“Dur, dur. İndir onu.” Yanına gittim, odasına dalmıştım. “Alder, çıksana!” Elini tutup indirdim, makyaj süngeriyle acele bir şekilde yüzündeki kapatıcıyı dağıtmaya çalışıyordu. Suratına baktığımda sadece yüzünde değil, boynunda da birkaç parmak izi görmüştüm. “Alaric mi yaptı bunu sana?” Yüzündeki geçiyordu, sararmıştı. “Hayır, koreografi sırasında oldu. Onunla alakası yok.” Onu tutup kaldırdım. Üstündeki atleti karnına kadar sıyırdım, gövdesinde bir şey yok, sırtını çevirdiğimde orada da morlukları gördüm. “Sikeyim Lenore! Bunca zamandır seni dövüyor ve bana söylemiyor musun?!”
“Onunla alakası yok diyorum! Amigo takımındayım! Fırlatmalı, hoplatmalı koreografilerimiz var! Düşüyorum yere!” Israrla yalan söylüyordu. O zaman fark etmemiştim ama o da yalan söylerken sürekli dudaklarını ısırıp gözlerini çok fazla kırpıyordu. Düşününce hatırladım. “Yalan söylüyorsun! Biliyorum! Yıllardır amigo takımındasın, bu kadar olmuyordu! Boynundaki de mi koreografi kazası!?” Hızla atletini aşağı çekti ve yüzündeki kapatıcıyı dağıtmaya geri döndü. “Neden onu koruyorsun? Neden hâlâ onunlasın!”
“Çünkü onu seviyorumda ondan!” Gözleri dolmuştu. Elindeki süngeri bıraktı ve dirseğini masaya yaslayıp elini yüzüne yerleştirdi. Ağlamaya başladı. Onun üstüne çok gittiğimi fark ettim. “Onu sevmiyorsun Len, sadece takıntılısın.” Yumuşak bir ses tonuyla masaya yaslandım ve ona baktım. “Alaric’e ihtiyacın yok, onsuz da harikasın. Seni sevecek daha iyi insanlar var dünyada. Bunu yapmasına izin verme.” Ağlıyordu, elini yüzünden çekip bana baktı. “Ya tabii, acaba Alaric de aynısını düşünür mü? Acaba ondan ayrılmama izin verir mi!”
“Onun ağzına sıçacağım. Zorunluluktan mı çıkıyorsun onunla? Bitti işi.” Hareketlendim, evini biliyordum. Kapısına gidip yuvasını başına yıkacak kadar sinirliydim. Lenore’ye yaptığı çok fazlaydı. Ama şimdi düşününce, benim yaptığım mı daha kötü yoksa onun yaptığımı karar veremiyordum. Lenore bileğimi sıkıca tuttu. “Yapma. Sakın yapma, ona gücün yetmez. Nasıl birisi olduğunu biliyorsun, tüm okul sana arkasını döner.” Bileğimi hızla geri aldım. “Umrumda değil Lenore, bu yaptığı fazla diyorum. Neden hâlâ onu koruyorsun!” Ağlarken hafifçe yerinde sıçradı. “Korumuyorum! Korumuyorum ya!” Uzun protez tırnakları vardı, çok güzellerdi. Hiçbir zaman kendi tırnağını kullanmazdı. Yüzünü sıvazladı. “Korkuyorum! Seni korumaya çalışıyorum! Neden bunca zamandır sana söylemediğimi zannediyorsun? Dayak yemek hoşuma mı gidiyor sence?!”
“Bu konu kapandı Lenore. Sana bir şey olacağına bana olsun daha iyi.” Tekrardan sızlanarak ağladı, burnunu çekti. O çok duygusal ve hassas bir kızdı. Çıt kırıldım, dokunsan ağlardı. “Lütfen Alder… lütfen… yemin ediyorum halledeceğim. Polise falan giderim ama lütfen sakın bir şey yapma.” Öfkeyle derin bir iç çektim. “Lütfen…” diye fısıldadı. Ağzımın içinden zorlada olsa “İyi.” diyerek kabul ettim. “Ama polise gideceğiz, tamam mı?” Buruk bir şekilde gülümsedi ve elinin tersiyle yanaklarını sildi. Sonra beni kendisine çekerek sarıldı. Bende ona sarıldım. Sırtındaki morlukları görünce yine öfkelendim. “Şu hâline bak ya… onunla bir daha görüşmeyeceksin, tamam mı?” Mırıldanarak onayladı. Ona uzun uzun sarıldım.
Ertesi gün okula gittiğimizde çıkışta polise gidecektik. Lenore onu görmezden gelip duruyordu ama Alaric’in canına tak etmişti. Ben yanında değildim, sonradan dahil olmuştum. Koridorda sınıfıma gitmek için yürürken kalabalığın ve kızların bir yere bakarak fısıldaştığını gördüm. Baktıkları yer, Alaric’in Lenore’yi dolaplara yaslayıp sıkıştırdığı yerdi. Yumruğunu dolaplara, Lenore’nin başının yanına vurdu. Lenore korkuyla sıçrayıp yüzünü korumuştu. Dayanamadım, kendimi tutamadım. O kadar öfkelendim ki resmen gözüm döndü. Yanlarına koştum. “Alaric! Buraya baksana bi’!” Bana döndüğü gibi omzundan destek alıp suratına iyi bir kafa atmıştım. Burnu anında kanamaya başladığında eliyle sıkıca tuttu. “Amını siktiğim, gücün ona mı yetiyor lan! Kardeşime dokunacak cesareti buldunda vurmaya mı kalkışıyorsun!” Lenore beni güçlükle tutup geri çekmeye çalışıyordu. “Bırak lan sende!” Diyip kolumu hızla çektiğimde tekrardan bir yumruk attım suratına. Okulun basketbol takımındaki diğer oyuncular Alaric’i korumak için geldiklerinde nasıl bir güç elde ettiğimi bilmiyordum, hepsini tek tek dövüp yere yatırmıştım.
Rehber öğretmeni gelmeseydi daha fazla kan dökülecekti, biliyordum. “Bir daha Lenore’ye yaklaşırsanız hepinizi keserim! Amcık herifler!” Diyip yerdeki Alaric’in suratına tükürmüştüm. Okuldan iki hafta uzaklaştırma aldım. Annemle babam çok kızmıştı, öğretmen olayı çözüp polisin karışmamasında yardımcı oldu. Karışsaydı Alaric de suçlu çıkabilirdi. Lenore’nin şikayetçi olmasına bakıyordu sadece. Ayrıca takımca illegal maddeler ve doping kullandıkları hakkında dedikodular vardı, bunları patlatıp araştırılmasını talep edebilirdim polise. Açık açık da onları tehdit etmiştim. Tırsıp hiçbir şey yapmadılar. Alaric de o günden sonra bir daha Lenore’ye yaklaşmadı. Lenore çok mutluydu. Artık eski neşesine geri kavuşmuştu ama çok uzun sürmeyecekti. Benim yüzümden. Nasıl yapabildim ya?..
Okulda adım çıkmıştı, Alaric ve takımına kimse bulaşamadığı ve zorba oldukları için onları dağıttığımdan herkes beni konuşuyordu. Öğrenciler ödevlerimi yapmayı teklif ediyor, ayrıca karşılığında da para istemiyorlardı. Artık okulun popüler oğlanı bendim. Yeni sene yeni öğrenciler, yeni sporcular geldi. Okulun diğer havalı olarak adlandırılan öğrenci tayfasına dahil olmuştum. Okuldan kaçıyor, güneşi batırırken sürekli bir şeyler içiyorduk. Lenore ile artık eskisi kadar ilgilenemiyordum, takılmıyorduk. Bizim eve geliyor, evde ben olmuyordum. Ya da tam geldiğinde ben evden çıkıyor olur, “daha sonra takılırız” diyip hiçbir zaman takılmıyordum. Götüm kalkmıştı. Ergendim. Alaric’ler gibi havalı olduğumu hissettiğim için Lenore’yi sürekli görmezden geliyordum ve ne yalan söyleyeyim, Lenore’dan çok o oğlanlarla takılmak benim için daha keyifliydi.
Zaman geçtikçe geçti, artık yanıma gelmiyordu, beni bir yerlere çağırmıyordu ya da eve gelmiyordu. O da beni görmezden geliyordu. Ama ne kadar mutsuz olduğunu görebilirdim, o zamanlar görmemeyi tercih ediyordum. O çocuklarla takıldıkça zorba olan ben olmuştum. Kendimden aşağı gördüğüm kişilere -ki bu neredeyse okulun yarısıydı- fiziksel, psikolojik zorbalık yapardım. Tek başıma değil tabii, takıldığım çocuklarla. Hatta bir gün Lenore bir oğlanı elimden kurtarmış bileğimi tutup beni çekiştire çekiştire bahçeye götürmüştü.
“Bıraksana Lenore, n’apıyorsun?”
“Ne yaparsın, banada mı zorbalık etmeye başlarsın yoksa? Sen ne yaptığını zannediyorsun? Bu hâlin ne? O çocuk daha on beş yaşında, burnunu kanattın.” Güldüm. “Bana ne kaç yaşında olduğundan? İsterse on iki yaşında olsun…” Onun suratına yaklaştım. “…yine yaparım.” Duraksadı, yüzünü ekşitip geriye çekildi. “Sana n’oldu? Sen böyle değildin.”
“Ben hep böyleydim Lenore. Seninle takılmaktan nasıl birisi olduğumu bilmiyormuşum.” Diyerek göz devirdim, o da siniri bozulurcasına güldü. “Benimle takılmaktansa şerefsiz bir zorba olmayı mı tercih ediyorsun? İğrençsin, sen böyle değildin. Sırf okulda bilinmek için yaptıklarına bak. Keşke dayak yemeye devam etseydim de senin bu hâlini görmeseydim.” Onun üzerine yürüdüm. O geri adım atmadı çünkü ona zarar vermeyeceğimi düşünüyordu. Ama en büyük zararıda benden yemişti. “Dayak yemek senin için daha mı güzel? Alaric’in dayak orospusu olmak? Bana teşekkür bile etmedin.” Gözleri hemen dolmuştu ama akmalarına izin vermedi. “Ne…ne saçmalıyorsun?.. Sen… sen nasıl… niye…”
“Offf her zaman ağlıyorsun, ağlıyorsunda ağlıyorsun. Aynı annen gibisin.” Nefesi kesilmişti, kekelemekten başka hiçbir şey yapamamıştı. Annesi bipolar, narsist bir kadındı. Sürekli kızına ya da eşine kötü şeyler yapıp daha sonrasında yalandan ağlar dururdu ve Lenore annesine benzetilmekten nefret ederdi. “Gidiyorum ben. Bulaşma bana.” Diyip onu arkamda bırakmıştım. Aslında bu söylediklerim mi daha kötü yoksa benim bunları söyledikten sonra hiçbir şekilde pişmanlık ya da vicdan azabı duymamam mı daha kötüydü kestiremiyordum. Şu an öyle değil tabii. Zamanı geri almak için her şeyi yaparım. Vicdan azabı beni kemiriyordu ve bitirmesine çok az kalmıştı. Ellerim cebimde, onu ağlarken yalnız bırakırken uzaklaştım.
Sonra bir daha hiçbir şekilde diyaloga girmedik. Trenin raydan çıkmasıda çok geç olmadı zaten. Okulun kapanma zamanlarına doğru bu sefer alkolü çocuklarla çok kaçırmıştık. Bütün içkileri neredeyse karıştırmıştık. Beni arabayla eve bıraktıklarında onun evimin merdivenlerinde oturup ağladığını görmüştüm. Tabii ki görmezden geldim. Ama o gelmedi. “Alder…” diye çaresizce seslendi titrek sesiyle. Ona baktım, başım dönüyordu. Her an kusabilir ya da bayılabilir gibiydim. Zaten düşmemek için zor dayanıyordum. “Hm?” Ayağa kalktı. Burnunu çekerek ıslak yanaklarını sildi. “İyi misin?” Kolumu tuttuğunda hızla çektim. “Sana ne.” Dedim sarhoş bir ses tonuyla. “Lütfen… artık böyle yapma… seni özledim. Neden bana böyle davranıyorsun?”
“Çünkü… senden… sıkıldım. Seninle eğlenmiyorum, onlarla eğleniyorum.” Yutkundu. Daha fazla ağlamamak için dudağını ısırıyordu, ellerinide cimcikliyordu. “Ama biz… küçüklükten beri arkadaşız. Bu yaşımıza kadar benimle eğlenmediğini fark edip… şimdi fark etmen… çok saçma. Lütfen Alder, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen… yapma bunu.” Sesi çok titriyordu. Ağlamamak için inceliyordu. “Off… kafam almıyor Lenore. Cidden boş ver artık. Unut gitsin.” Ona yaklaştım. “Unut gitsin!” Arkamı dönüp uzaklaşacakken elimi tuttu. “Ne yapmam lazım?” Kaşlarımı çattım, boğuk bir ses ile. “Ne?” Dedim. “Seni tekrar kazanmak için ne yapmam lazım?” Burnunu çekti. Kirpikleri ve yanakları hâlâ ıslaktı. O an suratındaki o bakış sinirimi bozmuştu. Çok acınası gelmişti, onu zavallı bulmuştum. Yaramazlık yapmış ve cezalandırılan bir yavru köpeğe benziyordu. “Hiçbir şey. Bitti artık.” Arkamı dönerken durdum ve tekrar ona döndüm. “Biliyor musun? Ölsen daha iyi ama korkağın teki olduğun için onu bile beceremiyorsun.”
Lenore’nin gözleri irileşmişti. Birkaç adım geriye tökezlemişti. O kadar şok olmuştu ki ağlayamamıştı bile. “Siktir git hadi, seni görmek istemiyorum.” Arkamı dönüp eve girdiğimde o hâlâ orada bakışlarını yere dikmiş bir şekilde duruyordu. Sonrasını hatırlamıyorum, çok sarhoştum. Ağzımdan çıkan kelimelerede dikkat edememiştim. Evet, ona karşı kabaydım ama ayık olsaydım bu kadar ağır konuşacağımı düşünmüyordum.
Ona bunu söylediğimi hatırlamıyordum, çok sarhoştum. O yüzden o zamanlar kendimi bile suçlamamıştım. Ama zamanı gelmişti tabii.
Lenore dağılmaya başladı, kontrolden çıkmıştı. Amigo takımının baş amigosu artık parıldamıyordu. Koreografileri yaparken artık gülümsemiyordu. Soluyordu. Mutlu değildi. Koreografilere o kadar odaklanamıyordu ki bazen dikkati dağılıp gösterilerde düşüyordu. Okuldan çıkarken bir gün onu yere çökmüş bacaklarını kendine çekmiş ve uzun tırnaklı ellerini ağzına yaslamış gözleri sımsıkı kapalı hüngür hüngür ağlıyordu. Kimse yoktu yanında. Aslında sanırım… o an yanına gitmek istemiştim ve gidecektim de… onu öyle görmeye dayanamamıştım ama çocuklar acele etmemi söyleyip bara geç kalacağımızı söylemişti.
Onun yanına gitmedim. Ama eğer gitseydim… gitseydim… belki de…
Okul yaz tatiline girmeden bir hafta önce, ölüm haberi geldi. Annem hüngür hüngür ağlıyordu. Sürekli bana sorardı artık neden görüşmediğimizi, geçiştirir dururdum. “Lenore ölmüş.” Dedi koltukta Velra’ya sarılmış ağlarken. Evet, doğru ya. Velra, Lenore’yi çok severdi. Lenore da ona bayılırdı. Sürekli gezdirirdi onu, beraber oyun oynarlardı. Acaba Velra, Lenore öldüğünde nasıl hissetmişti? O an dona kaldım. Hiç ağlamadım aslında öldüğünde. Gerçekten hiç ağlamadım. Onu tabutta gördüm, boynu mosmordu. Sürekli takı takardı, yine bir sürü takı takılmıştı. Beyaz, harika bir elbise giyinimliydi. Açık mavi ve beyaz renkteki uzun tırnakları yeni yapılmıştı. Yüzünde hafif bir makyajı vardı, kabarık dalgalı saçları bukle bukleydi. O… ölü olsa bile harika görünüyordu.
Odasında sandalyeye çıkmış boynuna bir halat geçirmişti, avize sağlam olmadığı için birkaç çırpınışta yere düşmüş ve kafasını feci bir şekilde yere vurarak beyin kanaması geçirmiş. Yani… otopsi raporunda böyle yazıyordu. Direkt böyle değil, boynunda morluk olduğu, beyin kanaması sonucu öldüğü yazıyordu işte. Herkes onun tabutuna gül atarken çocuklarla birlikte yan yana dizilmiş ellerimiz önümüzde duruyorduk. “Kendini asmayı bile becerememiş.” Diye fısıldadığımda çocuklarla sessizce gülmüştük. Tanrım… ölmeyi hak ediyorum…
Son haftalarda da annesiyle sürekli tartışıyorlarmış. Annesini bilmem ama babası darma duman olmuştu. Hüngür hüngür ağlıyordu ileride, benim karşımda ben kıs kıs gülerken. O babasının biricik kızıydı, tek kızıydı. Annesi onu aldırmak için kürtaj yaptıracakmış babasının bundan haberi yokken annesinin önünde diz çökmüş ve “Yalvarırım, bana bir kız çocuk doğur.” demiş. O kız doğduğunda da adını Lenore koymuşlar çünkü Lenore, ışık getiren anlamına geliyordu. Babasının hayatına, bu karanlık dünyaya çok parlak bir ışık gelmişti. Ve bir cani yüzünden anında solmuştu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı