Birkaç gün sokak arasından aldığım esrarı sarmıştım. Camı açarak gecenin bir yarısında sarkarak içiyordum. Neredeyse bitirirken sersemlemeye başlamıştım bile. Odam dağınık, etrafta kanlar vardı. Annem beni kontrol etmiyordu, günlük yediğim öğün, üç öğün bile değildi. Dışarıdan da artık hiç sağlıklı durmuyordum, gittikçe ölüyordum. Mental olarak zaten gömülmüştüm çoktan, fiziksel olarak da yavaş yavaş soluyordum.
Esrarı en sonuna kadar içmiştim. Dışarı fırlattım ve kolumdaki sargıyı çözerek yere attım. Yaralar kapanmıştı. Üstüme bir kapüşonlu geçirdim ve odadan çıkarak kapıyı kilitledim. Velra bile artık yanımda oturmuyordu. Saçlarımı karıştırırken askılıktan montumu aldım ve üstüme geçirdim. Ayakkabılarımı giydiğimde annem kolumu tuttu, tam kestiğim yerleri. Acıyla inledim ve kolumu çektim. “Yavaş olsana.”
“Yavaş tuttum zaten.” Bayık gözlerle ona baktım. “Ne istiyorsun?” Gözlerindeki endişeyi ve üzüntüyü gördüm. Derin bir iç çekti. “Hiç iyi görünmüyorsun, yemek de yemiyorsun.” Yüzümü sıvazladım, iç çekerek etrafa bakındım. “Merak etme, idare ediyorum.” Uzun zaman sonra aramızda geçen ilk konuşmaydı, annemi çok özlemiştim. “Öyle görünmüyor, zayıfladın. Gözlerin çökmüş.” Başımı onaylarcasına salladım. Üzerimde esrarın etkisi de vardı. Annem kokusunu almamıştı. Başım hafif dönüyordu, uykusuzluktan ve açlıktan bayılacak gibiyimde. “Gel beraber yemek yiyelim, sadece ikimiz. Uzun uzun konuşuruz, olmaz mı?” Düşündüm durdum. Başımı eğdim. “Belki sonra.” Kapıyı açarak çıktım. Merdivenleri yavaş adımlarla inerken derin nefesler alıyordum, nefesim bu aralar çok daralıyordu. Bana bir anda n’olduğunu hiçbir zaman anlamayacağım ama sorgulamayıda bırakalı çok olmuştu. İnsanlığımı kaybediyordum.
Apartmandan ayrıldım ve yürümeye başladım. Bugün isteyerek intihar köprüsüne vardım. Rowen’ında orada olacağını umdum. O çocuğun cenazesinden sonra hiç görmemiştim onu. Sanki biraz da özlemiştim çünkü son günlerde bana karşı çok yakındı. Rowen öyle birisi ki onun yanında kalmaktan korktuğum kadar ondan uzak kalmaktanda korkuyorum. Ne onsuz yapabilecekmişim gibiyim, ne onunla.
Rowen köprüde yoktu. Vardığımda bomboştu. Şelalenin akan sesi beni biraz rahatlatırken aşağıya inmek geldi aklıma. Aşağıya doğru inince şelalenin yanında oturacak kıyılar olmalıydı. Ama çok dikkatli olmam lazımdı, ayağım kaydı mı, bir yere takıldım mı direkt düşerdim ve o durmaksızın akan şelaleden kurtulamazdım. Ne iyi olurdu.
Yavaşça tepeyi inmek için köprüden tutundum. Tam o sırada birisi beni tuttu. Arkama baktım. “Rowen?” Kaşlarını çatmış bana bakıyordu. “N’apıyorsun sen?” Hava yavaş yavaş kararıyordu. “Aşağı iniyordum.” Güldü. “Salak mısın sen? Çok tehlikeli. Düşebilirsin, gel buraya çabuk.” Çekiştirdi. “Hayır, ineceğim. Sende gel hadi.”
“Alder düşeriz.”
“Beraber ölürüz işte.” Ciddi ifadesi hafifçe yumuşarken tebessüm ederek gülümsedi. Bende gülümsedim. Rowen bana iyi geliyordu. Bu dünyada hiç kimse onun gibi hissettirmiyordu. Yavaş yavaş ve dikkatli bir şekilde inmeye başladık. “Düşersek ben öldürürüm seni, haberin olsun. Böyle ölmek istemiyorum.”
“Çok konuşmada önüne bak.”
“İlk geldiğinde çok kibardın biliyor musun?” Güldüm. “Sende çok kabaydın.” Uzun uğraşlar ve riskler sonunda aşağıya indik. “Hâlâ öyleyim.” Şelalenin kenarına oturduk. Zar zor inmiştik, her yer eğimliydi ama oturduğumuz yer gayet düzdü. “Yarın cevap verseydin?” Şelalenin tam kenarındaydık, su önümüzden akıp gidiyordu. “Bir dakika… bu koku?..” bana yaklaştı ve hafifçe beni koklamaya başladı. “Lan sen ot mu kullandın?” Onu ittirdim. “Hayır. Senden geliyor o koku.”
“İyi de ben kullanmadım ki.” Kaşlarını çatmış bana bakıyordu. “Ot mu kullanıyorsun?” Ona cevap vermedim, güldü ve beni omzumdan ittirdi. “Gerçekten ot kullanıyorsun. Daha sigara içemezken sen ot mu kullanıyorsun lan? Kimden alıyorsun?”
“Kes sesini. Ne olmuş yani kullanıyorsam?” Ona baktım. “Gel sen kafayı ye. Bakalım ne kullanıyorsun? O psikologunun yazdığı ilaçlar kurtarmaz ama bu kafayı.” Göz devirdim. Ağzı açık kalmıştı. Sinirle cebimden paketi çıkardım ve bir sigara yaktım. Aslında ona hâlâ Lucan’ı sormak istiyorum. Çünkü gün geçtikçe gerçekten daha da korkuyordum, kapısını kırıp evine dalmam lazımdı. Başına bir şey gelmiş olabilirdi ve Rowen bile önemsemiyordu. Acaba onu hiç mi düşünmüyordu? Aklına bile mi gelmiyordu? Çünkü şüpheli bir şekilde gerçekten çok uzun zamandır ses seda yoktu.
“Geçen gün çok kötü bir şey yaptım.” Bana baktı, o da mor çakmağımla bir sigara yakmıştı. “Otuz bir sonrası pişmanlık… çok kötü ya.” İç çektim, anlam veremeyerek ona baktım. Dilimi damağıma vuracak, “tch” diye bir ses çıkardım. “Yani… ne alaka?” Dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştı. Göz gözeydik. “Hayatı hiç ciddiye alıyor musun sen?” Başını iki yana salladı. “Belli zaten.”
“Ya. Hayat ciddiye alınacak kadar uzun değil. Sakin ol ya, kasma bu kadar.” Sustum kaldım, ona bir şey anlatmayacağım. Usulca ve sakince sigaramı içtim akan şelaleyi seyrederken. Çok sığ görünüyordu, dibinde kayalar olmalıydı. Yukarıya baktım, köprü çok yüksekteydi. Eğer birisi ordan atlarsa bu kayalara karşı hiçbir şansı yoktu. “N’oldu geçen gün?” Dedi Rowen sessizliği bölerek. “Sana ne.” Sigaranın son fırtını içime çektim ve parmaklarımla fırlattım. “Anlat hadi.” Birkaç saniye sessizleştim. İç çektim. “Yine kestim. Kollarımı.” Dudağımı ısırdım. Kolumu sıvazladım. “İğrenç hissediyorum. O an rahatladım ama şu an… çok çirkinleştim. Kollarımın her yeri…” Sesim titredi, yutkunmakta zorluk çektim. “…midem bulanıyor gördükçe. Bu kadar değişmiş olmam beni mahvediyor. Alay ettiğim şeye dönüşüyorum.” Gözlerim doldu.
Başımı eğdim. Dizlerimi kendime çektim, kollarımı da üstüne koyarken başımı yasladım. “Midem bulanıyor artık aynada kendi suratıma bile bakamıyorum.” Dedim hıçkırıklarımın arasında. Hiç bu kadar ağlamamıştım daha önce. “Yoruldum, bir gün daha bu yükü taşıyıp taşıyamayacağımdan emin değilim.” Vücudum titrerken, hıçkırıklarımın arasında da hafifçe hopluyordu. Bir süre ikimizde bir şey demedik başka, Rowen sessizce oturdu. Bende sızlanarak ağlamaya devam ettim. “Hey.” Dedi sonra kısa bir sessizliğin ardından. Omzuma dokundu. Burnumu çekerek başımı kaldırdım ve ona baktım.
Hafifçe montunun önünü açarken kollarından sıyırarak çıkardı. “Bana bak.” Kollarını sıyırdı. Benim gibiydi. “Görüyor musun?” Diğer kolunu da açtı. Benimkinden daha fazlaydı. “Yeterli değil mi?” Hafifçe kapüşonlusunun altından tuttu ve başından ters çevirerek çıkardı. Çıplak gövdesine baktım, gözlerim irice açıldı. Kolları, omuzları, göğsü, karnı… keloid izleriyle doluydu. “Gördün mi? Senin gibiyim. Getir elini.” Elimi tuttu. Hafifçe karnına dokundurdu. Şişik şişiklerdi, kabarıklardı. Elimi gezdirdiğimde yüzümde bir tebessüm oluştu. İğrendim. İğrenç hissettiriyordu. Midemi bulandırdı.
Ama… hayır… hayır vücudu sıcacıktı ve keloidlerin üzerinde elimi daha da gezdirdiğimde yüzümdeki ifade yumuşuyordu. Güzeldi. Güzel hissettiriyordu. “İğrenç değilsin. Bunlar senin kötü gün dostların. Nasıl hissettirdiğini bilirim ama umursamayı bıraktığında senin bir parçan oluyorlar. Seni kurtaran izler.” Göğsündekileride dokundum. Köprücük kemiklerinde bile vardı neredeyse. Onlar biraz daha silik ve eskiydi. “İlk yaptıklarım. Dokuz yaşındaydım.” Şaşırdım. “Oha.” Güldü ve başını salladı.
Konu yavaş yavaş onun keloidlerinden çıkmaya başlıyordu. Çünkü keloidleri takip ede ede boynuna kadar gelmişti, köprücük kemiklerinden sonra yukarıda yoktu ama keskin çene hattında hafifçe elimi gezdirdim. Ne yaptığımın farkında bile değilken onun yeşil gözleriyle göz göze geldim aniden. Hemen elimi çektim ve önüme döndüm, ıslak yanaklarımla gözlerimi silip burnumu çektim. O da sessizce gülerek kapüşonlusunu ve montunu geri giydi. “Tedaviye başlasan her şey yoluna girecek.”
“Rowen.”
“Ya biliyorum, bu konunun açılmasından nefret ediyorsun ama bir şans ver. Babana borçlu olmak istemiyor musun? İyileşince parasını çalışıp verirsin. Seni barda yanıma alırım.” Güldüm. “İyileşeceğimi düşünmüyorum. Bu öyle bir şey değil sanki. Her şey çok saçma. Sanki yaşadığım bu şeyler benim bir parçam, kanımda akıyor.”
“Nasıl yani?” İç çektim, bir sigara daha yaktım. “Ormanda kaybolduğum günden sonra yaşadığım şey. Vücudumun alev alması. Normal değildi Rowen. Lenore kolumu bu hâle getirdiğim gece resmen içime girdi. O an o kadar şey hissettim ki, iki kişinin hissettiği şeyleri hissediyorum.”
“Bir daha tedaviye git demeyeceğim. Kafayı ye o zaman.” Kilisenin çanları çaldığında saatin çoktan yedi olduğunu anladım. Havada kararmıştı. Rowen ile birkaç saat daha burada kalıp uzun uzun sohbet etmiştik. Genelde oyunlardan bahsedip durmuştuk.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı