Uzun zaman sonra ilk defa uyuduktan sonra yatağımdan normal bir şekilde kalktım. Üstümde hiçbir yük yok, bir tüy kadar hafifim. İkinci kişinin duygularını taşımıyorum. Huzurla esnerken Velra ayaklarıma geliyor, çenesini bacaklarıma yasladı. Başını hızla severek kabarık kürkünü kaşıdım. Gözümü ovaladım ve odamdan çıktım. Her şey geçmişti. Bir anda hiçbir şey yoktu… ve çok mutluydum. Şu an gerçekten sadece mutluluktan ağlamak istiyordum.
Salona girdim, babam koltukta uyuyakalmıştı. Bu salona bakmayalı çok uzun zaman olmuştu. Derli topluydu. Annem mutfakta bulmaca çözüyordu. Yanına gittim. “Günaydın.” Dedim sakince. Başını kaldırıp bana baktı, şaşırdığını gördüm. “Alder…” Neredeyse fısıldamıştı. Yavaşça gülümsemeye başladı. “Harika görünüyorsun oğlum.” Ayağa kalktı ve bana sarıldı, bir eliyle yanağımı tutarken beni diğer yanağımdan öptü. “Kahvaltı yapalım mı?” Onayladım. Birlikte annemle kahvaltı hazırlamaya başladık.
O bir omlet hazırlarken bende kahvaltılıkları çıkarıp masaya yerleştirdim. Velra havladığında annem ona sessiz olmasını söyledi. Mutfağın diğer ucuna uzandı ve bizi seyretti. Ekmek kestim, kahvaltılıkların kapaklarını açtım. Annemde omleti tabaklara koydu ve masaya yerleştirdi. Karşılıklı oturduk ve uzun uzun sohbet ederek yemeğe başladık. Her şeyin artık iyi olduğunu, okuluma daha çok odaklanacağımı ve buradan gideceğimizi söyledim. Artık bu ürkütücü kasabada kalmamıza gerek kalmayacaktı.
Kahvaltıyı bitirdiğimizde birlikte tekrardan topladık. “Hava almaya biraz dışarı çıkacağım.” Ona sarıldım. Dışarıda çok güzel bir hava vardı. Üstüme ceketimi geçirdim ve ayakkabılarımı giyindim. Velra peşimden koştu, tam kapıdan çıkacakken kıyafetimi ısırarak beni durdurdu. “Sende mi geleceksin? Hadi, gel bakalım.” Tasmasıyla ödül mamasını annemden aldım ve beraber dışarı çıktık. Apartmandan ayrıldık, hava güneşliydi ve kuşlar cıvıl cıvıldı. Bu kasabayı ilk defa bu kadar aydınlık ve renkli görüyordum. İnsanlar artık dönüp bana bakmıyordu ama benimle konuşmuyorlardı. Böylesi daha iyiydi.
Sanırım her şey sadece kötü bir rüyaydı ve bu kâbustan uyanmış olmak beni resmen ağlatacaktı. Velra ile kahkahalar içinde oyunlar oynadık. Başka bir sokak köpeği gelip onunla arkadaş oldu. Sürekli koşturup durdular, bende çok koşturmuştum. Velra kovalanmayı severdi. Soluk soluğaydım. Kenara yere oturdum, Velra’nın siyah sokak köpeğiyle oynayışını gülerek seyrettim.
Sonra Lucan’ın geldiğini gördüm. Gözlerim irileşti. Yere ellerimi koyarak ayağa fırladım ve yanına koştum. “Lucan!” Onu deli dehşet özlemiştim, yüzünü neredeyse unutacaktım. “Lucan, nerdesin sen?” Ona sıkıca sarıldım, o da gülerek bana sarıldı. “Birkaç haftalığına kasaba dışına gitmem gerekiyordu, haber vermediğim için üzgünüm.” Çekilip bana baktı. “Dostum, harika görünüyorsun lan! Işıl ışılsın.” Omuzlarımı sıkıca tutarken beni hafifçe salladı. “Bensizlik sana yaramış.”
“Senin için çok endişelendim. Arayamadım da telefon numaran da yok.” Telefonunu çıkardı. “Ah dur, vereyim. Gelsene oturalım.” Kenardaki banklara ilerledik, gözümü Velra’dan ayırmadım. Kaybolmasını istemiyordum. Banklara oturduk, bana telefon numarasını verdi. Kaydettim. “Bir daha öyle kaybolma tamam mı? Rowen’a sorup durduğumda beni sürekli tersledi.” Güldü. “Öyledir o. Boşver. Beni umursamasını istemiyorum zaten.” Velra köpekle bir anda kavga etmeye başladı, ikisinin ağzındada aynı sopa vardı. Dişi melez hırlayıp duruyordu. “Velra! Bırak kızım! Gel.” Velra sopayı anında bıraktı ve dili dışarda yanıma koştu.
“Ammada akıllı.”
“Eğitilmeye çok yatkındı. Bir sürü komut biliyor, denesene.” Ona Velra’nın ödül mamasını verdim. “Ne diyeceğim ki?”
“Aklına gelen her hangi bir komutu söyle sadece.” Tabii ki en sıradanı olan, oturu, söylemişti. Velra anında otururken Lucan güldü. Bu en basitiydi. “Pati ver.” Patisini verdi, çocuğun çok hoşuna gitmişti. Avcundaki mamayı ona verdiğinde Velra aceleyle yedi. “Dön bakayım etrafında.” Dişi melez etrafında döndü. “Geri geri git.” Lucan bir anda komutları art arda söylemeye başladı. Velra hepsini yaptı. “Harika bir şey ya.” Birkaç tane ödül maması yemişti bile. Mamanın poşetini kapattı ve kenara koydu. Velra yere uzandı. Yorgundu. Çenesinide patilerinin üstüne koydu. Lucan bir sigara yaktığında banada uzattı. Alıp yaktım. “Bugün cumartesi değil mi?”
“Evet, sonunda ya.” Güldü. “Kasaba dışında n’aptın? Şehire mi gittin?” Sigarasının dumanını üflerken arkasına yaslandı ve bacaklarını öne uzattı. Hafifçe esnedi. “Babamın birkaç işi vardı, bir de akraba ziyareti falan yaptım. Kasabadan uzaklaşmak bazen çok iyi geliyor. Ama bugün çok güzel, insanların orman girişinde piknik yaptıklarını gördüm. Kırk yılda bir falan olur.”
“Aslında çok güzel bir ormanda ürkütücü biraz.” Başını onaylarcasına salladı. “Çok büyük bir orman, geyikler falan var içinde. Bir iki tanesine denk gelmiştim.” Ona baktım. Sigaramın külünü çırptım. “Sende hiç kayboldun mu?” Göz göze geldik. Biraz düşündükten sonra reddetti. “Küçüklüğümden beri babamla o ormanı gezeriz. Babam keşif konusunda çok iyidir. Çok eğlenceli zamanlardı ama şimdi çok yaşlandı, ormanı özlediğini söylüyor. Ama alzheimer hastası, girerse kaybolur.” İlk defa Lucan hakkında bir şey öğrenmiştim. “Üzgünüm…”
“Sorun değil. Alışığım.” Çok kötü bir şeydi. Lucan için gerçekten üzülmüştüm. Hatta birkaç dakika sessizliğe bile büründük. “Lucan—“ tam ona bir şey soracakken Velra bir anda ayağa kalktı ve kaçmaya başladı. “Hay.” Ayağa kalkıp Lucan’a baktım. “Beni burada bekler misin? Seninle konuşmak istiyorum.” Başını onaylayarak salladı. Onunla Rowen hakkında konuşmak istiyordum. Bizim hakkımızda değildi, onlar hakkındaydı. Velra’nın peşinden koştum. “Velra! Velra! Gel kızım! Velra!” Islık çalıp durdum, beni duymazlıktan geliyor ve koşmaya devam ediyordu. Neredeyse nefesim tükenecekti.
Birkaç dakika koştuktan sonra kendimi kilisenin önünde buldum. Kapısı açıktı. Bu saatte açık olmaması gerekiyordu ama rahibelerden birileri ya da papaz içeride olmalıydı. Velra’nın da yanlarına girdiği düşündüm. İçeri dikkatlice girdim. “Velra! Nerdesin?” Uzun koridordan çıktım ve salona girdim. Etraf karanlıktı, sadece mumlar yanıyordu. Gözlerim ileriyi görmezken kürsüde birisini gördüm. “Pardon, bakar mısınız?” Yavaş adımlarla sıraların arasındaki koridordan ilerlemeye başladım. “Köpeğim buraya girmiş olabilir, gördünüz mü? Gri kürklü bir kurt kırması köpek.”
Kürsüdeki adamın sırtı dönüktü. “Pardon, size diyorum!” Yavaşça yüzünü dönmeye başladı. “Köpeğim buraya kaçmış…” onu tekrar gördüm. Gölge herif. Yine yüzünde sadece beyaz gözleri ve siyah gözbebekleri görünüyor. Bana irice bakıyor. Kapkaranlıktı, kıyafetleri haricinde yüzünde, ellerinde hiçbir şey görünmüyordu. “Sen…” dudağımı ısırdım. Hayır, hayır her şeyin geçmiş olması gerekiyordu. Neden burada bu şerefsiz. Gözlerini benden ayırmazken kürsünün arkasından çıktı. “Uzak dur, yaklaşma… u…uzak dur…” merdivenlerde durdu ve hafifçe elini kaldırdı. İşaret parmağımla arkamı gösterdi. Korkuyla döndüm.
Bir rahibe salonun kapısında bana bakıyordu. Yüzü görünmüyordu, siyah beyaz kıyafetinden anlamıştım. Boynunda kocaman bir haç asılıydı. Bir anda üstüme gelmeye başladı, koşmuyordu ama adımları çok hızlıydı. Geri geri gitmeye başladım ama arkamdaki gölge herife çarpıp yere düşmemle onu üzerimde görmem bir oldu.
Boğazıma sarılırken yüzünü gördüm. Simsiyah gözler, altları mosmordu. Yuvarlak bir şekildeydi ve fal taşı gibi açıklardı, kirpikleri ve kaşları yoktu. Burnu da yoktu, ten rengi griydi. Dudakları yoktu. Konuşurken sadece ağzı açılıyordu ve simsiyahtı, hiç dişi ya da dili yoktu. Zifiri karanlıktı. Konuştukça büyüyor, sustukça küçülüyordu. “Günahkârsın! Tanrı seni affetmeyecek!” Dedi boynumu sımsıkı sıkarken. Hareket edemedim, o üzerimdeyken sadece çırpınıp durdum. Kollarını tutmaya çalıştım ama çok güçlüydü. “Hayır! H—hayır!” Dedim zar zor konuşurken. Onu yüzünden tutup ittirmeye çalıştım. Korkuyordum, çok korkunç görünüyordu ama şu an zamanı değildi. Nefes alamıyordum. “Tanrı… T—tanrı affedicidir!”
“Seni affetmeyecek! Seni cehennemde cayır cayır yakacak! Geri dönüşün yok! Tövbe etsende Tanrı nasıl bir insan olduğunu görüyor! Geysin, katilsin, kendini kesiyorsun, Tanrı sana bakmıyor bile! Yardım etmiyor sana!” Ona cevap veremeyecek kadar nefessiz kalmıştım. Gözlerim doluyordu. Herkes bana bunu söylüyordu ama Tanrı affeder beni. Beni affeder. Benim tek umudum o…
…affetse affederdi. Tüm bunlar yaşanmazdı. “Çek…çekil üstümden!” Diye bağırdım son gücümle. “Tanrının evine bir daha adımını atma! Yoksa burası senin geleceğin son yer olur!” Soluk soluğa uyandım. Kilisenin salonunda, koridorda yatıyordum. Boğazımı sıvazlayarak öksürdüm. Nefesim resmen kesilmişti. Gördüğüm her şey aslında bir rüyaydı ama kilisede ne işim vardı? Uykumda mı gelmiştim? Her yerim acıyordu, sanki beni bir grup tekme yumruk dövmüştü.
Yavaşça kalktığımda iki yan sırada oturan insanları gördüm. Kilise dolup taşıyordu ve bu insanların yüzü yoktu. Hepsi kürsüye doğru bakıyordu. İçlerinden bir kişiyi gördüm. O karanlık herifti. Ayağa kalktı, yavaş adımlarla bana gelmeye başladı. Gözleri yine irice beni seyrediyordu. “Uyan.” dedi, belki de ilk defa benimle konuşmuştu. “Uyan, biraz daha burada kalırsan Tanrı senin cezanı verecek.” Tekrardan aynı yerde, aynı şekilde uyandım. Korkudan titrerken hızla yerimden sıçradım. Koşmaya başladım. Etrafıma bakmadım. Nefes nefeseydim. Salondan çıkıp kilisenin ağır çıkış kapısını ittirdim. Çıktığım gibi yere düştüm.
Arkama baktım, aralık kapıdan beni seyreden o çift kara gözü gördüm. “Lütfen!” Diye bağırdım yerde emekleyerek uzaklaşırken, kalkmaya gücüm yoktu. “Lütfen beni yalnız bırakın artık!” Kapı sertçe kapandığında sürüklenerek geldiğim merdivenlere oturdum. Üstümde kısa kollu bir tişört, altımdada eşofmanım vardı.
Kendime sarıldım, üşüyordum. Korkudan mı soğuktan mı titrediğimi anlamadım. Soğuk beni yavaş yavaş kendime getirirken iyice omuzlarımı sıktım. O rahibenin söylediği şeyler… aklımdan çıkmıyordu. Ben günahkarım, Tanrı bana bakmıyor… bunu biliyorum. Bana yardım etmeyecek. Daha ne kadar kafayı yiyeceğim? Tanrı beni yalnız bıraktığına göre… kime yalvaracağım? Kime dua edeceğim?
Ayağa kalkamıyordum. Uyur gezerlik yaparak buraya gelmiş olmalıyım ama neden? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum? En son ne yaşadığımı da hatırlamıyorum. Dünü, ondan önceki günü… neden? Çok üşüyorum, vücudum titriyor. Kendime sarılmak beni ısıtmıyor ama buradanda ayrılamıyorum. Dizlerim neredeyse göğsümdeydi, merdivenlerde oturuyordum. Eve nasıl döneceğim? Hava kapkaranlık ve sisliydi, korkuyorum.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı