Uzun bir koridordan geçtikten sonra binanın tepesine çıkabilmek için açık bir yer bulduk. Büyük ihtimalle burası önceden teras ya da çatı katı gibi bir şey olacaktı. Merdiveni tavandan açılan. “Hadi, gel.” Eğilmiş, ellerini dizinin üstüne bağlayarak yerleştirmişti. Omuzlarına tutunarak bir ayağımı bastım, üçe kadar saydı ve o beni hoplattı, ben zıpladım. Tutunduğumda güçlükle çıktım. “Buraya tek başına geldiğinde nasıl çıkıyorsun?” Dedim elimi ona uzatarak. “Çıkmıyorum.” Elimi tuttu ve onu güçlükle yukarı çektim. Tutunarak çıktı.
Ağaçlar çok uzun olduğu için binanın tepeside yemyeşildi. Etrafı ağaçlarla sarılıydı. Sadece gökyüzü görünüyordu, içerisi yeşil renkte gölgelerle doluydu. Güldüm. Harika görünüyordu, göz alıcıydı. Aralardan güneşin ışınları hafifçe sızıyordu. Çadır gibiydi.
“Harbi güzelmiş lan.” Onunda etrafına bakarken gülümsediğini gördüm. Yere oturdu ve bacaklarını uzattı. Yanına oturdum. Birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra lafa girdim. “Lucan’ı hiç gördün mü?” Sinirli sinirli bana baktı. “Senin bu Lucan aşkın ne?” Anlamsız bir ifade ile kaşlarımı çatarak ona baktım. “Lucan aşkım falan yok, beni kurtardı. O olmasaydı ölüyordum, bana hep yardımcı olmaya çalışıyor. Onu merak ediyorum, insanım ya.” Göz bebekleri küçüldü, yine o korkutucu, insan dışı bakışlarını takındı. “Etme.” Dedi soğukkanlılıkla, sesi toktu. Anında tüylerim ürperdi. Hızla konuyu dağıtmaya çalıştım. “Buraya tek başına gelip ne yapıyorsun?” Eski hâline anında döndü. Sırıtarak bana baktı, sonra başını sallayarak güldü. “Ne? Ne gülüyorsun?”
“Otuz bir çekiyorum Alder. Ne yapabilirim? Tanrı aşkına, nasıl sorular bunlar?” Göz devirdim. Gerçekten Rowen ile konuşulmuyordu. Çok gıcıktı. Bozulduğumu gördüğünde cevapladı. “Kafamı dinliyorum. Kasaba beni sıkıyor. Ev, iş. Burada kimse yok, sadece sessizlik var.” Hava sıcak olsaydı daha güzel olabilirdi, üşüyordum. Ellerimde eldivenler olmasına rağmen bir türlü ısınmıyorlardı. Birbirlerine sürtüp duruyordum. Rowen’ın o kadar da üşüdüğünü söyleyemem. “Merak ediyorsun değil mi? Neler yaşadığımı.” Bana baktı, bende ona baktım. Sessiz kaldım ama başımı salladım. “Eskiden ailemle çok iyiydik. Bir ailem vardı. Babamla annem tartışmazdı, kardeşimle sürekli karda kaymaya giderdik. Annem bana küçükken kaymayı öğretmişti.”
“Neyse bunları anlatmaya gerek yok.” Bunları hatırlamanın ona zarar verdiğini anlayabiliyordum. “Babamla annem tartışmazdı ama babam eskisi kadar annemle ilgilenmez olmuştu, birkaç defa telefonunda başka kadınlarla mesajlaşmalarını falan gördüm. Birkaç çıplak resim falan. Annem bunu biliyordu, kocasının onu aldattığının farkındaydı. Annemde onu aldattı, başka bir gün onu bir adamla yakaladım. On yaşındayken evden kaçtı, hiç geri dönmedi. Babam zaten beni sevmezdi, annem benimle daha çok ilgileniyor diye beni kıskanır dururdu.”
“Annem gittiğinde beni suçladı. Aramız iyice bozuldu, ne zaman konusu açılsa tüm yükü bana yükler. Doğmasaydım bunlar olmazmış, annem o kürtajı yaptırsaymış annem hiçbir zaman kaçmazmış. Aldattığından değilde, benden bıktığından kaçtığını söyler dururdu.” İç çekti. Ceketinin iç cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Benim mor çakmağımı hâlâ kullanıyordu. Paketinden bir tane uzattı ve aldım, çakmakla alevlendirdi ve geri cebine attı. “Kardeşim on iki yaşında öldü. Ben daha on altı yaşındaydım. Annem kaçtıktan altı sene sonraydı. Kardeşim onu hayal meyal hatırlıyordu ama çok özlüyordu. Bende öyle.”
Sigaramın külünü silkeledim, o da dumanını üfledi. Sessizliğe büründü, başka bir şey anlatmadı. Dengime değildi ama sormadan duramadım. “Neden… yani… kardeşin neden öldü? Üzgünüm… böyle sormak istemezdim.” Cevap vermedi, sessizliğine gömüldü. Bende zorlamadım, yüzüme bile bakmıyordu. Neden böyle bir şey sordum ki zaten? Onun için çok zor olmalıydı.
“Annem kaçtığında zaten bir depresyona girmiştim ama o kadar da şiddetli değildi. Kardeşim öldüğünde babam yine beni suçladı, sürekli kavga ediyor, suçlamalarına maruz kalıyordum. Bünyem artık kaldıramadı. Kafayı yiyecek duruma geldim, nefes alamıyordum artık. Bir dakika daha istemiyordum bu hayatı. Ama bir şekilde burdayım işte. Dayanması güç.” Bana baktı ve hafifçe gülümsedi, bende ona baktım. Gülümserken ve bana bakarken sigarasını içine çekti, hafifçe üfledi. “Şu an hayatta başka bir amacım var, onu hallettiğimde gideceğim.”
Kaşlarımı çattım. Bu şey için çok heyecanlı olmalıydı, gözleri parıldıyordu. Bayağı bir önemliydi herhalde. “Neymiş o?” Sigaramı yarılamıştım. “Seni ilgilenildirmeyen bir şey.” Sinirle iç çektim, gerçekten beni sevmiyordu ya. İnsan sevmeyen hâli buysa, nefret dolu hâli nasıldı acaba? Korkunç. “Ya sen? Dökül.”
“Bir şey yok. Babam alkolik, şiddetli geçimsizlik yaşıyoruz. Okulda zorbalık görüyorum, insanlar benden nefret ediyor; kafayı yiyorum. Bu kadar.” Sigara’yı içine çektiğinde konuştu. “Hayır, burdan önceki hayatın. Şehirden bahsediyorum.” Cümlesinin ardından hemen dumanı çıkmıştı. “Ha…” Duraksadım. “…iyiydi. İnsanlar beni seviyordu, popülerdim. İnsanlara zorbalığı yapan bendim.” Gözlerimi sıkıca kapattım, yine onu düşünmeden edemedim. Yaptığım en büyük zorbalık. “Vay be, demek öyle ha. Hiç beklemezdim, harbiden şaşırdım. Ben şehirde de böyle eziksin zannediyordum.”
“Ezik sensin, ucube.” Güldü. “Tam olarak öyleyim. Bana biraz şehirden bahsetsene.” Sigaramı yere bastırarak söndürdüm ve son dumanıda üfledim. “Neyinden bahsedeyim ki?”
“Hiç gitmedim, bilmiyorum. Büyük binalar falan gerçekten var mı? Böyle gök yüzünü yarıyor falan. Filmlerdeki gibi.” Güldüm. “Evet, gökdelenler.” Bu konuyla gerçekten ilgileniyordu, gözlerini bir dakika ayırmıyordu. “Işıklı her yer, akşamları yıldızları göremiyorsun. Her yerde arabalar var, bok gibi trafik falan.” Yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu. “Ya deniz? Denizi hiç gördün mü?” Bunu sorarken ayrı bir heyecanlanmıştı, küçük çocuk gibiydi. “Evet, yaşadığım şehirde vardı. Her akşam giderdik.”
“Sikeyim ya, çok havalı. Bir gün denizi görmek istiyorum. Masmavi, sonsuz. Dünyanın yüzde yetmiş biri.” Sigarasını söndürdü. Bu sayıyı tam olarak bilmesi çok komikti. “Başka bir hayatımda tatil şehrinde yaşamak istiyorum. İstediğim her şey orda. Sıcacıktır, burası gibi karanlık ve yalnız değildir.”
“Neden bu hayatında istemiyorsun?”
“Bu hayatım orası için çok karanlık.” Başımı eğdim. Rowen’ın sakladığı, daha anlatmadığı daha bir çok şey olmalıydı. Bu çocuk, bunlardan oluşmuyordu sadece. “Ha Alder, şey soracaktım. Geçen günden beri çok aklıma takıldı. Köpeğin bir halat bulmuştu, hatırlıyor musun?” Göz göze geldik. Başımı usulca sallayarak onayladım. “O ip… sürekli onun, onun, onun diyip durdun. Onun boynundaki ip, burda ne işi var falan diye.” Dudaklarımı ısırıp çekiştirdim, koparıp kanamaya başladılar. Neden bunu bir anda sordu ki? Etrafıma bakındım, nedense bizi seyrediyormuş gibi hissettim. Onunla ilgili her bir şey duyduğumda panikliyordum. “Sana ne.”
“Hadi ama, sürekli ben anlatıyorum. Merak ediyorum, yemin ediyorum kimseye anlatmam.” İç çektim. Israr edip durdu. Ellerimle oynamaya başladım. “Sana o gün daha önce biri senin yüzünden öldü mü diye sordum, sen bana sormamıştın.” Şaşırdı. “Hadi canım.” Anlamıştı ufaktan. Ona bakmadım, utançtan ve vicdan azabından kafamı kaldıramadım. “Birisini intihara sürükledim. Benim yüzümden öldü.” Sesli söyleyince daraldım, bununla yüzleşmek hep çok zordu. “O halat boynundaki halattı, kendisini astığında ip dayanmamış ve yere düşmüş.” Gözlerimi sımsıkı kapattım. Ellerim zangır zangır titremeye başladı, nefesim daraldı. Burada değildi ama şu an kesinlikle beni seyrediyordu.
“Beyin kanaması geçirerek öldü.” Ağzımla derin bir nefes verdim. Gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. “Acınası.” Tekrardan bir sigara yaktığını duydum. “Salakmış demek ki, iki lafa ölüyorsa ne anlamı var zaten yaşamasının. Kolaya kaçan insanlardan nefret ediyorum, en küçük problemlerde kendilerini öldürüyorlar. Boş ver, kafana takma. Kendi tercihi bu onun, sen kırmadın ya kafasını.”
“Rowen.” Gözlerim hâlâ kapalıydı. “Hm?”
“O benim dört yaşımdan beri arkadaşımdı. Onu yalnız bıraktım.” Sessiz kaldı. “En değer verdiğin birisinin bunu sana yaptığını düşünsene. Yediğiniz, içtiğiniz ayrı gitmiyor, her gün berabersiniz.”
“Onu öldürdüm.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı