”
Maer şişeyi aldı. “Şimdilik hayatta kalma planı.”
Masada iki kadeh vardı. İnce işçilikli, küçük ama ağır görünen kadehler. Maer ilkini aldı, kendisine biraz viski doldurdu. Sıvı kadehin dibinde dönerken keskin, sıcak bir koku yükseldi. Sonra ikinci kadehi aldı ve Ro’lanthus’a uzattı.
Elf kadehe baktı.
“Bunun görüyle ilgisi yok,” dedi Maer.
“Bunu bilerek mi söylüyorsun?”
“Umarak.”
Ro’lanthus kadehi aldı. Maer şişeyi kaldırıp ona da doldurmak üzereydi ki elf birden dondu.
Kadehin içinde kendi yansıması yoktu.
Cin Cüce vardı.
Küçük, çarpık, nefretle büzülmüş yüz, kadehin dibindeki cam eğrisinde bozulmuş halde görünüyordu. Gözleri Ro’lanthus’a dikilmişti. Dudakları kıpırdamıyordu ama yüzündeki öfke konuşmaya gerek bırakmayacak kadar açıktı. Sanki aynaların, camların, parıltılı yüzeylerin içinde bütün bu zamandır beklemiş ve sonunda onu ilk anlayan kişiyi, zincirinin bağlandığı elfi, yine bir yansımanın içinden bulmuştu.
Ro’lanthus’un rengi çekildi.
Bağırdı.
Kadeh elinden düştü.
Cam, taş zemine çarptığında kırılmadı. Yuvarlandı, durdu. İçindeki yansıma kaybolmadı. Cin Cüce kadehin eğimli yüzeyinden Ro’lanthus’a bakmaya devam etti.
Maer’in eli fülüte gitti.
Ro’lanthus bir an nefes alamadı. Sonra, çok yavaş, sanki düşmüş bir kadehe değil de eski bir düşmana yaklaşıyormuş gibi eğildi. Eli titriyordu. Kadehi yerden almak için uzandığında Cin Cüce’nin yüzü camın içinde onunla birlikte büyüdü.
Tam o sırada Maer’in göğsünden rıza geçti.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Maer’in parmakları fülütün üzerinde kasıldı.
Bir.
İki.
Üç.
Holde zil çaldı.
Şarkılı, neşeli, rahatsız edici ses evin ahşaplarında dolaştı.
Ro’lanthus kadehi yerden aldı.
Bir an duraksadı.
Sonra kadehi göz hizasına kaldırdı ve Cin Cüce’ye baktı.
BÖLÜM NOTU
32. Bölüm - Aklın Yolu Savunmadan Geçer burada bitti.
Bu bölümde herkes kendi bildiği şekilde savaşa hazırlanmaya başladı: Subutai aynaları ve halıları kurcaladı, Fırtık mecburen ona eşlik etti, Maer evin eşyalarını anlamaya çalıştı, Ro’lanthus ise eski bir korkuyla yeniden yüz yüze geldi.
Kapı hâlâ açılmadı.
Ama zil ve davet artık birbirine çok yaklaştı.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Yorumlarınızı her zamanki gibi merakla bekliyorum.
— M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı