insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Ceb ile sabah altıya kadar konuşmuştuk. Okula bir saatlik uyku ile gidiyordum. Annemi geçtim artık babam söylenir olmuştu. “Okumayıp ne bok yiyeceksin?” Diyip duruyordu. Okumayacaksam bir iş bulacakmışım. Bu kafayla nasıl okuyabilirim?

Soğuk bir sabahtı. Daha önce hiç bu kadar soğuk olmamıştı. Neredeyse zangır zangır titriyordum. Sisli ve karanlık bir sabahtı, güneş daha yeni yeni doğuyordu. Burnum kıpkırmızı olmuştu. Benimle yürüyecek kimse yoktu. Ne Rowen, ne de Lucan. Rowen kendisini bir gösteriyordu, üç kayboluyordu. Hepsi de ne kadar meşgul insanlardı. Ben ise tam zamanlı bir deliye dönüşüyordum.

Buraya geleli yaklaşık, bir kaç olmuştu. Ama kimse bana hâlâ alışamamıştı. Bende onlara alışamadım tabii. Ama sürekli dönüp bakmaları alışılacak şey değildi. Bana bakıp sürekli bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Her dışarı çıktığımda.

Okula girdim. Demir kapıyı açarak ittirdim. Hava çok soğuk olduğu için yine kimseler dışarı da yoktu. Dün gece yağan yağmurdan dolayı kar iyice erimişti, her yer çamurdu. Koridorda bomboştu. Ayakta duracak hâlim yoktu, bir saatlik uyku beni sanki bayıltacaktı. Hızla sınıfa girerek sırama oturdum. Thayer denen çocuk ilk günden sonra bana hiç bulaşmamıştı ya da bana ibne diyen arkadaşlarda öyle. Sanki birisi beni koruyormuş gibi hissediyordum. Maalesef ki benim hakkımda yapılan dedikodulara engel olunamıyordu. Ya da üstümdeki bakışlara… fısıldamalara…

Kollarımı sıraya koydum. Üstünede yüzümü yasladım. Zilin çalmasıyla uykuya dalmam bir olmuştu. Zaten çok uyuyamayan ben, bir saatlik uykuyu bahane ederek bilmem kaç günün uykusuzluğunu çıkardım.

Ormandayım. Gökyüzü kırmızıya bulanmış. Kan kırmızısı. Ay bile kıpkırmızıydı. Üstüne üstlük her yer sisle kaplıydı. Elimde ışığımla birlikte ilerliyordum. Sessizdi sadece ayak seslerim vardı, her bir adımımda topuğumdaki kuru yapraklar eziliyordu. Bayağı bir ilerledim. İlerledimde ilerledim. Sonra ormanın içinden bana ait olmayan, başka bir ses geldi. Seslenemedim. Konuşamıyordum. Hızlı hızlı nefes almaya başladım. Bana doğru koşan bir şey vardı ama göremiyordum hâlâ. Neredeyse ölecektim korkudan. Ama bir geyik çıktı. Etrafına bakındı. Boynuzları kocamandı, gözleri bana dikiliydi. Başını bana çevirmişti. Korkutucu değildi ama yine de vücudumu korku kaplıyordu.

Gözlerimi kırpıp açtığımda geyiğin yerinde o vardı. Çatırtı sesleri geliyordu etraftan, sanki kemikler birer birer kırılıyordu. Kanatları neredeyse bütün görüş alanımı kaplıyordu. İki yanınada kocaman uzanmıştı. Onun yüzünü göreyim diye koca boyuyla kambur duruyordu. Gözleri ve burnu yine yoktu. Sadece ürkütücü bir kocaman gülümseme. Dişleri pis, sivri sivri.

Boynu mosmor. Halatın izi. Gözlerimi kırpıp tekrar açtığımda bana biraz daha yaklaşmıştı. Hareket edemediğimi fark ettim. Bacaklarım oynamıyordu. Tekrar göz kırptım, biraz daha yakınımda. “Uzak… uzak dur…” Üstündeki beyaz ve dantelli gecelik yıpranmıştı. Kanlarla kaplıydı. Gözlerimi kırpmak istemedim ama artık yanıyor ve sulanıyorlardı.

Dayanamayıp kırptığımda daha da yakınımdaydı. Nefes alış verişini duyabiliyordum. Hırıltılıydı. Sanki boğuluyormuş gibiydi. Ağzımdan sadece iki çift laf çıktı. “Özür… özür dilerim…” Tekrardan gözlerimi kapattım. Açtığımda uzun parmaklı ellerini boğazıma dolamış kanatları tamamen çevremi sarmıştı. Hâlâ hareket edemiyorum. Nefessizim, çırpınamıyorum. Tırnakları boğazımın içine giriyor, avuçlarıya soluk borumu sıkıyor.

Anlatılamayacak bir acı. Tarifi olmayan bir şey. Çığlık atmak istedim. Yüzüne baktığımda onun yüzünün olmamasının nedenini onu unuttuğumdan anladım. Sesini, yüzünü hiç hatırlamıyorum.

Derin bir solukla uyandım. Hızla ayağa kalktım ve oturduğum sırada geriye, kalçamın üstüne sandalye ile birlikte düştük. Hızla boğazımı sıvazladım. Nefesimi toparlamaya çalıştım. Hızla atan göğsüme birkaç defa vurdum. Bağırmak istedim.

Kendime yavaş yavaş geldiğimde etrafın karanlık olduğunu gördüm. Yine okulda uyuyakaldım ve kimse beni uyandırmadı. Saatlerce uyumuştum ve gerçekten bana çok iyi gelmişti. Başım deli gibi sızlıyor, yüzümde kollarımın izleri var uyumaktan. Aceleyle yerden kalktım. Bu karanlık okulda kalmak istemiyorum. Telefonumu çıkardım, annemden sayılamayacak kadar mesaj ve arama. Bu sefer saat akşam dokuza geliyordu. Işığımı açtım ve hemen çantamı alarak koşar adımlarla ilerledim. Bu karanlık okulda bir dakika daha fazla durmak istemiyorum.

“Lanet… lanet olsun… sikeyim… sikeyim… siktir…” Hâlâ korkuyla boğazımı sıvazlarken ağlamak istiyorum. Onun nasıl göründüğünü merak ediyorum. Hatırlamak istiyorum, tekrardan onu görmek istiyorum. Güzel bir şekilde.

“Alder.” Diye fısıldadı karanlığın içinden tanımadığım bir kadın sesi. “Aldeeerrr…” Bu sefer ki daha yumuşak ve ikna ediciydi. “Gerçek değil. Gerçek değil bu.” Daha da hızlandım. Daha çok seslendi, kendine çekmeye çalışıyordu. Neden kapı bu kadar uzaktaydı? Sanki ben gittikçe daha da uzaklaşıyordu. “Siktir git! Gelmeyeceğim sana! Uzak dur benden!” Arkamdan koşma sesleri geldiğinde bu sefer kaçmaya başladım. Omzumun üstünden baktım ışıkla koşarken ama hiçbir şey yoktu, koşuşunu duyabiliyordum. Korkudan geberecektim.

Sonra sert bir şekilde bir yere çarptım. Burnumda hiç hissetmediğim bir acı hissettim. Yere düştüğümde acıyla tuttum ve bağırdım. Kanlar anında akmaya başlamıştı. Foşur foşur. Işık yerdeyken koridora baktım, hiç ses yok. Çünkü önüme döndüğümde zaten karşımda karanlık cüsseli, beni her fırsatta seyreden bembeyaz gözleri, simsiyah göz bebekleri olan adam bana bakıyordu. Kafasında yine siyah kapüşonu vardı, ayakta belini bükerek eğilmiş gözlerini pörtleterek elleri cebinde bir şekilde bana bakıyordu. Başım döndü, gözlerim karardı ve sırt üstü yere bayıldım.

***

Uyandığımda tavandaki ışık gözümü aldı. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Boğuk seslerin arasından Rowen’ın “Lütfen, onunla yalnız konuşabilir miyim?” deyişini duydum. Bu acı beni öldürecekti. Resmen beyin kanaması falan geçiriyordum. “Rowen…” diye acıyla ve sessizce inledim. Yerimden sıçradım, o gölge herifin bana bakışını hatırladığımda yatakta hızla doğruldum. “Hey, sakin ol. Sakin. Delirme.” Dedi yumuşak sesiyle yanıma oturarak, onu sıkıca tuttum. “Burda, yine beni seyrediyor.” Oysa yoktu. Neden böyle söyledim? Neden böyle hissediyorum? “İkimizden başka kimse yok Alder.”

“Rowen…” dedim yine sızlanarak, korkuyordum. Deli gibi korkuyordum. “Şşş, sakin ol diyorum. Bana güvenmiyor musun? Hiç kimse yok burada, korkma. Sakin ol.” Neredeyse fısıldıyordu. “Yardım et bana… lütfen… lütfen yardım et.” Sesim titredi, boğazım düğümlendi. Beni çekip sarıldı. Göğsüne gömüldüğümde birkaç saniye kalakaldıktan sonra koltuk altından kollarımı doladım. Vücudum titriyordu. Buna ne kadar ihtiyacım olduğunu şimdi fark ediyordum.

Çekildi, yüzüme baktı. “Sana yardım edeceğim. Beni dinleyeceksin. Her ne olursa olsun.” Başımı salladım, hızlı hızlı. “Alder. Annenle konuştum, senin için endişeleniyor. Gittiğim şu psikolog vardı ya, ona beraber gideceğiz. Tedavi olacaksın.” Kaşlarımı çattım. Tedavi olmak? Psikiyatri tedavisi. Bu ekonomide? Bu geçimsizlikte? Ama buna daha ne kadar katlanabilirim ki? Bu deliliğe, bu… bu… garip şeylere! Adlandıramıyorum bile. “Hayatımı elimden alacaksınız.”

“Hayır. Asla.”

“Ya da beni dört duvara kapatacaksınız.” Reddetti. “Sence böyle yaşamak daha mı iyi? Birkaç ay… sadece birkaç ay tedavi olacaksın. İyileşeceksin, bunlara katlanmayacaksın.” Ağrıyan başımı sıvazlarken düşündüm. Ne yapmam lazım? Tedavi olup, olduktan sonra babamın dırdırını mı çekeceğim? Tedavine tonlarca para harcadık, hiçbir bok olamadın. Ya eğer o kadar tedaviye rağmen iyileşmezsem? “Hayır… hayır. Tedavi olmayacağım.”

“Alder. Gerizekalı olma—“

“Tedavi olmayacağım!” Diye bağırdım. Ayağa kalktım. O kadar hızlı kalkmıştım ki başım döndü, masaya tutunarak destek aldım. “İyi değilsin. Anlamıyorsun.” Sinirle iç çektim. Kalçamı masaya yasladım ve yüzümü sıvazladım. “Asıl sen anlamıyorsun. Bunu yapamam. Tedavi olmayacağım, o herifin çenesini çekeceğime… ya da…” Öfkelendim. “…ya da aylarca tedavi olduktan sonra bir bok olmayacağına kafayı sıyırarak ölürüm daha iyi! Belki de zaten olması gereken budur! Yaptığım şeyler sonrasında belkide geberip gitmem daha iyidir!” Göğsüm hızla kalkıp inerken soluklandım. O da sessiz kaldı.

“Üzgünüm, öyle bağırmak istemedim.” Sürekli ona bağırıp duruyordum, hep ona denk geliyordu. “Alıştım artık da yakında sağ kroşe yiyeceksin.“ Başımı salladım. “Sen nasıl buldun beni?” Yatakta geriye gitti ve bir bacağını kalçasının altına aldı. Diğerini aşağı sarkıttı. “Annen haber verdi. İlk Lucan’a yazmış ama o da cevap vermemiş, sonra bana yazdı. Seni bulamıyormuş. Okulda uyuduğunu görmüştüm.”

“Niye uyandırmadın?” Güldü. “Uyku uyuyamadığın belli. Kaldırmak istemedim. Bu kadar uyuyacağını da tahmin etmedim. Okula geldim ve altına sıça sıça koşarken bana çarptın.” Ufak bir kahkaha patlattı. Şimdi aklıma gelmişti. Hafifçe burnuma dokundum ve sızlandım. Acıyordu. “Kırılmamış. Merak etme. Kimden— neyden kaçıyordun öyle?”

“Ne bileyim ya. Hiçbir şeyden sanırım. Sikeyim.” İrkildim. İçim ürperdi. O kadar fazla şey yaşamıştım ki beş dakika içinde… aklıma geldikçe sanki tekrardan yaşıyormuşum gibi en derinime kadar hissediyordum. Boğazımı hafifçe sıvazladım. “Sen salaksın.“ İç çekerek göz devirdim. “Kes sesini.” Güldü. Alaycı ve ince bir sesle dediğimi tekrar etti.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.