Şerif beni karakola getirmişti. Reşit olduğum için annemle babama bir haber gitmemişti. Şerif beni nezarete atmış, ifademi alana kadar orada bekletiyordu. Demirlerin arkasında otururken yüzümü ovalayıp saçlarımı sıkıyordum. Bu dar yerde kalmak beni strese sokuyordu, terletiyordu. Kötü de kokuyordu. Hastalık kapacakmışım gibi pisti. Burada tek başına, hiçbir şey yokken aklınız hiç müsait kalamıyordu. Neye endişe yapacağımı, neyden korkacağımı şaşırıyordum. O çocuğa yaptığım şeyler. Lenore’nin kaç gündür görünmemesi. Aslında nedeni belli. Lenore o gün benim içime girdi, artık onun duygularını ve yüklerini taşıyorum. Bu yüzden bu son günlerde hayatım ekstra bir yorucu ve zor. Velra’nın o vücudu, gerçekten başına öyle bir şey gelmiş olabilme olasılığı… düşünmek istemiyorum ama… bir ihtimal… ya gerçekten Velra o inşaatı yarım bırakılmış binadaysa? Ve o haldeyse…
Buradan çıkabilirsem… ki hiç zannetmiyorum, hapisi boylayacağım. Oraya gitmem gerekiyordu. Bana bir işaret ver dediğimde ormandaki o yere götürmüştü beni, seni burada bulabilir miyim diye sorduğumda sanki evet dercesine havlamıştı. Her ne kadar onu orada bulmak istemiyor olsam bile bir yanımda deli gibi bulmak istiyordu. Ölü ya da diri.
Şerif geldi, parmaklıkların kilidini açtı ve ağır ağır bana baktı. Epey yaşlıydı. Altmış yaşında vardı. “Çık hadi, ifadeni alacağım.” Dudaklarının arasında bir sigara vardı. Parmaklarını kullanmadan tüttürüyordu. Bana bir kelepçe taktıktan sonra kolumdan tutarak beni sürüklemeye başladı. Karakolda epey bir küçüktü, on tane polis anca vardı. Çok da eski ve karanlıktı, pistide. Ortalık sigara dumanı altıydı, etraf kahve kokuyordu. Sarı ışık insanı mayıştırıyordu. Eski bilgisayarlardan ve ışıklardan gelen cızırtı sesleri vardı.
Şerifin odasına girdik. Koltuğa oturdum. “Baştan sona tüm olayı anlat bana.” İç çektim, kelepçeli ellerime baktım. Onu bir öcü zannettiğim için üzerine saldırdım desem bana saatlerce güleceğini biliyordum. “Neden yaptın? O masum çocuklardan ne istedin?” Sessiz kalırken ne demem gerektiğini düşünüyordum. Bana zorbalık ediyorlardı desem yalan olduğu çok anlaşılırdı, bir sürü görgü şahiti vardı nede olsa. Elini masaya vurdu, masadaki kahve neredeyse sıçrayarak döküldü. “Konuşsana evlat!” Dudaklarımı ıslattım, ağzıma gelen ilk yalanı söyleyecekken odaya Rowen daldı. Şerifle aynanda ona döndük. “Ne işin var senin burda?”
Beni gösterdi. “Onu almaya geldim.” Gülümsememeye çalıştım. Hangi salak bu durumda gülümser ki? Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kaçırdım. Hani beni kurtaramazdı? “Nasıl alacakmışsın?” Dedi şerif bir sigara daha yakarken. “Bir şey yapmadı. Kontrolünü kaybetti sadece. Bir daha asla böyle bir şey olmayacak.” Küçük bir çocuk gibi sessizce dinlemeye başladım. “İki çocuğun ailesi de şikayetçi. Bir şey yapamam Rowen.”
“Yaparsınız.” Dedi emin bir ses tonuyla. “Yaparsınız, değil mi?” Bu sefer sesi daha tok ve kendinden emindi. Soğuktu. Ürkütücü bir tonda sormuştu sanki tehditkarcasınaydı. Tüylerim ürpermişti, onun yüzüne bakma cesareti bile bulamadım. Şerif sessizliğe büründü, sigarasını çekip çekip üfledi. Uzun uzun düşündükten sonra, “Bu sana son borcum, Rowen.” Başımı eğerek kaşlarımı çattım. Son borcum? Şerif ne demek istiyordu? Rowen neden şerife borçlu ki? “Mahkemeyle ilgili yapabileceğim hiçbir şey yok, gözetim altında tutulmasını uygun gördüğümü söylerim. Yapabileceğim tek şey bu. Hâkim değilim ben.”
“Teşekkür ederim.” Beni dürttü. “Teşekkürler.” dedim sessizce. “Bir gece hücrede kalmak zorunda. Yarın duruma göre bakacağım.” Rowen’a yalvaran gözlerle baktım, orada bir gece falan kalmak istemiyordum. Tek başıma, yapayalnız, hiçbir şey yokken kalmak istemiyordum. Ölürdüm, geberirdim ben orda! “Ben kefil olurum.” Şerif onu umursamazlıktan geldi. “İfadesini almam lazım, çık.” Rowen odadan çıktı. Şerife, isteyerek yapmadığımı söyledim. Bir anda kontrolümü kaybettiğimi, öfkemi ondan çıkardığımı söyledim. Şerif neden diye sorduğundada, şehirli olduğum için herkesin bana dik dik imalı bakışlarda bulunduğunu ve bana sürekli zorbalık yaptıklarını söyledim. Hatta Şerif, şehirli olduğumu duyunca ters ters baktı bir anda. İfade bittiğinde ağzındaki sigarasıyla ayağa kalktı. Kelepçelerimden tutup beni kaldırdı, odadan çıktık. Rowen’a bakarken başımı iki yana salladım. Bir şey yok dercesine gözlerini yumdu.
Beni tekrardan demirlerin arkasına kilitlediklerinde Rowen, Şeriften izin alarak benimle görüşmeye geldi. Üstünde hiçbir şey yoktu. Şerif hepsini almıştı. “Burada kalmak istemiyorum Rowen.” Demirlerin arkasında ona baktım. “Biliyorum. O boku yemeseydin burada olmazdın.” Gözlerimi devirerek iç çektim. “İsteyerek yapmadım.” Başını sallayarak bana katıldı. “Hani kurtaramazdın götümü?”
“O kadar acınasıydın ki dayanamadım.” Sinirim bozulurken güldüm. “Şimdi n’olacak? N’apacaklar bana?” Ben iki elimle demirleri tutarken, o tek eliyle tutuyordu. Ellerimiz ufaktan değiyordu. “Eğer şerif lafından dönmezse ve mahkemenin vereceği şartlara uyarsan denetimli serbestlik şartıyla serbest kalacaksın.” Dudak büküp etrafa baktı. “Yani eğer şanslıysan.”
“Mahkeme ne şartı verecek?”
“Ne bileyim, hâkim miyim ben? Ben sana kefil oldum, yarın çıkarsın buradan. Birkaç haftayada duruşman olur.” Burada bir gün bile kalmak istemiyordum ama bunada şükürdü. Şanslıysam eğer hapis cezası bile almıyordum. “Annemlere bugün seninle kaldığımı söyler misin?” Başını sallayarak onayladı. Gidecek gibi olduğunda demirin üstünden elini tuttum. Bana baktı. “Rowen…” “Ne?” Dercesine göz kırptı. “Ormanın içinde gittiğimiz bina…” başını salladı. “…bugün rüyamda Velra’yı orda gördüm.” Konuşurken zorlandım çünkü o hâli gözümün önüne gelip durdu. “Gidip—“
“Hallederim, merak etme.”
“Teşekkürler. Her şey için.” Bir şey demedi. Elini kaldırıp veda etti. Arkasından onu seyrettim. Çıktı. Kenara oturdum ve bacaklarımı kendime çektim. İçim biraz olsada rahatlamıştı. Rowen olmasaydı şimdiye kadar n’apardım bilmiyorum. Boku yer, dibi boylardım. Başta benden o kadar nefret ederken, şimdi ise sevmezken neden bana bu kadar iyi davranıyor? Acınası olduğum için mi? Zavallı olduğum için miydi?
Tüm ışıklar kapanmıştı, sadece bu odanın girişinde olan kapının önünde ki ışık yanıktı. Bana uzaktı. Köşede oturan o gölge herifi gördüm. Gözlerini bana dikmişti. Her zaman ki gibi simsiyah, fal taşı gibi açıktı. “Seyretme beni. Bana bakma bile.” Umursamazlıktan geldi, beni seyrediyordu. Ayağa kalktım. Demirlerin arkasından ona yaklaştım. Ürkütücüydü, her an üzerime atlayabilirdi. “Senden nefret ediyorum. Bir gün seni öldüreceğim… bir gün… yemin ediyorum… Tanrı şahidim olsun…” Öfkeden nefes nefese kaldım. “…Tanrı şahidim olsun seni geberteceğim. Velra’ya yaptığın gibi.” Arkasına yaslandı, yukarıdan bana baktı. Beni aşağıladı. Yumruklarımı sıktım. “Paramparça edeceğim seni. Uzuvlarını koparacağım, derini soyup tersine çevireceğim.”
“Ve sana… onu… tekrardan giydireceğim.” Rüyamda gördüğüm o bağırış sesi yükseldi, oturduğu köşeden, ondan geliyordu. Karanlığın içinden çıka geldi, onu kızdırdım. O kadar öfkeli ve hızlı gelmişti ki hangi ara karşımda belirdiğini bile göremedim. Deli gibi çok hızlı sağa sola titriyordu, demirleri geçemiyordu. Aslında demirleri değil, benim cesaretimi geçemiyordu. Ondan korkmuyordum.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı