O gün eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Ama döndükten sonra salya sümük hasta olmuştum. Üşüyordum ve sürekli titriyordum. Tanrı beni terk etmişti. Bunun şoku üstümden gitmiyordu. Hayatım boyunca ne kadar kötü bir insan olsamda Tanrı’ya inancım hep tamdı. Başıma ne geldiyse, Tanrı beni terk ettiyse, tüm sorumlusu bu kasabaydı. Buraya geleceğime, ölmeyi yeğelerim daha iyi. Burası kötülük olan her şey. Bu kasaba benden Velra’yı aldı.
Velra kayıptı. Benim kilisede uyandığım gece o da kaybolmuştu. Annem o gece kapının açık olduğunu, büyük ihtimalle Velra’nın ya benim peşimden geldiğini ya da beni aramaya çıktığını söylemişti. Ortalıklarda yoktu, hasta olduğum için çıkamamıştım ama annemle babam onu gece gündüz aramıştı. Etrafa kayıp ilanları bile asmıştık. O bizim canımızdı, yavruluğundan beri bizimleydi. İyimizle kötümüzle. Babamla annemin evladı, benim kardeşim olmuştu. Şimdi ise yoktu, evden kaçma gibi bir huyu yoktu, hep geri dönerdi. Başına bir şey gelmiş olma ihtimali beni daha da delirtiyordu. Bu olanların hepsi benim suçumdu.
Apartmanın içinde Rowen ile oturuyorduk. Üstümde kalın kıyafetler vardı. Bir hafta sonunda, ilk defa evden çıkmıştım. Ceb ile hiç görüşmemiştim, yataktan çıkamamıştım. “Günden güne daha da kötüleşiyorsun Alder. Yaşayan bir ölü gibisin. Zombileşmişsin.”
“Velra’dan bir iz buldun mu?” Rowen onu aramaktan yeni dönmüştü. Buruk bir şekilde mırıldanarak reddetti. “Şimdiye kadar gelmesi gerekiyordu… bir hafta oldu…” merdivende otururken dizlerimin üstüne çenemi yasladım. Derin bir iç çektim. “Sikeyim, şimdiye kadar ölseydim Velra kayıp olmazdı. Keşke onun yerine ben olsaydım…” birkaç saniye sessiz kaldı. “Kendine bunu yapma. Haksızlık ediyorsun, senin bir suçun yok. Uyurgezerdin.”
“O rahibe bana bir daha Tanrı’nın evine adım atarsam cezamı vereceğini söyledi. Cezam bu mu?”
“Hangi rahibe?”
“O gece uyanmadan önce kilisedeydim. Rahibe üstüme çöküp Tanrı’nın beni terk ettiğini, bir günahkar olduğumu söyledi. Bir daha da kiliseye gelirsem beni cezalandıracakmış.” Güldü. “Tanrı zaten yoktu. Gördüğün şey sadece bilinçaltından rüyaydı. Ama Tanrı varsa da seni yalnız bırakacak kadar bencil bir varlık işte. Kendi elleriyle yarattığı kulunu terk ediyor. Güya affedici falanmış. Kıçımın kenarı.” Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Ne? Sen inanıyorsun diye benimde mi inanmam gerek?”
“Saygılı olabilirsin.”
“Yok ki. Niye saygılı olayım?” Sinirle bir iç çektim. “Oğlum, baban seni olduğun kişi için terk etse, nefret etmez misin? Ne bu bağlılığın?” Neredeyse ağzımın içinden konuştum. “Zaten bıraktı.” Bir süre sessiz kaldık. Merdivenlerde otururken birisi daireden çıktı. Aşağı inmek için arkamızda durup hafifçe boğazını temizledi. Rowen dönüp ona bakarak hemen kenara kaydı, ortayı açmak yerine sağ kısmı açtı. Resmen beni götüyle ittirmişti. Duvara sıkışmıştım. Ona yan yan bakarken kalbimin hızlanışı hor görmeye çalıştım. Bilerek yapmıştı, az çok onu tanıyordum artık. “Gitti, kay artık.”
“Böyle oturmak istiyorum. Hem üşümüyor musun? Isınıyoruz bak.” Onu dirseğimle ittirdim, karın boşluğuna vurduğum iki büklüm gülerek inledi. Kenara kaydı. “Biliyor musun, sana çok benzeyen bir kız arkadaşım vardı.” Ona baktım. Lucan ondan bahsetmişti, Mary. “O da senin gibi esmer, kumral saçlıydı. Ten rengiyle saçları neredeyse aynıydı. Gözleride elaydı. Seninkiler daha sarı ama.” Evet, gözlerim ela renkti ama sapsarıydılar. “İlk gün karşılaştığımızda söylemiştin zaten. Bana benzetmiştin, öldüğünü söyledin.”
“Öyle mi? Söyledim mi?” Başımı sallayarak onayladım. “Nasıl öldüğünü hiç merak ettin mi?” Bana bakarak konuşuyordu, bende üşüyen vücudumu ısıtmaya çalışıyordum. “Ettim.” Gözlerini benden hiç ayırmıyordu. Sırtını demirlere yasladı ve bana tam olarak döndü. “Kendini köprüden aşağı attı.” Aniden ona baktım. Kaşlarımı çatmıştım. “Nasıl? İntihar köprüsünden mi?” Başını sallayarak onayladı, bunu söylerken çok iyi görünüyordu. “Öldüğü gün nefret duydum, bencildi; herkes onu çok severdi. Okulda popülerdi, ailesiyle arası süperdi. Bir erkek arkadaşı vardı, hepsini arkada bırakarak gitti. Ayrıca intihar ederek kendisine acizlik etti. Bunun için daha da nefret ettim. Bir intihar mektubu bıraktı. Ailesine falan, son paragraftada beni her zaman seveceğini falan söylüyordu.” Güldü. Rowen çok garipti. Buruk bir gülümseme değildi, aşağılayıcıydı. “Cesedini bulduğumuzda nehrin en aşağısında bir kayaya saplanmıştı. Sudan şişmişti artık, vücudunda kan kalmamıştı. Gözleri bembeyazdı. Bizzat görmüştüm. Teşhis için çağırmışlardı.”
“O kadar çirkindi ki o an midem bulandı. Kusacaktım az kalsın.” Suratımı ekşittim, gülerek n’olduğunu sordu. Kolları karnına sarılıydı. “Garipsin. Kim böyle düşünür ki?” Gözlüğünü çıkarıp cebine attı. O an fark ettim ki Rowen gözlüğünü o kadar da sık takmıyordu. “Hayalperest olmayan herkes. Ne yani, öldü diye bunu romantize mi edeyim Alder? Çürümüş ve şişmiş bir ceseti çok güzel görünüyordu falan diye mi anlatayım? Nekrofili miyim ben amına koyayım?”
“Öyle bir şey değil bu.”
“Sayılır ama. Gerçekçi davranıyorum. Öldükten sonra sırf sevgilimdi diye yasını tutmak zorunda değilim, herkes kendi kararını kendi veriyor. O çocukluk aşkını ortada hiçbir şey yokken düşünmeden bırakıp gitmesi mi korkunç yoksa benim böyle hissetmem mi? Sırf içinde ölüm var diye insanların bir şeyleri abartıp dramatize etmesi çok saçma.” Ona biraz hak verir gibi olurken sordum. “İlk aşkın mıydı?” Başını sallayarak onayladı. “On üç yaşımızdan beri sevgiliydik.”
“Rowen… bu çok fazla. Nasıl böyle soğukkanlı olabiliyorsun?”
“O nasıl olabildiyse.” Sesinde ve yüzünde hiçbir kırgınlık ifadesi yoktu. Derin nefes aldım. Korkuyla ve çekinerek sordum. “Onu özlüyor musun?” Anında reddetti, soğukkanlılığını korumaya devam ediyor ve tereddüt etmiyordu. “Peki ya… ben… ona benzediğim için mi benimle takılıyorsun?”
“Hayır. Hayatımda duyduğum en saçma soruydu bu.” Kulağa hiç inandırıcı gelmemişti. “Mary hayat doluydu, ışık saçardı. Sen aksine… buz gibisin. Karanlıksın.” Yalandan güldüm. “Sağol ya.”
“Mary’den nefret ediyorum. Eğer ona benzediğin için seninle takılıyor olsaydım senden çoktan nefret ederdim.” Ona baktım. “Etmiyor musun?”
“Sevmiyorum sadece.” Güldüm. “İlk başlarda çok benzettim ama, senden cidden nefret ettim, sonradan böyle oldun.” Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi anlam veremedim. Sessiz kaldım. Velra’yı bir anda aklıma getirmeden edemedim. Zaten hiç aklımdan çıkmıyordu, bugün ilk defa Rowen ile konuşurken düşünememiştim. Anında morelim bozulurken ayağa kalktım. “Velra’yı aramaya çıkacağım.” Aşağıdan bana baktı. Hapşurdum. “Hâlâ çok hastasın.”
“Umrumda değil. Velra bir yerlerde zarar görmüş olabilir Rowen.” Ayağa kalktı. “Herkes her yere baktı zaten, bende baktım bugün. Eve gidip dinlen. Daha iyi olduğunda tekrar aramaya çıkarız.” Reddettim. “Şimdi gideceğim.” Tahammül edemezken bir iç çekti. “Tamam, bende geleyim.”
“Zorunda değilsin.” Dediğimi alaycı bir ses tonuyla tekrarladı. Bunu çok sık yapıyordu. Apartmandan çıktık, etrafta onun adını bağırıp ıslık çalıyordum. Hava kararana kadar, kilisenin çanları çalana kadar etrafta onu aradık. Rowen da usanmamıştı. Direkte asılı kayıp ilanını parçalayıp yere atmışlardı. “Orospu çocukları.” Dedim yerden alarak. “Nerdesin kızım ya? Nerdesin…” diye fısıldadım. “Bulacağız onu, merak etme.” Onsuz daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum. Velra’yı çok özledim. Bu beni öldürüyordu. Onunla büyümüştüm resmen… şimdi ise yok olmuştu. İyi miydi, kötü müydü bilmiyorum. Tek dileğim başına bir şey gelmemiş olmasıydı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı