Lucan ile birlikte okula ilerliyorduk. Rowen genelde yalnız takılırmış. Çok yakın arkadaş değillerdi. Eve yerleşmiştik. Sabahın ilk saatleriydi ve hava oldukça sisliydi. İlk geldiğimiz günün gecesi bana etrafı gezdirmişlerdi, Velra’nın onlara hâlâ alıştığını söyleyemem. Onların yanında sürekli tedirgin oluyordu ama buraya geldiğimizden beri hep öyleydi. Kasaba ürkütücü ve sessizdi. Lucan beni bir köprüye götürmüştü. Bu kasabada herkes intihar ediyormuş. Genelde bu köprüden atlıyorlarmış. Bu kasabanın laneti buymuş ve çoğu bizim apartmandan insanlarmış.
Bu hikâye tüyler ürperticiydi, insanların neden intihar ettiğini kimse bilmiyordu ve bu kasabayı daha da ürkünç hâle getiriyordu. Geceleyin bir vakitte insanlar ceplerine taşları doldurarak köprüye gidip atlıyorlarmış ya da evlerinde -genelde bizim apartmanın dairelerinde- kendilerini tavana asıp intihar ediyorlarmış ve arkalarında hiçbir not dahi bırakmıyorlarmış. Lucan sebebini tahmin ediyordu, bu kasaba ekonomik açıdan pek iyi değildi. İnsanları açtı ve genelde fakir insanlar bu kasabaya göç ediyordu, aynı bizim gibi. Bu geçimsizliğe dayanamıyorlarmış. Rowen da az buçuk babası ile geçinmek için bir barda çalışıyordu. Günlük sadece birkaç dolar alıyordu. Canını dişine takarak çalışıyordu yani.
Beni dirseğiyle dürttüğünde ona baktım. “Hey, ne düşünüyorsun böyle?” Güldü. “Ha? Hiç… hiç.” Kollarını iki yana açarak esnedi. “Bu kasabaya gelen herkes senin gibi ilk başta sigara içmiyor, alkol ve ot kullanmıyor oluyor ama yaşamaya başladıklarında sokakları kirletmeye başlıyorlar. Geceleyin o yüzden çok fazla tek başına gezmemelisin. Zamanında çok temiz olan insanlar şimdi sokakların amına koyuyor.” Rowen ve Lucan benim aksime biraz ağzı bozuk çocuklardı. Zararlı değildi. Güldüm. “Benimde onlardan birine dönüşeceğimi mi söylüyorsun?” Gülümseyerek alt dudağını sarkıttı. “Belki de.” Gülerek ona cevap vermedim ve ilerlemeye devam ettik. Bir anda kasabada çanlar çaldığında yerimden sıçradım. Bu kilisenin sabahları çalan çanlarıydı. Ürkütücüydü, şehirde bundan yoktu. Bir türlü alışamamıştım, akşamlarıda çalıyordu ve kasabada yankılanıyordu. Okula çoktan gelmiştik.
Okulda in cin top oynuyordu. Kimse bahçede değildi ve ürkütücüydü. Japon oyunlarında ki lanetli okul gibiydi. Stalker’ınızdan kaçmaya çalışıyorsunuz sanki. Rowen banktan kalkıp yanımıza geldi. Sohbet’e katıldı. “Herkes içeridedir, bu soğukta kimse çıkmaz.” Ve evet, kasaba genel olarak çok soğuktu. Yazın da öyleymiş yani ilkbahar gibi oluyormuş, sonra bir ay sonbahar geri kalanı kış.
“Herkes buradan ilk başta nefret eder. Özelikle senin gibi şehirliler. Ülkemizin geri kalanı bizi insandan saymadığı için kenara atıldık. Söz de lanetli sayıldığımız için ancak yaşamaya başladıkça atmosfere kendini kaptıracaksın. Burdan başka hiçbir yerde yaşamak istemeyeceksin.” Güldüm. Saçmaydı. Kasaba çok eskiydi, dükkânlar, tabelalar, yollar, evler… her şey sanki savaştan kalma gibiydi. Onarılmış hâli tabii. “Hah, bu korkutucu, Silent Hill kasabasına mı kapılacağım?” Kıkırdayarak beni ittirdi. “Hah, belki de gerçekten kasabanın ismini Gravebrook değil de, Silent Hill koymalılardı, bu referansı beğendim.” Dediğim şeyi beğenmesine şaşırmıştım ama hoşuma da gitmişti. Rowen ile sadece bir haftadır tanışıyorduk ama bu kadar içten güldüğünü hiç görmemiştim. Beni derinden etkilemişti.
Okula girmeden önce beni durdurdu. “Hm?” Ona baktım. Derin bir iç çekti ve bakışlarını kaydırdı. Montunun kürklü kapüşonunu kafasından indirdi. “İçeride sana laf edecek yavşak veletler olacak, kimseyi takma, tamam mı? Burada yeni gelen şehirliler çok iyi karşılanmıyor. Hani ülkeden kenara atıldık falan dedik ya, onlar da şehirli olduğu için her şehirlinin öyle insanlar olduğunu düşünüyorlar.” Lucan da ona katıldı. Suratımı ekşittim. “İyi de, şehirli olmamı bilmelerine gerek yok ki.” Güldü. “Burada dedikodu hızlı yayılır.” İlerlerken peşinden gittim. “Ayrıca şehirden değil de başka nereden gelmiş olacaksın?” Doğruydu. Sessiz kalarak ona cevap vermedim. Bu beni endişelendirdi. Şehirdeyken çok bilindiktim, bir sürü arkadaşım vardı. Bu zamana kadar hiç zorbam olmamıştı ve şimdi de lisenin son sınıfında zorbalığa katlanamazdım.
“Merak etme, yanında biz varken sana bir şey yapmazlar. Sadece olmadığımız zamanlar için temkinli ol.” Burada çoğu öğrenci -Lucan’ın dediğine göre- ya iyi bir üniversite kazanıp şehire gidiyorlarmış ya da sokaklarda pis ticaretler yapıyorlarmış. Veya hepsi köprüde intihar ediyormuş. Rowen ve Lucan’ın hayali mezun olup şehire yerleşmekti. Ama şehirde de çok ayrımcılık yapılıyormuş bu yüzden Gravebrook’lu olduğunu söylememen gerekirmiş. İşte, lanet bir kasaba.
Okula girdiğimiz gibi herkesin bana dönüp fısıldaştığını gördüm. Rowen herkesle selamlaşıyordu ama bir ağırlığı da vardı. “Kahretsin, daha şimdiden mi?” Lucan bana baktı. “Sana söylemiştim, yanımızdan ayrılma yeter.” Ancak öyle bir şey olmuştu ki ayrılmak zorunda kalmıştık. Sınıflarımız farklıydı. Hatta onlar en üst katta ki sınıftayken ben en alttaydım. Çok sınıf yoktu ama yine de uğursuzluktu.
Ürkütücü ve yalnız kasabanın öfkeli insanlarıydı. Bunu kesinlikle doğru anlamıştım. Sınıfa girdiğimde bile bana bırakılan tek sırada yazılan şeyleri gördüm. Şehirli piç, merkezli, elit orospu çocuğu… ürkütücü çizimler ve şehrime gitmem gereken söylemler. Bütün sıra bunlarla ve hakaretlere doluydu. Üstelik tahta sıraya kazınmıştı. Daha ilk gün ya.
Derin bir iç çekerek sırama oturduğum anda oğlanın tekinin masaya oturduğunu gördüm. “Şehirli Alder sensin, öyle mi?” Kahverengi saçımı tutup hafifçe çekti. “Burası şehire benzemiyor değil mi? Sokaklar kokuyor falan. Hakikaten, anlatsana biraz bize oraları.” Çok hızlı olmuştu, saçımı çekmesi bile beni sızlandırmıştı. Elini ittirdim. “Kalk sıramdan.” Arkadaşlarıyla güldü. “Şehirli egosu ha? Sevdim seni.” Tekrar saçımı tutmuştu, ense kısmıma parmaklarını sokmuştu. “Rowen ve Lucan’ın arkasına saklanarak başına bir bok gelmeyecek mi sanıyorsun?” Bana yaklaştı. “Senin gibilerini burada kabul etmiyoruz. Sokaklarda tecavüz edip öldürüyoruz.” Ağzı leş gibi kokuyordu. Tüylerim ürperdi. O anda ne yapacağımı bilememiştim bile.
Öğretmenin sınıfa girmesi sanki Tanrının bir yardımıydı. Çocuk sıramdan hoplayarak inip tekmesiyle ittirdiğinde kendi sırasına geçti. Yutkunarak masamı düzelttim. Nefes nefese kalmıştım. Dediği doğru mu? Ne yapacağım? Burası çok ürkütücü ve iğrenç! Ahh, burada nasıl okuyacağım bile! Önden birisi beni dürttüğünde sıçrayarak ona baktım. “Hey, yeni öğrenci, bize kendini tanıtacak mısın?”
“Alder Wynford.” Az önceki oğlanla göz göze geldim. “Şehirden geliyorum.” Zaten herkes biliyordu, söylemekten korkmadım. Ve ondan korktuğumu da anlasın istemedim. Gülerek dilini yanağına bastırdı. “Aramıza hoş geldin Alder.” Öğretmen diğerlerinin aksine güler yüzlü ve samimiydi. Oldukça güzel bir kadındı. Büyük ihtimalle böyle bir kasabaya tahini verildiği için mutsuzdu.
Ders işlendi, öğretmen gayet iyi anlatıyordu ama üstümdeki bakışlardan ve hakkımda olan fısıltılardan bir türlü dinleyememiştim. Bu sınıf bana sadece anksiyete veriyordu. Sadece sınıf da değil, tüm bu kasaba. Zil çaldığında öğretmen sınıftan çıktı. Az önceki çocuğun bana doğru geldiğini gördüğümde ayağa kalkıp kaçacaktım ki arkadaşlarından biri benim önümü kesti. Sırıttı. “Dur hele şehirli.”
“Siktir, bırakın beni!” Az önce benimle birebir konuşan çocuk kapüşonumdan tutup yere fırlattı. Sırıtarak eğildi. “Şehirden geldin, öyle mi?” Az önce ki söyleyişime nispet yapıyordu. “Çok gurur duyuyorsun herhalde bunun hakkında.” Suratımı öfke kaplarken yüz hatlarım seğirdi. “Ahh, şu bakışa bakın. Nasıl korkuyor ama ayrıca cesur durmaya çalışıyor.” Eğilerek şakaklarıma bir yumruk vurdu. Beynimde bir ağrı yankılanırken elinin ne kadar ağır olduğunu anladım. “Hâlâ cesur hissediyor musun şehirli?” Tekrar yumruğunu kaldırdığında ellerimi havaya kaldırdım. Ama bir şey olmadı.
Ellerimin arasından gözümü aralayıp baktım. Gelen Rowen’dı. Hafifçe başını sallayarak çocuğun çekilmesini işaret etti. Anında benden uzaklaşmıştı oğlan. “Versene az.” Bir başka sıradaki çocuğun uzattığı çubuk krakerden birkaç tane aldı. “Hadi, kalk.” Kıtır kıtır yemeye başladı.
Ayağa kalkıp hızla onun yanına gittim ve birlikte sınıftan çıktık. Bana avucundaki krakerlerden uzattığında reddettim. “Acıyor olmalı, bakayım.” Durduğumuzda ona döndüm. Başını hafifçe eğip baktı. “Kızarmış bile. Yarına morarır.” Derin bir iç çektim. Öfkeli ve korku doluydum. Sürekli böyle mi olacaktı? “Merak etme, onunla konuşurum. Bir daha yapmaz.”
“Irkçılık sayılır bu biliyorsun değil mi?” Güldü ve merdivenlere oturduk. İnsanlar bana bakıp fısıldaşmadan edemiyordu. “Burada şehirlilere tecavüz edip öldürdüklerini söyledi.” Son krakerini de yediğinde kıkırdadı. “Öyle mi söyledi? Salağa bak. Sadece seni korkutmaya çalışıyor, öyle bir şey yok. On yedi yaşında bir velet sence böyle bir şey yapabilir mi? İyi çocuktur aslında ama bir türlü şehirlilere alışamıyor.” Ona cevap vermediğimde beni omzuyla itekledi. “Bu kadar korkma, aynı şeyin tekrarlanmayacağının garantisini veriyorum.”
“İnsanların bu bakışlarını ne yapacaksın? Ya da fısıldaşmalarını. Kim bilir benim hakkımda ne söylüyorlardır.” Bana bakarak başını hafifçe eğdi. Bakışı ciddileşti, göz bebekleri küçüldü. “İstersen hepsini öldüreyim.” Gözlerim irileştiğinde dudaklarım şaşırmışçasına aralandı. “N—ne?” Ürkütücü ifadesi tamamen değiştiğinde güldü. “Şaka yapıyorum, nasıl hepsini öldüreyim? Bir şehirli için katil mi olacağım?”
“Hey.”
“Tamam, tamam.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı