Ceb’i birkaç gündür göremiyordum. Kendimi çok yalnız hissediyordum. Onunla konuşmamanın bende bir sorun yaratacağını düşünmüyordum. Yanlış düşünüyormuşum, beni iyi hissettiren sadece oydu. Oyuna girebiliyordum ama o hiçbir zaman çevrimiçi değildi. Bazenleri çevrimiçi olduğunu görüyordum ama benim mesajlarıma yanıt vermiyordu. İnsanları kırmaktan ve üzmekten nefret ediyorum, bunu bir kere yaptım. Bir dahada yapmak istemiyordum ama hiç de akıllanmış gibi değildim.
Masada uyuyakalmıştım, annem içeri girip beni uyandırdığında Lucan’ın kapıda olduğunu, beni dışarıya çağırdığını söyledi. Aslında hiç de gidesim yoktu ama annem ısrar etti, günlerdir odamdaydım ve benim için endişeleniyordu. Kar tutmuştu ve erimiyorduda. Soğuk onu diri tutuyordu, bazenleri de yağmaya devam ediyordu.
Üzerime kalın bir şeyler giyinip dışarı çıkacaktım ki annem Velra’yı da almamı söyledi. Velra kar’ı çok severdi. Tasmasını alarak birlikte çıktık. “Velra, bu sefer uzaklaşma, tamam mı?” Tasmasını ne olur, ne olmaz yanıma almıştım. Birlikte dışarı çıktığımızda Lucan bana bakarak gülümsedi. “Sonunda.” Ona selam verdim, Velra önümüzden ilerlemeye başladığında biz de ardınca ilerledik. “Nasıl gidiyor?”
“İyi. İdare eder sanırım…” Bana baktı, elleri cebindeydi. Her konuştuğumuzda ağzımızdan buharlar çıkıyordu. Hava bugün güneşliydi, kasaba sisli değildi. “Son birkaç gün senin için çok zor geçiyor olmalı. İyi olduğuna emin misin?” Lucan benim için epey bir endişeleniyordu. Belki de Ceb’den başka bir arkadaşım daha vardı. “Evet… evet iyiyim. Olur öyle şeyler. Nereye gidiyoruz?”
“Dağ’a gidiyoruz.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Dağ mı?” Başını sallayarak onayladı. “Rowen’ın mevsimi. Onu daha iyi tanımak istediğini biliyorum.” Gülümseyerek konuşmuştu. Rowen’ın mevsimi derken neyden bahsediyordu? “Onunla aranız kötü değil mi?” Velra koşarak ilerliyordu, sanki gideceğimiz yönü çok iyi biliyordu. O bu havaları çok severdi, sonuçta bir kurttu. “Hah, Rowen ile mi? Haklısın, biraz öyle.” Aralarındaki ilişki çok garipti, neler olduğunu çok merak ediyordum. Ama sormaya çekindim, Lucan’ın bahsetmesini bekledim, kendi isteği ile.
Birkaç ağacın arasından geçtik, epey bir yol gitmiştik. Velra birkaç yere kokusunu bırakıp tuvaletini yapmıştı, bileklerimize kadar gelen karın bizi üşütmesi aksine onu rahatsız etmiyordu. Sonunda Lucan’ın dediği dağ’a gelmiştik. Biraz ileride Rowen’ı gördüm. Siyah gözlükleri, kaskı, kar tahtası, eldivenleri… her şeyi simsiyahtı. Ekipmanları tamdı. “Bu dağda kaymayı çok sever.” Yokuştan kayarak süratla iniyordu. Tümsekten fırlayınca havada boardı tek elle kapıp göğsüne çekti, etrafında bir tur dönmüştü. Sonra sert ama temiz bir iniş yaptı, kar patlayarak kaymaya devam etti. Kalbim heyecanla göğsümde atıyordu, Rowen’ın böyle bir hobisi olduğunu bilmiyordum. “Çok havalı, değil mi?” Başımı sallayarak onayladım. “Çok küçükken ailesi nasıl kayması gerektiğini öğretmişti. Aile sporu desen yeridir.”
Şaşırmıştım. Rowen’ın hayatsız bir çocuk olduğunu zannediyordum. “Garip geliyor değil mi? Sadece ot ve sigara içip yatağına birkaç kız sokan bir çocukmuş gibi.” Başımı sallayarak onayladım. “Onu çok iyi tanıyor gibi konuşuyorsun.” Gülümsedi, ona baktığımda sadece Rowen’ı seyrediyordu. “Öyle, onu çok iyi tanıyordum. Birkaç sene önceye kadar.” Merakıma yenik düştüm ve sordum. “Rowen ile küçüklükten beri arkadaşız. Annelerimiz çok yakındı.” Bir sigara yaktı. “Çok iyi bir çocuktu, çok mutlu ve yerinde durmazdı. O kadar yaramazdı ki annesinin ona kızdığı zamanları bile hatırlıyorum.” Güldü. “Aynı annesine benziyor zaten, onunda böyle sarı saçları vardı. Kıvırcık saçları, yeşil gözleri vardı.” Kaşlarımı çattım. “Vardı derken?”
“Annesi, Rowen on yaşındayken onları terk etti.” Nefesim kesildi. “Kasabadan ayrıldı, Rowen onu her yerde aradı ama hiçbir zaman bulamadı. Annesi temelli gitmişti, eskiden umudu vardı. Geri döneceğine inanıyordu ama kardeşi öldükten sonra umut etmeyi kesti. Hiçbir şeyin hayalini kurmuyordu, umut etmiyordu. Bomboş bir çocuk oldu, kız kardeşi öldükten sonra çok değişti. O kadar değişti ki artık onu tanıyamıyordum bile… Pis şeyler yapıyordu, kötü bir karakteri var. Hiçbir şeyi umursamıyor. Ama kalbinin en derininde nasıl birisi olduğunu biliyorum, böyle olmak istemiyor ama yaşadıkları onu mahvetti. Annesi terk etti, kardeşi öldü, babasıyla arası bozuldu; beni, kendisinden uzaklaştırdı. Sadece çok yorgun olduğunu biliyorum ama yine de çok iyiymiş gibi görünüyor.”
Derin bir iç çektim. Rowen gerçekten birçok şeyle yüzleşiyor olmalıydı. Onun dünyasının ne kadar karanlık olduğunu düşünemiyorum. “Beni bir eski sevgilisine benzetiyordu, o da öldü, değil mi?” Başını sallayarak onayladı. “Mary. İlk aşkı.” Bana baktı. “Ve evet, çok benziyorsunuz. Aynı senin gibi esmer ve kumral saçlıydı. Göz renkleriniz bile aynı, ela. İkiz bile olabilirsiniz.” Annem çok nadir olduğumu söylerdi, cildimin, gözlerimin ve saçımın rengi birbirlerine çok yakındı.
“Sence beni, onun gibi mi hayal ediyor?” Göz göze geldik, zaman bir anda yavaşlamış gibi oldu, kalbimin atışlarını kulaklarımda duyabiliyordum. “Hayır— hayır…” Güldü. “Dostum bu saçmalık, Mary onun ilk aşkı olabilir ama üzerinde o kadar etkisi yok. Sakın bunu kafana takma.” Pek inandırıcı gelmemişti. Başımı sallayarak onayladım. “Alder, ciddiyim. Rowen itin teki ama asla böyle bir şey yapmaz.” Tekrar onayladım. O sırada Rowen’a baktım. Tümseğe bu sefer sert girdi ve çıkışta fırlamıştı. İlk başta elleri boştu, havada üç yüz altmış döndü. Dönüş tamamlandığında tahtası sırtına doğru savruldu. O an kolunu arkaya atıp tahtasını belinin arkasından yakaladı, tahta neredeyse sırtına yapışmıştı. Tahtası arkadayken dönüşü akıttı, sonra tahtasını altına çekip dönerek yere indi. Kar patladı. Hiç bozulmadan devam etti. “Çok havalı…” Bir anda ağzımdan çıkan kelimelere engel olamamıştım. Lucan güldü. “Fena hemde.”
Velra karın içine girmişti. Sadece kuyruğu görünüyordu, köstebek gibiydi. Ellerimi birbirine vurup ıslık çaldım. “Velra, gel kızım!” Kardan fırladı ve yanıma koşarak geldi. Dili dışardaydı, çok mutluydu; resmen gülümsüyordu. “Çok güzel bir köpek.” Gri kürküne yapışmış karları bir çırpıda temizledim ve boynunu iki elimle kaşıdım. “Öyledir. Melez, kurt ve köpek.” Gülümseyerek Lucan’a baktım. “Dört aylıkken baktığı aile çocuğunu ısırdı diye sokağa atmıştı. Geri götürdüğümüzde öğrenmiştik, çocuk sürekli ona vurup duruyormuş.”
“Şımarık velet.” Yaklaşıp Velra’nın başını okşadı. Onlara artık o kadarda hırlamıyordu. “Daha sonra çocuğun hayvanları öldürdüğünü öğrendik.” Lucan yüzünü ekşitti. “Potansiyel katil.” Kaşlarımı çatarak Velra’yı sevmeyi bıraktım. “Nasıl yani?” Ellerini tekrardan cebine koydu. “Küçükken hayvan öldüren çocuklar, büyüyünce genelde insan falan kesiyor.” Güldüm. “Şaşırtmaz.”
Rowen tahtasıyla kayarak yanımıza indi. Kalbim şiddetlendiğinde birkaç adım geriye gittim. Ama işe yaramadı, Rowen bir çıkığa takıldı ve üzerime düştü. İkimizde kara gömülüğümüz de sıcak tenime, buz gibi kar dolmaya başladı. Bacaklarını, bacaklarımın arasında hissedebiliyordum. İrkiliyordum. Velra havlayıp duruyordu. “Ahh, çok özür dilerim! Harika durmuştum oysa…” Ayağa kalktı ve bana elini uzatmadan önce gözlüğünü çıkarıp boynunda sarkıttı. Lucan gülüyordu, gülmekten gözleri yaşarmıştı. Rowen’ın elini tutup ayağa kalktım. Üstümü çırpaladı. “Cidden çok üzgünüm ya, üşümüş olmalısın.” Başımı iki yana salladım. “Sorun… sorun değil.” Gergin bir şekilde gülümsedim.
“Ahh, altıma işemek üzereyim!” İkimizde ona dik dik baktık. “Ne? İnanılmaz komikti! Off…” Karnını tutarak eğildi ve soluklanmaya başladı. “Çok kötüydü ya. Resmen o kadar hareketten sonra rezil oldun amına koyayım.” Onunla alay ettiğinde Rowen onun omzuna vurarak ittirdi. Oğlan bağlamalarını çözerek tahtasını eline aldı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı