Bugün o çocuğun cenazesi vardı. Bileklerini keserek intihar eden çocuğun. Adını bile doğru düzgün bilmiyordum, gazeteden görmüştüm ama aklımda bir türlü kalmamıştı. Apartmanın önündeki bankta oturuyordum, gündüz vakitleri, tatil olduğu zamanlar ya da okula gitmediğim zamanlar bu bankta otururum. Kendi evime sığmıyorum çünkü artık.
Lucan hâlâ yok. Neden o benim telefon numaramı alırken bende onunkini almadım ki? Acaba gerçekten başına bir şey gelmiş olabilir mi?.. Daha öncede böyle kayboluyordu ama hiç bu kadar uzun sürmemişti. Bu kadar derdin ve endişenin arasında bir de onu düşünmek cidden beni etkiliyordu. Onu önemsiyordum, ne kadar az zaman geçirsek bile benim arkadaşım olmuştu. Benim derdime kulak asmıştı. Ve bu aralar ona gerçekten çok ihtiyacım var.
Rowen apartmandan çıktı. Üstünde siyah bir mont, altında da siyah bir kot pantolon vardı. Kapüşonlusuda siyahtı. Cenazeye gidiyor olmalıydı. Beni gördüğünde yanıma geldi. “Emekli adamlar gibi, evde bunalınca buraya oturmaya mı geliyorsun?” Güldüm, onaylarcasına başımı salladım. Yanıma oturduğunda bir sigara yaktı. “Cenazeye gidiyorum. Geçen gün kollarını kesen çocuğun. Gelecek misin?” Ona baktım ve güldüm. “Ben mi? Bana ne onun cenazesinden. Sen niye gidiyorsun ki?”
“Arkadaşımdı.” Sessiz kalarak bir süre bir şey demedim. Sonra lafa girdim. “Hani intihar acizlerin işiydi? İntihar ettiği için acıdın mı ona? Saygı mı duydun?” Sigarasının dumanını üfledi, başını çevirerek bana baktı. “Sakin ol. Sinirli olduğunu biliyorum ama o çocuk arkadaşımdı. Gitmek zorundayım.” Sinirle güldüm. “Bana ne bundan. Bana açıklama yapma, açıklamanı istemiyorum. Siktir git.”
“Hak ettiği şeyi yaptığı için evet, saygı duydum. Ailesi beni severdi, ayıp olmasın diye gidiyorum.” Öfkeyle soluklandım ve göz devirdim. “Bana ne.”
“Bini ni. Kalk. Sende geliyorsun.” Kolumdan tutup kaldırdığında sigarasını fırlattı. Anında panikledim. “Ne? Hayır! Gelmeyeceğim. Neden geliyormuşum! Bana ne onun cenazesinden! Umrumda değil! Gebersin, ölsün gitsin!” Kolumu çekiştirdiğimde sürüklemeye başladı. “Emin ol kendini daha iyi hissedeceksin. Direnme işte, bir şey olmaz.” Kolumu çekiştirmeye devam ettim ama sıkıca tutmaya devam ediyordu. Sürükleniyordum. “Rowen! Gelmek istemiyorum!”
“Neden ailesinin yüzüne bakmaya mı utanacaksın? Yine birisinin senin yüzünden öldüğünü mü düşünüyorsun?” Kolumu kurtardığımda durdum ve kaşlarımı çatarak ona baktım. Hiçbir şey söylemedim ama suratımdaki ifade ona çok şey anlattı. İç çekti. “Üzgünüm, öyle söylemek istemedim.” Başımı salladım. “Ama bununla da kendini suçlayacaksan eğer suçlama. O şerefsiz bunu hak etti, sana yaptığından sonra ona yakışacak en iyi şey buydu. Kötü hissediyor musun, hissetmiyor musun bilmiyorum—“
“Hissetmiyorum.” Dedim soğukkanlılıkla. “Her neyse. O cenazeye gelmek seni daha da iyi hissettirecek. Emin ol. Bana güven.” Sessiz kaldım. Emin olamıyordum. Oraya gitmek bana saçma geliyordu. Nedense ailesinin yüzüne bakmaya utanıyordum. Sanırım Rowen’ın dediği gibi hissetmeye başlıyorum, kötü. Rowen gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı, göz göze geldik. “Sana bir şey olmasına izin vermem. Orada hiçbir şey olmayacak, tamam mı?” Eğilerek yüzüme yaklaştı, panikleyerek geriye çekildim. Gülümsedi. O yine yakınlaştı. Gülümsemesi düştü ve ciddi bir ifade takındı. “Sana bir daha kimse bir şey yapamaz.” Yine o yüz ifadesini takınmıştı, yeşil gözlerinin göz bebekleri anında küçülmüştü. Neredeyse irice bakıyordu.
Korktum mu, panikledim mi yoksa hoşuma mı gitti anlamadım. Sadece tedirgince başımı sallayabildim. “T—tamam…” Gözleri kısılırcasına gülümsedi ve geri çekildi. “Otobüs durağına gidelim, mezarlığa gidiyordu.” Durak eve çok yakındı. Önümden ilerlemeye başladı. Yutkundum. Peşinden gittim, kalbim deli gibi atıyordu. “R—rowen?” Ellerini cebine soktu. “Hm?”
“Beni sevmediğinden emin misin?” Ufak bir kahkaha patlattı. “Tabii ki, midemi bulandırıyorsun. Yüzüne bile bakmak istemiyorum.” Bu onun sevgi dili falan mıydı acaba. Çünkü hareketleri hiç beni sevmiyormuş gibi durmuyordu. “Rowen…” dedim tedirgince. Aklıma o kadar hızlı bir şey gelmişti ki düşündükçe şoka girdim. O çocuğun bileklerini… Rowen mı… “N’oldu yine?”
“Bir şey soracağım ama kızmayacaksın.” Otobüs durağına doğru ilerlemeye devam ettik. Hafif koşar adımlarla onun yanına yetiştim. “Soracağın şeye bağlı, söz veremem.” Yutkundum. Sormasam daha iyiydi, kızacağını biliyordum. Böyle bir şey soramazdım. Zaten… öyle bir şey yapamaz. O kadar da değil ya. “Sorsana lan. Merak ettim, ortaya bir şey atıp susuyorsun. En nefret ettiğim şey.” Durağa gelmiştik. Durduk.
“Şey… o çocuğun…” Derin nefes aldım, Rowen beni çok korkutuyordu. “…bileklerini sen mi kestin?” Gözlerimin içine bakarken bir süre sessizlik oldu. Sonra içinde tuttuğu kahkahayı ağzına sıkıştırdı, yanakları şişti, dayanamadı ve patladı. “Pffft!!” Kahkahalar atmaya başladı, o kadar çok güldü ki karnını tuttu. “Salak mısın lan sen? Hahahaha!” Gözleri yaşarmıştı. Gözlüğünü çıkardı ve elinde tutarak ıslak kirpiklerini sildi. “O kadar da uzun boylu değil lan! Çocuğun evine girip ailesinin yanında nasıl öyle bir şey yapayım?” Doğru. Bu beni göt etmişti. “Ama… ister miydin?” Anında yavaş adımlarla üstüme geldi, geri geri gittim. Durağın camına çarptım, o durmadı.
Üzerime geldi, hafifçe eğildi. Yüzünü yüzüme eğdi, neredeyse nefesini hissediyordum. Kalbim ağzımdan fırlayacaktı. Sesi neredeyse kulaklarımdaydı. Kızarmaya başlamışlardı. Dudakları, dudaklarımın seviyesindeydi. Bir dudaklarıma bir gözlerime baktı. Hareket edemedim, felç gibiydim. “İster miydin?” Dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerine baktım. “Ne— neyi?”
“Senin için birini öldürmemi.” Nefesim kesildi. “Rowen—“ İnce parmaklı elini kaldırdı, kulağımın üstünde hafifçe gezdirdi. İrkildim. “İlk önce Thayer’i senin için dövdüğümü sandın, sonra bu çocuğun bileklerini kestiğimi düşündün.” Hafifçe sırıttı. Dudaklarıma baktı. Cevap veremedim, o anda hiçbir şeyi düşünemiyordum. Onun sigarayla karışık parfümünün kokusu üzerime siniyordu. Beni sarhoş ediyordu sanki. “Hm?” Diye tekrarladı. “Bi—bilmiyorum… çekil!” Onu göğsünden ittirdim. Güldü. Keşke ittirmeseydim, neden ittirdim? Salak mıyım lan ben?!
“Aman ya, şaka yapıyorum zaten. Kim niye senin için birisini öldürsün ki? Çok boş bir charsın.” Onun dediklerini neredeyse duyamayacak gibiydim, anın şokundaydım. Kalbim deli gibi atıyor, durmak bilmiyordu. Ben gerçekten eşcinselim. Kendine gel Alder, şu anda onun dediklerinin altında ezilecek değilsin. “Hah, sen sanki hiç boş değilsin.” Dedim boğazımı temizleyerek. Neden bir anda öyle geldi benim üstüme?.. dudaklarıma bakış şekli, kulağıma okşayışı… sikeyim, ne alaka ya?
Allak bullak oldu kafam. Yoksa… bir dakika… rüya mı görüyorum? Ellerimi kaldırdım ve parmaklarımı saydım. Hayır, rüya değildi, on parmağım vardı. Etrafıma baktım, yanlış giden bir şey de yoktu. Otobüs geldiğinde bindik, üstümde kartımın olmadığını söylediğimde benim yerimede okutmuştu. Bir yere oturduk ve mezarlığın yoluna koyulduk. “Lucandan hâlâ haber alamadın mı?” Diye sordum aniden. “Hayır.”
“Telefon numarası—“
“Yok.” Konuşurken yüzüme bakmıyordu, suratında da bir ifade yoktu. Telefonuyla ilgileniyordu. “Lucan ile çok yakın değil miydiniz?” Bunu sorduğumda ilgileneceğini düşünmüştüm ama istifini hiç bozmamıştı. “Öyleydik. Bir aralar. Artık değiliz, umrumda da değil. O salağı bana sorup durma. Canımı sıkıyorsun.” Aralarında ne geçtiğini çok merak ediyordum. N’oldu da bir anda Rowen ondan bu kadar soğudu anlam veremiyordum. Küçüklükten beri dostlardı sonuçta. Rowen her ne kadar Lucan’dan ölesiye nefret etse bile, Lucan’ın onu hâlâ dün gibi sevdiğinden adım gibi emindim.
“Geldik.” Kalktığında peşinden gittim. Kalbim sıkıştı nedense, kasabanın bu tarafı daha da ürkütücüydü. Bir orman, iki mezarlık. Oldukça sisli, etrafta kara kargalar oturuyordu. Pek kalabalıklardı hemde. Bir sürü eski mezar taşı vardı, bazıları da çok yeniydi. “Rowen…” dedim o önden ilerlerlerken. Bileğini tutup durdurdum. Bana baktı. “Yapabileceğimden emin değilim. Burası beni çok geriyor.”
“Sorun değil, yanında ben varım. Hadi gel.” İlerlemeye devam etti, kararsız bir şekilde peşinden gittim. Demir kapıyı açtı, kilidin sesi epey yüksekti. “Neredeydi ya cenaze?..” kaybolmak istemiyordum, burada kesinlikle kaybolamazdım. Telefonunu çıkardı, adrese baktı. Kaçıncı mezarlık olduğu yazıyordu. Peşinden bir ördek yavrusu gibi gittim sadece.
Bir karga bağırdığında yerimden sıçradım, neyse ki Rowen görmemişti. Sis çok fazlaydı. İlerledikçe cenazenin sesinden yaklaştığımızı anladım. İnsanların ağlayış seslerini duyuyordum, o çocuk hakkında iyi şeyler söylüyorlardı. Rowen destek olma amaçlı kolunu omzuma attı ve sıvazladı. Sanki ben yakınımı kaybetmişim gibi.
Cenazeye yaklaştığımızda kahverengi tabuta ve açık mezara baktım. Beynimde birkaç anının gözlerimin önüne gelişini seyrettim. Unuttuğum anılar. Geriye tökezledim, kalbim şiddetlendi. Gözlerimi sımsıkı yumdum. “Şimdi hatırlamaya başlıyor musun?” Dedi Rowen. “Ne?” Diyerek ona baktım. O da, “Ne?” dedi. “Bir şey mi dedin?” Başını iki yana sallayarak reddetti.
“Ben dedim.” Arkama baktım. Oradaydı. Kambur bir şekilde yere oturmuş. Kemikli, upuzun ince bacaklarını kendine çekerek yere oturmuştu. Yüzü yoktu, korkunç ağızı vardı. Kanatları inikti. “Yavaş yavaş hatırlayacaksın. Beni nasıl öldürdüğünü bir bir.” Yutkundum. Yumruklarımı sıktım. “Adımı hatırlıyor musun Alder?”
“Lenore…” diye fısıldadım adını. “Lenore… Lenore… Lenore…” O da fısıldayarak tekrarladı adını. “Acı çekeceksin.” Sırıttı. Dudağımı ısırdım, başımı kabul edemeyerek iki yana salladım. “Çok acı çekeceksin Alder. Adımı sayıklayacaksın.”
“Hayır… hayır çekmeyeceğim.” Güldü. “Çekeceksin. Çekiyorsun. Ölsen daha iyi ama korkağın teki olduğun için onu bile beceremiyorsun. Bana böyle söylemiştin, değil mi? Korkaksın sen. Başka insanların arkasına, sevgisine, ilgisine saklanansın sen. Seni kimse kurtaramaz benden. Kaderin benim elimde.”
***
Gözlerimi açtığımda kilisenin sıralarında uzanıyordum. Çan sesi daha netti. İlk defa bu kadar yakından duyuyordum. Saat o kadar geç olmuş muydu? N’oldu bana? En son Lenore’yi görmüştüm, onunla konuşuyordum ama devamını… hatırlayamıyorum. “Rowen?” Diye istemsiz bir şekilde onun adını sayıkladım. Etrafa bakındım, arkamdan geldiğinde sıçradım, o da sıçradı. Hatta elindeki su döküldü. “Hay senin… su getirmiştim.” Yanıma oturdu, suyu uzattığında içtim. Ağzım kurumuştu. Bardağı sıraya koydum. “N’oldu yine bana?”
“Yine titremeye başladın. Bir saattir baygınsın. Suyu da yüzüne dökmek için getirmiştim.” Başımı sıvazladım. “Bir saattir mi?” Onayladı. Suyunu lıkır lıkır içti. “Neden öyle bir anda titriyorsun ki?” Kaşlarımı çattım, anlamsız bir surat ifadesi takındım. “Rowen… ne bileyim ben ya…”
“Tedavi—“
“Kes sesini.” Karşıdaki kürsünün arkasında duran koca haç’a baktım. Gözlerimi kırpıştırdım. En arka sırada oturuyorduk. “Rowen… Tanrıya inanır mısın?” Güldü. Yine patladı. “Pffft, hayır.” Sessizlik oluştu, ben inanırım. İncilide neredeyse ezbere biliyordum. Genel de sıklıkla okurdum ama kasabaya geldiğimden beri hiç açmamıştım bile. “İnsanlar onu yarattı, o bizi değil. İnsanların hayatlarını asla varlığını bilmediği şeye bağlaması çok gülünç. Bir-iki kitap var, yazıyor, inanıyorlar. Neyse, çıkalım burdan. Bunaldım. Sen iyi misin?”
“Başım ağrıyor biraz.”
“Normal, hadi gidelim. Hava karardı.” Başımı sallayarak onayladım ve ardından gitmeye başladım. Bu yaşadığım şeylerin arasında en normaliydi. Lenore’yi görmek, benimle konuşması… artık beni etkilemiyordu. Ama çok korkutuyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı