Bugün pazar günüydü. Ertesi gün yine okul vardı. Dün gece yine sabaha kadar Ceb ile sohbet etmiştik. Bazen o… intihar cezalı oyuna giriyor, onu sürekli seyrediyordum. Ve hiç kaybetmiyordu, gerçekten hiç. Acaba hile mi yapıyor?
İlk defa kâbus görmeden uyumuştum. O kadar çok kâbus ve rüya görüyordum ki kafam çok karışıyordu. Bazen uyanık olduğumu bile anlamıyorum. Annem sabah beni uyandırmıştı, sızlanıp durdum. Gözümü açacak hâlim bile yoktu. “Rowen kapıda, seni bekliyor.” Gözlerimi ovaladım ve kısarak ona baktım. “Ne? Neden?”
“Dün konuşmuşsunuz, dışarı çıkacakmışsınız sabahtan.” Gözlerimi kırpıştırdım. Konuşmadık ki. Ya da ben hatırlamıyorum. Konuştuk mu gerçekten? Hayır ya… olamaz. Neden sabahın köründe buluşmak isteyelim ki? Eğer konuşmadıysak o zaman… Rowen neden sabahın köründe geldi? “Saat kaç?” On’a geliyordu. Kalkmak istemedim, hatta annem odada beni yalnız bıraktığında Rowen’ın birkaç dakika sonra geldiğini duydum. Neredeyse uykuya geri dalmıştım. “Aldeeeer, uyansana! Hey! Şşt, sana diyorum. Hadi kalk!” Beni tek eliyle tutup salladı. Belimi sıkıca tutuyordu. “Rowen…” Uykulu sesimle konuştum, sırtım ona dönüktü. “Hm?”
“Kafayı mı yedin sen?” Homurdandım. “Sabah dışarı çıkalım diye konuşmadık. Sende halüsinasyon görmeye başlamışsın.” Yüzümü, kolumun altına sokuşturdum. “Konuşmadık zaten, ben öyle karar verdim. Hadi kalk.” Üstümdeki yorganı alıp kaldırdı. İç çektim ve geri üstüme aldım. Sandalyeyi çekip oturduğunu duydum. Yavaşça başımı çevirdim, bilgisayarı açıyordu. Oyun hakkında hiçbir şeyi görmemesi gerekiyordu. Hızla yerimden fırladım ve elimle kapattım. “Ah! Elim sıkışıyordu lan!” Beni süzerken yüzümü ovaladım. “İnsanların odasına tecavüz ettikten sonra eşyalarına da mı karışıyorsun?”
“Ne var ya? Sadece bakacaktım. Porno mu seyrediyordun? Son sekme açık mı kaldı?” Ayağa kalktığında gülümseyerek gözlerini kıstı ve yüzüme yaklaştı. “Üvey erkek kardeşim çamaşır makinasına sıkıştı adlı bir porno mu?” Kaşlarımı çatarak onu göğsünden ittirdim. “Siktir git.” Güldü ve hareketlenerek göğsüme hafifçe elinin tersiyle vurdu. “Hadi giyin, seni bir yere götüreceğim. Evde oturmaktan beynin amcıklanmış.” Sinirle iç çektim. Ona bakakaldım, o da bana bakakaldı. Elimi kaldırdım. “Çıkmayacak mısın?”
“Ha, doğru. Çıkmamı ister misin?”
“Lan siktir git!” Üstüne yürüdüğümde gülerek alelacele çıktı. Kapıyı kapattığımda dolabımı açtım. Söylenerek ve homurdanarak giyecek bir şeyler baktım. Daha ayılamamışken bir de Rowen’ın zorbalıklarını çekmek tahammül edilemezdi. Ama bunu seviyordum, benimle uğraşması hoşuma gidiyordu. Atıma bir tişört, üstüne de bol bir kapüşonlu giydim. Daha sonrasındada altıma kalın eşofmanımı çektim. Kapıyı açarak odaya daldı. “Yuh ya.”
“Yirmiye kadar sayacağım, çıkmazsan içeri gireceğim dedim.”
“Demedin öyle bir şey.”
“İçimden dedim.”
“Çok rahatsız edicisin.” Dedim onu ittirerek odadan çıkarken. “Biliyorum. Öyleyim.” Lavaboya girdim, hızla yüzüme soğuk su vurdum. Saçlarımı düzelttim. Çıktığımda kapının karşısında bekliyordu. “Neden sapık gibisin?” Bilmiyorum dercesine omuzlarını kaldırdı. “Nereye gideceğiz?”
“Yemek yemeyecek misiniz? Kahvaltı hazırlayayım size.” Yere oturup ayakkabılarımı giymeye başladığımda annemi duymazlıktan geldim. “Teşekkür ederim, çıkmadan yemiştim ben. Sen yiyecek misin Alder?” Dedi ayağıyla beni neredeyse tekmeleyerek. “Hayır.” Bağcıklarımı bağladım, montumuda alıp giydim. O da hazırlandığında beraber çıktık ve merdivenleri inmeye başladık. Eldivenlerimi elime geçirirken sordu. “Neden annene öyle davranıyorsun?”
“Nasıl davranıyormuşum?” Kapıyı bana tuttuğunda çıktım ve ona baktım. “Kaba.” Hava çok serindi, gündüz vakti hiç şaşırtmıyordu gerçekten. Beni birkaç saniyeye ayıltacak soğukluktaydı. “Kaba davranmıyorum. Kırgınım sadece, onunla konuşmuyorum. Bir söylenti yüzünden bana sırtını döndü, bana iğrenerek baktı. Ama başıma bir şey gelince kıymete bindim. Şimdide beni tedaviye yollamak istiyorlar, kafayı yediğim için değil, erkeklerle ilgilendiğim için.” Gülerek beni omzuyla ittirdi. “Belki işe yarar.”
“Rowen!” Diye bağırdım. Buna cidden tahammülüm yoktu. “Şaka yapıyorum ya! Neden bu kadar alıngansın hep!”
“Hassas noktalarını bana anlatta bende onlardan şaka yapayım, bakalım ne kadar alınmıyorsun!” Dudaklarını büzüştürdü, bende sinirle önüme döndüm. Birkaç dakika sessiz kaldık. “Soruma cevap vermedin.”
“Hangisine?”
“Nereye gidiyoruz dedim.” Onun peşinden gidiyordum, beni bir yere götürüyordu ama bilmiyordum. “Ormana.” Durdum ve kaşlarımı çattım. “Gitmiyorum, delirdin mi amına koyayım? Kayboldum ben orda, ertesi gün geberiyordum az kalsın.” O da durdu, bana döndü. Elleri cebindeydi. “Bu kadar ağlak olmasana, erkeksin bir de. Korkma. Yanında ben varım, o ormanı biliyorum herhalde. Burda doğdum büyüdüm, şehirli.”
“Vazgeç Rowen, o ormana girmeyeceğim. Bir daha asla! Ciddi misin ya?” Kolumdan tutup çekiştirdi, hızla çektim. Tekrar bana döndü. “Bana güven. Lucan olsa paşa paşa giderdin ama.” Bir süre bir şey söylemedim. “Kaybolacağız.” Başını iki yana salladı. “Kaybolmayacağız. Güvenmek nedir bilmez misin sen?” Kafamı sikeyim. Onu reddedemedim ve kabul ettim. Korka korka peşinden ormana girdim. Gündüzleri daha az korkutucuydu. Hatta neredeyse hiç korkunç değildi. Sis yoktu, huzurluydu. Yeşilliklerin arasından güneşin ışınları sızıyordu. Kuş sesleri vardı.
Bir patika üzerinden devam ettik. Arkama baktım. “Kaybolmayacağımızdan eminsin değil mi? Seninle ormanda kalmak istemiyorum.” Önümden ilerliyordu, sırtını seyrediyordum. Gerçekten benden uzundu. Güldü. “Bir anda koşmaya başlayıp seni burda yalnız bırakayım mı?” Dedi soğukkanlılıkla. Bir an gerçekten yapacağını düşündüm. Yapar mı? Koşar adımlarla yanına gittim. Hızla kolunu tuttum. “Yapamazsın.”
Sadece ürkütücü bir şekilde güldü, bir şey demedi. Biraz daha ilerlediğimizde neden sabahın köründe burada olduğumu sorguladım. Yavaş yavaş kafama dank ediyordu. Saçmaydı, Rowen neden buradaydı? Sabah sabah birlikte ormana gelecek kadar beni umursuyor muydu? Gerçek miydi bu an? Birkaç kere yüzümü tokatladım. “Neden bunu yapıyorsun?” Kolunu sonunda bıraktım. “Neyi?”
“Sabahın bu saatinde ormana benimle niye geldin? Beni öldürüp bir kenara mı atacaksın?” Bana baktı. “Aklıma gelmedi değil...” Soğukkanlılığı korkunçtu, ciddi gibiydi. “…ama annen beraber çıktığımızı biliyor, hemen yakalanırım. Onun yerine, söylediğim gibi beynin amcıklanmış evde otura otura. Biraz temiz hava al, çimene falan dokun diye. Buraya sabahları gelirim hep, akşamları hiç iç açıcı olmuyor.”
Geldiğimizi fark etmemiştim. Yine terk edilmiş bir binaydı. Sadece iki katlı gibiydi, o kadar da büyük ve geniş değildi. “İnsanların götü bu ormana girmeye yemediği için kimseler bilmez burayı. Çok eskiden kalma bir bina, belki bizden bile yaşlıdır. Ama çok güzel. Gel hadi.” İçeriye girdik. Terk edilmiş gibi değildi, tadilatı yarıda kalmıştı. Sadece duvarları yapılmıştı, ne pencere, ne kapı, hiçbir şey yoktu. Sadece üst kata giden bir merdiven vardı.
“Böyle yerlerden nefret ediyorum. Travmalarımı tetiklemek için her şeyi yaptın. Aferin, harikasın sen. Çok iyi hava alıyorum şu an.” Üst kata çıktık. Derin nefes aldım, burası beni daraltıyordu. Onu yine görecekmişim gibi hissediyorum, o siyah gölgeyi… yerdeki derileri… yine bir şeyler görmeye başlayıp psikoza girersem ve bir taraflarımı tekrardan yırtarsam? Ne işim var benim burada ya… “Kasma bu kadar, kasmaaa.”
Ancak o kadar da korkunç değildi sanki. Aydınlıktı, çok aydınlıktı. Karanlık yerler sadece ışık almayan kısımlardı ve zifiri karanlıkta değildi. Etraf bomboştu. Camlardan içeri ağaçların yaprakları dolup taşıyordu. Yerlerde bile varlardı. İkinci kat olduğundan dolayı, ağaçların buralara girmeleri normaldi. Gerçekten güzeldi, gülümsemeden edemedim.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı