İç çektim, o da bir sigara yaktı. Aslında ilk bakışta sigaraya benziyordu ama daha kalın, daha özensiz sarılmıştı. Sanırım esrardı. Yaktı ve içine çekti, dumanı üfledi. “Ormanda kaybolduğum günden beri hiçbir şey yolunda gitmiyor. Sanki o orman beni lanetledi.”
“Sana içine girme demiştim.” Otun dumanını üfledi ve bana baktı. “Birisi beni takip ediyor. Ormanda peşimdeydi, ayrıca apartmanın önündeykende seyrediyordu.” Kaşlarını çattı, anlam verememişti. “Birisi seni takip mi ediyor? Kim olabilir?” Oyundan tanıştığım bir manyak desem, nasıl olur? Ama Ceb hakkında kimseye bir şey dememeliyim. Dersem başıma daha da kötü şeyler gelecekmiş gibi hissediyorum. “Bilmiyorum.”
“Sana hiç zarar vermeye çalıştı mı?” Aslında onu iki kere hariç hiç görmedim. İkisinde de bana hiç zarar vermemişti, sadece seyrediyordu. “Ormanda üstüme yürüdü, yaklaşma dediğimde durdu. Bana zarar vermek mi istiyor, korkutmaya mı çalışıyor bilmiyorum. Amacı ne… hiçbir fikrim yok.” Bir şeyler görüp duyduğumuda söylemeli miydim? Beni ciddiye alır mıydı? Yoksa bana deli muamelesi mi yapardı? Söylemekte biraz korktum, daha doğrusu çekindim. Artık insanlara güvenmiyorum, her şey yayılıyordu. Bir de bana deli demelerini istemiyordum.
“Annem ile aramızda bozuldu. Artık yüzüme bakmıyor, baksa bile iğreniyor.” Bunu dile getirince canım daha da sıkılmıştı. Sanırım sesli söyleyince bir farklı yüzleşiyordunuz. “Ne alaka? Çok iyiydi.” Elindeki otu aldım ve dudaklarıma götürdüm, ne yaptığıma anlam veremedim, o sıra da çok düşünmedim zaten. İçime çektim, çok ağırdı. Duman boğazımı ve neredeyse burnumu yaktı. Aniden öksürdüm. Lucan aniden güldü. “Lan sen salak mısın? Öyle çekilir mi bir anda? Sigara bile kullanmıyorsun.” Öksürmeye devam ettim, bitiksel garip bir tat geliyordu. Öksüre öksüre dumanı kaçmıştı ağzımdan. Bir an kalp krizi geçireceğimi sandım. Bende güldüm, kendimi tutamadım.
“İş yerinde babama insanlar benim bir ibne olduğumu söylemiş. Ona, ibnenin oğluda ibnedir, demişler. Sürekli laf yapıyorlarmış. Söylenti dedim ama annem inanmadı, babam umrumda bile değil zaten.” Elimdekini ona geri uzattım. Dudaklarına yerleştirip içine çekti. “Şimdiyse benden iğreniyor. Gerçekten öyle olduğumu düşünüyor. Yani öyleyim tabii de, insanlar için bunu kanıtlayan bir şey yok? Onlar için sadece bir söylenti.”
“Yani… dostum ne desem bilemedim ki…” İç çekti ve dertli dertli etrafına bakındı. “Tepkisi bence gayet normal ama alışacaktır. Öyle ya da böyle sen onun oğlusun, senden vazgeçemez. Üstelik seçemediğin bir şey yüzünden.” Sessiz kaldım. Nedense onunla aynı düşünemedim, hiç inandırıcı gelmedi. Kabullense bile bana artık eski gözle bakmayacağından emindim.
Otu tekrar uzattı. “İster misin?” Aldım ve dudaklarıma koydum, bu sefer ki de zorluydu. Lucan her seferinde öksürüşüme gülüyordu. Biraz gevşemiştim, çok bir şey olmuyordu sanki. “Başka bir şey var mı?” Reddettim, tekrar ona uzattım. Bitmek üzereydi. “Emin misin? Merdivende öyle titremen, krizin falan?”
“Bilmiyorum. Boşver. Daha fazla konuşmak istemiyorum.” Beni biraz rahatlatmıştı ama hiçbir şey geçmemişti. “Her zaman yanındayım Alder, merak etme. İstediğin zaman benimle konuşabilirsin.” Aslında Lucan bana hep yardımcı olmaya çalışıyordu ama onun hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum. “Ya sen?”
“Hm?” Bana baktı. “Bana hep yardımcı oluyorsun ama senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.” Gülümsedi, elindekini uzattığında tekrar aldım. Bir süre seyrettim, canımı gerçekten çok acıtıyordu ama nedense içimde buna karşı bir arzu vardı. “Bilmene gerek yok, öyle özel bir şey yok. Sıradan bir insanım.” Gülümsedi. Daha da merak ettim, daha fazla şey bilmek istedim onun hakkında. Etrafımda arkadaşımmış gibi hissettiren tek kişi oydu.
Dudaklarıma yerleştirdiğimde içime çektim. Bu sefer biraz daha kolaydı, çok da değil. Yine canımı yakmıştı tabii. Kaslarım gevşiyordu. Ona uzattım. Birkaç kere daha içti ve demirlerde söndürdü. İkimizde sessizdik. Kalbim çok hızlı atıyordu.
Bir süre sohbet ettik. Lucan birkaç espiri yapıp beni güldürüp durdu. Okuldaki çocuklar hakkında garip şeyler anlattı, kara mizahlar yaptı. Her şey ekstra komikti sanki. Ayrıca zaman biraz daha yavaştı. Arkamda bir çıtırtı duyduğumda dairenin içine başımı eğerek baktım. Lucan bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Onu gördüm. Yine gölge gibi kapkaranlıktı. Uzaktaydı.
Vücudunun yarısı görünüyordu, diğer tarafı duvarın arkasında saklıydı. Bu yüzden sadece tek gözü görünüyordu. İrice açmış beni seyrediyordu. “Siktir…” diye fısıldadım. “N’oldu? Çok mu kötüydü ya?” Tekrar güldü. “Lucan, şuraya bir baksana.” Benim baktığım yöne döndü. “Hm? Nereye?” Elimi kaldırıp hafifçe onu gösterdim. “Sende görüyor musun onu?” Şu an halüsinasyon mu görüyorum, yoksa gerçekten orada mı anlayamıyordum. Hangisi daha iyi hiçbir fikrim yok. “Ha siktir lan, o kim amına koyayım?”
Tüylerim ürperdi. “O. O işte, beni takip eden adam.” Lucan hızla ayağa kalktı. “Hey! Buraya gel lan!” Ayağa kalktım, düşecekmiş gibi olduğumda tutundum. “Burada kal.” Yanına ilerlerken adam hızla kayboldu. Lucan bu sefer koşturdu, hava yavaştan kararırken burada yapayalnız kaldım. Yutkundum. Vücudumu bir ürperti sararken paranoyak gibi etrafıma bakındım. Kimse yoktu ama birileri sanki beni seyrediyormuş gibiydi.
Olduğum yerde kalakaldım. Lucan’ın hemen dönmesini bekledim ama yaklaşık on dakika boyunca kimse gelmedi. Sonra içeriden birkaç adım sesi geldi. “Lucan?” Dedim tedirgin ve titreyen sesimle. “Lucan sen misin?” İçeriye girdim, apartman karanlıktı. “Ben geldim.” İçim rahatladı. “Nerdesin? Seni göremiyorum.”
“Dışarıya doğru gel. Işığım yok, adım atamıyorum. Düşeceğim gerçekten amına koyayım ya.” Güldüm. Sürekli bir takırtı sesleri geliyordu, büyük ihtimalle yolunu bulmaya çalışıyordu. Telefonumu çıkardım ama yere düştü. “Al işte.” Eğildim, etrafa elimi attım ama vıcık vıcık bir şey haricinde elime hiçbir şey gelmedi. “Bu ne ya?” Yapış yapıştı, yumuşacıktı. Sanki çiğ bir et gibiydi. Telefonuma bildirim geldiğinde ekranı açılmıştı, uzanıp aldım. Işığı açtım ve yere baktım.
Gördüğüm şey karşısında gözlerim irice açıldı. Bağırmak istedim ama sesimi yuttum. Resmen nutkum tutuldu. Yerde kıpkırmızı kanlı, derileriyle birlikte kocaman et parçaları vardı. Üzerlerinde kocaman jilet izleri vardı. “Siktir!” Elimi hızla üstüme sildim, kanlar bileklerime kadar bulaşmıştı.
“Siktir! Siktir! Siktir! Siktiiiiir!” Koşarak kaçmaya başladım. Ayaklarım kayıyordu, sanki her yerdeydi bu et parçaları. Midem bulandı, hızla çıktığım gibi yere düşerek kustum. “N’oluyor lan? Onlarda neydi?” Nefes nefese kaldım, terlemeye başlamıştım. İlk girdiğimizde orada değillerdi. İçeri korkarak tekrardan ışıkla baktım. Ordaydılar ve hareket ediyorlardı, nefes alıyorlardı sanki. Tekrardan midem bulandı, ağlayacak gibi hissettim.
Buradan acilen çıkmam gerekiyordu. Onları oraya kimin bıraktığını bilmiyorum ama biraz daha kalırsam buraya yığılacak gibiydim. Tekrardan kusmak istemiyorum. “Tanrım… kurtar beni. Onlar neydi?” Yerden destek alarak ayağa kalktım. “Lucan? Lucan nerdesin!” Ses yoktu. “Lucan! Gitmiş olamazsın! Lucan!” İlerlerken korkuyla vücudumun titrediğini hissettim. Ellerimde kanlar duruyordu, düştüğüm ve üstüme sildiğim için üzerimde de vardı.
“Nerdesin? Nerdesin! Sikeyim, nerdesin Lucan!” Aceleyle merdivenleri inmeye başladım. Korkuyordum, gerçekten çok korkuyordum. Başım bile dönüyordu. Midem ağzımdaydı. “Lucan!” Bir dakika. Lucan… ya hiç gelmediyse? Merdivenlerde durdum. O sadece… bir imgeydi. Merdivende başım iyice dönerken dengemi kaybettim ve avluya kadar düştüm.
Canım fena hâlde yanmıştı ama ihtiyacım olan şeydi bu belkide. Beni kendime getirirdi. Acıyla inlerken ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim ve kollarım soyulmuştu. “Argghh… s—sikeyim…” Kafamda bir ayrı acıyordu. Başımı kaldırdığım anda daha önce hiç görmediğim bir şey gördüm. Anında kalçamın üstüne düştüm. Gözlerim irice açıldı. Belki iki buçuk, belki de üç metre bir şey. Kambur, pis, zayıf, kemikleri sayılan insan cüssesi dördüncü katta duruyordu. Neredeyse boyundan ötürü ikiye katlanmıştı. Üstünde beyaz, artık çok eskimiş yırtılmış bir gecelik vardı. Kocaman melek kanatları vardı ve onlarda paramparçaydı. O kata nasıl sığdığını düşünemedim bile. Yüzü yoktu ama bir kadın olduğuna eminim.
Boynunda mosmor bir ip izi vardı. Karanlıkta zar zor görüyordum kendisini ama boynu sanki parıldıyordu. Bu kesinlikle oydu. Bana bakıyordu, durmuş beni o koca silüeti ile seyrediyordu.
Yüzü yok demiştim ama bana bakarken sanki suratı yırtıldı ve kocaman bir gülümseyen ağzı ortaya çıktı. Yüzünün yarısını sadece o sivri, pis dişleriyle dolu ağzı kaplıyordu. Bayılacak gibi hissettim, bu sefer gerçekten bayılıyordum. Kilisenin çanları yine çalıyordu ve sesleri boğuk geliyordu. “Uzak… dur…”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı